27 Ocak 2012 Cuma

İnsan Güçsüzken İyidir

        Nuri Bilge Ceylan 
Country road at dusk, 2003





               ÖĞRENME
İnsanlar öğrenirken güçsüzdür. Güçsüzlükleri ortadayken öğretenlere karşı direnç geliştirirler. Pedagojinin en büyük sorunu…

                İSTEMEK
İstemekle, istediği şeyi kendine hak görerek istemek arasında bir şiddet farkı vardır. Bebeğin gelişiminde ikincisine geçişi sağlayan dildir.

                BAŞKASININ KARISI
Her kadın kocasının ya da sevgilisinin yanında başkasının karısı olur. Başkasının karısının yanında elim ayağıma dolaşır. Orada durmak gereksizdir…

                CAFEDE MÜZİK
Cafede çalan müzikle konuşanların seslerindeki git gel… müzik konuşmayı olduğu kadar dinlemeyi de gizliyor ve müzik eşliğinde dinleme konuşmanın olası etkisini muğlaklaştırırken kulak verme deyimi işitme anlamını yitiriyor sadece bir davranış haline geliyor. Müzik insanlar arasındaki iletişimsizliği gizliyor.

                PARA VE MUTLULUK
Para mutluluk verir de vermez de. Ama mutsuzluğu gizleyebilir. Hafife almayın; gizlenemeyen mutsuzluk mutsuzluğu çoğaltır.

                TUHAF KONUŞMA
Yol boyu konuştuk.. konuştuk. Daha çok o anlattı, ben ona hak verdim. Sonra arabasını benim ineceğim yerde durdurdu… Yine bir şeyler konuştu, ben de katıldım; yüzüne baktım.. bu süre içinde ilk defa karşılıklı duruyordu yüzlerimiz..  ve nasıldı yüzlerimiz? Sanki daha önce hiç görmediğim biriydi…

                FAHİŞE
Kadınla birlikte olursun; alan razı satan razı. Bir zaman sonra kadının maddi sıkıntı içinde olduğunu görürsün ve ona bir miktar para verirsin. Kadın buna karşı ödeşmeyi düşünür. Bedeni borçluluk duygusu karşısında suçluluk duygusuyla takaslanır. Yani takaslama benimle kendi arasında değil, kendi duyguları arasındadır. Bedeni üzerindeki bu duygu değişimi kadını fahişeleştirir.

                TARTIŞMA
Tartışmayı sevmiyorum. Merak edelim, soralım, bırakın ağır aksak konuşalım.. peşimizden kovalayan yok, değil mi? Biriyle tartıştıktan ve iş sevgisizliğe vardıktan sonra, öbürünün karşısında kendimi haklı bulduğum yeni gerekçeler, yeni kanıtlar çağrışım yoluyla habire kafama üşüşür. Ertesi günlerde de devam eder bu. Bunun kötü tarafı kafamın içindeki düşüncelerin öbürünü madara etmekten başka bir işe yaramamasıdır. Tartışmayın lan benimle!

                İŞSİZ
İnsanoğlu dijital çağda gerçek anlamıyla işsiz. Tabi kazma kürek kullananları vb kastetmiyorum. Diğerleri çalıştıklarını söylüyorlar ama gerçekte oyalanıyorlar. Yaptıkları iş sosyal yararla değil “iş” sayesinde kazandıkları zararsızlıkla ilgili daha çok.

                MAĞLUP VE ÖĞÜT
Mağlup birisinin kendisine öğüt verene inanmaya teslim oluşu.. İşte zahmetsiz, hazır bir ilişki… Yenilmiş ve hayıflanmayı tüketmiş birinin sakinliği bende öğüt verme teşebbüsü doğurmazdı.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Yabancının Çekiciliği




            YABANCININ ÇEKİCİLİĞİ
Kasabaya dışarıdan güzel bir kız gelir;  komşunun yaz tatiline gelmiş uzaktaki bir akrabası, tayin olan bir memurun kızı vb… Güzel bir kızdır ama onu çekici kılan asıl özellik güzel olması değildir, yabancı olmasıdır. Kasabanın bir takım delikanlıları gizliden gizleye bu yabancı kızlara âşık olurlar.  İlk aşkı bu yabancı kızlarda tadarlar. Delikanlılar nezdinde yabancı bir kızın çekiciliği ancak bir yabancının karşısında kendilerini idealize edebilecekleri bir "yabancı" olma fırsatını yakalamalarıyla ilgilidir.. Kendilerini ancak başka birine bir "yabancı" olarak tanıtabilirler. Kasabalıların kendilerini mahalli çevrede tanındığından başka birisi olarak kurma imkânsızlığı kadersi bir çıkmazdır. Oysa insan hayalinde idealize ettiği bir kendilik halini sürekli zulasında taşır, bu bir gelecek özlemidir de. Yabancı biri kendimizi karşısında yeniden oluşturabileceğimiz vizeyi sunar bize. Yerellik içinde aleniyizdir, övülecek yanlarımız kadar zaaflarımız da göz önündedir.. ama daha çok zaaflarımız. Bu şeffaf iklim demokratik bir yaşam vaat etmez, aksine herkesin birbirini kontrol ettiği, insanın içindeki güzel hedefleri öldüren örseleyici bir ortam yaratır. Güzel olan, yüce olan hep uzaktadır. Yabancı bir çıkış kapısıdır: 'Aslında ben başka biriyim…' deme imkânıdır.
Bunun diğer bir versiyonu gurbette kendini yabancılaştırmaktır. Gurbetten kasıt başka bir ortamda başka biri olmayı sağlayan mekân değişikliği… Aradan yıllar geçer, kişi yuvasına döndüğünde yapmak istediklerini elde etmişse ve yalanını gizleyebiliyorsa yarı yabancıdır artık; karşısındakine telkin ettiği şudur: ‘Ben geçmişte tanıdığınız ben değilim…’
Büyük insanların (ya da genel olarak şöhretli insanların) gurbetten yuvaya dönüş hikâyeleri benzerdir; yabancılıklarını benimsetme hikâyeleridir.
(Biraz daha düşün…)


                ORTAK HAFIZA
İki kişiden biri ortak anılarını anlatırken diğeri onaylar. Aşağı yukarı hep böyledir bu, anıda suskun taraf yardımcı oyuncudur. Ama bir gün bu iki kişiden biri ölür ve ortaklık bozulur. Hayatta kalanın belleği de özgür kalır. Ama buradaki özgürlük kötüye kullanmaya açıktır; anılar yeniden kurgulanır, hayatta kalan rahat rahat palavra sıkabilir. Sadece geçmişteki kendisini değil, daha iyi bir anlatıcı olan şimdiki kendisini de palavraya doyurur.

                KISKANÇLIK
Kıskançlık şüpheden beslenir, ama marazi olan kıskananın kıskançlığını doğrulayacak kanıtları silah olarak kullanmasıdır. Bu durumda duyduğunun hâlâ kıskançlık olduğunu sanmak neyin nesidir? Aslında kıskançlığı sürdüren bu “kanıt”ları muallakta bırakır; diğerini köşeye sıkıştırıp mağlup etmek ister. İstediği şey sevgilinin “kanıt”ları inkâr ederek kendisinden korktuğunu (önemsediğini) belli etmesidir. Kıskançlığı kronikleştiren de bu dengedir.  Kıskananın dayandığı ahlâki ilke hep aynıdır, soru cümlesidir:  ‘Beni aldatıyorsun.’ değil 'Beni aldatıyor musun?'

                KEHANET
Bir kehanette bulunmak, sonucu kötümser olsa bile kehanetin temenni edilmesini de içerir.

                OBUR
Akşam yemeğinin bazen fazla kaçırılmasının nedeni: öğrencilerin verdiği bunaltıdan kurtuluş.. yemeğin bir ödül haline gelmesi...

                GÜNEŞ
Güneş uykusuza saldırır.

                İNSANIN TRAJEDİSİ
Şöyle bir hesaplayın bakalım insan kendisini beğendirmek (sevdirmek) için ne mesailer harcıyor. Üstelik bu mesai ekonominin tam göbeğinde.

                İMRENDİRME
Tanıdığınız birinin ünlü birisiyle tanışması size şunu telkin eder: Benim hakkımdaki bilginin eksik olduğunu kabul et. Aslında ün denilen göz boyamanın da telkin ettiği şey değil midir eksik bilgi: Benim hakkımda bildiğin herkesin bildiğidir, asıl beni tanımıyorsun.

                POZ
Kadın milletinin omzu düşük, beli bir yana kaykılmış duruşundan seksapel beklentisi; yüz bedeni kendi haline bırakmıştır.. yüzle beden arasındaki sahipsizlik diğerinin şaşkınlığına amadedir.

                PORNO
Porno filmlerde bazı kadınlar düzüşürlerken ayakkabılarını çıkarmazlar.. uzun topuklu ayakkabılarını. Uzun topuk kadını saldırganlaştırır, ya da şöyle söyleyelim.. erkeği biseksüelleştirir; erkeğin gizli, örtülü biseksüelliğini serbest bırakır. Olmadı daha düz bir anlatımla söyleyelim: Sivri topukla erkek kadının arzusunu kendi muadili olarak görür. Yine açık olmadı galiba… (pornoda herşey açıktır ama pornodan alınan haz gizemlidir... biraz daha düşün, işin ne?..)

21 Ocak 2012 Cumartesi

Bilinçdışı ve Cahillik

                

                BİLİNÇDIŞI VE CAHİLLİK
Kalburüstü entelektüel birisi bile sosyal bilinçdışının esiridir; onun entelektüel yönelimi kendisini belli bir sosyal kesimin beğenisiyle yücelttiği kör bir noktaya tabidir. Bilmek kendi içinde bir amaç gibi görünür. Oysa bilmeyi motive eden kişinin 'personna'sıdır. 'Personna' sosyal beğeniyle oluşur. Yani kişinin hangi 'personna'yı tercih ettiğinin doğrudan özbilinciyle çok az ilgisi vardır. Bilir ama neden bildiğini bilmez. Gerçek tutkusuyla beğenilme/kabul görme tutkusu ayırt edilmez haldedir. Mesela 'İlim kendin bilmektir.' diye okkalı bir lâf eden Yunus Emre bu dize basılı hale geldiğinde artık kendisi olmaktan çıkmış, ulus denilen sosyal bilinçdışının ulusal şairi olmuştur.

                EĞLENCENİN SAKINCASI
Eğlenen insanların çıkardığı sesten rahatsız olan diğeri, nezaket olsun diye sesi bir taşkınlık, bir eğlence kazası olarak algılar ve şikâyet cümlelerini de eğlenenlerin bunun farkında olmadıklarını varsaymış gibi kurar. Halbuki eğlencenin kendisi sesi diğerine bulaştırmakla oluşur. Eğlencenin mağduru bu yeni durumda çoğu zaman eğlencenin kendisi olarak eğlenceye dahil olur. Şöyle bir diyalog:

Mağdur: Sesi biraz düşürebilir misiniz…
Eğlenen: ?!..

Eğlenen ilk anda mağdurun isteğine riayet eder, sesi kısar.. ama sonra yeniden açar.. mağdurun rahatsızlığı da eğlencenin içindedir artık…


                ÜSLÛP
İnsanların ya da toplumların kendilerini öykülerken geniş zamanlı dilek kipi (‘yapardım.. giderdim’ gibi) kullanmaları yanıltıcı ve sıkıcı. Tarih ve biyografi önce geniş zamanlı dilek kipiyle tasarlanıyor, sonra dili geçmiş zamanla yer değiştiriyor. Kısaca palavra olmayan ulusal tarih ve  biyografi yoktur.

                PEDAGOJİ
Bildiğini söylemek… Bildiğini diğerinin bilmesini sağlamak… Bildiğini öğretmek… Hepsi de birbirinden farklı ilişki türü. Ama bildiğini diğerinin asla bilmediğini varsayarak öğretmeye kalkmak bir hiyerarşi klişesidir ve tipik bir Türk davranışıdır.  Türkçülerin buna uygun dar kafalı bir üslûbu da var. Uzun konu…            

                İNANÇ
Ben inanmıyorum. Dürüstlük için bir tanrıya ihtiyacım yok.   Tanrı varsa bile benim ona değil onun bana inanması işleri değiştirmezdi. Ama sen sahtekârın, yalakanın tekisin, bu halinle sana hiçbir Tanrı inanmaz. Beni boşver, kendi açından bak; hangisi daha kötü dersin?..

                MADDE
Bizim algımız maddeyi, maddeler arası boşlukla algılar. En küçük parçacıklarla diğer maddeleri ayıran boşluğu da görürüz (hesaba katarız). O boşluğun neden oluştuğunu sorsak bile bilincimiz, tahayyül ettiği maddeler arasına yeni boşluklar koyar. Bu bir kısır döngüdür.

                İMRENDİRME
Bir insanın diğerini imrendirmekle elde ettiği nedir? Beğenilmek olmadığı kesin; imrenen insanın bakışlarında zerrece beğeni yoktur çünkü. İmrendiren sahip olduğu şey üzerinde diğerinin imrenmesini görerek kendi arzusunu güçlendirebilir, ama imrendirmede kendi geçmişine gönderme yapan bir intikam da vardır. Türkiye sınıfsal geçişlerin oynak olduğu tuhaf bir imrendirme toplumu; bir üst basamağa geçen ancak geride kalanı imrendirirse statüsünden emin oluyor. Hayırseverlik bir imrendirme sanatıdır… tabi aşağılık bir sanat.. bir kitsch!..

                ÖFKE VE KAVGA
Öfke unutkandır, kavga ise artık çıkış nedeninden başka bir şey hatırlar.

                ONLAR VE SEN
Senin şehrinde yaşayan tanıdık birileri yolculuğa çıkıyorlar; her biri ayrı yerlere gittikleri halde sen onları hatırlarken aynı ortak uzaklık içinde hayal ediyorsun: Aileleriyle birlikteler, kalabalıklar ve mutlular.

                DIŞARIDA
Sokakta (genel olarak dışarıda anlamında) dikkat çekmeyi varoluşunun tek belirtisi olarak kendine telkin eden biri, eğer gülünç duruma düşmeye karşı da bilincini uyanık tutuyorsa, insanları ve kendi bedenini bir bocalama içinde izleyecektir.

                ANNE SEVGİSİ
Anne bebeğini severken bir bunaltı da yaşar. Nefes alamamanın ve kendi başına kalamamanın bunaltısı. Bu yüzden bebeğini başkalarının huzuruna çıkarır ve onlar bebeğini sevdikçe bunaltısının kuruntu olduğunu sanması kolaylaşır.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Gözlük

           Nuri Bilge Ceylan Curved street in winter, Istanbul, 2004 


                 GÖZLÜK  
Gözlüğünü alnının tepesine konduran kadınlar.. sanki gözlükleri yüzlerinin bir örtüsüymüş de kendi resmiyetlerini çiğnemiş gibidirler. Ama yakışıyor neme lâzım…

                KÖPEKLİ ÇOCUK
Peşinde on-on beş sokak köpeğiyle yürüyen sokak çocuğu (onun sokak çocuğu olarak görünmesine yol açan, sokak köpekleriyle birlikteliği). Köpekler sağa sola havlıyorlar, ama zarar verici değiller. Küçük bir köpeği kıstırıyorlar; sadece korkutuyorlar, oynaşıyorlar demek daha doğru. Küçük köpek yakındaki bir arabanın altına sığınıyor. Öndeki sokak çocuğunun kibri…

                SABIR
Deprem gibi; geciktikçe onun gelme olasılığı artıyordu, ama sabır bu mantığı görmüyordu.

                AN
Vazgeçişten önceki an… İsteğimizin sönmesiyle vazgeçmek.. istediğimizi elde edememekten ötürü kafada bir sağduyu geliştirip vazgeçmek. Tersi gibi görünmesin, vazgeçmek sönmeye neden olur. Aşkta ne vazgeçme ne de sönme vardır, fark budur.

                PİS SIRITIŞ
Tarikat şeyhlerinin pis sırıtışları; kuşkusunu kurnazlığa dönüştürmüş, karşısındakine, ‘bana zarar veremezsin’ sırıtışı. İnancıyla kendisine inananlar arasında salınan maskara bir sırıtış.

                RESMİ DİL
Resmi dil insanların bön iyimserliğine seslenir: ‘Çalışmalar devam ediyor.’

                İLTİFAT
İnsanların bu kadar rahat iltifat etmelerinin, diğerini olumlamaktan çok, diğerinin kendini iyi hissetme (avutma) gücünü elinde tutmakla ilgisi vardır. Ama aşkta iltifat Sait Faik'in "Yazmasam delirecektim" deyişine benzer; 'Söylemesem delireceğim...'

                ÇİFTLERİN MEKÂNI
Yeni tanışan çiftlerin bir yerlere gidip bir şeyler yiyip içmeleri, dans etmeleri kabul görme ihtiyaçlarıyla ilgili.. yani varlıklarının benimsendiğini hissetmeleri, orada kendilerine hürmet edilmesiyle sağlanabilir.. ön sevişme gibi…

                PATLAMA
Çocukların bayram harçlıklarıyla aldıkları maytaplar… Patlama metafora dönüşüyor.

                MEŞGALE
Sakalını kaşıyor gibi görünüyordu; bu doğru değildi, sakalıyla elini kaşıyordu. Peki ama diğer eli dururken niye sakalıyla kaşıyordu ki? Yüzünü sağa sola hareket ettirip kendiyle meşgul görünme isteğinden olabilir. Ama sen de her şeyi görme canım…

                HUY
Bir huyu kazanmamız ile onu nasıl kazandığımızı unutmamız aynı süreçtir.

                SİMETRİ
Bir nesneye bakarken onun ortasına, merkezine odaklanma, nesneyi eşit biçimde ikiye bölme simetri takıntısı gibidir. Adil olmanın fiziksel güce ihtiyaç duyduğu ve fiziksel güçsüzlük yüzünden bunun ketlenmeyle sonuçlandığı durumlarda, kendi kendisini nesnelere bakışla oyalayan kişi simetriyi nesne üzerinden adaletin metaforu yaparak gerçekleştirir. Simetrik bakış bir yarmadır ve adil olma en azından cinsel bir fantezidir. Farkındayım fazla uzattım…

                TÜRK İDEALİ
Ortalama bir Türk erkeğinin ideali: Bir araba almak ve arabanın önüne bir karıyı oturtmak. Nasip olursa hacca da gidilecek…                

15 Ocak 2012 Pazar

Kaybolmak...

                                               



                 YOL
Benim için eğretilemeye dönüşmeyen yol yoktur. Kaçınılmaz olarak böyle; bir yerin farkına vardığımda arada birçok yeri atlamış oluyorum, gittiğim yeri bir daha bulamıyorum. Koca adam oldum hâlâ şehirde kayboluyorum. 4. Levent durağında her zaman kullandığım çıkış yönü yerine “öbürü”ne yönelince yolun hangi tarafından Beşiktaş’a gidileceğini bilemedim, metrodan çıktıktan sonra hiçbir bina bana tanıdık gelmedi, üç kez yolun altından bir o tarafa  bir diğer tarafa geçip durdum, sonunda birine Beşiktaş’a nasıl gideceğimi sordum. Tabi kaybolmuş biri gibi değil de şehre yeni gelmiş biri gibi… 

                ASABİ MİLLİYETÇİLİK
Bu ülkede milliyetçilik taslayanlar sinir hastası gibi köpürüyorlar. Sanki memleketin sahibi kiracısına sinirleniyor. Vaktiyle bir müfettiş elemanlarla toplantı yaparken ortaya şöyle bir lâf etti: ‘Bu mesleği siz kendiniz seçtiniz, kimse sizi zorlamadı, şartlarını baştan kabul etmiş sayılırsınız, şikâyet etmeye hakkınız yok…” Buna karşı elemanlardan biri de şöyle bir lâf etti: “Benim şikâyet etmem bir yetki sorunu, yani şikâyet ettiğim şeyi düzeltecek yetkim olsaydı şikâyet etmezdim, ama sizin  ‘Şikâyet etmeye hakkınız yok.’ sözünüz de kendi yetkisizliğinizin itirafı değil mi? Ama bunu bir yetkiyle söylüyorsunuz...” Bir an şaşkınlık oldu ve eleman ilâve etti, “Tuhaf” dedi. Ne müfettiş  ne de elemanlar tuhaflığı üzerine aldı.

                YALANIN GÜCÜ
Yalancının yalan söylediğini bilme durumu fazla süremez. Bir süre sonra yalanın doğru olduğuna inanması gerek, yoksa yalan bu kadar güçlü olamazdı. Yani yalanla yalancı arasındaki bağın gerçek bir tarafı vardır.

                SUÇ VE SUÇLAMAK
Öfkeden sonra gelen suçluluk hissinin çok azı merhametle ilgilidir. Suçluluk hissi öfkenin aşırılığından ötürü kendisinin suçlanacağı korkusundandır. Bu yüzden öğretmenin öğrenciyi cezalandırdıktan sonra suçluluk duygusunu öğrenciye aktarma isteğiyle gerçekleştirdiği ikinci bir öfke nöbeti vardır ve bu yapay bir öfkedir. Öğrenci öğretmenin öfkesi karşısında pes etsin ve ardından gelen öğretmenin bağışlayıcılığına minnet duysun diyedir.

                GRİ YALAN
Yalan söylemiyor ama yanlış anlamasını sağlıyordu. Asıl buyruk doğruluk değildi, diğeri karşısında güçlü durmaktı. Örneğin söyleyebileceği yalana, o söylemeden diğeri inansaydı yanlışı düzeltmezdi.

                YOKUŞ ÇIKMAK
İnsanı madara eden yokuşlar vardır. Buna yol açan şey insanın tık nefes haliyle izlenme kaygısının birleşmesidir. Bulancak’ta evin yamru yumru döşenmiş taşlı hafif yokuşlu sokağında yürürken kendimi kısa boylu, bacaklarımı biçimsiz, bedenimi dengesiz hissederdim. Benden yüksekteki evlerin pencerelerinde birilerinin bana baktığını farz eder ve evin küçük sokağına girene kadar omuzlarım kaskatı olurdu.

                MODERN SEYİRCİ
Modern seyirci artık sahnenin içinde; daha doğrusu sahnenin mekanı seyircinin bulunduğu alanı da kapsıyor.. seyirci kendi şovuyla oyuna katılıyor.

                İÇ DÖKMEK
Kendi konuşmalarımın pişmanlığı, sanki susarsam içimde bir şeyler patlayacakmış hissine kapılıp da içimi döktükten sonra geliyor. Bu da sesimde bir şiddet yaratıyor. Yani aslında zaten patlıyorum.

                BAYRAK SORUNU
Göndere çekilmiş bayrakların yırtık pırtık halini gören üstat, bu ülkede gerçek sorunun göndere çekilen bayrakları çoğaltmak değil kaliteli kumaş üretmek olduğunu anladı.

                KALABALIK
Güçsüzlükle suçluluk duygusu aynı kanalda yüzerken, kendini güçlü hissetmenin en kendiliğinden yolu kalabalığa karışmaktır: sen kalabalığa karışıyorsun ve kimse sana karışmıyor; bağışlanmanın beleş yolu...
                           
                TERS SORU
Soru şudur: Hem bu kadar birbirini isteyip hem de bu kadar yabancı kalmanın sırrı nedir? Birbirini tanıyamayan milyonlarca kadın ve erkek için bu soru sürekli sıcak tutulmalıdır. Bu bağlamda ters bir soru: Cesaretli mi, aşırı arzulu mu? Totolojiyle sonuçlanabilecek bir soru.

                MESKÛN MAHAL KADINLARI
Oturup pencereden bakarlar, kötü niyetli şer bakışlılardır. Gözetlerler ve rüzgârın kar toplaması gibi etraftan zaaf toplarlar. Allah bereket versin sanki her şey zaaftır...

13 Ocak 2012 Cuma

Mekân Halleri

               


                MEKÂNSIZLIK
Güvensizlik ve mekânsızlık birbirini teşvik ediyor. Bir yeri terk etmekle bir insanı terk edebilmenin mekândaki köksüzlükle zımni bir bağlantısı var. Bu durum insanın özgürlüğünden değil; olumsuz bir şeyden, güvensizliğinden ileri geliyor. Ve vazgeçişle yenisini bulma arasındaki mesafenin daralması geride bırakmayı kolaylaştırıyor. Köylülerin hemen hemen hiç boşanmamalarının ardında yatan neden evliliklerinin mekânla kurduğu özdeşliktir.

                UZAK DUR!
Bir yol tutmuş işte, iki espri yapıyor, güya kendini sevilme kıvamına getiriyor.. yoksa sevimsizliğiyle kabak gibi ortada kalacak.. Hastir ordan..
               
                ORTA SINIF GÜLÜŞÜ
Televizyondaki orta sınıf güldürülerinde, diğerini madara etmemeye özen gösteren ‘azıcık iğneleme’ halleri var. Bu da güldürüyü kimseyi incitmeden garantiye alıyor. Herkes uzanıp ekmeğini banıyor. Güldürü bir eğlenceden çok bir mutlu olma görüntüsü.

                GÜLDÜRMEK
Güldürmek kendini sevdirmenin en basit yolu. Güldürme bir feda işlemidir.. yoksa genel olarak cömertlik mi? İnsanlar başlarından geçen bir olayı anlatırlarken hep gülünç bir final kurguluyorlar. İlle de güldürmek ve gülmek… Dostluk için gerekli gazı orada buluyorlar. Bu gaz kesildi mi iki tarafta da tahammül edilesi gerginlik başlıyor.  Aslında olaylar yaşandığı anda gülünç değil; güldürme bir tür güdüyle çift anlama bürünüyor: Bir taraftan olayın gerçek ciddiyetinden kurtulunuyor, diğer taraftan güldürmeyle elde edilen hoşnutluk muhafaza ediliyor.

                DOST VE SIRLAR
“Bir adamın dostları varsa, sırları yoktur.” (Görgü Tanığı İncir, Jody Shields, s.90) Bunun tam tersi daha doğru: Bir adamın sırları varsa dostları yoktur. Daha da ayrıntı gözetir biçimde söylersek doğru fışkıracak: Her sırrın kendine göre dostu vardır. Bir arada yaşarken ilişkiyi dengeleyen hususlardan biri de insanların gizlice bir şeyler yapabilme olanaklarını birbirlerine tanımalarıdır.

                ŞEKERCİ AMCA
Şekerci Amca cebinden çıkardığı şekerleri özellikle kızlara veriyor, otobüsteki küçük kızlara, yeni yetmelere; bazen ceketinin cebinden şeker çıkmıyor, sonra bütün ceplerini karıştırıyor, ille bir tane buluyor. Büyüklere de şeker verdiği oluyor. Bana kalırsa bu, şekerlemeden elde ettiği kârın amortismanı. Şekerci Amca bugün ortaokul kızlarına şeker vermeye kalkışmış. Kızlar Şekerci Amcanın ısrarına rağmen şekeri almamışlar. Başlarına geleceği biliyorlar. Şekerci Amca şekeri uzatırken kızların elini tutuyor, onları elliyor. İki kullanım değerinin takası.. adil görünüyor.. ama tat alma duyusuyla, dokunma duyusu kendi içinde nasıl kıyaslanabilir ki?..

                SEYİRCİNİN VİCDANI
Gerilim filmlerinde kurbanın aptallığı şahsen beni filmin kötüsüyle suç ortaklığına sürüklüyor.

                YOLSUZLUK
Bizimki gibi ahlâksız ülkelerde yolsuzluk sorunu, insanların neden yolsuzluk yaptıklarıyla değil de neden kendilerini gizleyemedikleriyle ilgilidir.

                YAZI
Yazı düşünceyi idealize etme saplantısıyla yükümlüdür. Yazı, yazarına yabancıdır.. ya da yazı yazanını başkalaştırır. Mesela tanıdığımız birinin yazısı karşısında duyduğumuz ilk şey tuhaflık olur.

                ZİBİDİ
Servis aracında şoförün arkasındaki koltukta pencere kenarına oturmuş, sağ bacağını yanındaki koltuğun üzerinden aşağı sarkıtmış kız… Beyaz bir capri giymiş, güneş gözlüğünü başının üstüne mıhlamış. On dakikadır aynı pozisyonda, helâl doğrusu. Derken bir genç adam girdi içeri. Kız bacağını topladı. Bu kez koltuğun üzerinde bağdaş kurdu. Zibidilik mekânın işgaliyle ilgili bedensel bir taşkınlık. Bedenin kısa süreliğine bir götlük mekân zaptedip geri çekildiği şehirsel vaziyetler.
               
                SAHTE DUYGUDAŞ
Sapa durakta bir yolcu otobüs şoförüne, “Dönecek misin?” diye sordu ve şoförün cevabı üzerine otobüsten indi. Şoför bu sorudan alınmıştı, hareket halinde dikiz aynasından bana bakarak bir şeyler söyledi. Otobüsün gürültüsünden ne dediği anlaşılmıyordu, ama sitem ettiği belliydi. O bir şeyler söylüyordu, ben başımla onaylıyordum, arada gülüyordum da. Doğru yerde mi gülüyordum, bilmiyorum. Şoförün duygudaşlık talebinin bu kadar pervasız oluşu aramızdaki mekândaşlığın ve tabi onun mekân sahipliğinin ilişkimizi öncelemesinden kaynaklanıyor.

               KAYGI
? ; ... ! Elimde sadece imlâ işaretleri olsaydı kaygıyı bu sıralamayla anlatırdım. Arzu tanımlanabilir hale geldikçe kaygı da yola gelir: fobi olur.