2 Ağustos 2013 Cuma

Kayran

çakma kayran
gerçek kayran
çakma kayran


Heidegger voroluş teorisini temellendirirken Almancada yan anlamları da olan Lichtung diye bir sözcük kullanır; Licht ışık demektir, Lichtung sözcüğünün, ışık çağrışımlı; ışıklı, aydınlık, açıklık anlamları yanında ormandaki ağaçsız alan (kayran) anlamı da vardır. Ormanı görebilmek için kayrana çıkmak gerekir. Hani ağaçlardan ormanı görememek haline karşı… Tabi Heidegger bu Lichtung kavramını insanın bakışıyla var ettiği her şeyi kendine mal edebilmesi için bir düşünme alanı olarak metaforlaştırmıştır.

Heidegger’in yaşadığı dönemde ve daha öncesinde düz anlamıyla kayran uzaktan görülen değil, ancak oraya varılınca insana ormanla arasında bir uzaklık hissi veren alan olarak görülüyordu.  Ormanın içinde yürürken bakışları nereye yönelse ağaçlara çarpan insan kayrana çıktığında ferahlıyordu. Hem boş bir alana kavuşuyordu hem de aydınlığa. İnsan o boş alanda bakışıyla kendine başka alanlar yaratabilirdi; kayranın sınırını oluşturan ağaçlar bu bakışla orman görüntüsüne kavuşabilirdi. Şöyle diyelim, kayran bir hedefti, ormanda yürümenin amacıydı. Ama bir kentlinin ağaçsız bir tepelikten ya da yoldan ormana bakışında benzer bir etkileşim yoktur; bulunulan yer insana her zaman bir güvenlikle karışık medeniyet tarafında durma mesafesi tanır. İnsan bu mesafeyi sever, farkında olmadan sever. Günümüzde kayran artık orman içinde değil, ormanı dışta bırakan kente ait bir yer haline gelmiştir.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Belgrat Ormanı’nda yürürken yoldan ayrılıp tepeye doğru tırmanan yaşlıca bir kadın ve 5 yaşlarında bir erkek çocuk dikkatimi çekti. Daha doğrusu önce çocuğun ormanın içinde yankılanan “Hadi anneanne, birlikte çıkalım.” sesi… Yamacın yarısına kadar yan yanaydılar. Kadına kalsa oraya kadar yeterdi, ama çocuk kadından kurtuldu, kesilmiş bir ağacın üstünden atlayarak yoluna devam etti. Bütün yerler kat kat yaprak doluydu, insanın takip edeceği patika bir iz yoktu, çocuk yukarıya doğru bazen önüne çıkan küçük çalıların uçlarına tutunarak doğaçlama bir maharetle dört elli tırmanıyordu. Tırmanmanın çekiciliği insanın tırmandıkça kendini daha yüksekte hissetmesi değil midir? Kadın kendini emniyete aldığı bir yerde durdu, “Artık yeter, düşersin!” diye seslendi. Çocuk geriye bakmadan “Gel anneanne, çıkamıyor musun?” dedi. Anneannesiyle yarış eder bir hali vardı, ya da bu tırmanmayı anneannesini yeneceğinden emin bir yarışa dönüştürmüştü. Sadece yoldan değil, ninenin gözetmenliğine dayanan nine torun birlikteliğinden de sapan bir yarışma. Kadın bir iki hamle yapar gibi oldu, torununun yanına gitmek için değil de daha çok tırmanamayacağını göstermek için, ya da isteğiyle bedeni arasındaki tezatı torununa yansıtarak empati dilenmek için; yerden bir dal parçası buldu, onu destek yapıp yukarı bir iki adım attı ve yine durdu. Tuhafıma gitmişti ikisi de izlendiklerini düşünmüyorlardı, bütün hareketler doğaldı, sanki orada onları gören kimse yoktu.

 Havada çürümüş yaprak kokusu vardı.

Herkes Belgrat Ormanı’nda yürüyüş parkurunun şaşmaz takipçisiydi.  Güya herkes ormanda yürüyordu ama aslında yürüdüğümüz yer tuğla ve kiremit parçalarıyla zeminleştirilmiş kenarları tahta döşemeyle sınırlanmış bir parkurdu. Doğrusu parkurun sağladığı konfora diyeceğim bir şey yoktu, çamursuz ve güvenliydi. Güvenli olması yolun “vahşi” doğadan ayrılmış bir bölge olmasından kaynaklanmıyordu, bu güveni herkesin orada ve aynı yürüme eylemi içinde olması veriyordu. Sadece yolda yürümüyorduk, hatta bundan daha çok yolun peşinden gidiyorduk. Çocuğun yoldan sapmasını gördükten sonra acaba ‘yoldan ayrılmak yasak’ gibi bir levhayla karşılaşır mıyım diye de etrafa bakmadım değil. Şaşmaz bir kural insanların içine işlemişti sanki. Ormandaydık ama yol yüzünden (yoksa sayesinde mi demeli) ormana giremiyorduk, hep ormandan dışarıda kalıyorduk. Yolun kenarı vardır ama ormanın içindeki yol hep ormanın kenarıdır, biz de gizli bir emre uyar gibi kenardan yürüyorduk…

Günümüzde yol ormanın kayranıdır. Ve günümüzün bu kayran anlayışıyla Heidegger’in metaforu zaafa uğruyor, ve biz yolun bize sürekli fısıldadığı yürü diyen bir direktifi yerine getiriyoruz…

Üçüncü Köprü’nün bağlantısı yol için orman katliamı devam ediyor. Garipçe, Rumelifeneri, Zekeriyaköy, Gümüşdere ve Kısırkaya sırtlarında orman içindeki kellik bariz biçimde büyüyor ve her gün saçkıran hastalığı gibi uç uca eklenerek yayılıyor. Buralar yaşadığım bölge. Gidip geldikçe görüyorum, gördükçe öfke boğazımda düğümleniyor…

Artık dasein (orada olmak) için kayranda olmak ters etki yapıyor.

Doğada açılan bu kelliği insanın içinde bir merhamet olarak duyabilmesi için kalkınma salaklığının dışında olması gerekiyor.

Sanat eseri bir heykel,  bir resim nasıl yeniden yapılamazsa, kesilen ağaç da yeniden canlandırılamaz. Başbakan reprodüksiyoncu sanat hırsızı gibi düşünüyor, ağaçları kesersek yerine ağaç dikeriz diyor. Ağacın yaşını, yetiştiği yerin bitki faunasını, hayvan popülasyonunu görmezden geliyor;  köprü, kanal, nükleer santral yerine asıl bunların zenginlik olduğunu bilmiyor, ya da çok kötü niyetli.

İki yıl önce çevre eylemi için ailecek Uzunköprü’ye gitmiştik. Kasabanın girişinde Mimar Sinan’ın yaptığı köprünün altından akan Ergene deresinin rengi fabrikaların kimyasal atıklarından simsiyah olmuştu. İçinde hiçbir canlı yaşamıyordu. İki yaşında bir çocuk pikniğe gelse annesi babası ‘bak yavrum işte dere’ dese, çocuğun zihninde dere kavramı yanlış oluşurdu. Hayalimdeki o yeni nesil çocuğun yerine bön bön baktım.  Eğer dere eski haliyle temiz bir şekilde aksaydı, içinde balıklar yaşasaydı, suyun debisini İSKİ’nin satış fiyatından hesap edip paraya vursaydık bu, suyu kirleten fabrikaların kazancından daha çok paraya denk gelirdi. Ama paranız, otomobiliniz, yatınız katınız batsın, temiz bir su, temiz bir çevre parayla ölçülebilir mi?
Bu ülke bu kalkınma salaklığına nasıl kapıldı?

Batı sadece teknoloji ihraç etmiyor, kalkınma ideolojisi de ihraç ediyor. Ekolojisine zarar veren sanayiyi azgelişmiş ülkelere kaydırıyor. Azgelişmişler ve neo liberal aymazlar da aa ne güzel sanayileşiyoruz, gayri safi milli hasıla, büyüme endeksi falan diye her projeye atlıyor. Çünkü azgelişmişlik geç kalmakla ilgilidir, ama bu geç kalmanın spesifik bir tarafı var: Batı’yı kestirmeden değil de, kronolojik sırayla takip etmek…



Bugün uzun bir yürüyüş yaptım. İkamet ettiğim köyün batısına doğru, yıllar önce köyün içindeki madenden çıkan hafriyatla doldurulmuş art arda sahile uzanan iki burunun sonuna kadar. Köyün merası olarak kullanılan iki burunun büyüklüğü nerdeyse bin dönümlük bir alanı kaplıyor. Lebiderya bir arazi. Köyün dışındaki mandıralardan salınan hayvanlar buralarda otluyordu.. otluyordu diyorum, çünkü artık otlamıyor. Özellikle manda sürülerini uzaktan izlemek hoşuma giderdi.   Üç dört ay önce bir sabah evimin penceresinden orada dozerleri gördüm. İleri geri araziyi toza dumana katmış tuhaf bir faaliyet yürütüyorlardı. Yaklaşık iki kilometreden araziye yabancı her şey tuhaf görünüyordu zaten. Muhtara sordum, “Büyükşehir belediyesi,” dedi, “Hayvan barınağı yapacaklarmış.” Muhtarla birbirimize baktık, ne o söylediğine inanıyordu ne de ben duyduğuma. Bin dönümlük araziye?.. Medenileşiyoruz anladık ama biraz abarttık galiba dedim iyimser tarafımla. Öyle ya bir asır önce sokak köpeklerini mavnalara yükleyip Hayırsızada’ya (Sivriada) süren ve onları açlık ve susuzluktan birbirine parçalattıran İttihat Terakki gaddarlığından sonra (şimdi aklıma geldi, acaba bu sürgün Ermeni Tehcirinin provası olarak ele alınabilir mi?) deniz manzaralı hayvan barınağı… Ama bu burunların güneyinde zaten bir hayvan rehabilitasyon barınağı var. Başıboş köpekler toplanıyor, kısırlaştırılıyor falan. Hatta öğrencilerimle geçen senelerde ziyaret etmiştik orayı. Pek iyi izlenimle ayrılmamıştık. Güya rehabilite edilip salıverilen köpekler bu barınağın arkası kafesli aracını nerede görse huysuzlanıp havlamaya başlıyor, anlaşılan onların izlenimi de pek hoş değildi. Bir tanesi şimdi yanımda, adı Zeytin, yürüyüşümde bana yarenlik ediyor… Neyse, bu sabah burunun ormana yaslanan tarafında prefabrik benzeri sıra sıra birikintiler gördüm. Neler oluyordu?.. Yürüyüşümün amacı buydu. Orada rastladığım birilerine soracaktım. Yanımda Zeytin yürüdüm… yürüdüm… Prefabriğe benzettiğim yığınlar, içinde metal levhalar olan balyalarmış. Uzaktan sesler geliyordu, ama kimseyi göremedim. Yolun üstündeki şantiyenin girişine ‘İnşaat alanına girmek tehlikeli ve yasaktır.’ yazısı kondurulmuştu… Köyden birçok insana sordum kimse bir şey bilmiyor… Hiçbir şeffaflık yok… Bu ülkede tesettürün metaforik anlamı gerçek anlamından daha güçlü. Tesettür tıpkı kadını gizlediği gibi yağmacı sermayeyi gizliyor. Nerede inşaat varsa oraya çekilen bir duvar tesettür işlevi görüyor. Hayvan barınağıymış… Ulan hayvanlar otluyordu zaten güzelim çimenlerin üzerinde… Dozerler kazıyınca şimdi tozlu kıraç bir toprak haline gelmiş… Bir vatan, kamuya ait toprağı kendinizin biliyorsanız vatandır, ve ben vatan yerine topraklarının ‘tehlikeli ve yasaktır’a dönüştürüldüğü yağma hasanın böreğini görüyorum. Börek parayla…
    

Hep böyle mi devam edecek?..