29 Temmuz 2011 Cuma

Sözünü Tekrarlatmak


Biri konuşurken diğeri bir meşguliyet içinde duymamış gibi yapar ve konuşana sözünü tekrarlattırır: “hıh?”der. Sözün tekrarında konuşanı küçülten ne vardır?

Tekrarlatma emir kipiyle bildirilmese de müeyyidesini dilsel iletişimin içinde bir yetki olarak hazır bulur. Dinleyen 'Tekrarla,' demez ama aynı işlevi gören 'hıh?' der.

Tekrarlama, sözü duygu kaybına uğratır.

Söz tekrarla gecikmeye uğrar ve gediğine oturmaz.

Konuşanın tekrarıyla diğeri cevabı için zaman kazanmış olur.

Konuşan işitilmemekle kale alınmamak arasında bir bocalama yaşar. Diyalog adeta diğerinin izin verdiği bir ilişki gibi görünür.

Ast üst ilişkisinde hep oynanır bu oyun.. konuşana yüzünü dönerek değil de kulağını dönerek...

Ahlâkın İkinci Aşaması


Lawrance Kohlberg'in Ahlâk Gelişim Kuramı'nı örnek verdiği Heinz'ın İkilemi üzerinden tartışmak... Belki buradan bizdeki ahlâk seviyesi hakkında da birkaç lâf etme imkânı doğar. Belki değil, sözü oraya getireceğim kesin.




Önce Heinz'ın İkilemi; Heinz'ı doğru bir konumda algılayıp algılamadığımızı göstereceği için aslında hepimizin ikilemi. Çünkü Kohlberg'in verdiği örnekte Heinz bir eylem adamı, kararını veriyor ve eylemini sonlandırıyor. Kohlberg hikâyesini anlatmış ve bize Heinz'ın yaptığını doğru bulup bulmadığımızı sormuş. Ama Kohlberg'in ilgilendiği bizim ilk başta söylediğimiz doğru veya yanlış buluyorum şeklindeki cevabımız değil. Asıl soru 'Neden?' Neden sorusuna vereceğimiz cevap bizim hangi ahlâk aşamasında olduğumuzu belirleyecek. Öyle ya Heinz'ın yaptığını neden doğru veya yanlış buluyorduk? Neydi Heinz'ın ikilemi:

"Heinz'ın çok sevdiği karısı ölümcül hastadır. Birçok tedavi denenmiş ama fayda etmemiştir, hasta yatağında ölümü beklemektedir. Aynı yerde yaşayan bir eczacı Heinz'ın karısını iyileştirecek ilâcı o sıralarda bulmuştur. Eczacı ilâç için 2000 dolar fiyat biçmiştir. Heinz eşinden dostundan zar zor ancak 1000 dolar toplar ve eczacıya gider, karısının ölmek üzere olduğunu şimdilik elinde olan 1000 doları kabul etmesini ve kalan borcunu da sonra ödeyeceğini söyler. Eczacı her tür pazarlığa kapalıdır, 2000 doları peşin ister. Her yolu deneyen Heinz çaresizdir, eczanenin camını kırar ve ilâcı çalar. Siz Heinz'ın yaptığını doğru buluyor musunuz? Sizce ne yapmalıydı? Neden?"

Kohlberg neden sorusuna verilen cevaplara göre altı ahlâk aşaması belirler. Altıncı aşama ahlâkı evrenselliği içinde düşünebilme yetisine ayrılmıştır. Mesela, Heinz ilâcı çalmalıdır diyen biri, gerekçesini adaletin yasadan üstün olmasıyla açıklıyorsa ve adalet ve yasa kavramlarını teorik düzeyde tokuşturuyorsa nirvanaya ulaşmış demektir.

Bana göre ahlâk, Heinz'ın düştüğü pozisyon gereği değil toplumun Heinz karşısında aldığı pozisyon gereği içtihat dışı bir bakışa da ihtiyaç duymalıydı. Bunun için de elinizde bir değil, iki kavram olması gerekirdi. İkinci kavram etiktir.

Acaba Heinz'ın ikilemini, ahlâk ve etik ikilemine taşıyabilir miyiz?

Ama önce Kohlberg'in ahlâk aşamalarından birini bizdeki seçimlerle de ilişkilendirilebilecek şekilde örnekleyelim ve bu kuramın nerede tıkandığını bulalım:

Şehrin birinde seçime katılan bir yönetici adayının servetini yolsuzluklarla elde ettiği herkes tarafından biliniyor. Onu seçecek muhtemel çoğunluğun değişik mensupları yandaşlıklarını şöyle açıklıyor: 'Evet o bir hırsız, ama kim değil ki!' 'Hırsız ama, hizmet etmesini de biliyor.' 'Hırsız ama, benden çalmıyor.' vb. Kohlberg'e göre böyle bir akıl yürütme ahlâkın 2. aşaması olan, 'Araçsal İlişkiler Eğilimi'ne tekabül etmektedir. Heinz örneğinde, çalmalıdır çünkü, karısını sevdiğini ancak böyle ispatlayabilir, veya çalmamalıdır çünkü karısının ilâcı kullanıp yaşayacağı garanti değildir, üstelik Heinz cezaevine düşeceğinden karısına bakacak kimse kalmayacaktır, belki de karısı sırf bu yüzden asla iyileşemeyecektir diyenler bu 2. aşamada konaklamaktadır.

Halbuki bu gerekçeyi çürütmek çok basittir: Herkes sevgisini birincideki gibi ispat yoluna gitseydi toplumun hali nice olurdu? Veya herkes ikincideki gibi pasifist bir savunmaya düşseydi her türlü yakınlık nasıl ayakta duracaktı?

Heinz ve hırsız yönetici adayının birbiriyle karşılaştıramayacağımız konum farkını göz ardı ederek 2. aşamanın, çoğunluğun (toplumun) ahlâki mutabakatını gerçekleştiren kaba akla denk geldiğini söyleyebiliriz. Bunun pedagojik tezahürü, 'Parayı veren düdüğü çalar.' ahlakıdır.

Ahlâkın 2. aşaması eylemi değil, eylemin gerekçesini açıklayan insanı son derece  pragmatik bir karara yönlendirir. Kararın olumlu veya olumsuz oluşu kâr zarar mantığına göre işler. Çocukta kârı kendine yontmak kararını vermede birinci etmenken, toplumsal bir aidiyette de o grubun çıkarını kollamak temeldir.

Kohlberg'in Heinz ikilemi, bizi sadece Heinz'ın kararı üzerinde düşünmekle hileli biçimde sınırlamıştır. Heinz kendisine dayatılan dürüst vatandaş olma düsturuyla gidebileceği yere kadar gider, ama kavramı ve ikilemi doğuran sorunu kendi içinde tartışmaz. Riski kabullenir ve olduğu gibi göze alır. Biz onu yargılayacağız.. peki neye göre?

Adalet mi? Peki adalet nasıl bir kavram?..

İşte tam da burada ahlâk ile etik arasındaki düello başlıyor.

Hacıyatmaz bir konu... aklımın bir yerinde mayalanıp duruyor..

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Saç


Coen Kardeşlerin Orada Olmayan Adam filmi...

Küçük bir kasabada kayınbiraderinin dükkanında berberlik yapan ve habire canı sıkılıp sigara tüttüren Ed Crane (Billy Bob Thornton) bir gün bir lâf eder. Ed Crane'nin konuşması alışılmadık bir şeydir, tıraş ettiği insanların ensesine bakar.. sigarasından derin bir fırt çeker, yüzü gözü duman içinde ense'ye sisin arasında karayı seçmeye çalışan bezgin, uykusuz bir tayfa gibi bakar; ama ense’ye sanat eseri muamelesi yapmak elinden gelmez. Ense erkek vücüdunun berberlerin sanki sırf meslek icabı icat ettikleri tuhaf bir bölümüdür. Bir insan muhafazakâr mı terakkiperver mi ensesinden anlaşılır. Ense ideogramdır.

Ed Crane işini sevmez. İşini seven insan aptaldır. Tamam, bazı istisnalar vardır, stop…

"Tuhaf," der.

Tuhaf olan Ed Crane'nin konuşmasıdır da. Kayınbiraderi kulak kesilir.

"Şu saçlar.. uzuyor ve insanlar onları kestirmek için bize geliyorlar. Çok tuhaf…"

Kayınbirader bir şey anlamaz, şaşkınca eniştesine bakar. Ed Crane ömür boyu suskunluğunun nedenlerini kendince izah edecek bir aydınlanma içindeyken yeniden susar.

Ketum Ed Crane berberler içinde bir istisnadır.


Berberler konuşur. Konuşmak berberlerin işinin bir parçasıdır.

Yarenlik yapmak için konuşmazlar, müşterileriyle aralarındaki gerilimi ancak konuşmayla ortadan kaldırabildikleri için konuşurlar; bu gerilim müşterinin eli kolu bağlı sandalyede tutsak oluşundan ve yanında biri varken aynada kendisiyle yüzleşmesinden de kaynaklanır.

Berberin konu açma becerisi, bu bedensel zapturapt ve gözlenme geriliminden uzaklaşmayı sağlar. Bunu sadece müşteri memnuniyeti için yaptıklarını söylemek abartı olur.. konuşmak kendi gerilimlerine karşı koyma becerisidir de. Konuşma sürdüğü sürece gerilim unutulmuştur. Tedbir için konuşurlar...

Bir berberin emek gücü makas kullanma yetisi yanında dil yetisi ve müşterisine göre zamanla oluşan saç repertuarıdır. Bu yüzden berber müşterileri muhafazakârdır, kolay kolay berberlerini değiştirmezler.

Sanıyorum başka bir neden daha var. Daha özel bir neden:

Herkesin kafasında yüzünde küçük küçük kusurları vardır. Dışarıdan olağan bir mesafeden bakıldığında başkasının göremediği nahoşluklardır bunlar.. ama berberler görür; berberlerin tanıklığı ve görmezden gelişi müşteriyle aralarında bir sırdaşlık bağı da kurar.


Kendime bir saç tıraş makinesi aldım. Ed Crane gibi bir berber bulsaydım almazdım.

 
İstanbul'da bir lisenin müdürü saçlarını kesmediler diye öğrencilerin başında tren yolu açmış.

Tuhaf.. saç uzar ve kafa tutar.

26 Temmuz 2011 Salı

Alfabenin Adaleti

Bakanlara ‘alfabetik’ düzen

“Tüm bakanlar eşit önemde” diyen Başbakan, bakanların sıralamasında alfabetik düzen getirdi. Uygulamayla Bakanlar Kurulu’ndaki oturma düzeni ve makam otomobillerindeki kırmızı plakaların numaraları değişti.


Ntvmsnbc 23 Temmuz 2011.


Salonun genişliğine göre basık tavan itaatkârlığı güçlendiriyor. Aristokratik mimaride tam tersine yüksek tavan ev sahibinin hakimiyetini güçlendirirdi. Buradaysa itaati mimari form yönlendiriyor.. basık tavan konsantrasyon sağlar,  konsantrasyon itaatle özdeşleşiyor. ‘U’ masa dipte Başbakanın oturduğu bir merkez noktası belirlemiş. Merkez nokta masanın iki tarafını simetriye aldığı için fotoğrafçı da bu simetriye riayet etmiş. Ama fotoğrafçının durduğu yer simetrik merkezi en uzakta konumladığı için Başbakan küçücük ve flu çıkmış. Bu bir çelişki değil mi? Değil.  Bizim bakışımız mimariyi, dizaynı ve fotoğrafik algıyı önceden düzenlenmiş insan hiyerarşisi üzerinden okuyor. Buna göre buradaki fotoğrafik uzaklık aynı zamanda sosyal olarak ulaşılmaz uzaklıktır. Başbakanın kafası arkadaki Atatürk portresini bile simetriye almış. Simetri narsisistiktir. Sadece Başbakan açısından değil, fotoğrafa bakanlar açısından da. Çünkü göz hazır simetri içinde merkezi bulur ve oraya yerleşir…



Başbakan adaleti sağlamış; zaten adalet tecelli etmiş, Adalet Bakanı alfabetik sıralamada birinci olmuş, Ulaştırma Bakanı ise sonuncu (her tür ulaştırma aracı elinin altında olduğu için hiçbir mahsuru yok, öndekilere yetişebilir).

Adalet kavramıyla demokrasi sorunlu olur mu?
Olur.

Eşitlik adalet kavramının temelidir. Eşitlik adalet kavramıyla sorunlu olur mu?
Olur.

Eşitlikten girelim:
Eşitlik aynı konumda olanların, aynı görevi yapanların vb. aynı haklara sahip olmasıdır. Yalnız burada anahtar terkip ‘aynı haklar değil, ‘aynı konum’dur.
‘Neden aynı konum?’ itirazı varolan eşitliğin köküne nifak tohumu eker. Mesela işçiler kendi aralarında eşittir ama patronla eşit değildir. İşçiler iş yönetimi gereği kendi aralarındaki eşitliği  patrondan talep ederlerse patron adalet dağıtıcısı olur. İşçilerin patronlarıyla eşitlik talepleriyse teorik olarak ancak ceza hukukunda mümkündür. Taammüden cinayete aynı ceza verilir. Tabi patronla işçi suçu oluşturan aynı koşullarda yaşamadıkları için eşitlik baştan sorunludur.. diğer yandan patronda katil bir ruh varsa bir tetikçi tutar, iş başa düşerse iyi bir avukat.
Kapitalizmde eşitlik bir sınıf veya statü düzeyinde kurulur. Bütün inşaat işçileri eşittir, bütün site sakinleri eşittir, bütün öğretmenler eşittir gibi. Ama toplumun dinamiğini sağlayan şey eşitlik değildir, alttakinin bir üst eşitliğe geçmek istemesidir. Eşitliğin huzur vericiliğiyle monotonluğu arasındaki paradoks kapitalizmin kalkınmacı zihniyeti sayesinde hissedilmez.

Adalet doğada kendiliğinden verili değildir. Adalet kavram olarak apriori de değildir. Deyiş yerindeyse adalet ‘dağıtılır.’ Adil olma görevi, alttakilerin üsttekine kendi üzerlerinden tanıdıkları bir imtiyazdır. Yani önce imtiyaz sonra görev; alttakiler üsttekilerin imtiyazlarını tanıdıkları sürece ondan adil olmalarını talep edebilirler.

Demokrasideyse adalet kurumlar arasında (tabi ideal olanı, sivil kurumlarla resmi kurumlar arasında) sağlanır.

Başbakan, bakanlar arasındaki adaleti, bakanlarla kendisi arasındaki mesafeyi hem kişisel hem de kurumsal olarak açarak sağlıyor... Başbakan ve bir sürü bakan: ‘Bakın sizi alfabetik sıraya diziyorum, herkes yerine marş marş!.. Şimdilik böyle idare edin, zamanı gelince sizi elifbaya dizeceğim…’


                                      

Wittgenstein'a Nazire

Bir betimleme cümlesinde bile örtülü bir ahlâk vardır. Bu olmasaydı cümle kurulamazdı. Anlamı temellendiren şey gerçek ve onun ifadesi olduğuna göre ahlâkın en başta dilsel bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. 

Doğru, cümlenin içinde kavramsız olarak durur.

‘Çocuk kapıyı açtı.’ düz anlatımı, cümlenin gerisindeki ‘Ben doğru söylüyorum’la ilişki halindedir; bu sözü dinleyen açısından da ‘Acaba doğru mu söylüyor?’ kuşkusu ile ilişki halinde.

‘Ahmet cinayet işledi.’  cümlesindeki ahlâki ögeler:

1. Cinayet suç, günah vb.dir.
2. Bu bir ihbardır.
3. Doğru söylüyorum.
4. Ahmet katildir.
5. Ahmet’in leşi var.. Ahmet’ten korkmak gerekir.
6. Ben Ahmet’in arkadaşıyım. Cinayet işleyene itibar gösteriyorsanız, bana da gösterin.
7. Ben başkasının yalancısıyım.

Susurlukçu eski Özel Harekât Polisi Ayhan Çarkın 1000 kişiyi öldürmüş olabilirim diyor. Bu bir itiraf ve pişmanlık mı? Hiç de değil. Bu bir kendine methiyedir. Ama bunun için bu söze prim verecek bir topluluğun varlığından insanın emin olması gerekir. Ayhan Çarkın bu toplumun içinin katilperverlerle dolu olduğunu biliyor.


24 Temmuz 2011 Pazar

Ceketinin Önünü İlikle!..






Bu yazıyı 2009 yılında yazmıştım. Başbakan celallenip ayağa kalkınca Danıştay Başkanı Zerrin Güngör cübbesinde ilik olmadığı halde önünü iliklermiş gibi yaptı...





1.Haber: Tunceli'de 2009 yılında 19 Mayıs provalarının ardından Ticaret Meslek Lisesi matematik öğretmeni Mehmet Ali Aslan durakta otobüs beklerken, Vali Mustafa Yaman'ın makam aracının geçişi sırasında uygunsuz durduğu ve CEKETİNİ İLİKLEYİP SELAM VERMEDİĞİ gerekçesiyle korumalar tarafından dövüldü. Öğretmen Aslan, "Konuyu ilettiğimiz Valimiz, korumaları adına özür diledi. Ama özür değil gereğinin yapılmasını istiyoruz" dedi.





2. Haber bu olaydan birkaç gün önce:  Tunceli'de yapılan AKP il kongresine katılmak için sabah saatlerinde Elazığ'dan karayoluyla Tunceli'ye gelen Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz, Bingöl Milletvekilleri Kazım Ataoğlu, Yusuf Coşkun ve İstanbul milletvekili Mustafa Ataş ile birlikte Tunceli Valisi Mustafa Yaman'ı makamında ziyaret etti. Vali Yılmaz ve daire müdürleri, Bakan Yılmaz'ın gelişini Vilayet bahçesinde KIZGIN GÜNEŞ ALTINDA 15 DAKİKA TEK SIRA HALİNDE BEKLEDİ. CEKETLERİNİN ÖNÜ İLİKLİYDİ.


Bu iki olayın geçtiği yer aynı, her iki olayda da Tunceli Valisi var. Ama haberin üçüncü ayağı başka bir çakışmadan kaynaklanıyor; haber kronolojisini tersinden kurarsak cümlemiz tam gediğine oturacak: Bir makam sahibinin kendisinden daha üstün bir makam sahibine gösterdiği aşırı törensi hürmet, astının kendisine göstereceği törensilikle ödeşme içine giriyor. Bu alacak verecek beklentisine karşılık verilmezse hürmet murdar oluyor...

Nedir şu ceketini iliklemek denilen tuhaf figür?

Bedenlerin ve üzerlerindeki elbiselerin çağına göre itaat formları...

Diz üstü çökmek, öne eğilmek, elleri kavuşturmak, elini eteğini öpmek, kıpırtısız durmak, gözleri kaçırmak... ve konuşması istenmedikçe susmak, hareketsizlik... Tıp!..


Teneffüs zili çaldı. Öğretmen öğrencilerin peşinden okul bahçesine çıkacakken koridorun penceresinden iki adamın dış kapının önüne park etmiş otomobilden indiğini gördü. Kravatlı, takım elbiseli, çantalı adamlar... Öğretmen bulunduğu pencereyle diğer pencere arasındaki kör duvara doğru yürüdü; zaman kazanmak için, koşan bir öğrenciye yavaş olmasını söyledi. İkinci pencereden baktığında adamlardan biri arabanın arka koltuğunda ağır hareketlerle bir şeyler araştırıyordu, sanki bir şey kayıptı da... ama varlıklarını hissettirmek için oyalandıkları ortadaydı. Öğretmen, o sırada arkadaşıyla itişen bir öğrenciyi yanına çağırdı, sırtını pencereye dönerek onunla ailesi hakkında yumuşak bir tonda konuşmaya başladı. Tekrar pencereden baktığında adamlar dış kapıdan okulun bahçesine girmişlerdi. Öğretmen onlarla koridorda karşılaşmaktansa giderayak merdivende karşılaşmayı tercih etti. Neden? Çünkü koridorda karşılaşsalar ilgili adamlar ona bir şey soracaklar, kapalı mekân onu orada daha fazla tutacak, hiç istemediği halde ev sahibi pozisyonuna düşecekti. Öğretmen ve iki adam merdivende karşılaştılar. Basamakta diğerinden daha geride olan adam alt dudağını dişlerinin arasına kıstırarak gözleriyle ve çantasıyla öndekini işaret etti ve ceketini ilikler gibi yaptı... öndeki çoktan ceketini ilikler gibi yapmıştı. "Ben Müfettiş..." bilmem kim diye kendini tanıttı. Öğretmen de gayriihtiyari adını söyledi, ama ceketini ilikler gibi yapmadı... ve karşılıklı iki saniye kadar tuhaf tuhaf birbirlerine baktılar. Ama iki tarafın tuhaflığı simetrik değildi. Öğretmen açısından tuhaflık adamların birden kendilerini tanıtmaları karşısında kendisini tanıtmak zorunda kalışıydı, diğerleri karşısında öğretmenin tuhaflığı ise itaate daveti bönce karşılamasıydı. Başka bir tuhaflık da cabasıydı; topoğrafikti: hiyerarşiye mugayir pozisyon; öğretmen merdivenin üst basamağındayken müfettişler alt basamaktaydılar.

Daha sonra okulun müdürü öğretmene anlatıyor:

"Odama girer girmez seni sordular... 'Öğretmenle bir sorunun mu var?' dediler. Ben de 'Yok' dedim."

"İlk sözleri 'Öğretmenle bir sorunun mu var?' oldu, öyle mi?" diye soruyu tekrarladı öğretmen. (bu sorunun ümidi: Müfettişlerin sorunu köklendirme çabaları karşısında müdürün ne düşündüğünü öğrenmek…)

"Ben de şaşırdım. 'Yok.. Hiçbir sorunum yok,' dedim. 'Ne oldu?' diye sordum onlara, Teftiş Başkanı olan 'Tuhaf,' dedi, 'Bir tuhaflık var öğretmeninizde' Ben de, 'Öğretmenimiz hasta,' dedim… Ne oldu ki aranızda?.."

"Yok bir şey dedi," öğretmen.  “Hasta olduğum nereden aklınıza geldi?”

"Niye, ne oldu ki müfettişlerle aranızda?" diye sordu Müdür.

"Hiçbir şey. Hasta olduğumu bilemezlerdi tabi." dedi Öğretmen.



Önü iliklenmiş takım elbisenin esas duruşla içinden dışarıya saldığı ciddiyet havası, Tunceli'de tek sıra halinde Bakan bekleyen yarı göbekli insanlara fotoğraf mesafesiyle bakınca mizaha dönüşüyor. Nasıl dönüşmesin?.. Bal gibi mizah; vallahi ben masumum haberin kendisi sırıtıyor.

Giysi denilen şey erotizmle iffet arasında gidip gelir, beden tesettürünü ihlâl eden kodlarla donanmıştır. Beden uzuvlarını, erotik çıkıntılarını gizlerken, bir taraftan da teşhir eder. Hiçbir giysi bundan muaf değildir. Çünkü giysi değil bedenin manevrası esastır ve herkeste bedenin olanaklarını kendi arzusuna tahvil edecek tahayyül vardır. Yerine göre çıplak ayaktan bile gerekli mesaj alınır, verilir.


Veya tersine çıplaklık ve fallusun abartılı teşhiri bir tür giysiye de dönüşebilir:

Uzakdoğu’da bazı yerliler penislerine kılıf takarlar.  Üzerlerindeki tek giysi budur. Kılıf, erekte olmuş penis gibidir ama erekte olmuş penisi ya da erkeğin cinsel gücünü (azmanlığını) temsil etmez. Penisin aleni ereksiyonunu (en azından böyle bir olasılığı) kamufle eder. Herkesin içinde erekte olmuş penis toplumun düzenini bozar. Yerlilerin penis kılıfı buluşu, modern insanın boxer don icadından daha dahiyanedir. Penis kılıfı, bütün penisleri eşitler, sosyalleştirir; ereksiyon olasılığı olan penislerin diğer penisler aleyhine rekabetini gizlemeyi taahhüt eder. Penisler aşağıda sükûnet içinde dursunlar.. adamlar birbirlerinin yüzüne bakıyorlar.

Erkeğin pantolon üzerine ceket giymesinin şunun şurasında iki yüz yıllık bir mazisi var. Ceketin önü iliklenir, ceketin eteğinin tesettür temsiliyle fallus zapturapt altına alınır! Tabi cinsel itaatin bir iktidar itaatini içermesi nerdeyse insanlık tarihi kadar eskidir.


Takım elbiseyle bütün bir beden, tabi ceketin önü iliklenmek koşuluyla İTAATKÂR BİR PENİS OLUR. Sert kolalı gömlek ve boyna geçirilen sıkı kravat bu fallusu zararsız kılar. Hareketi ağırlaştırır. Ama dedik ya her giysi bedenin erotizmine referans olacak kendine has değişik çıkış yolları bulur. Mesela boyna geçirilen kravat falliki neden temsil etmesin? Ya da sert kolalı gömlek erekte olmuş fallusu (bu tespit J. C. Flügel'in). Bütün bunlar giysilerin zorunlu yan anlamlarıyla çoğaltılabilir.


Ceketin önünün iliklenmesinin bir itaat eylemi olarak törensileşmesi simgeden imgeye dönüşün ilginç bir örneğidir de. Ceket iliklenirken burada sakınılan davranış cinsellik üzerinden işlemez elbette. Cinsellik sadece elbisenin taşıdığı simgesellikte yüklüdür ve unutulmuştur. Zayıf hafızadan kaynaklanan bir unutma değildir bu.. bir yer değiştirmedir. Bedensel cinselliğin zapturapt altına alınmasının simgesel eylemi diğerine gösterilen bir itaate dönüştüğü için eylem artık güce boyun eğmeyi çağrıştıran imgeye boyun eğer.


İtaatin olduğu yerde ihlâl de vardır: Ceketin önünün açılması, pantolon cebine elin sokulması.. kravatın boyundan aşağı gevşetilmesi (nerdeyse bütün öğrencilerin yaptığı şey). İhlâle yol açan tam da itaati dayatan nesnedir: Takım elbise.


Ama Kılık Kıyafet Yönetmeliğinde ceketin önünün iliklenmesi gibi bir zorlama yer almadığı halde neden herkes bunu bir kural gibi uygular?


Bunu anlamak için soruyu tersinden sormamız gerekir. Eğer Kılık Kıyafet Yönetmeliğinde ceketin önünün iliklenmesi gibi bir madde olsaydı, bu sık sık ihlâl edilen bir davranış olarak hükümsüz kalır ve hiyerarşiyi bozan bir galatı meşhura dönüşürdü. Oysa bu davranışın beklenen bir adap ilkesi olarak bir ilk intiba etkisi vardır ve herkesi bağlar.



23 Temmuz 2011 Cumartesi

Sarılmak...



Bu  yazı biraz garipsenebilir.

Bu bir seyirci senaryosu;film izlendikten sonra ortaya çıkan tersine senaryo…



Hastalıklı olduğu her halinden belli olan 16 yaşlarında bir genç yağmurdan kaçmak için boyasız döküntü bir binanın sokağa açılan loş avlusundan içeri girer ve hemen girişteki banka oturur. İki büklümdür ve çok geçmeden istifra eder. Binada kalan bir kadın avluya girer  ve gencin yardımına koşar, mendiliyle onun ağzını yüzünü siler, yere kovayla su döker. Sonra avlunun arka bahçeye açılan köşesindeki muslukta ellerini yıkarken delikanlının ağladığını görür. Yanına gider ve ona, "Çocuk," der. Evet 'Çocuk.' O anda bir yetişkin hitabı olan bu sözcük sonradan genç adama kadın tarafından takılan lâkap olacaktır.

Lâkap mı kod adı mı? Önce lâkap sonra kod adı. Aşk sevdiğine ad koyar.

'Çocuk' ağlamaya devam eder, kadın ona sarılır.

Nedir sarılma? Yani sadece bu görüntüde değil, genel olarak nedir sarılma?

Bedenlerin değiş tokuş edilmesi... iki bedenin birbirine akması... hayır, bu tür ibareleri şairler çoktan tüketti... Sarılırken her birinin gözü diğerini terk eder, her göz kendi bedenini de terk eder (o an kendi bedeniyle yüzleşmeyi), sarılanın kendi bedeni kör bir noktaya dönüşür, sarılırken oluşan paralax dokunma lehine görmeyi iptal eder. Sarılma bir testtir: sarılırken beden titremiyorsa aşk yoktur.

İlk sarılmadan bahsediyoruz...


Kameranın tatlı hilesinde, avlunun loşluğuyla kadının ve çocuğun yüzü kontrasttır. Sarılmayı bırakırlar ve kadın çocuğun yüzünü okşar. Her şey bir yardım formatı içinde yürürken işte bu dokunuşta parmaklar ne yapacağında bir an kararsız kalır. Parmaklara söz yön verir: "Nerede yaşıyorsun?" diye sorar kadın çocuğa…

Çocuk üç ay sonra elinde çiçekle kadına teşekkür ziyaretine gelir. Üst kattta bina gibi bakımsız bir dairedir burası. Kapı açıktır ve kadın ütü yaparken karşılar onu. Sevinç ya da şaşırma yoktur. "Elindeki çiçekleri şuraya bırak" diye çocuğa yer gösterir. Soğuk bir karşılamadır ama göz önündeki dağınık yatağı ve ütülediği sütyeniyle hiçbir toparlanma hareketinde bulunmayan kadının aldırışsızlığı mahremiyeti kırar. Kendi evi kadını teşhir eder. Erotik bir teşhirdir bu. Lavabonun üstündeki lekeli aynaya kadar...

Çocuk kızıl hastalığına yakalanmıştır ve bu süre içinde yatağından kalkamamıştır. "Kitap bile okuyamadım" der kadına. Kamera kadının elindeki ütüden yavaşça yüzüne doğru yükselir. Kadının yüzünde çocuğun bu sözü üzerine tuhaf dalgın bir ciddiyet oluşur... Film bütün hikâyesini bu tuhaf dalgın ciddiyet üzerindeki sırrın açığa vurulmasına odaklar.

Çocuk gitmeye yeltenirken, "Bekle," der kadın, "İşe gideceğim, seninle yürürüm.. ben giyinirken koridorda bekle." Çocuk koridorda bekler, aralık kapıdan kadını izler. Kadın çorabını giyer.. ayağı yatağının üzerinde, uzun çorabını yavaşça baldırlarına doğru çeker, eteği aynı yavaşlıkta açılır; dişi bir yetenektir bu: Kadın giyinirken de soyunur.. kapı aralığı sanki bu soyunmanın başka bir boyutudur. Hiçbir temas olmaz. Onlar kadın ve çocuktur. Biri diğerinin gözünde değil, kendi gözlerinde de. Hatta çocuk kendi gözünde daha da çocuktur. Halbuki bütün sosyoloji öğretilerinin iflâsı için iki kişinin bir süre daha baş başa kalması yeterdi. Ama çocuk, kadını  izlerken  yakalanınca bozguna uğrar ve evden kaçar.


Sonraki bir gün çocuk cesaretini toplayarak kadının evine yeniden gider. O sırada evine kömür taşıyan kadına depoya inerek yardımcı olur. Üstü başı kirlenir. Kadın ona 'Banyo yap' der. Çocuk banyodayken kapı aralıktır; arzunun trafiği aralık kapıdan işler. Çocuk çırılçıplak küvetten çıktığında arkası kameraya dönüktür ve kadın havluyla onu kurular. Sonra kamera biraz geriye çekilince kadının da çırılçıplak olduğunu görürüz. Bu ilk sarılmalarında olduğu gibi GÖZün aynı tarz iptal edildiği bir yakınlaşmadır. BAŞKA TÜRLÜSÜ İMKÂNSIZDIR.

Film böyle başlıyor…

Filmin Adı: The Reader
Yönetmen: Stephen Daldry
Oyuncular: Kate Winslet, Ralph Fiennes

22 Temmuz 2011 Cuma

Beklemek









Futbol takımında geri mevkide oynayan anlamındaki bek (İngilizce back:geri) sözcüğü, ses benzeşmesiyle sanki yorumlayarak-alma (Eindeutung) biçimine dönüşerek beklemek eyleminin etimolojik kökü gibi durur.

Kök olarak Türkçe’deki bek; sağlam, pek anlamına gelmektedir ve beklemek fiili, etimolojisinde sağlamlaştırmak, pekitmek anlamını vermektedir. Bir şeyin olgunlaşması, pekişmesi için bir süre beklemek gerekiyor: sanki beklediğimiz şey bizim dışımızdaki nesnel sürecin işi.

Bir mahkumun cezaevinden tahliye edileceği güne kadar geçirdiği süre bekleme sayılmaz. Ama mahkûm bu süreyi parçalara ayırarak bir bekleme duyumuna dönüştürebilir. Af bekleyebilir.. ziyaretçi bekleyebilir.. akşam haberlerini bekleyebilir.. havalandırma saatini bekleyebilir.

Uzun stratejik bir zamanı küçük parçalara bölmek zamanı kolay geçirir; bir an önce bekleme zamanının geçmesini istemek  insanın zamanla kurmuş olduğu sakat bir bağ değil mi? ‘Yeter artık bu kadar beklediğim!’ Zamanın geçmesi ile ömrün geçmesi güya çakışmıyor burada. Ama sonuçta geçip gitmekte olan bir ömrün gerçekliği zamanın şu ya da bu şekilde ilerleyişinin üstünde aşkın bir kavram.

Bekleme denilen eylemsizlik ne zaman başlıyor?

Bekleyeceğimiz şeyin haberini aldığımızda mı?

Yoksa bekleyeceğimiz şeyle ilgili bize verilen süre dolduğu andan itibaren mi?

Türkçe’de her iki duruma da bekleme diyoruz. Dilin bu yoksunluğu 'tam zamanında' anlayışının yaşamımızda sürekli bir ayrıcalık olarak ortaya çıkmasını meşrulaştırıyor. İnsanlar, ellerinde bu iki ayrı durumu karşılayan iki ayrı sözcük olmadığı için zamanı, bekleme kavramının bütünlüğü içinde homojenleştiriyorlar.

Masanızın üzerindeki televizyon programı izlemek istediğiniz filmin akşam 10’da başlayacağını söylüyor. Saat henüz 10:00 değil; siz oturmuşsunuz televizyonun karşısına reklamların bitmesini bekliyorsunuz. Buradaki süre neden bekleme olarak algılanmak zorunda? Filmin 10’da başlayacağını biliyorsunuz ama, o zamana kadar bir işiniz yok... daha doğrusu sözcüğünüz tek olduğu için reklam süresini kendi pasivize halinize uydurarak bekleme eyleminin içine yerleştiriyorsunuz. Reklamı izlemiyorsunuz; reklamı geçip gitmesi gereken fuzuli zamanın eğretilemesi olarak sahne sahne peşinden kovalıyorsunuz. Halbuki bekleme vaat edilen süre aşıldığında başlamalıydı. Eğer saat 10:00 olmuş ve film başlamamışsa bundan sonraki zamanın beklemeyi başlattığını söyleyebilmeliydik. Ama kendi avareliğimiz iki zaman türü arasında olması gereken farkı siliyor.

Avarelik ve bekleşme hemhalliğiyle dışa vuran yaygın bir bekleme ruhsallığı bu ülke insanının ortak karakteri. Dükkanın önüne hasır taburesine oturmuş boş gözlerle gelen geçeni seyreden esnaf tipi... hastanede sırasını bekleyen ve tek tek beklemelerini çoğul bir bekleşmeye dönüştüren hasta ve hasta yakınları... Buğdayını ekmiş tarlanın bir köşesinde nedensiz bir şekilde durup güneşe karşı elini siper ederek bakan çiftçi (sinematografik bir imge)... Dersin son dakikalarında zilin çalmasını en az öğrencileri kadar bekleyen ve ikide bir saatini kontrol eden öğretmen.

Bekleme itaat telkin eder. İstediğiniz şey bekleme olmadığı halde diğerinin istediği yani bekleyeceğiniz kişinin eylemi bekletme olarak duyumsanır. Bu bağ asi bir kavrayışla kurulabilir. Aksine mütevekkil, beklemeyi motor bir davranış olarak kabullenmiştir. Yanındakine homurdanır. Burdaki homurtunun kafa tutmak gibi bir amacı yoktur... yanındakine dertleşme çağrısıdır... yanındakiyle bağ kurmadır.

Diş Hastanesinde sıramı bekliyorum. Üzerinde adımın yazılı olduğu barkotu içeri verdim. Muayenehanenin önündeki kalabalıktan uzaklaşarak gerilerde bir sütuna sırtımı yasladım bekliyorum. Metroda elime sıkıştırılan ücretsiz Gaste (adı bu)’yi gelirken okumuştum... hay aksi... keşke evden çıkmadan yanıma bir kitap alsaydım. Bir süre insanları izliyorum, yürüyen insanları... güzel bir kız, kot pantolonlu uzun bacaklı... önüm sıra geçiyor ve merdivenden aşağı seke seke kayboluyor (bu sekme eylemi gözümün önünde vücudunun her bir parçasını ritmik olarak yok ediyor)... kendisi değil de bir yakını hastaymış izlenimi vermek istiyor.. yanındakine kahkaha atıyor... 

Bir sütuna sırtını dayayıp öylece duran birisi, eğer durduğu yer bir beklemeyi çağrıştırmıyorsa bizde şüphe uyandırır. İnsanın bu tekinsiz duruşu yine de beklemek olarak adlandırılabilir. Ama tedirgin eden beklemesi değil ne beklediğinin belirgin olmamasıdır. Bu yüzden beklemesini bilmeyen insanlar bir tür avarelikle;acemi bekleyici olurlar.

İşe yaramaz bir eylemdir beklemek. Ama yine de eylemdir, kendi kendisini açıklar. Hatta çoğu işin emek-gücü niteliği bekleme eylemidir.

-Ne yapıyorsun?
-Bekliyorum…

Şöyle der bir esnaf, ‘Sabahtan akşama kadar bekledim daha siftah yapmadım.’ Peki ne yapmıştır o zamana kadar? Hiç.. veya çok şey: Beklemiştir.

Çağımızda bekleme eylemi emek-gücünün en önemli zaman dilimidir. Salakça ama böyle.

Çağımızda beden dili, moda, spor gibi ilk intiba biçimleri emek-gücünün kapsama alanında. Mesela bir pazarlamacının, bir tezgahtarın en önemli emek-güçleri, gülme/gülümsemedir. İş hayatı dışındaki insan ilişkilerine de bu gülme fetişizmi açısından bakılabilir. Bir emek-gücü olarak gülme eyleminin vıcık vıcık türevi olan yalakalığa da…

Finans kapitalin uluslararası ölçekteki krizinin nedeni olarak bekleme faaliyetinin ekonomi içindeki abartılı rolü gösterilebilir mi? (Tuhaf olan beklemenin geçerli bir çare diye krizden çıkış davranışını da öncelemesi: 'krizin geçmesini bekleyelim.'



Almanca’da bizde sadece beklemek anlamıyla karşılanan çeşitli ‘warten’lar var: ‘erwarten’, ‘abwarten’, ‘zuwarten’, ‘gewartig sein’.. Bunların içinde en langweilig (sıkıcı) olanı sanırım ‘zuwarten’.

Buradan bizim dilimizin fakirliği gibi bir yazıklanmaya varılmasını istemem. Art planda beklemek ama nasıl bir beklemek? diye uyanık bir soruyla takip edebiliyorsanız gerçekliği kavram ister istemez zenginleşmiş demektir.




Heidegger’in insan varoluşunun bir formu olarak tasalı ‘bekleme’yi şimdi ve gelecek ilişkisinde, Peter Handke’nin insanın kendi avareliğini bir (şeyi) bekleme eylemine dönüştürmesini yeniden düşünsem (beklesem) yeridir:

“Asılsız gelecek beklemede olma karakterini taşır.  Ve ancak olgusal oradaki-Varlık kendi Olabilmesini bu tasa edilen şeyden beklemede olduğu (gewartig) içindir ki, bir şeyi bekleyebilir (erwarten) ve onun için durup bekleyebilir (warten auf)(Heidegger, Varlık ve Zaman, s. 478, Çev. Aziz Yardımlı)

“Bir tramvaya bindi. İçeride o kadar uzun bir süre hemen hemen yalnız oturdu ki, bir şeyler beklemeye başladı. Acaba hakem gecikmeleri mi oynatıyordu?” (Peter Handke, Kalecinin Penaltı Anındaki Eleştirisi, Metis Yay. S.10)


21 Temmuz 2011 Perşembe

Kim Daha Cömert?


Hz. Ali efendimizin ağabeyi Cafer b. Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde, bir kabilenin hurmalığına inmişti.

Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki, birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp, yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu: “Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?” Köle sıkılarak cevap verdi: “İşte bu üç parça ekmek.”

“O halde neden kendine hiç ayırmadın?”

“Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.”

“Peki sen ne yiyeceksin şimdi?”

“Oruç tutacağım.” Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi: “Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum.” Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Cafer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve, “Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin.” dediklerinde, şu karşılığı verirdi: “Ama o elindeki her şeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını...”


Yukarıdaki öykünün aynısını bu akşam bir tv kanalında bir ilahiyatçı anlattı. Gülerken sağ yanağında gamze beliren veya gamzesinin hatırına yüzü güleç olan bayan spiker de bu öyküyü çocukken annesinden gözyaşlarıyla dinlediğini söyledi. Yanlış olmasın belki de gözyaşı döken annesiydi. Anlaşılan vaızlar, kıssadan hisseciler, hocalar vb tarafından anlatılagelmiş bu öykü yaygın olarak biliniyor. Ben yeni duydum. Benim gibi bir adamın bu öyküden bihaber olması normal tabi. Öykü, az veren candan, çok veren maldan atasözünün bir sahabe anısıyla açımlanmış hali gibi duruyor...

Bu öykü güya bir iyilik öyküsüdür. Köpeğe iyilik yapan köle ve iyilik yapana iyilik yapan A. b. Cafer. Halbuki öykünün atladığı bir de kötülük yapan vardır: Hurma bahçesinin sahibi. Hem köle sahibidir, hem de kölesine yiyecek olarak üç parça ekmeği reva görmektedir. İyiliği iyilikle ödüllendiren A. b. Cafer kötüye ve kötülüğe karşı hiçbir şey yapmaz! 

A. b. Cafer hurma bahçesiyle köleyi satın alır ve bahçeyi köleye bağışlar. Köleyi âzad eder. Çok iyi. İyi ama kölenin kendi çapındaki iyilik yapma gücü neden başkasına ait olsun? Kölenin varlığı başkasının kendisine iyilik yapmasına yol açıyor, adı geçen başkası da yaptığı iyiliğin karşılığını kendisine ahiret bilinciyle iade ediyor.. İnanmak adil bir Tanrı’ya inanmak değil burada, ödüllendiren bir Tanrı’ya inanmak. A. b. Cafer kölenin köpeğe yaptığı iyilik karşılığında yapar bunu. Köle bu üç parça ekmeğini yerken yanına köpek gelmeseydi, A. b. Cafer köleye bu iyiliği yapar mıydı? Bunu bilemeyiz, ama bu haliyle bize ulaşan böyle bir öykü olmazdı. Bu öyküde A. b. Cafer’in elde ettiği şey bizzat öykünün kendisidir; sahibi olduğu için hibe edebildiği şeyin değil sadece, anlattığı öykünün sahibidir!

Nasıl?

Öykü onun başından geçer: “Ama o elindeki her şeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını…” Kendini yüceltmeyi içermeyen bir mütavazılık yoktur; o, Abdullah b. Cafer’dir, köle ise köledir. Kölenin adı yoktur...

Hz. Ömer'in adaletini anlatan meşhur, kölesiyle Kudüs'e yolculuk yaparken sırayla deveye binme öyküsünde de, aslolan adalet midir, yoksa bunun Hz. Ömer öyküsü oluşu mudur? İki deve olsa, deveye binen devenin sahibi olsa, biri Hz. Ömer iken, diğerinin de adı Hz. Hususi olsa, kölelik olmasa, yani adalet olsa böyle bir öykü de olmazdı. Modern kölelik devam etmese insanların böyle bir öyküyü ikide bir dinlemeye ihtiyacı da olmazdı.
Hz. Ömer adaleti sağlayan değil, ancak adaletsizlik olduğu sürece "iyi" olabilen bir hazretin imgesidir.

İnsanoğlunun  asıl kadim ahlâksızlığı nasıl da geçiştiriliyor!..

Yardım

Kadın, doktoru odasına girmek üzereyken durduruyor: “Bir şey sorabilir miyim Doktor Bey?”  Ardından işlemleri yaptırdığı kâğıdı kaybettiğini söylüyor.

Doktor, “Neden kaybettin?” diye soruyor. Bu soru bilgi açısından gereksiz. Ama kadını küçük düşürmek için gerekli. Buna birinci aşağılama diyelim.

Kadın kâğıdı hastane personelinden birilerine verdiğini ama onların kendilerinde olmadığını söylediklerini iletiyor.
Doktor, “Kime verdiysen onu bul ve ondan al,” diyor. Kadın zaten kâğıtları kime verdiğini bildiğini ve onlardan alamadığını söylüyor. Doktor gereksiz bir tekrarda bulunuyor. Doktorun ikinci aşağılaması.

Doktor odasının kapısını kapamak üzere ama kadın uzaklaşmıyor, “Söyledim Doktor Bey,” diyor.
Doktor kapıyı o an kapamasının salonda bekleşen benim gibi birkaç kişi nezdinde kaba kaçacağını düşündüğünden midir, birden fikir değiştiriyor, “Eğer bulamazsan gel, bilgisayardan ismini bakarız” diyor. Sonra henüz kapatmadığı kapıdan kafasını uzatarak “Adın ne?” diye soruyor kadına. ‘Adın ne?’ bürokratik aşağılama klişesi.. Doktorun üçüncü aşağılaması.

Kadın, “Emine Balta,” diyor.
Doktor, “Bekle,” diyor, kapıyı kapatıyor. Beş dakika sonra kapıyı açıyor, “Yarım saat sonra gel, şimdi bilgisayarlar yoğun… Adın neydi.. Fatma Balta değil mi?” Doktor beş dakika içinde kadının adını unutuyor. Kadın adını tekrarlıyor, “Emine Balta…” diyor. Doktorun dördüncü aşağılaması.

Doktor “Yarım saat sonra..” diye tekrarlıyor. Doktor kadının bekleyeceği süreye değil, kendi uygun olacağı zamana vurgu yapıyor. Doktorun beşinci aşağılaması.

Doktorun iyiliği: Kadını başından savabilecekken fikrini değiştirip yardım etmesi. Doktorun fikrini değiştirmesinde, kapısının karşısında duvara yaslanarak dikilmem beni de pay sahibi yapıyor galiba. Ama doktor iyiliği bir imalat gibi kendisi yaratıyor; önce kadını aşağı bir yerlerde konumluyor, sonra elinden tutarak yavaşça yukarı çekiyor, böylece iyiliğinin  makbule geçeceği kıvamı kendisi ayarlamış oluyor.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Hırsızın Ahlâkı





Hırsız bir şeyi kazasız belasız çaldıktan sonra, çaldığı şeyin hemen kendisinin olduğuna inanır. Yani o, kendisini tanımlayan suç mahallinden sıvıştıktan sonra hırsızlıktan da hemen kurtulmuş olur. Hırsızın mantığı böyle işler. Böyle işler çünkü kimse ömür boyu yaptığı işin suçluluk duygusunu taşıyamaz. Yakalandığında üzerine yapışan suçluluk vicdani değil, cezanın getirdiği bir suçluluktur… Arkadaşı sorar, ‘Neyin var?’ Sorudaki sahiplik iması elindekini meşrulaştırmıştır bile. Bu kolay geçişi sağlayan hırsızlara özgü bir ahlâk yoktur aslında. Hırsızlar sahiplik ilişkisinde kamusal ahlâk ilkesinden şaşmazlar: Elindeki için maharetini ortaya koymuştur, kendisini riske atmıştır, “çal(ış)mıştır.” Hırsız olduğu kanıtlanmadığı sürece kendi kendisini -diyelim suçluluk duygusuyla hırsız sanması için hiçbir neden yoktur. Nasıl zenginlerin, mirasyedilerin yoksa. Birinin sermayedar, diğerinin hırsız olarak tanımlanması ahlâkla ilgili değil sosyal sözleşmelerle ilgilidir. Ahlâkla ilgili olan hırsızlık Marks’ın artı-değer kuramıyla etik bir karakter kazanmıştır. Ve etik (ahlâktan farkı burada) bir davranış sorunu değil bilip bilmeme (bilmeyi isteme!) sorunudur. Sınıfsız toplumda hırsızlık kleptomanidir.. yani bilmiyoruz ama öyle olsa gerektir...

Bu giriş neye yaradı?

Hırsızlığın yüz kızartıcı itibarsızlaştırıcı bir suç olduğunu ama ahlaki anlamda hırsızlığın anlam genişlemesine açık olduğunu, bunun için de ahlak ve etik kavramlarının hırsızlık üzerinden yeniden düşünülmesinin toplumda muteber sayılan kişileri de zan altına bırakabileceği gerçeğine... yani böyle bir merak uyandırabilir. Merak akılla ilgilidir ve her şeyden önce ahlaki bir dürtüdür. Ve ‘bilmeyi istememe’ sorunu açısından salaklık en büyük ahlaki problemdir.

Sıradan insanın hırsız tanımında belirli figürler akla gelir, pandomimle canlandırılabilir; ayak uçlarına basan, sessiz, pencereden giren, maymuncukla çalışan, el maharetine dayanan bir takım hareketler… ve tüm bu maharet başkasına ait bir şeyi mekanik hareketlerle çalmaya adanmıştır. Burada anlatmak istediğim en önemli figürlerin çalmayı gizleyen mekanik hareketler olduğudur. Toplumun hırsız diye yaftaladığı ve kendi hırsızlığını üzerine yamadığı günah keçisi hırsız bu hırsızdır. Somut. Düz düşünen akla uygun. ‘Koşun hırsız vaaar!’ Bütün mahalle eline ne geçirdiyse ayakta. Hırsız var, yakalanmadıysa bile var. Hırsızın bu yaygın olarak bilinen türü yabancıdır, dışarıdan gelendir, mahalleli onun karşısında ve onun sayesinde yerelliğine yeniden kavuşur. Aidiyetin bir tür negatif öğesi. Toplumda şeriata göre eli kesilecek hırsız işte bu zavallı hırsızdır.

Mesela:

“Gece gündüz açık evler, kapılar mandalsız;
“Herkesin sandığı meydanda, bilinmez hırsız...” (Safahat) diyen M. A. Ersoy’un kafası hırsız kavramının mecaz anlamının somut anlamından daha çok şey ifade edebileceğini anlamaz. Hatta herkesin sandığı meydandayken, kapılar mandalsızken, insanların can ve mal güvenliği bir takım muteberler tarafından sağlanıyorken asıl hırsızlığın yapıldığını, ya da bütün bunların aslında başka bir hırsızlık maharetinin eseri olduğunu anlamaz.

Yüz kızartıcılığı eksiltilmeden hırsızın anlamı genişletilmelidir.

Ortadoğu karapara cennetidir ve karaparanın karakterine uygun mebzul miktarda yamuk yumuk insanlarla doludur ve onlarla kolay aşna fişne olur.

Nedir karapara?

Uzun konu… Ama şu kadarını söyleyelim, dünyadaki en aşağılık paradır, vergilendirilmemiştir, çünkü uyuşturucu parasıdır. Nakittir. Yatırıma dönüşmesi, finans kapital olabilmesi için aracıya ihtiyacı vardır. Meblağı büyüktür, çok büyük!.. Bu yüzden aracıların da büyük olması gerekir. Ve bu yüzden en büyük aracılar hükümetlerdir. Batı karaparayı temizlik adına kendinden uzak tutarken, Latin ve Ortadoğu hükümetlerinin karaparayı meşrulaştırmasına göz yumar ve oralardan aklanmış olarak geri alır. Tabi rüşvet yolsuzluk gırla gider. Hükümetler sadece kendileri kirlenmezler, halklarını da kirletirler. Kendilerine bağımlı bir alt sınıf yaratırlar, kefenin cebi delik de olsa gerektiği zamanda giymekten kaçınmayan lumpen bir halk… 

Karapara, paranın kerhanesidir. İnsanları oruspulaştırır. Üstelik az gelişmiş kafalar buna kalkınma da derler. Bu kalkınmanın içersinde zerrece ahlak, etik yoktur… Aslında bunun salt maddi anlamıyla da bir kalkınma olduğu halk yanılsamasıdır. Çünkü karaparanın maddi tezahürü de bir aklama tezgâhıdır: Kentsel dönüşüm, abazan binalar ve yanında kallavi bir cami ve volümü yüksek bir hoparlör ve yumruğu sıkılı, habire bağıran hayattan gerekli nasibi alamamış abazan adamlar, zevceler… 

İnsanın kendine güvenini sarsan bir paradır karapara, her an elinden uçacakmış gibi durur, hesap kitap bilmez… Bu yüzden düz düşünen insanlar için inşaat sektörü bu kadar önemlidir Türkiye’de… Paraya bir kök, bir mekân kazandırır… Ve bunun adına zenginleşme derler… Kendi toprağını kendinden çalar, doğayı katleder, verimsizleştirir kendi gibi her şeyi karartır… 

Bu adamlar hırsızdır, hem de hırsızın daniskasıdır. Ama bu adamların kendilerini hırsız olarak görmemeleri bir yana bütün itibarlarını hırsızlıktan elde etmelerinin altında ne gibi bir toplum çürümesi vardır?..
Ve neden yolsuzluk bu toplumda Kürt sorunundan, türbandan, laiklikten, cuma namazından daha önemsizdir?..

Çünkü Bu coğrafyada karaparadan herkese pay düşer, kimine az, kimine çok. Buradaki hesap eşitlik üzerinden değil, hiç yoktan iyidir mantığıyla işler…

Karapara Nasrettin Hoca’nın kazanı gibidir, doğurunca sevinirsin ölünce şaşırırsın, haksızlığa uğradığını sanırsın… Ulan seni orada karapara tuttu, istediği zaman da indirebilir… Ne yani dört bakan istifa etti, iki bakan çocuğu içeri alındı diye ekonomi tehlikeye mi girer?.. Üstelik paralar bulundu, ayakkabı kutusunda atalet içinde duran paracıklar tedavüle sokuldu, aksine ekonominin canlanması gerekmez mi?..  Unutmayalım Cumhurbaşkanı’na anayasa fırlatıldı diye enflasyonu tavan yapan bir ülke burası… 

Karapara artıdeğerin arsızıdır. 

Ey halk bırak zenginliği fakirliği sen temiz olmak istiyor musun önce ona karar ver!

Hırsızsınız!.. Sadece insanlardan değil, hayvanlardan da çalıyorsunuz, cansız doğadan da…

19 Temmuz 2011 Salı

Arabulucu


Arabulucu, taraflardan birinin durumunu diğerine izah eden bir rol oynar; bu izah diğerini yatıştıracak çarpıtmaları da içerir. Ama arabulucu kendi güçlü olma imkânlarını kollayarak tercüman olduğu taraflardan biriyle ikiye-bir ittifakı kafasının içinde kurmuştur bile. Arabulucu hep kendisiyle ilgili bir ittifak arar.

Kadınlara Kitap Veren Adam






                                           La Liseuse Jean-Honoré Fragonard (1776)



'Kadınlara Kitap Veren Adam...' Yazacağım kitabın adı bu olacak .

Adamı tanıyorum. Bana benziyor. Üzerinde biraz daha oynayıp benzerlikleri artıracağım. Zaten benzerlikten başlayacağım, gerisi çorap söküğü gibi gelecek.

Hiç şüphesiz atak bir adam değil. Ben de öyleyim. Ama pısırık da değil.  Ben pısırık sayılırım. Bu noktada adamdan ayrılıyorum; bende beklemek esastır, diğerinin harekete geçmesini beklemek değil de kendi vazgeçişimi beklemek.. Neyse neyse kendimi anlatacak değilim, yani benzerlik söz konusuysa kendimden de söz ediyorum demektir. Ama siz bunu nereden bileceksiniz?

Benim için (yani adam için de) kitap okuyan kadınla pistte dans eden kadın aynı çekiciliktedir. Dans nasıl bedenin erotik olanaklarını ortaya çıkarırsa, kitap okumak da kadının kafasından geçen muzırlığı dışa vurur. Herkes anlamaz bunu. Adama öyle geliyor ki, kadın kitap okurken, kitapta yazılanları yaşar. Kitapta geçenleri hayalgücüyle yeniden yaratma yeteneğinden söz etmiyorum, sözünü etmek istediğim kadın ne okursa okusun eğretilemeyle yazılanları kendine yontar. Yani kendisini yaşar. Bakın yine iyi ifade edebildiğimi sanmıyorum, bir kez daha: Kitap okuyan kadın hayalgücünü değil, eğretileme yeteneğini kullanır. Hangisi daha üstündür derseniz, adamla burada benzerliğimizin olmadığını baştan belirterek, sadece adamın görüşüyle yetineceğim: Adam kadınların eğretileme yeteneğini küçümsüyor.

Ama daha önce kitap okuyan kadının, okuduğu kitabı fotojenik istilası...

Kitap okuyan kadının yüzü sizi kendine bakmaya davet eder. Pardon yanlış anlaşılmasın, kadın kendine baktırmak için okumaz kitabı; demek istediğim kadın kitabına gömülmüş haldeyken bakan kişiyi bir ön gerginlikten kurtarmış olur. O kitabı okur, kafasından bir şeyler geçer.. ne geçerse geçsin, önemli olan kendisine bakanı kontrol etmeyişidir. Hani elinde iğne sökük diken kadınlar vardır, biraz gözlerinin iyi görmeyişinden, biraz da kafalarının demin kocalarından duyduğu takazaya takılmasından, bütün dikkatleri oradadır, yüzleri de orada. Sanki söküğün arkasında biriyle dertleşir gibidirler.
Kitap okuyan kadın kocasını, sevgilisini aldatır. Pardon... lütfen yanlış anlaşılmasın, önce ya da sonra aldatmayı kastetmiyorum.. o anda kitap okurken aldatır. Kitap okuyan kadın 'Benim başım kel mi?' der.. 'Hadi bana müsaade,' der.. 'Benden günah gitti,' der.. 'Ne olacaksa olsun,' der.. 'Kuru kuruya gitmiyor,' der.. 'Bir yaşıma daha girdim,' der... Plajda kitap okuyan kadınları gözünüzün önüne getirin: Sırt üstü uzanmış, başının altına bir yükselti koymuş, bir bacağını dizinden kırmış.. ya da yüz üstü uzanmış, yerden kaldırdığı ayaklarını kalçasına yakın birbirine kenetlemiş, ileri geri sallıyor, okuyuşuna tempo tutuyor.


Adam, bir öğle sonrası Cerrahpaşa'dan Taksim'e gidiyordu.

Aksaray'dan bir Kadın bindi otobüse, ön tarafta adamın sağ çaprazındaki koltuğa, yaşlı bir kadının yanına oturdu. Dışarıdaki yağmur, Kadının saçlarını ıslatmıştı, birbirine yapışmış kızıla çalan, uzun lüle saçlarını eliyle yakası kalkık siyah montunun omuzlarına saçtı. Nemli oval alnı parlıyordu; alnın parlaklığı.. sanki parlaklık ışığın yansıma özelliği değil de Kadının alnının bir boyutuydu. Yüzünü tam göremiyordu. Ah bir dönseydi ya! Kadın eğildi çantasından bir kitap çıkardı. Kitabın kapağı göründü kayboldu birden. Ne okuyordu? Bisikletçiler Çarşısında Kadının yanında oturan yaşlı kadın indi. Kadın cam tarafına sıçradı. Adam Kadının bu sıçramasındaki sevinci arkadan gördü..  koltuğu sahiplenme sevinci.. mekânda köşeyi kapma sevinci... Duraktan birkaç kişi bindi, biri Kadının yanına oturacak gibi oldu ama oturmadı.

Kitap okuyan kadın yalnızlığından hoşnuttur, bu yalnız hoşnutluk iter insanları; antipatik bir itme değil de bir mesafe itmesi.. insanların bunu sezmeleri (yoksa uyum göstermeleri mi desem?) ilginçtir. İlginçtir yani...

Adam Kadının yanının bir sonraki durağa kadar boş kalacağını hesaplıyordu. Nasıl da rahattı kadın.., dizlerini önündeki koltuğun arkalığına dayarken, koltuğunda biraz daha aşağı kaydı kendini küçülttü, sanki uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Elinin tersiyle camın buğusunu sildi, dışarı baktı, saçıyla oynadı.. kitap bir eliyle boşta, yüzü dışarıda.. alnı kayboldu. 

Otobüs Saraçhane'nin altından geçerken Adam Kadının yanına oturdu. Adamımızdan hiç beklemeyeceğimiz bir hareket. Baştan söylemiştim atak bir adam olmadığını, ama o an cesareti mizacı gibi işledi. Neden olmasın? İstanbul’da tanınmamanın verdiği güvence çoklu mizacın da güvencesi değil mi? Büyük şehirde kendinizi hiç tanınmadığınız insanların önünde geçici bir süre idealize edebilirsiniz. Büyük şehrin büyüklüğü de buradan gelir zaten.

Kadın adamın yanına oturmasından ötürü toparlanırken kitabın kapağını biraz yukarı doğru kaldırdı… Hah şimdi gördü...

Kadının burnunun kenarından gözaltlarına doğru belli belirsiz çilleri vardı. Alnı ışık saçıyordu. Ama adamın gözlerini alamadığı yer kadının burun deliklerinin açıkta kalmış iç çeperiydi. Kesik kesik kadının yüzüne baktı, her seferinde gözleri kadının burun deliğine takıldı. Kaç yaşındaydı?.. otuz otuz beş… Evli miydi? parmağında yüzük yok. 

"Bulantı'yı okuyorsunuz." dedi Adam.

Kadın yarım bir bakış atarak kafasını salladı.

"Sartre'ı severim.. bu kitabını da..." dedi Adam.

Kız kitaptan başını kaldırmadı, adamın söylediklerine yeniden kafasını sallayarak ve aşağıdan yukarı yumuşak bir bakışla karşılık verdi.

"Ooo.." dedi Adam, "Kitabın sonuna gelmişsiniz."

Taksim'e kadar başka bir konuşma olmadı. Adam ön kapıdan indi, metro girişine doğru yürüdü, elleri montunun cebinde, başı önde, ama yavaşça; yağmur karşısında bu hali onu avare ve yenik gösteriyordu. Metro girişinde bir adam okuma lâmbası satıyordu,  merdivenden yana çekildi adamın bir müşteriye lâmbanın nasıl çalıştığını anlatışını dinlerken, gözü meydanda Kadını aradı. Biraz önce yan yana oturduğu Kadını, her şeyini, ama belki de her şeyini anlatabileceği Kadın birden yok olmuştu işte. ‘Beni tanısaydı severdi…’ İnsanın hayıflanmasıyla hüznü arasında tuhaf bir ilişki var, duyguların duruma göre birinin bitip diğerinin başlamasıyla ilgili değil de birbirine dönüşmesiyle anlaşılabilecek bir ilişki…

Adam, İstiklâl Caddesi'ne doğru yürüyen Kadını gördü. Müsaade etse, yani kafasını başka bir yere çevirse Kadın kalabalığa karışıp yok olacaktı.

Yağmur çiseliyordu. İnsanlar kararlarını çabuk vermek için bundan yararlanır.

Adam kalabalığı çalımlayarak Fransız Kültür Merkezinin önünde Kadının yanına ulaştı.


Kitap hâlâ elindeydi, ama bu sefer bir gazete kâğıdına sarılı.

"Merhaba."

"Merhaba." dedi Kadın.


"Biliyor musunuz, kitaptan bir bölümü hatırladım, son sayfalara doğruydu galiba, kafama takıldı tam ne olduğunu hatırlayamıyorum ama bir parkta.. romanın kahramanı.. neydi adı?"

"Roquentin.. Antoine Roquentin." dedi Kadın.

"Evet.. evet Roquentin... Roquentin bir parkta otururken bir at kestanesi görür.. ve bu kestane karşısında uzun uzun kendini sorgular. Defalarca okumuştum o bölümü."

Kadın güldü. Gülünce çilleri de güldü.

"Otobüste o bölümü okuyordum," dedi.

Hayret, birlikte yürüyorlardı, yol aşağıya doğru akıp gidiyordu işte; gerçekte yolda böyle bir eğim var mıydı?



Sonra bir ara sokakta yeşil çuhalı bir kahvehaneye otururlar, çay söylerler ve kitabın o bölümünü açarlar. Kadın, kitaptan yavaş yavaş okumaya başlar:

"Evet demin parktaydım. Kestane ağacının kökü tam benim kanepenin altında toprağa dalıyordu. Bunun bir kök olduğunu anımsamıyordum artık. Sözler ve onların yanı sıra nesnelerin anlamları, kullanılış biçimleri, onların yüzeylerine insanların çizdikleri hafif nirengiler de silinip gitmişti. Biraz kamburum çıkık, başım önüme eğik, bu tümüyle kaba-saba, kara ve boğumlu yığının karşısına tek başıma oturmuştum. Sonra o şey doğdu içime.

"Soluğumu kesti bu. Bu son günlerden önce 'varoluşun' ne anlama geldiğini hiçbir zaman sezmemiştim. Ben de ötekiler gibiydim, baharlık urbalarını giyip deniz kıyısında gezinenler gibi. Ben de onlar gibi: 'Deniz yeşil'dir; Havadaki şu ak nokta bir martı'dır diyordum ama, bunların varolduklarını martının 'varolan martı' olduğunu hissetmiyordum. Varoluş ötedenberi gizlenir. Karşımızda, çevremizde, içimizdedir, o biziz'dir, insan ondan sözetmeksizin iki lâf edemez ve sonunda da ona erişilemez..."

"Dur şimdi," diye Adam Kızı susturdu. "Bana bak," dedi. "Kafanda yorumlamadan, sadece varlığımı hissederek bak.. ben de sana öyle bakacağım.. Lütfen.. şu 'lütfen'i de iptal edelim..."


Kadınlara Kitap Veren Adam… Bu hikâye bir şekilde devam edecek…

17 Temmuz 2011 Pazar

Ölü

Hayvanlar ölü taklidi yapmıyorlar.. kamuflajla başka bir şeyin kılığına bürünüyorlar. Bir hayvanın ölü mü canlı mı olduğu belli olur. Sahildeki ölü yengeçler ters dönmüşler.. canlı bir yengecin kıpırtısızlığında bir tetikte olma hali vardır.. hemen anlarız… Duyarız, okuruz, nadir de olsa görürüz, insanların ölmüş olduğu sonradan anlaşılır. İnsanın öldükten sonra bir ölü-formuna (üzerinin örtülmesi, ellerinin kavuşturulması, çenesinin bağlanması, gözlerinin kapatılması, tabuta konulması vb) getirilmesi bütün kültürlerde ortak bir ritüeldir. Bakış ölü-formunu ölüden önce görür.

Kürk

Giysi olarak kürkün eski çağlardan yeni zamanlara tarihsel gelişimi ilginç olsa gerek. Yakın zamana kadar elde edildiği hayvanın cinsine göre zenginlik ve seçkinlik göstergesiydi. Ekolojik bilincin yaygınlaşmasıyla sonradan görmeleri ele veren bir gösterge oldu.

Oysa kürkün bedenle doğrudan temasını içeren hem giyen hem de dışarıdan göreni içine alan daha düz bir anlamı olsa gerek: Tenin, başka bir ten (kürk) tarafından gizemli hale sokulması.. Kadın yana eğdiği boynunu kürkün yakasına sürter, ellerini göğsünde kavuşturur; tüyler yumuşaklığını eline devreder, okşarken okşanır… Bir vahşetten (av), nazenin bir gizem yaratır, ama kürk hafızasını kaybeder: kadim erkeksi avcılığın çiftanlamıyla; hem avcının (erkek) armağanı, hem de armağan karşılığı kendisi (kadın) bir av olarak…

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Seri Cinayet

Mahşerin Dört Atlısı filmi dolayısıyla: Cinayet işleyenler birçok insanmış.. aileleri tarafından dikkate alınmayan, kendilerini kıyıda hiseden, sessizce çile dolduran genç fertler bir web sitesiyle bir araya gelmiş. Cinayetlerinin nedenini kurbanlarına anlatıyorlar.. içlerini cinayet işlerken döküyorlar. Diğer seri katil filmlerinde cinayetin nedenine bir yorumla, bir itirafla kavuşan seyirci için değişik bir film. Şiddet sözün bittiği yerde başlamıyor, söz şiddetle başlıyor! 

Gerçek Acı

'Savaştılar' diyoruz, 'İsyan ettiler' diyoruz, 'Şu kadar insan öldürüldü, şehitler…’ vs diyoruz... Fakat hiçbir dil gerçek acıyı anlatmaya yetkin değil... Bir acıyı anlatmaya kalktığınızda yaşadığınız duygu çaresizlik değilse propaganda yapmış olursunuz. Propaganda ise intikamdan beslenir.
Gerçekte yakınlarını kaybetmemiş, birbirlerinde yakınlığı sadece intikam aracılığıyla bulanlar…

15 Temmuz 2011 Cuma

Facebook


İnsanın kendisinden bir ‘o’ yapması facebook’un sunduğu bir olanak mıdır, yoksa insanın bu eğilimi facebook’ta huzura mı kavuşmuştur?..

Ortaya seslenirsin diğerlerinin duyacağını bilirsin, ama hem buradaki ben, hem de karşımdaki sen ‘o’ ya dönüşür. 
‘O’ kim? Bu ‘o’ ne işe yarar?..

Hey.. ben ‘o’ değilim!

Poz

Yazarların verdikleri pozda kibirlerini görürüm. Bu kibir düşünmüş, insanın sırrına ermiş, hükmünü vermiş, yazıp çizdiklerini soğurmuş bakışlarda değildir sadece, daha sıradandır; mekânla aralarında bir sahiplik ilişkisi kurmuşlardır. Kendi sahalarındadır, anlat derdini der gibi bir havaları vardır (halbuki yazdıklarına göre dertli olan kendileridir). Çalışma masalarındadır, kitaplıklarını arkalarına almışlardır, koltuklarına yayılmışlardır vb. Mekân o kadar sahiplidir ki, fotoğraf pozun dışındakileri tecrit eder. Fotoğraf, yazarın mekânla kurduğu ilişkiyi güya bizimle kurduğu ilişki olarak sunar.

Bir yazar yazdıkları, çizdikleri yanında bir de kendi bedeninden eser yaratmaya kalkmıyor mu?..

Ya da kısaca: Birisinin iyi yazıp yazmadığını kitap kapağındaki fotoğrafından anlayabilirsiniz.