25 Kasım 2011 Cuma

Katliam Diyebilmek...







Dersim Katliamını yapanlardan hayatta kalan olmadığı için pratikte kimseye suç isnat edilemez gibi görünüyor. Ama şu anda yaşayanlara edilebilir?..

İlk akla gelen şu: Bu yargılamayı tarih yapabilir ama hukuk yapamaz. Öyle mi acaba?

Geçmişten bu tür olaylar ne zaman gündeme gelse ‘Bırakalım bu konuyu tarihçiler kendi aralarında halletsin,’ deniyor.

Bu mesele sadece tarihçilerin aralarında halledecekleri bir uzmanlık, bir tez konusu mu? Nasıl darp edilmiş birinin yakınlarını yatıştırmak için bırakalım bu işi doktorlar aralarında halletsin diyemiyorsak, olmuş bitmiş bir katliamın sorumlulularını bırakalım  tarihçiler de kendi bildikleri gibi halletsin diyemeyiz. Tarih sadece bir bilme işi değildir, kimliğin en önemli kurucu ögelerinden birisidir. Ulusal kimlik için "iyi" ölüler gerekir. Bilinen "iyi" bir ölünün tarihçinin sunduğu yeni bilgiyle kötü ölü haline gelmesi öyle birden olmaz. Çünkü yaşayanlar tarihteki "iyi" ölünün öldüğüne inanmazlar. Yaşayan insanlar "Büyük" ölünün ölümsüzlüğünü kendi dirimleriyle sağladıklarından habersizmiş gibi davranırlar. Aslında bunu yaparken ölüme karşı naif bir savunma içindedirler: "Büyük" ölünün ölümsüzlüğüne kendi faniliklerini unutmanın garantisi olarak inanırlar; sürekli "büyük" ölüden söz edildiği için sanki tarih de kaldığı yerden devam ediyormuş gibi algılanır.. ölüyü yâd etme bir tür ölümsüzlük gibidir.

Tarih bir yargılama işidir. Ama bunu hukuk eliyle yapar. Geçmişten bir hükümdara ‘zalim’ diyorsak kullandığımız dil hukuk dilidir. Adı geçen hükümdarın zalimliği tarihçilerce ortaya çıkarılmışsa sadece geçmiş yargılanmış olmaz, şimdiki zaman da yargılanmış olur! Burada tarihin yargılamasıyla hukukun yargılaması işbirliği içindedir. Çünkü tarihin nesnesi insanın kendisidir. Ve insan mutlak olarak yaşayan insandır. Mezardaki cesetler değil…

Tarih yargılarken şimdiki zamanı yargılar!


Şimdiki zaman geçmişin mirası üzerinde kendini doğruladığı için geçmişin yargılanması hayatta olanların mirasını iptal edebilir. Sorun hayatta olanların yargılanan bu kirli mirasa ne derece sahip çıkıp çıkmadıklarıyla ilgilidir. Çünkü mirası kabul etmekle (hatta yüceltmekle), ya da reddetmekle insanlar kendi kimliklerini (geleceklerini) elde ederler.  



AKP Dersim Katliamının sorumlusu diye CHP’yi gösteriyor. Doğrudur. O dönemin yöneticileri birinci dereceden sorumludur. Tarihin yargılaması şimdiki varlığını geçmişin mirası üzerine kuran herkesi bağlar. Tarih, açığa çıkardıklarıyla kendini o dönemin güzide, elit zadegânlarıyla olumlayan herkesi tahkir eder, itibarsızlaştırır. Bir katili seviyorsan senin de katilden kalır bir yanın yoktur...Bunun bedelini değersizleşerek, baba figürünün çökmesiyle ödersin.. âdeta yetim kalırsın.

Peki AKP katliamın sorumlusu diye CHP’yi gösterirken kendisi masum mu kalıyor? Hiç de bile!

Malûm o zaman CHP tek parti, bugünkü AKP’lilerin dedelerinin babası, dedelerinin dedesi, falanı ya CHP destekçisi, ya Sünni hacı, ya sus pus hacı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti laik devletinin üç kurucu ayağı var: Devlet kontrolünde Müslümanlık,  Sünnilik, Türklük… Bu katliamı engellemek için bir şeyler yapıp da yargılanmış Sünni Müslüman var mı? Ey AKP’liler aynaya bakın, vaktiyle Alevi öldüren cennete gider diyenlerle soyunuz bir olabilir. Bak ben buradan içinizde bir Sivas Katliamı avukatı görüyorum.


Sahte tarih insanlara patolojik narsisizm bahşeder. Ama beyin yıkamanın sorumlusu sadece tarihin kendisi değildir, insanlar da ister bu sahte tarihi.. birbirlerini sahte tarih üzerinden severler.. yeşilliğini, ormanını katleder, çirkin çirkin binalarla doldurur; ama kendisine vatan millet adapazarı diye metafizik bir vatan uydurur onu sever.. böylelikle kendi uyduruk varlığını da emniyete almış olur.

Tarihin yarattığı patolojik narsisizmi tarihçiler ortadan kaldıramaz. Aklıma 2. Dünya Savaşı sonrası Japon İmparatoru Hirohito’nun asla suçlanamaması geliyor.. Nürnberg Mahkemelerinde yargılanan Naziler dolayısıyla Almanların kendi geçmişlerinden kopup ancak böylelikle yeniden ulus olabilmeleri… 

Aslında ne güzel olurdu tüm bir tarihi yargılamak. 'Katliamcı Atatürk...' Peki 2. Abdülhamit.. 2. Mahmut.. Kanuni.. Yavuz Sultan.. Fatih Sultan?.. Ulusun baba figürleri... yani patolojik narsisizmin... Ama AKP'nin niyeti kendi atalarını bulmak, onları baş tacı etmek...

(Bu yazı istediğim gibi olmadı, aklıma estikçe değiştireceğim...)











21 Kasım 2011 Pazartesi

Bıyık...


Kendini bıyıkla ifade eden başka bir toplum var mı bilmiyorum.

Hitler’in badem bıyığı vardı ama Nazilerin badem bıyıkları yoktu. Bizde ise Nazi iktidarı döneminde mebzul miktarda Hitler bıyıklı adamlar türedi.

Badem bıyığın bu toplumla bağdaşık antropolojik bir gerekçesi olmalı.. tabi faşist bıyığın ve solcu Stalin bıyığının da…


Aidiyet!.. Kendini olumlama, özenme falan değil..

Söylemek istediğim bıyığın Türkiye toplumuna özgü bir davranış normuna dönüşmesi, bir aidiyet hüviyeti taşıması. Batı’da böyle değil. Mesela aynı çağda yaşayan ve birbirine hasım olan Şarlo’nun ve Hitler’in bıyık biçimleri aynı. Almanlar buna ‘Zweifingerbart’ diyor. Türkçe’ye motomot 'iki parmak bıyığı' diye çevrilebilir (dincilerin badem bıyığıyla karışmasın diye). Ama bu bıyık Türkiye’ye Şarlo hayranlığıyla değil, Hitler hayranlığıyla yansıyor. Yani Almanya’da Hitler’in yüzünün tanıdık bir işareti olan bu bıyık Türkiye’ye ithalinde politik bir aidiyet göstergesi oluyor.


Badem bıyık sanıyorum Diyanet’in icat ettiği bir tipoloji. Köyden kente göç etmiş, ama bir kuşaktır kentte yaşayan imamları ve müftüleri aşina kılan bir bıyık çeşidi. Kılık Kıyafet  Yönetmeliğine uyma zorunluluğu ve bürokratik din adamlarının protokol sevdaları böyle bir tipolojiyi zorlamış olabilir: Ne Batılı gibi bıyıksızlık ne de erkeksiliği vurgulayan cinsel çağrışım.. terbiye edilmiş, yontulmuş itaatkâr bir bıyık.

Kılık kıyafet yönetmeliğine uygun Müslüman tipolojisi sanıyorum Necmettin Erbakan’la meşrulaştı ve yaygınlaştı. Tıknaz, etli bir beden, varlığını belki de büzülmeyle doğruladığı için omza gömülü kısa, kalın bir boyun, ince dudaklarının çeperinden aşmasına ve uzamasına izin verilmeyen badem bıyık, ablak surat…

Bu tipolojide semirmiş ve haline şükreden garip bir itaat telkini var. Kendini riske etmeyen, kelimenin düz anlamıyla koşturmayan, bütün estetik sporları bedenine haram sayan, telâşa kapılmayan, kendini ancak kalabalıkla adam yerine koyan, kocaman poposunu yerleştirecek bir koltuk kenarı bulduğunda dikte edilen her şeyi makûl karşılayan bir beden.

Bedenin sıradanlığı yerellik içinde şekillenir. Göze batmayan bedendir bu. Ama bir bedenin göze batmaması için diğerleriyle benzer olması gerekir. Benzerlik taklit edeceği bir emsal üzerinden kurulur. Ve dahası aykırı olana karşı hassasiyet üzerinden. Diyanet tipolojisi köyden kente göçün yarattığı uzlaşmacı bir bedendir. Köy- kent sentezi olduğu gibi Türk-İslâm sentezidir de: kazma sallayan, eğilip doğrulan, yük taşıyan ama yanlara dönüş yaparken belini esnetmeyen; çalışan köy bedeninin kalıbını miras alarak; belki çok çok mevsimlik, ya da hayatının gençlik döneminde çalışmış, ondan sonra hantallaşmış bir beden. Köyden kopuşun göstergesi olarak aynaya bakmaya ve tıraş olmaya bol vakit ayıran bir tipoloji.

Bu tipolojinin göç göstergesi olarak iki önemli tezahüründen söz edilebilir. Köyden kente göç, kasabadan kente göç. Bu yeni tip geride bırakılanlarla, elde edilenler arasında bir yerde kuruluyor.

Bıyık bedenin erkeksi bir çıkıntısıysa, tamam bıyığın bedenin erkeksiliğini abartmak gibi bir işlevi var; ama uzayınca asiliği çağrıştıran bir çıkıntı da.. badem bıyıkta sanki hem erkeklik törpülenmiş, hem asilik ıslah edilmiş gibi. Badem bıyık, bıyıkla oynamanın cinsel mesajlarını da ortadan kaldırıyor (tüyler parmak ucuna gelecek uzunlukta değildir).



Bir toplum iletişimini simgesel anlamlarla, nesneye yüklenen çiftanlamlarla yürütüyorsa, orada sözün gerçek anlamlarının pek geçerli olmadığını söyleyebiliriz.



İnsanın sakallı oluşuyla sakal bırakması arasında kırılma noktası oluşturacak bir dönem varsayabiliriz. Mübarek sakal sen bir şey yapmasan da uzayıveriyor. İlkel çağda erkek-insanı sakallı gösteren resimleri ve filmleri hemen benimsememiz ne kadar da normaldir: Elinde taştan bir alet, eğreti giydiği bir hayvan postu ve ille de uzun sakalı. Ama kesici madeni aletlerin yapılmasıyla sakal da kesilebilir hale geldiği için, sakallı ve sakalsız olmak da yüzün göstergeleri haline gelir. Oysa göstergebilimin bir disiplin olmasına; yani yirminci yüzyıla daha binlerce yıl vardır…

İlgilendiğim şey sakalın, bıyığın göstergelerini çözümlemek değil; Türkçede olmasa da eminim Batı’da konuyla ilgili birçok çalışma vardır. Benim ilgilendiğim Türkiye’de ya da Ortadoğu’nun Müslüman toplumlarında bıyığın-sakalın nasıl olup da bir aidiyet göstergesine dönüştüğü. Mesela Hz İsa’nın çarmıhtaki bilinen zayıf, sakallı, uzun saçlı sembolik resmi Batılı Hıristiyanlar için bir emsal olmamıştır. Rahipler, papazlar vb son derece besili, giysileri farklı, sakalsız insanlardır. Hitler’in badem bıyığı da Naziler için bir prototip haline gelmemiştir. Belki de o tekliği, o emsalsizliği korumak için kimse buna yeltenememiştir. Giysilerin, renklerin değil ama yüzün bir aidiyet göstergesi haline gelmesi için tuhaf bir süreç işlemiş olmalı. Yüzündeki kılları bir işaret haline getiriyorsun ve bu senin nereye ait olduğunu gösteriyor. Saçma!.. Ama bu saçmalığın fark edilmemesi için insanların rasyonel bir nedeni çok önceden sahiplenmiş olmalarını kabul etmemiz gerekir. Bir Müslüman sakal bırakmasını sünnetle açıklayabilir. Ama sünnetin bir takım ellerde emanet haline gelmesi peygamberin ölümünden nerdeyse 200 yıl sonrasına dayanır. Yani peygamberin sözlerinin ve görüntüsünün aktarılageldiği gibi orijinal olmasının hiçbir garantisi yok. Burada tarih kendisini; geleceği geçmiş üzerinde bularak kurar. Çünkü Doğulu toplumlar için tipoloji kütleselliğin en temel göstergesidir. Müslümanlar bunu en masrafsız yolla yaparlar: Sakalla… Müslüman, sakal bırakmasının antropolojik nedenini unutur ama döngüsel nedenini sürekli aklında tutar. Oysa sakal heybetli olmanın, zaman bulamamanın, düzene, disipline gelmemenin, bakımsızlığın vb ayrı ayrı ifadesi olabilir. Ama Müslüman sakalı denilen şey bir kütleselliğin ifadesidir. Zamanla bakımsız görünümden ayırt edilmesi için çember sakal haline geldi. Ama muhalefete geçince ( Aczmendiler gibi) Allah ne verdiyse uzatıyorlar. Çünkü sakalın el değmemiş hali evrensel protestonun kadim bir aracıdır. Ama yine de Müslüman Çeçen gerillasının çirkin sakalı ile Che Guevara’nın sakalı arasında DNA farkı vardır: Müslümanın sakalı içindeki sürü güdüsünü gizler, sakalı yüzünün kütlesel tesettürüdür (yüzün maskesi olarak sakal); Che Guevara’da sakal yüzün kendisidir.

Marx’ta da sakal yüzünün kendisidir. Kimse Marx’ın sakalsız gençlik fotoğrafını duvarına asmaz. Filozof dediğin sakallı olur. Yaşayan bizlerin Marx’ı bu görünümüyle idol yapmamızla, Marx’ın kendi tipini sakalla belirlemesi iki ayrı niyettir (veya dürtüdür). Marx 1882 yılında  Cezayir’e gider
(ölümünden bir yıl  önce; acaba köklerini bulmak için mi?) ve orada Cezayirli bir berbere tıraş olmadan önce,  sakallı haliyle son bir fotoğraf çektirir. Bu fotoğraf bize ulaşan son görünümüdür. Engels’e yazdığı mektupta şöyle diyor: “Peygamber sakalımdan ve taçlandıran şânımdan kurtulmaya karar verdim.” Ya saçını sakalını kestirdikten sonra da bir fotoğraf çektirseydi, bu fotoğrafını duvarımıza asar mıydık?..

Türkiye solcularının ‘Stalin bıyığı’ sanıyorum sağcıların yakıştırması. Ama solcular da bunu benimsedi. Bıyık hatırına Stalin hâlâ, Türk/Kürt solcularının gözdesidir.. ortada en ılımlı haliyle bizim kötümüz durumu vardır… Bıyık üst dudağı kapatır, kılık kıyafet yönetmeliğine uymayan, berber görmemiş bıyıktır bu. Yani çıkış noktası protestoya dayanıyor. Ama bir aidiyet göstergesi olunca ilk nedenini unutuyor, solculuğun işareti haline geliyor. çaba sarfetmeden bıyıkla  bir olgu haline geliyorsun. Mesela Mahir Çayan’ın bıyıksız fotoğrafları da vardır ama simgesel fotoğrafı bıyıklıdır…

Dinci badem bıyık ise iktidarla kültürlenmiş iktidardan pay alan bir evrime sahiptir. İktidarın bıyığı. Dinciliğin Diyanet aracılığıyla kontrolü artık toplumun bıyık aracılığıyla kontrolü gibi kestirme bir sürece girdi. Bıyık  işte…



Sonsöz: Aslında sonsöz değil de başka bir yazıya başlangıç olabilir. Kasabalarda, köylerde ‘pala’ lâkaplı birilerini bulursunuz. İlle olur. Bıyıklılar arasından sıyrılan bıyığın dominant hali (pala aynı zamanda kısa bir kılıç çeşididir). Benzerlerine fark atan, öne çıkan.  Bu aşırı erkeksilik orta yaş civarında başlar, ihtiyarlığa kadar devam eder. 'Pala' sanki bir şeyleri gizler. Toplum 'pala'yı  hafif alaysılıkla kabul eder. Adlandırma sağlar bunu…