7 Eylül 2013 Cumartesi

İnsanın Naif Kendini Beğenmişliği

Kopernik
Darwin
Marx
Freud




‘İNSANIN NAİF KANDİNİ BEĞENMİŞLİĞİ’

Freud yazılarının birinde insanın ‘naif kendini beğenmişliği’(1) diye bir ibare kullanır. İnsanın kendini beğenmişliği Hıristiyanlıkta kibir denilen yedi ölümcül günahın en kötüsüyken (2), Freud “naif” sıfatıyla bu günahın üzerine yumuşatıcı döker.


Freud, genel insanın kendini beğenmişliğini münferit insanın kendini beğenmişliğinden ayırmasa bunu yapamazdı. İnsan münferit olarak kibirliyse, ‘kibir’ sözcüğü kendi başına bu durumu hem açıklamaya hem de kınamaya yeter. Ama insanın tür olarak kibri gizlidir; insan kibrin bilinen tanımını diğer canlı türlerine karşı akıl gücünden gelen bir hak olarak yaşadığı için kendi aleyhine kullanmaz. İnsan kendi türünden bir aidiyet yaratır. Kibir bu aidiyetin içindedir.

Peki münferit insan için söylediğimiz kötü sıfatları, genel insan için de söylersek anlamda ne gibi değişiklik olur? Bir insana kibirli olduğunu söylerken, genel insandan tecrit ederek söylemiş oluruz. İnsan, fedakârlık, alçakgönüllülük vb birleştirici erdemlere dayanarak genel insan olurken, tersine kibirlilik, bencillik insanı tam da bu yüzden münferit kılar. Freud münferit insan için rahatlıkla söylediğimiz kibir sözcüğünü genel insan için söylerken sözcüğün olumsuzlayıcı anlamı desteğini nereden alır? Çünkü münferit insana kibirli olduğunu söylediğimizde ölçü genel insandır. Eğer genel insana kibirli olduğunu bir kutsal metin söyleseydi ölçü Tanrı olurdu. Freud’un ölçüsü nedir?

Kibrin Hıristiyan öğretisinde olduğu gibi gerçekte de yedi günahtan biri olup olmaması yazının konusu değil… Freud naif kendini beğenmişlik derken, münferit insan için söylenen bu sözün olumsuz vurgusunu genel insana yöneltmiş oluyor. Bunu yaparken Tanrı gibi davranmıyor elbette. Peki ne gibi davranıyor? Biz bir sözcüğün anlam gücünü (burada olumsuzluk gücü) sözcüğün genel geçer, toplumdaki iletişim gücünden alırız. Eğer bir şey hakkında olumsuz bir söz söyleyeceksek, olumsuzluk ifade eden sözcük kullanırız. Ve sözcüğün vurgu gücünü de tedavüldeki değeri belirler.  Kibir de bunlardan biridir. Sözcüklerin dinî bir içerik de taşımaları kastettiğim durumda sözcüğün olumsuzlayıcı gücünden bir şey eksiltmez. Freud da bundan yararlanıyor. Ama genel insana kibirli derken (dayanağı Tanrı olmadığına göre) durduğu yer itibarıyla kendisinin de sözgelimi elitist kibre duçar olmaması mümkün mü?

Freud kibri genel insana yüklerken ‘Ya tuz kokmuşsa?’ (işte sana İncil’de geçen bir söz daha) diyor.


Gerçeğe dair çığır açan düşünce hamleleri tek tek büyük düşünürlerin eseridir. Büyük düşünürlerin ortaya çıkardığı gerçekler, bu yeni gerçeklerden bihaber olan toplumun cehaletini de tazeler.  

Genel insanın cehaletiyle münferit insanın cehaleti arasındaki fark sözcüğün olumsuzlama anlamından bir şey götürmez. Freud bir düşünür olarak, sözcüğün münferit olumsuzlamasını insanın genel olumsuzlamasına çevirir. Ama bunu yaparken ne olur ne olmaz bir ihtiyat payı bırakır: ‘naif kendini beğenmişlik…’

Genel insan cehaleti naiftir.

Cehalet bilgisizlik değildir. İnandığını bilmektir. Herkes şifahen ya da yazılı bu bilme atmosferiyle iletişimdedir.

Yeni-doğru bilgi bu bilme atmosferine dışarıdan gelir. Geliş yöntemi bakımından “dışarıdan” addedilir. Münzevinin biri düşünür, tefekküre dalar, bilinenlerin aksine ‘gerçek budur’ diye birden ortaya çıkar. Huzursuz eder.

Yeni-doğru bilgi karşısında insanların çoğu inandığını bilmekten, bildiğine inanmaya geçer. Cehalet sözcüğü başlangıçta inandığını bilenlerin dışındaki bilmeyenleri olumsuzlarken, yeni-doğru bilgi bildiğine inanan genel bir cühela doğurur. Sözcük olumsuzlayan anlamını yitirmeden nesnesini değiştirebilir.

Cehalet yeni-doğru bilgi karşısında cehalet olmaktan çıkar, bildiğinde direten muhafazakâr bir katılık haline gelir, üstüne gidilirse zıvanadan da çıkar, tehlikeli olur,  dolayısıyla naifliğini de yitirir.

Bireyin cahilliğiyle toplumun cahilliği farklıdır.

Yeni-doğru bilgi cahillikten kurtaracakken vurduğu sarsıcı darbeyle çoğunluğu naifliğinden de eder. İnsanoğlu yeni-doğru bilgi karşısında ikna edilmeyen, tarafgir, sinsi, güçlüden yana (kendi bilgisinin çoğunlukçu karakterinden yana) bir tavır sergileyerek hissedilebilir bir kamuoyu oluşturur. Her insan kamuoyu üzerinden hissettiği kendi olma durumunu güven, güç duygusu sayesinde peşinen kazanır. İnsanın birey olarak kendisiyle toplum arasında imgesel bütünlüğü cehaletle kurulur ve ayrışır. Tabi bu “cahil” tavrı birkaç kuşak sonra tarih olduğunda, yani şimdiki zamandan artık yaşayanlarının olmadığı uzak geçmişe doğru bakıldıkça yeniden naif bir karakter kazanır.  Naifliğin tüketilmez paradoksudur bu.

İnsanın naif kendini beğenmişliği ile, belli bir entelektüel mesafeden insanın naifliğini keşfedip beğenmek arasındaki git gel başka bir paradoksun güzergâhıdır. İnsanoğlu naifliği en başta tarih sayesinde hak eder. İnsanın vaktiyle yaptığı şey tarih sayesinde yapmak zorunda kaldığı şey olur. Çünkü zaten öyle olmuştur. Öyle olması, öyle olmasını meydana getiren koşulları da meşrulaştırır. Olan şey, hem olduğu, yani artık müdahale edilemediği için, hem de hesap sorulacak kimse kalmadığı için kendiliğinden bir neden sonuç ilişkisi kurularak naifleşir.


İnsanın naif kendini beğenmişliği daha soru sorulmadan cevabın hazır oluşuna da dayanır. Bir tür reflekstir, ifadeyi otomatiğe bağlamaktır. Ortaya cevval olmayan yaygın bir hazırcevap davranışı çıkar, bunu insana en başta din verir. Din insanın kendisini evren içinde Tanrı tarafından seçilmiş ve atanmış olarak görmesini sağlar.

Tanrı inancı iki türlü narsisistiktir: Birincisi insanı diğer bütün canlılardan üstün kılmıştır, bu genel insan narsisizmidir. İkincisi Tanrı her şeyi görüp işittiği için kendisine seslenen, dua eden, aklına getiren kulunu takip eder, bütün kozmik işlerini ve diğer insanları bir kenara bırakıp onunla ilgilenir. 


Freud insanın ‘naif kendini beğenmişliği’ diye başlayan sözünü “bilimden gelen iki ana darbeye boyun eğmek zorunda kaldı.”(3) diye devam ettirir.

İlk darbeyi Kopernik vurur. Kopernik o zamana kadar Dünya’yı evrenin merkezi kabul eden insanoğluna kozmik sistemin küçücük bir parçasında yaşadığını gösterir.

Kopernik’in hipotezi bilim çevreleri tarafından kabul edildi. Ama hemen değil, yaklaşık 100 yıl sonra. Yani Kopernik’in ilk elden darbe vurduğu insanlardan kimse hayatta değilken.

Sonraki zamanlarda din kitapları yeniden yorumlandı. Kutsal metinler Kopernik’in hipotezine uyumlu hale getirildi.

Kutsal kitapların orijinal metinleri orijinal anlam içermez. Yazı yorumdur.

Tek tek insanlar Kopernik’in hipotezini benimserken bir iç çatışma sürecinden geçerek, ya da bizzat kendileri bu modeli deneyimleyerek ikna olmadılar. İkna süreci çok daha basit bir yoldan gerçekleşti: İtimat ettiler. İngilizcede (confident ve trust sözcükleri arasında) yapılmış ayrımı biz de eşanlamlı kullanılan güven ve itimat sözcükleri arasında tekrarlayalım. İtimat duymaya bir şeyin doğruluğunun nesnel yollardan garanti edilmesinin sonucunda ulaşılır. Güven duygusu daha çok ikili ilişkilerde oluşan psikolojik bir inançtır. Aslında her iki duygu da insanın olası iç çatışmasına son verir, bir enerji tasarrufudur. Kuduz aşısının bizi kuduz olmaktan koruyacağına itimat ederiz. Köpeğinin kuduz aşısı olduğunu söyleyen komşumuza güveniriz.

Toplum güven duygusunu itimada dönüştürecek kurumları meydana getirir.

İnsanoğlu Kopernik’in doğru söylediğini bildiren üniversite çevresine itimat etti.

Daha da önemlisi insanoğlu Kopernik’le kutsal metinlerin hemfikir olduğunu söyleyen ilahiyatçılara güvendi.

Oysa ki Kopernik’in asıl vurucu darbesi, Dünya’nın evrenin merkezi olmadığını söylemesi değildi, hipotezinin kendinden sonraki bilim insanı Galileo’nun evren modeliyle bütünleşmesi, ancak böylelikle anlaşılırlık kazanması ve “Galileci uzaya göre evrenin bir merkezi olmasının ne anlama geldiğini görmenin zorlaşmasıdır.”(4) Kopernik’ten sonra evren merkezsizdir artık!


İkinci darbe Darwin’den geldi: “İkinci darbe biyolojik araştırmaların insanoğlunun yaratılmışlar arasındaki sözde ayrıcalıklı konumunu bozduğunda ve onun hayvanlar aleminden gelen kökenini ve söküp atılamaz hayvan doğasını kanıtladığında geldi.” (5)


Kendi başlangıcını kendi tamamlanmışlığında bulamayan bir köksüzlük…

Bütün İbrahimî dinler Darwin’in teorisini reddettiler.

James D. Watson ve Francis Crick tarafından 1953 yılında DNA’nın keşfiyle evrim teorisinin ispatı diye bir sorun ortadan kalktı.

Batılı okullar Darwin teorisinin doğruluğunu kabul ettiler, ders kitaplarına koydular.

İngiliz kilisesi 2008 yılında yanıldığını kabul ederek resmi bir dille Darwin’den özür diledi.

Yeni entelektüel Müslümanlar Darwin teorisiyle Kuran’ı uzlaştırmak için insanın ilk atası Adem ve Havva’nın özel kişilere takılan özel adlar değil birer metafor olarak düşünülebileceğini söylemeye başladılar. Evrim teorisinin ilk kez 9. yüzyılda Müslüman bilim adamı El-Cahız tarafından ortaya atıldığını iddia ettiler.

Oysa ki, Darwin’i evrim teorisinin zirvesine oturtan, onun araştırmalarını özgünleştiren, onu Lamarc, Wallace, El-Cahız vb’den ayıran şey, tezini evrimin tamamen olumsal olmasına dayandırmasıydı. Dünya’da belirli bir varolma düzeni yoktu, sanıldığı gibi türleri koruyan; bazılarının yaşamasına, bazılarının yok olmasına neden olan tek elden yönetilen etik bir kural yoktu; her şey tesadüfü işaret ediyordu!

Darwin ve yeni genetik bulgular insanın ‘naif kendini beğenmişliğine’ darbe vurmaya devam ediyor…

Freud insanoğluna vurulan üçüncü darbenin kendisinden (psikanalizden) geldiğini söylemiş. “Ama insan kendini beğenmişliği egoya kendi evinde bile patron olmadığını ama aklında bilinçdışı olarak neler olup bittiğini sınırlı bilgisiyle kendisini yetindirmesi gerektiğini kanıtlamaya çalışan şimdiki ruhbilimsel araştırmalardan gelen üçüncü ve en yaralayıcı darbesine katlanacak.” (6)

Ama biz kronolojik sıralamaya sadık kalırsak üçüncü darbenin Marx’tan geldiğini söylemek istiyoruz, yukarıdaki yazılanlar bu iddianın girizgâhı olarak okunabilir. Yani Freud’un vurduğu darbe, içeriğinden hiçbir şey kaybetmeden dördüncü sırada yerini alabilir.

Ne tesadüftür ki, bu üç düşünürün (Darwin, Marx, Freud) mezarları aralarında birkaç kilometre mesafeyle Londra’dadır. Onları imgelemde bir araya getirirken mezar (mekân) yakınlıkları zahmetimizi hafifletiyor. Marx ve Freud’un mezarları; ironiye mahal verir biçimde vatansız, sürgün, göçebe yaşamlarına alternatif olarak aynı yerde mukim ve muhkemdir. Marx, Darwin ve Freud'un mezar yakınlıklarına Kopernik'in düşüncelerinin İngiltere’de yayılmasını da eklersek kurguladığımız hemşerilik halkası tamamlanmış olacak. (7)


Kopernik’in darbesi algısaldır, gördüğüne inanan insanı hedefler, Darwin çoğunluğun inandığına inanan insanı hedefler.

Marx’ın en az iki darbesi vardır: Birincisi üretim araçları sahibi ve yanında insan çalıştıran kişi hangi hayrı işlerse işlesin hırsızdır; bunu artı değer teorisiyle kanıtlar ve toplumun itibar ettiği insanları hedefler. İkincisi, insanoğlu kendi yarattığı ekonomi politika tarafından belirlendiği için absürt bir varlıktır, insanlar arasındaki ilişki metalar arasındaki ilişkidir. İnsanoğlu meta temelli sistemi göremediği için kendi absürt varlığını da anlayamaz. Marx absürt insanı hedefler.

Büyük düşünürlerin çoğu insandaki irrasyonal bir durumu sorun yapıp yola çıkarken, Marx’ın derdi kökten biçimde absürt insandır.

Absürt kavramı ile irrasyonel kavramı arasındaki fark… Düşündüğümüz konu en az bir farkı zorunlu kılıyor.

Absürt; bir durum, bir olay, bir nesnellikten elde edilmez. Mesela aykırı fizik olaylarını absürt kavramının içine alamayız. Pozitif bilimlerde anlayamadığımız, ya da elimizdeki geçerli modelle çelişen olgular vardır sadece. Başta aykırı olan olgular yeni bir modelle (hipotezle)  rasyonellik kazanır.

Durduk yerde gökten taş yağması fiziksel olay olarak absürt değildir. Ama insanların bunu Tanrı’nın cezası olarak görmeleri ve bu inançla toplumsallaşmaları absürddür.


Absürde etmek, toplumsal sistemleri kavrama yöntemidir. Bir başka deyişle insanî yaşam sistemleri rasyonel oldukları için toplumsaldır. Absürde eden, bu insani birlikteliği toplumsal kılan bağı saçma görür. Absürde bakış soyutlamayla elde edilir. Bu bakışla herkesin normal, rasyonel saydığı işleyiş, rutin birden saçma hale gelir. Marx, ekonomi politiği absürde eden  ilk düşünürdür!

Absürt türseldir, irrasyonel ise zamansal…

Absürde eden bakış, bir sistemin bütününü saçma görür; herkes kendisini o berbat, yabancılaşmış ilişkiler içinde normalize etmişken. Toplumun irrasyonel yanlarını gören bakış ise kendini sistemin sadece aksayan yanlarını iyileştirmeyle sınırlar.

Meselâ trafik kazalarının yaklaşık yüzde 99’u insan faktörlüdür. Bunun aşırı hız, hatalı sollama, sarhoşluk gibi irrasyonel davranışlardan kaynaklı nedenleri vardır. Bir takım tedbirlerle bu oran aşağıya indirilebilir elbette. Ama bütün çevre ve trafik sorunlarının baş müsebbibi insanın otomobil tutkusu absürttür. Meselâ mesai saati başlangıcı ve bitimi sırasında İstanbul trafiğinde otomobilin ortalama hızı 13km/h iken işe ve eve hızlı gideceğim diye altına Ferrari çekmek absürttür.
.  

Marx’ın Hegel’den aldığı ve henüz genç yaşta yazdığı El Yazmaları ve Alman İdeolojisi’nde kullanıp ileri yaşlarda yazdığı eserlerinde vazgeçtiği yabancılaşma (entfremdung) kavramı, absürt kavramı açısından oldukça vaatkârdır. Yabancılaşma sözcüğü, sanki insanın henüz yabancılaşmadığı naif bir milat varmış gibi aldatıcı bir çağrışım yapıyor. Yabancılaşma, hem tarihsel insanın, hem de doğumdan ölüme bireysel insanın yaşadığı versiyonu bol bir süreç. Yabancılaşma, ancak yabancılaştığımızın farkına varırsak berhava edilebilir.

Marx  kapitalizmi (daha geniş anlamıyla ekonomi politiği) meta üzerinden absürde eder. Metalar arası alışverişte eşitlik sağlayan değişim değeri, temel bir eşitsizliği, metada tecessüm eden somut emeğin sömürülen kısmını (artı değer) gizler. Metalar arası ilişkide herkes hırsızlığa aracılık eder. On Emir’in ‘çalmayacaksın’ komutunun kapitalizmde hiçbir geçerliği yoktur.

On Emir’in sekizincisidir: “Çalmayacaksın!”

‘Hırsız çalar.’  Hırsız suçludur ve bu yaftayı yiyen kişi genel insandan ayrı bir yerdedir. Sözcüğün suçlayıcı ve cezalandırıcı gücü aynı anda kullanılır; aşağılayıcıdır. Emir herkes için emirdir, hırsıza karşı hırsız için de. Diyelim hırsız, hırsızlık çetesinde, ya da hırsız mahallesinde oturuyor, bu kez ‘arkadaşın olan hırsızdan çalmayacaksın!’ Sözcüğün sunduğu olanakla bir hırsız diğer hırsızı hırsızlıkla itham edebilir. Mafya toplumun meşru kurallarından bir sapmayken mafya filmlerinde ihanet, yalan, çalma gibi davranışların ağır şekilde cezalandırılması bize çekici gelir. Bunun nedeni bu ahlaki kuralların mikro düzeyde (mafya içinde) işler oluşudur. Bunu görürüz, hissederiz.

‘İnsan çalar.’ Bu söz bütün insani dengeleri bozuyor.

Marx’a göre en azından insanların bir kısmı çalıyor. Üstelik bu insanlar harcıalem hırsız tanımına girmedikleri gibi toplumun itibar gören kişileri. Heyhat, çaldıkça da itibar kazanıyorlar. Marx da herkes gibi hırsız sözcüğünü olumsuzlayıcı anlamda kullanıyor, ama sözcüğün nesnesini değiştiriyor, anlamına bir derinlik katıyor. Marx’ın ekonomi görüşü hukuka ve yaygın düşünceye dönüşmediği için çalan muteberler bundan zerrece etkilenmiş görünmüyor.

Artı değer bir çalma biçimidir. Ama bu çalma biçiminde hırsızlık yasalarda tanımı yapılmış gözlemlenebilen mekanik figürlerden kalkılarak teşhis edilemez. Artı değer teorisini Marx metayı mahreç alarak anlatır. Ve mükemmel bir soyutlama modeliyle anlatır. İşçi ve patron arasında yaşanan bu çalma ilişkisi tam da imgelemde görsel olarak canlandırılan genel geçer hırsız tanımına uymadığı ve gönüllülük esasına göre gerçekleştiği için çalanla çalınan somut olarak görünmez.  ‘Patron hırsız mı?’ ‘Haşa, o işçiye iş veriyor, karnını doyuruyor…’ Hakikaten de bir patronun insanlara iş vermesi onu herkesin gözünde hayırhah kılan öncelikli vasfıdır. Patron veya devlet iş vermese kim nerede çalışacaktır?

İş yapmayı bir patronun varlığına dayandıran bilinç absürttür.

Aklı Havada (Up In The Air) filminde Georges Clooney’in ilginç bir işi vardır. İşi şirketlerin gözden çıkardığı elemanlarına kovulduklarını bildirmektir. Clooney bu işi yapan bir şirkette çalışır ve işi gereği Amerika’nın her bir yerine seyahat eder. İlgili şirkete gider ve bir odada ilgili elemana işten kovulduğunu nazik bir üslupla anlatır. Önünde duran cv dosyasına bakarak kovulan elemanın bundan sonraki yaşamında neler yapabileceğine dair tavsiyelerde bulunur. Bir nevi yaşam koçluğu da üstlenir. Kovulan eleman ilk öfkesini Clooney’den çıkarır. Böyle bir iş tuhaftır ama rasyoneldir. Şirket hem kovar, hem de kovma işlemine direkt bulaşmamış olur. Çalışma barışı kaldığı yerden devam eder…

Şöyle bir düşününce hepimiz tuhaf işler yapıyoruz. Tuhaf ama rasyonel. Çünkü çalışma kutsanmış.  Münferit olarak rasyonel ama Marx’ın eleştirdiği ekonomi politik bütünselliğinde absürt.

İnsan çalışma hayatıyla kibirlenir. Ama bilim adamları bizi dünyanın ekolojik felakete sürüklendiği konusunda uyarıyor. Buna yol açan tam da kutsanan bu çalışma hayatımız değil mi? İnsanın yararlı bir işi yok artık. Çağımız teknolojisinin üretkenlik seviyesiyle insanın temel ihtiyaçları için gerekli (iyi bir planlamayla) çalışma süresi hesaplanabilir (Marks buna emek gücünün yeniden üretimi için gerekli süre adını verir). Yaşam temel ihtiyaçlar üzerine sektörleşirse günlük çalışma süresinin bir saati aşacağını sanmam. Birçok işkolu gereksizdir, insanın iktidar, imrendirme, özenme gibi arzularına dayanan birçok işkolu...


İşçinin çalışma istemiyle sömürülmesi aynı eylemde çakışır. Cümleyi daha ileri götürelim: İşçinin karnını doyurma istemiyle çalışma istemi sömürülmesiyle çakışır. Elbette sömürülmek bir istem olamaz. Ve işçi sömürüldüğünü bilmeme eğilimindedir. O zaman cümleyi şöyle devam ettireceğiz:  İşçinin sömürülmesi bilmeme istemiyle çakışır.

Meta absürttür. Çünkü kendisinden başka bir şeydir. Değişim değeri, metanın karakteridir ama kendisinden başka bir şey olmasını sağlayan iksirdir de, metanın içinde somut emek vardır, soyut emek vardır ve bu sayede başka metalara çevrilebilir.
      

Metanın değişim değeri meta fetişizminin de nedenidir. İnsanoğlu meta üretimini yönettiğini sanır, metanın fetiş karakteri insanın içine işler, insan sahip olduğu metayı teşhir ederek kendini gerçekleştirir. İnsanın ontolojik sorununu meta üzerinden halletmesi absürttür.


Marx’ın yanına Freud’u koymayı daha önce Erich Fromm denemişti. Şimdi başka türlü yeniden denemek gerekiyor. Biz neden Marx’ın yanına Marksistleri koyuyoruz da (böyle bir soyağacı, böyle zorunlu epistemolojik bir silsile mi var?) Freud’u, koymuyoruz?.. Aslında Sadece Freud’u mu?.. Nietzsche’yi, M. Foucault’u, Derrida’yı…


    

(1) S. Freud, Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları, Payel Yayınevi, İstanbul Ocak 1998, Çev. Dr. Emre Kapkın, Ayşen Kapkın, s.286

(2) Yedi ölümcül günahın en kötüsünün kibir olup olmadığı tartışılabilir tabi, ama konumuz açısından kibir diğer “günah”ların habercisi gibi duruyor.   İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilk maddesi de insandaki kibre seslenir. Şeytan kibirli olduğu için şeytandır… Tabi kibir kavramını dinî metinleri referans alarak değil, sözlük anlamıyla, kişiliğin olumsuz bir durumu olarak düşündüğümü belirteyim.
(3) S. Freud, age, s.286
(4) Richard Rorty, Freud ve Ahlâk Düşüncesi, ETHOS Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, Sayı 3 Temmuz 2010, Çev. Banu Tümkaya
(5) S. Freud, age, s. 286
(6) S. Freud, age, s. 286
(7) Kopernik’in düşüncelerinin ilk önce İngiltere’de rağbet gördüğünü Ali Dündar’a borçluyum.