22 Aralık 2014 Pazartesi

Oyun Dışı Kalmak





-Beni oyuna almıyorlar.
-Kim almıyor?
-S.!
-Yine mi S... Hımmm... Bak ne diyeceğim...  Bence onlardan seni oyuna almalarını isteme, hatta oyunlarını izleme bile... Çünkü seni oyuna almamaları aslında oyunun bir parçası...

22 Kasım 2014 Cumartesi

Keşif Değil Ârâz

Amerika’nın Müslüman denizciler tarafından keşfedilme olasılığı bilimsel bir soru mu, yoksa bir toplumun dürtüsü mü?.. Çünkü ikinci soru Amerika’nın keşfiyle değil bir toplumun aşağılık kompleksleriyle ilgili; içinde yeni keşiflere (elbette coğrafik değil) gebe derin ârâzlar var.

Amerika'ya Müslümanlar daha önce gitmiş olabilirler, bunu bilemeyiz. Çinlilerin, Vikinglerin de gittikleri söyleniyor. Paskalya Adası’na ilk insanların MS 900 yıllarında yerleştikleri biliniyor, düşün en yakın kara 3700 km doğudaki Şili kıyısı ile Batıdaki Polinezya adalarından biri. Üstelik bu yerli halk dünya uygarlığından pek nasibini almamış, bu kadar uzun yolu kanolarla kat etmiş. Burada “keşif” kavramını düşünmek gerekir (Geçen Aydın Çubukçu da bir makalesinde söz etmişti bundan). ‘Kara göründü!’ diye bağırmakla keşfetmek farklı şeyler. Kolomb, Dünya’nın yuvarlak olduğu bilgisiyle çıktı Amerika kıyılarına, pusulası vardı, topları, tüfekleri… Amerika kıtasından önce zenginliği keşfetti; Kızılderilileri ve onların nasıl sömürüleceğini. Tabi bu o zamanın keşfi. Bir de tarihsel keşif var malûm; Amerika’yı keşfedenlerin keşfi. Amerika’yı kimin keşfettiğinden çok, neyin keşfedildiğiyle ilgili; yani ekonomipolitik keşif. Ve tarihten uzaklaştıkça ister istemez geçmiş üzerinde yeni bir hiyerarşi kuran antropolojik keşif; keşfin dinamizmini hiç sonlandırmayan doğrudan insanın evrensel macerasını konu edinen bilimsel yolculuk… Cehaletle aşağılık kompleksinin kombinasyonuyla gelen keşif ise şu gariban Müslümanlara kendileriyle övünecekleri bir şey sunalım dürtüsünden başka bir şey değil... Primitif sahiplenme duygusu. Çocukça (ama naif değil). Hani yolda bir şey bulan çocuğun sahipliğini garantiye almak için ‘İlk ben gördüm’ diyerek  yanındakini kadim sözleşmeye davet etmesi gibi…


12 Ağustos 2014 Salı

Salak Toplum



Sandığın açılmasına daha iki saat vardı ve gelen giden yoktu, avare avare okulun penceresinden plaja bakıyordum ( okul deyişim biraz dil alışkanlığı, biraz da diğer türlüsünü kendime yedirememem; demek istediğim, okul öğrenci yetersizliğinden kapandı ve bina çoktan Kuran kursuna çevrildi), her yer insan kaynıyordu. İnsanlar ille de gruplar halinde; herkes bir şekilde yanındakine bulaşmıştı, sırnaşık bedenler… çocuk sesleri geliyordu, sürekli bir bağırtı… Tepede ve aşağıda kumsalın bitimindeki eğreti toprak yol boyunca park etmiş arabalar; o kadar çoklardı ki, veya bir tür dağınıklıktan o kadar çok görünüyorlardı ki… Yedi yıldır bu köyde oturuyordum ve hiç bu kadar arabayı bir arada görmedim. Hercümerç… kapalı kasa kamyondan panelvana kadar saygısızca park etmiş, birbirinin çıkış yolunu kesmiş çeşit çeşit arabalar… denize paralel, çapraz, dik, arkası dönük, önü dönük… doğal renklerin ortasında bir yığın metalik renkler, ağırlık gride… Evet geçen yıllarla kıyasladığımda insanların zenginleştiğini, araba sahibi nüfusun arttığını söyleyebilirim… ama insanların sahibi oldukları şeyle, sahibi oldukları şeyi kuşatan mekanı birbirinden kopuk algılamalarında değişen hiçbir şey yok… “Evrende her şey minimum enerjiye ve maksimum düzensizliğe eğilim duyar.” Tepeden aşağıya her yana savrulmuş çöpler görüyorum, geri dönüşüm atıkları… bu mesafeden geri dönüşüm atıklarıyla diğer atıkları birbirinden ayırt edişim, gözlerimin keskinliğinden değil, geri dönüşüm atıklarının güneşte parlamasından... Geri dönüşüm atıkları?.. Bu söz beni duraksattı şimdi. Bu sözde bana gerçek gelmeyen bir şey var; bir yanılsama, hatta bir kandırmaca… Ne demek geri dönüşüm? Atılan poşet, cam şişe, pet vb olduğu gibi geri mi dönüyor?.. Palavra! Geri dönüşüm dedikleri endüstriyel işlem dünyayı daha da çok kirletiyor, ve üstelik bu atıkların tamamı geri dönmediği için bu endüstriyel işlem kısır bir döngüyle güya ekolojik bir faaliyetin de gerekçesi olmuş… yani geri dönüşüm sürekli kendini yaratan bir sistem... Bu başka türlü de açıklanabilir, termodinamiğin ikinci yasasıyla… yukarıda ipucunu verdim: entropi!.. bu sözcük sosyal salaklığı açıklayabilir… düşün bi…

Daha üç gün önce fosforlu yeşil elbiseleriyle belediyenin temizlik işçilerini görmüştüm, ellerinde büyük çöp poşetleri sahilin her yanına dağılmışlardı ve bir saat içinde her yeri temizlemişlerdi… Azınlık çalışıyordu ve çoğunluk çöp üretiyordu… Üç beş proletaryaya karşı, yiyip içen mutlu çoğunluk…


Bu sabah denize gittim, sabah erkenden, iki üç kişi vardı sadece, çadırda yaşayanlar uykudaydı, örtüden dışarı çıkmış bir çift ayak gördüm ve gülümsedim, iyi geldi… ve soyunur soyunmaz denize daldım, açıldım… o da iyi geldi… sonra oturdum kuma, ayaklarımı dalganın erişebileceği vaziyette uzattım, kitabımı okudum. güneşin açısı çok güzeldi, kelimeler pırıl pırıl gözümün önündeydi… apaçık alanda yalıtık bir kuytuluk… kitap böyleydi işte… mekanı yeniden dizayn ediyordu… kafamı kaldırmadan bir yirmi sayfa okudum, o da iyi geldi… sonra bir müzik sesi… müzik dediğim bir otomobilin kolonlarından bas sesler: “dum tıs!.. dum tıs!..” bir man kafa sesi köklemişti. Günün ikinci huzursuzluğu başladı. Birincisinden söz etmeyeyim şimdi… Kalktım giyindim, tepeyi çıktım, baktım köyün temizlik işçisi A. çöp topluyordu… bütün sahilin çöpünü ona mı yıkmışlardı?.. Ve biraz daha ilerde park halinde iki araba… Arabalardan biri beyaz renkli Doğan görünümlü Şahin’di, ya da sadece Doğan, ya da sadece Şahin… (anlamam bu modifiye işlerden)… kapıları açıktı ve içinde soyunuk halde iki genç adam vardı, alışkanlıkla sesin onlardan geldiğine hükmettim… yanındaki  beyaz renkli sedan bir arabaydı, ama yeniydi… onu dikkate almadım… kafamda cümleleri kurdum, birinci arabaya yönelip müziği kesmelerini söyleyecektim… Ama önce A.’nın yanına uğradım, biraz oyalanmak, biraz karşımdakileri uzaktan tartmak için… ve A’nın manevi desteğini almak için… Bütün sahil “dum tıs!” diye inliyordu… ve yeni yeni sahile doluşan insanlardan görünürde rahatsız olan yoktu…

“Kolay gelsin A…”
“Sağol Hocam…”

A. elindeki çöpleri dolu siyah çöp poşetine tıkıştırmaya çalışıyordu. Gülümsemesini severim A.’nın, saygılıdır… ama daha çok da mahcup… Diyarbakırlıdır. Bu sene zayıfladı, sanki gizliden bir hastalık taşıyor.
“Bütün bu çöpler sana mı kaldı?”
“Eee ne yapacaksın Hocam?.. Belediyenin işçileri Çarşamba günü geliyor, o zamana kadar bu çöpler durmaz ki…”
“Hımmm” dedim. Ama sonradan düşününce A.’nın bu sözünde ilginç bir savunma yakaladım. A. bana karşı kendini savunmuştu. İşi emrivaki değil de sanki gönüllü yapıyormuş, işinin patronuymuş gibi kendi iradesini öne çıkarmak istemişti.
“Kimse senin değerini anlamıyor A…” dedim.
A. güldü.
Sonra ilerdeki arabayı göstererek “Şunlara bak, kısık sesle dinleyemiyorlar mı?” dedim
“Onların anasını sikim!” dedi A.
“Onların anasını ben de sikim!” dedim… ve müzik sesi birden kesildi, yeni sedan araba gaza bastı gitti. Birinci arabaya yöneldim. Şoför koltuğunda sakallı sert bakışlı kulağında küpe olan adamla, ayakta otomobilin üst kaportasına kollarını dayamış çene sakallı bir başka adam… eşit derecede ikisinin gözlerine de baktım ama içlerinde lider hangisi anlayamadım. Aşağıdan sakallı bir başka adam daha geldi. Üçünün de gözleri bir tuhaftı, kısık, mahmur bakıyorlardı, gülümsemem onları yumuşatmadı.

“Söze nasıl girsem bilmiyorum” dedim, “Yüksek sesli müzik dinliyorsunuz…”
“Abi siz bizi demin giden arabayla karıştırdınız” dedi. “Bizi de uykudan kaldırdı…” Konuşan, çene sakallıydı.
“Yaaa” dedim, ve onlardan özür diledim… biraz önce A.’yla ettiğim küfür aklıma geldi ve bu küfür için özür diledim tabi, ama onlar bunu bilmiyorlardı, nezaketim onları şaşırttı galiba… “Peki, neden uyarmadınız onu?”
“Şurda iki paralık keyfimiz var onunla uğraşıp keyfimizi bozmayalım dedik…” İçimden ‘uykudan uyandırmış işte sizi bundan başka keyfiniz daha nasıl bozulacaktı?’ dedim, ama çene sakallıyı onaylayarak eve doğru yürüdüm…


Her şey birbirinden kopuktu aslında… kopuktan da öte düzensizdi… ama resmi olmayan sonuçlara göre diyen açıklama yüzde 52 oy oranıyla Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduğunu gösteriyordu ve bu açıklamayla her şey bir düzen içindeymiş gibi görünüyordu.

Evet ne diyordum, sosyal salaklaşma ve entropi…

Tepede minimum enerjiyle bir düzen kuruldu mu, geri kalan her şey kendi doğal seyrinde düzensizliğe eğilimliydi.

Salak, hayatın içindeki düzensizliği görmez, bu düzensizliğin müsebbibinin kendisi olduğunu da, o tepedeki düzeni görür. Düzen diye gördüğü klişe sözcüklerdir, birkaç resimdir. Salak kendinden hoşnuttur, her “mutlu” insan gibi ona da başarı gerekir, kendisinin başarması gerekmez, tuttuğu boksör, tuttuğu takım, tuttuğu atlet, tuttuğu parti başarsın yeter. Salağın mutlu olma seçenekleri çoktur, sadece “başarı”dan mutlu olmaz, diğerinin başarısızlığından da mutlu olur… çok gizli mutlulukları da vardır, mesela başkasının başına gelen üzücü bir olaydan mutlu olma hali, Almanlar “schadenfreude” derler.


Seçim öncesi Erdoğan’ı destekleyen bir kadınla konuşuyorum:

Kadın: Erdoğan’ı destekleyeceğim.
Ben: Neden?.. Gerçekten merak ediyorum…
Kadın: Kılıçdaroğlu bana çok sevimsiz geliyor…
Ben: Nasıl sevimsiz?
Kadın: Sevimsiz işte… Ne bileyim itici, onu görünce başka kanala geçiyorum…
Ben: Nedir size sevimsiz gelen yanı? Tipi mi?
Kadın: Aman tipi batsın…
Ben: ……..
Kadın: Mesela Kılıçdaroğlu Başbakan’a “Omurgasız” dedi… Bir Başbakan’a omurgasız denir mi?
Ekrem (Arkadaşım): Omurgasız deyince ne anlıyorsun?
Kadın: Bir Başbakana böyle kötü söz söylenir mi? Ne saygısızlık!..
Ekrem: Ya, sen omurgasız deyince ne anlıyorsun?
Kadın: Omurgasız işte. Omurgası olmayan (kolunu omzundan aşırarak sırtını işaret etti)
Ben: …….

Kadın “omurgasız” deyince ‘engelli’yi anlıyordu, yani sözcüğün düz anlamını, kafasında mecaz anlam yoktu. Üstelik bu yanlış anlama onun aleyhine değildi, ‘engelli’ haklarına sahip çıkarak kendine ahlaki bir pay çıkarıyordu, Başbakana sahip çıkarak da kendi ‘engelli’ olmayan diğergâmlığını hissediyordu, bir güçtü bu.

Seçim sonrası Erdoğan’a oy vermiş bir adamla konuşuyorum:

Adam: Havaalanı, köprü, otoyol, hayvan barınağı… evimin ve arsamın değeri arttı.
Ben: Evini ve arsanı satsan yine bu köyde daha geniş bir arsa alabilir misin? Veya daha büyük, daha konforlu bir ev?
Adam: Önceden evimin değeri 50 bin liraydı, şimdi 1 milyona vermem. Bu değer artışı değil mi?
Ben: Değil… Hatta değeri düştü evinin… Evini ve arsanı satsan bu köyde en çok aynı büyüklükte arsa ve ev alabilirsin, hiçbir şey değişmedi. Ama daha çok kirlilik olacak, daha çok gürültü, daha çok trafik, daha çok kalabalık ve evinin rayiç bedeli arttığı için daha çok vergi ödeyeceksin.
Adam: …… (adamın bu suskunluğundan bana kafayı yemiş muamelesi çektiğini anlıyorum)

Mutluluk düzensizliğe eğilimlidir. Tabi salakların mutluluğundan söz ediyoruz. Bu tür mutluluk entropiktir, yani çeşidi ve alternatifi boldur…

‘Aptal’ anlamına gelen bir yığın sözcük var… çatlak, manyak, budala, zırdeli, tımarhanelik, aklını bozmuş, keçileri kaçırmış, geri zekalı vb. ama hiçbiri “salak” sözcüğünün fonetik çağrışımına sahip değil,  söyleyenin öfkesi ve dışlayıcı bir kestirip atma bir ağız hareketi sayesinde hakkıyla yerini buluyor. Bakın şöyle. “Sallak!..” İnsan dişlerini sıkarak söyler bunu ve ‘lak’ hecesi kızgın bir kedi tıslaması gibi damağın gerilerinde patlar. Sert sessiz ‘s’ harfiyle başlayan (yılan ıslığı) ve ‘k’ (tıslama) harfiyle sonlanan sözcüğün hakaret anlamı doğal öfkenin yansıma sesleriyle harmanlanır. Fısıltımsı bir ton hakimdir söyleyişe, ama yüzde oluşan mimik ve bakış, pek hayırhah bir şey söylenmediğini belli eder. Bir çiftanlam sözcük ses haline geldiğinde kaçınılmaz olur; hem öfkeyi yansıtır, hem de bastırır. Ses hakarete maruz kalan diğerinin olası öfkesi üzerinde baştan bir kararsızlık da yaratır, sanki bu söyleyişte diğerinin hesaplanan kararsızlığı, söyleyenin kararsızlığına dönüşmüştür.

“Sallak!..”
“Ne diyosun sen?!”
“Hiiç… Kendi kendime konuşuyorum…”

Hiçbir sözcüğün eşanlamlı olmayışı, en azından sesle ilgilidir. Ses deyip de geçmeyelim. Dostoyevski’nin ‘Budala’ adlı eseri Türkçeye ‘Salak’ diye çevrilseydi, Prens Mişkin’e ısınamazdık, sempatik gelmezdi. ‘Budala’ sözcüğünde insanın içini okuyan bir naiflikle, insanların sözüne kanan safdillik gider gelir. Budalanın en önemli özelliği acı çekmesidir; çektiği acıyla acının kaynağını algılaması bir tutarlılık arzeder.

Peki “salak” nasıl bir varlıktır?.. “salak”ta en önemli duygu kendinden hoşnutluktur…


19 Temmuz 2014 Cumartesi

Domates



Domates domatestir elbette, ama Nesli Çölgeçen’in Züğürt Ağa filmindeki bu sahnede Şener Şen’in ‘domatees!..’ nidasıyla başka bir şey olur.

‘Domates…’

Bir ses her şeyden önce,  ama göstergesi kendi olmayan bir ses.

Domates sesi kendi nesnesine kavuşana kadar birçok ilişkiyi aşama aşama kat ediyor.

İlkin duyulmayan bir ses: ‘Domates…’

Sonra daha güçlü ‘Domateees!..’

Şöyle diyelim, birinci domates, ‘Hu huuu ben geldim…’  İkinci domates ‘Beni duyan var mı?’ ya da ‘Orda kimse yok mu?’ gibi… ‘Var mı?’ ‘Yok mu?’ ikisi de aynı anlama gelebilir ama, müşterinin varlığını olumlayarak ve olumsuzlayarak sorma Şener Şen’in mimiklerinde bir sırayı takip ediyor, sanki şöyle: bu ses acaba doğru bir ses mi? Var mı? Yok mu? İkincisinde kendi vazgeçişine daha hazır.

‘Domates!’ nidası hem metonimi , hem metafor. Bakın bu ikisi aynı anda olmaz; dikkatinizi çekerim, yani çok özel bir durum… ‘Domates’ nidası hem ‘domates satılıyor’ (şu anda burada), hem de ‘alan var mı?’ anlamına geliyor. Olan biten Hegel’in aufhebung kavramını çağrıştırıyor, ama bir süreç içinde olan bişey yok… Nidanın kendisi kurucu bir kavram haline geliyor:

Domates, hem satılan domates; nesne değil, nesnenin sunumu (müşterinin ayağına gelen, seyyar satıcı tarafından satılan ve daha ucuz olabilen); hem de bizzat müşterinin adı!..

Evet, müşterinin adı ‘Domates’… Bunu biraz açalım… Alıcı olan müşteriler bu nidaya icabet ederek birer domates olduklarını gösteriyorlar. Öte yandan ‘domates!’ nidası henüz muhatabını seçmemiş, ortaya atılmış bir ‘Hey!’ seslenişi değerini de taşıyor, yani genel bir ad. Ama insanlar bu seslenişi üzerlerine alınıyorlar ve pencereden bakıp istekte bulunuyorlar. Herkes özellikle kendisinin ‘domates’ olduğunu iddia ederek birbirleriyle yarışıyor.

Ama sahne asıl komik olma gücünü şuradan alıyor: ‘Domates!’ nidası ‘Ben geldim’ demektir de. Ama bu Şener Şen’in ilk gelişi olduğu için buradaki ‘ben’ henüz olgunluk kazanmamış. Özel ad değeri kazanabilmesi için bu sesin iyi çıkması ve bu sese iyi kulak verilmesi gerekir: ‘Domatees!’ Yani ‘Ben domatesim’…


Ağa ve kâhya hiyerarşisi şehirde Züğürt Ağanın şoför (hem seslendirmen), kâhyanın tezgâhtar (hem arabanın kasasında) işbölümü içinde yeniden kurulmuş;  polisin arabalarını götürdüğünü fark eden kâhya sorun çözücü olarak ağasına yöneliyor… ‘Ben domatesim’den ‘domatesler benim’ aşamasına geçiş…


Vaktiyle bir arkadaşımla tarla kiralayıp domates yetiştirdim... Domatesten tiksindim, bir yıl domates yiyemedim. Asıl yabancılaşma nesnenin kullanım değerine yabancılaşmadır... domatesin tadına yabancılaşma... daha da ötesi domatesin bizzat kendi nesnelliğine yabancılaşması: 'nerde o eski domatesler...'


8 Temmuz 2014 Salı

Büyük Ölüler



‘Ölü ölmüş’ diye yanlış bir ifade kullanırdık çocukken. Muhtemelen büyükler de kullanırdı. Sonra üniversiteli okumuş abilerimizden bir takım uyarılar geldi, ölü ölmez dediler. Bu kadar basit… Niye farkına varmamıştık?..

Oysa ne demek istediğimiz belliydi. Ne demek istediğimiz anlaşılıyorsa sözün terkibinde çelişki yakalamak anlamı saçma yapmazdı ki. ‘Güneş battı.’ derken Kopernik öncesi Dünya merkezli bir anlayışı sürdürüyor değilim; sözcükler tutarsız olabilir; iletmek istediğim bu tutarsızlık değilse anlam herkes için makuldür. Bu kadar basit… Basit mi?.. Değil…

 Üniversiteli abilerimizin, öğretmenlerimizin dediği gibi bir sorun vardı ama bu fiille fail arasındaki senkronsuzluktan kaynaklanmıyordu. Dikkatimizi gramer hatasına değil, birinin ölümünü bildirirken yaptığımız çarpıtmaya verelim; uzak birinin, hatırası yaşamayacak sıradan birinin ölümünü dillendiriyorduk. Farkında olmadan ölüm karşısında hayatın tarafını tutuyorduk. Bir tedbirdi, kim öldüğünün merakına baştan bariyer koyan, onun ruhunu içimizde yaşatmayacak bir tedbir:
 -Kim öldü?
-Ölü öldü.

Birisi ölüyordu ama ‘Ölü’ tabiriyle kavramsal olarak da ölüyordu.
İnsanların büyük çoğunluğunun ölümü sıradandır. Ama bütün ölüler sıradandır.
Önce ölüleri ölü olarak ilan etmek sonra yeniden öldürmek gerekiyor.

Geçen yıl çok eskiden tanıdığım bir arkadaşımın öldüğünü öğrendim. On yıl önce ölmüştü. İsmini hatırlıyordum, yaptığı işi, memleketini biliyordum, sevgilisiyle sorunları vardı, baş başa konuşup gülüştüğümüz birkaç an, yaşadığım bir şey çağrışım yapar kırk yılda bir aklıma gelirdi, ama çok kısa bir süre. Onu hatırladığım süre onunla paylaştığım süreyle eşdeğer oluyordu sanki. Ve hep aynı şeyleri hatırlardım. Bir yerlerde yaşadığını aklımdan geçirip unuturdum.  Çevremde ortak tanıdık da olmadığı için iş hayal gücüme kalmıştı. Ama o yaşasaydı bile benim onunla ilişkisizliğim değişmiş olmayacaktı.  Ölüm haberiyle onun fişini yeni çekiyordum ama onu on yıl boyunca, üstelik ölüyken yaşatmıştım ve şimdi de öldüğü bilgisiyle yaşatacaktım. Onunla ilgili artık farklı şeyler mi hatırlayacaktım? Hayır, aynı şeyleri hatırlayacaktım. Hatırlamak, sınırlamaktır; geri kalan her şeyi öldürmek. Ben de öyle yapmıştım, onu ancak böyle ölümsüzleştirebilmiştim.

‘Geçen seni düşündüm,’ deriz. Yani geçen seni var ettim deriz. Bu sözüm diğerine ulaşırken üç ayrı zamanı senkronize eder: 1. Geçmişte seni düşündüm; 2. Bunu şimdi söylüyorum; ben bunu söylerken geçmişi çağırıyorum ve sen geçmişi şimdi yaşıyorsun; 3.Gelecekte de benim tarafımdan düşünülebileceğini varsayabilirsin… Diğerini var etmek diğerinin varoluşundan daha karmaşık bir işlemdir. Diğerini bendeki izlenimi olarak var edebilirim, onunla fantezi kurabilirim, onu başka biri haline getirebilirim; bunu onun bendeki sureti ölü olduğu için yaparım; bu ölü hal onun benim düşüncemin nesnesi olmasından kaynaklanır. Tıpkı natürmort gibi. Natürmort, ‘ölü-doğa’ olduğu için natürmort değildir, ölünün de ölüsü, yani asıl resim olduğu için natürmorttur (boyadır, tuvaldir). Benim onu var edişimle onun benden bağımsız varoluşunun birbirini göz ardı edeceği ortadadır. Benim onu var edişim ona can vermediği halde, o bunu varsayarak kendine can verir. Ama bunu ancak hayattaysa yapabilir; dolayısıyla insanın kendi varlığı diğerinin var edimine muhtaç bir varoluş arz etse de bu hep tek taraflı yaşanır. Bu varoluş diğerinin var edim gücünü varsayma halidir aynı zamanda. Ama ölüler bu ilişkiden münezzeh olduğu halde, yani bu tek taraflı bir var edimken neden ölüleri yeniden var etmeyi sürdürürüz? Çünkü canlıyken de ölüyken de onları var edişimiz aynıdır: hatırlama, adını anma… Ama canlıların varoluşu onlara bu ölü-mirasıyla çeşni kattığı, hatta varoluş denilen şey ölülerden miras kalan ortak hafızanın da sürdürülmesi demek olduğu için ölülerimizle yaşarız. Onların kafamızdaki imgelemleri onlar canlıyken de ölü formundadır. Ölüler bunu bilmez elbette, ama yaşarken biliyorlardı, en azından talep ediyorlardı. Biz de canlılar olarak her edimimizde bunu umuyor ve talep ediyoruz. Ölüm ötesine taşmak istiyoruz; bu sadece bir istem değil (ölümsüzlük dürtüsü), insani varoluşa sadakat da. Bu yüzden ölümsüzlük dürtüsü herkes gibi olmaya yönelik bir aidiyet dürtüsü aynı zamanda.


Heidegger, Nietzsche’nin “Bu, evet yalnızca bu intikamın kendisidir: İrade zamandan ve zamanın ‘geçmiş’ olanından ikrah eder.”(1) sözünü irdelerken intikamla zaman arasındaki ilişkiye odaklanır; insan zamanın hem çektiği ıstırap dolayısıyla geçip gitmesini ister hem de zamanın geçip gitmesinden ötürü hayıflanır. Bu hayıflanmada zamanın geçip geçmemesi elindeymiş gibi bir irade beyanı da var. İntikam, sanki zamanın geçmiş olmasıyla ilgili bu hayıflanmayı diri tutmak için bilincin sürekli hatırlatma eyleminde bulunmasıyla meydana çıkar. Heidegger, Nietzsche’nin zaman ve intikam arasında kurduğu duygusal bağı bir nedensel ilişkiye çevirmeye çalışır. Ama bu sözün Nietzsche’nin  kastetmediği başka bir anlamı olabilir mi? Bu iki kavram, yani zaman ve intikam arasında kurulabilecek başka bir ilişki imkânı?.. -Hazır bu iki kavram yan yana gelmişken… Kavramların birbirleriyle nedensellik bağı, bizi ta başa köken arayışına götürse de, bu çoğu zaman yanıltıcıdır, insanın bünyesel eğilimi, yani daha radikal bir istem olan dürtü, kavramın bekasını biz farkında olmadan ele geçirmiştir bile.
  
İnsan sadece fiziksel ıstırap yüzünden değil, şimdiki zamanı bir bekleme zamanı olarak yaşadığı için zamanın geçmesini ister. Beklenti durakları, zamanı yaşamın anlamı haline getirdiği için böyledir. Gelecek zaman başka türlü hissedilen,  hâkimiyet kurulabilen (henüz gerçekleşmediği halde) bir zaman olmadığı için de böyledir.  Öğrenci teneffüs zilinin çalmasını bekler, nihayetinde son ders zilinin çalmasını, en nihayetinde yaz sömestrinin bitmesini, daha ilerisi okulun bitmesini vb bekler. Ama başarı dürtüsü tüm bu geçip gitmelerin içinde hiç geçmeyen bir sabite olarak durur.  Başarı kendi başına saf bir kavram değildir oysa, başarı hep başkasına karşı başarıdır… Dikkat edelim intikamsı bir kavram…

İntikam insani bir duygudur. Ama, acaba zamanla ilgili bir saplantı olabilir mi?

Sürekli aynı olan bir şimdi, bir güven duygusu yaratır; geçmişi şimdi kılar intikam… Zamanın geçmesine karşı bir ikrah değil, zamanın geçmesine karşı bir sigorta; intikam sayesinde zaman yerinde sayar, çünkü intikam hiç geçmez, saat bir şeye takılıp durmuştur! İnsanın asli dürtüsü olan ölümsüzlük intikam üzerinden hem hayat kaynağına kavuşur hem de kendini gizler.  Ölümsüzlük başkasının hafızasına tenezzül eder, sırnaşır, tamahkârdır. Meramını intikam, başarı, dava, gibi sabitelerle ifade ederek istemini dolaylılaştırır.   Evet, Nietzsche’nin tersini söyleme vakti: intikam; bırakalım zamanın geçmesine tepki oluşunu, zamanın bir kapsül içinde dondurulmasıdır…

James Joyce Ölüler adlı öyküsünün ölülerle bağlantısını en sona saklamıştır. Türkçe baskısı elli sayfa civarında uzun bir öyküdür bu. Gabriel, karısı Gretta ile teyzelerinin her yıl verdikleri dans partisindedir. Bir yığın misafir, danslar, konuşmalar… Gabriel’in dikkatini partinin (ve öykünün) sonuna doğru misafirleri yolcu ederken merdiven başındaki bir kadın çeker. İçerdeki odadan Gabriel’in önünde durduğu açık dış kapı yüzünden belli belirsiz duyabildiği bir müzik sesi gelir.  Kadın karanlık bir köşededir ve önce tanıyamaz onu. Tanıyamaması sadece karanlıktan değildir (ışığa alışan gözün birden loş bir yere bakarken körleşmesi), kadının uzaklığından, dalgınlığından, ve hüznündendir. Sonra tanır onu, karısı Gretta’dır! Bir süre izler, izledikçe yalnızlaşır; çünkü bu haliyle karısı başka birisidir:

(Gabriel) Söylenen şarkıyı işitmeye çalışarak ve karısına bakarak holün karanlık köşesinde durdu. Bir şeyin simgesiymiş gibi bir zerafet ve bir esrar vardı karısının duruşunda. Yarı karanlık bir merdivende duran ve uzaktan gelen bir müziği dinleyen bir kadın neyin simgesi olabilir diye düşündü. Ressam olsa onun o duruşuyla resmini yapardı. Başındaki mavi şapka karanlığa karşı saçının bronz rengiyle, eteğindeki koyu çizgiler de açık olanlarıyla kontrast oluşturacaktı. Ressam olsa, Uzaktan Müzik koyardı tablonun adını.”(2)

Epifani (hakikat anı); James Joyce eserlerinde yapar bunu. Freud’un dil sürçmesi kavramına benzer biçimde, James Joyce’un eserlerinde de olay sürçmesi vardır: kişi birden karşısına çıkan hakikatle yüzleşir. Gabriel karısıyla otele gidince öğrenir gerçeği. Karısını etkileyen şarkının adı The Lass of Aughrim’dir (3). Karısı şarkıyı çok eskiden tanıdığı Michael Furey adlı bir çocuktan dinlediğini söyler. Gabriel huysuzlanır, işkillenir, kıskanır; karısı o çocuğa âşık mıdır yoksa? Gretta çocuğun öldüğünü söyler. Belki de kendisi için öldüğünü. Gretta bir kış mevsiminde kasabayı terk edip rahibe okuluna gidecekken, o sırada hasta olan ve evinden dışarı çıkmaması gereken âşık Michael geceleyin Gretta’nın kapısına gelir ve aşağı inmesi için camına taş atar. Gretta aşağı iner ve Michael’in tir tir titrediğini görür, ona evine gitmesini yoksa ölebileceğini söyler. Michael, “Yaşamak istemiyorum,” der ve o geceden bir hafta sonra da ölür.

Gretta o zamanlar belki de Michael’e âşık değildi, kocasının onca ısrarına rağmen bunu söylemez zaten. Söylese “geçmişe ait bir aşk” deyip üzerini bir kez de beraber külleyeceklerdir. Ama Gretta adı geçen şarkıyı yeniden dinlediğinde aşk gibi bir etkilenmeye kapılmıştır. Şarkı onu geçmişe götürür ama bu şimdiki zamanlı bir duygulanımdır. Bak şimdi: bir ölüye mi âşıktır? Ya da kocası Gabriel bir ölüyü mü kıskanmaktadır? Evet; burası tam yeri, öyküden soyutlanarak birinci sorumuzu soralım: Ölü nasıl bir öznedir?

Sevgilinin gaybubeti (yokluktan farklı) aşkın derinleşme sebebidir; İnsanlar sevgilinin orda olmayışlarına, ordayken bile mecaz bir uzaklık taşımalarına, ele avuca gelmeyişlerine bir kez daha âşık olurlar… Ve bu yokluğun en inandırıcı hali ölümdür. Bir ölü sevildiğini bilmez elbette, ama insan yaşarken ölünce de sevilebileceğini öngörebilir. Yaşarken hissettiği sevgiye bu gelecek zamanı da katar. Kendisi yokken oluşacak sevgiye henüz sağken yatırımda bulunur. İnsanlar ölümden sonraki yaşama inandıkları için sevilmek istemezler, sevgiyi tam da yaşarken bu haliyle hissettikleri için isterler. Gretta’yı etkileyen Michael’in yakalandığı amansız zatürreeden ölümü değil, onun için ölmesidir. Yaşamak istemediğini söyleyince hastalığı cömertliğinin (kendini feda) kanıtı haline gelmiştir.  Ve Gretta Michael’in o zamanlar çaldığı müziği yeniden duyunca bir tür ağıt dinler gibi olur.  Çok yoğun bir varoluştur bu. Michael kendi ölümünün zımni bedeli olarak bunu Gretta’nın hatırasından nasıl talep ettiyse, Gretta da buna sadık kalarak aynı şekilde hatırlıyordu. Matem ödeşme duygusudur.  Diğerinin yokluğuna karşılık diğerinin acısını çekmek… Diğeri hayatını kaybederken (dolayısıyla kaybettiği şey  kendisi olduğu için “kaybetme”nin tüm ağırlığı hayatta kalanın üzerine yıkılır), hayatta olan diğerini kaybetmiştir. Yani hayatta olanın kaybettiğiyle (sahip olduğu yakınını kaybetmek), ölenin kaybettiği (kendi hayatı) farklı olduğu halde, matem iki kaybı tek bir acıyla birleştirir: hayatta olan kendi kaybettiği yanında ölenin adına onun kaybettiği hayatın da acısını çeker. Matem yoğun bir hatırlamayla bu ödeşmeyi sağlıyormuş hissini yaşatır: ölenin kaybettiği kendi hayatıyla ilgili yaşayamadığı acıyı onunla özdeşleşerek yaşar. Freud’un sözünü ettiği “ölüm güdüsü” tam da bu olmasın?.. Ölüme karşılık geride bırakılan diriltici imgelemin cazibesine kapılmak…

İnsan ölümü ritüellerle rasyonalize eder. Matemi ritüele çevirir. Önce ölümü zorunlu gerçek olarak kavrar: Herkes ölür. Hayvanla insan arasındaki mukayesede bir olanak daha: ‘İnsan ölümü rasyonalize eden bir hayvandır.’ Herkes öldüğüne göre benim hayata karşı bir ayrıcalık beklentisine girmem yakışık almaz. Ama bu rasyonel benimsemeyi daha ileri götüren, benim kendi kendime doğal bir zorunlulukla ölmem değil de biri eliyle öldürülmemdir. Trobriand Adası yerlilerinin (bkz. Malinowski) ölümü büyüye bağlamaları ile tektanrıcı insanların ölümü Tanrı’ya bağlamalarının mantığı aynıdır: ‘Ey insanlar siz kendi kendinize ölmeye muktedir değilsiniz, sizi bir öldüren var.’

Ölümü rasyonalize ediyoruz ama, bu bizim lehimize mi bakalım.
Hayvanlar ölümü rasyonalize etmezler. ‘Hayvanlar’ gibi yanıltıcı olabilecek bir genellemenin içinden matemle ilgili genel bir tutum çıkarmak zor. Ama bir yakınımızı kaybettiğimizde bizim yaptıklarımızla, bir yakınını kaybeden hayvanın yaptıkları (veya yapmadıkları) arasında gözlemleyeceğimiz bir takım farklar (veya benzerlikler) ölümle ilişkimizi anlamamıza yardımcı olabilir. Çünkü insanoğlunun  varoluşu bir sapmadır: hayvanlıktan sapma. Hayvan stabilize bir voroluşken, insan hayvan oluşunu ölüm ritüeliyle terk ederek insanileşir (‘insan’ kavramının metafizik karakteri yüzünden hiç bitmeyen bir insanileşme süreci),  Descartes’ın söylediği ölüm kaygısının insana tanıdığı bir avantaj değildir bu, ölüm sonrası ölünün hayata devam etmesiyle ilgili bir varoluş sorunudur.

Ölünün varolmaya devam etmesi bir avantaj mıdır gerçekten? Yanı başımızda bir hayvan ölüyorsa, ona bakarak evet. Yalnız bu ‘evet’in ancak bir küçümsemeyle söylenebileceğine dikkat edelim. Hayvanın ölümü ( sahiplerinin kişileştirdiği evcil hayvanları bir yana bırakalım) onun bir hayvan olarak görülmesi hasebiyle yeterince trajik olmaz zaten ve varlığı ölüm sonrasına taşmaz.

Kaldığım köyde, karlı bir kış günü komşumun yavruyken de tanıdığım Kangal kırması iki kardeş köpeğinden erkek olanını kurtlar yemişti. Köpekler gece yarısından sabaha kadar havlayıp durmuştu. Sabah baktım dişi köpek boğuşmanın yaşandığı bayırda huysuzca dolaşarak acı acı havlamaya devam ediyordu. Belli ki kurtlarla boğuşmaya katılmamış, kaçmıştı, evin civarında bir yerde kendini emniyete alıp havlamıştı sadece.
Karın üzerindeki tüyleri kokluyordu, sonra evin bulunduğu tepeye çıkıp dikkatli dikkatli sağa sola bakıyor, tekrar aşağı iniyor ve kardeşinden kalan izleri kokluyordu. Köpeklerin duyargalarına uygun olarak görsel değil kokuyla ilgili bir izdi bulduğu. Kokuyu duyunca heyecanlanıyordu, kardeşi buradaydı işte, ama yoktu! Olmadığını kafasını kaldırınca anlıyordu, gel gör ki burnunda tüten taze koku yüzünden ikna olmuyordu. Tıpkı kilide yerleştirdiği anahtarı çevirip duran ama kapıyı açamayışına akıl sır erdiremeyen birinin düştüğü durum gibi.

İnsanın ölüsünden geriye kalan izlerin duyumsal etkisi ise hemen ortadan kaldırılır.Ama insanın ölüsü bereketlidir.Hayvanların, bitkilerin, mikroorganizmaların ölüsünden kömür, petrol, humuslu toprak oluşur. İnsanın ölüsünden devletler, uluslar, büyük davalar yaratılır. Daha da ötesi ölümsüzlük yaratılır. Uhrevi anlamda değil, seküler anlamda ölümsüzlük: “… içimizde yaşar”! Seküler bakış ölüden ölümsüzlük yaratırken, uhrevi bakış ölümsüzlükle yattığı yerde rahat bırakmadığı ölüyü yaratır. (4)

Marks’ın ölü-emek (5) tabirini burada metafor olarak kullanabiliriz. Marx  ölü emek kavramını kullanırken sanki bunu canlı emek zıtlığında söylemiş gibi duruyor. Oysa sıfatlar arasında zıtlık ille de tamlamalar arasında zıtlık doğurmaz. Canlı emek, yani işçinin emek gücü, akışkan çalışma faaliyeti; ölü emek ise patronun sahip olduğu tüm değişen ve değişmeyen sermaye toplamı. Marx ölü emek tabirini kullanarak patronun sahip olduğu sermayenin de gerçekte bir emek yekûnu olduğunu ifade ederek burjuvazinin zenginliğini çarpıtıyor.  Öte yandan ölü emek, emekgücünün kendi canlı faaliyetinin sonucunda veya başlangıcında (başkasının emekgücünden kalan) ölü formuyla kendi ürününe yabancılaşmayı da ifade eder. Ölü emek formuyla işçi hem kendi emek gücünün sahibi olmaktan çıkar, hem de aksine (gerçekte kendisinin ürünü olan) ölü emek ona sahip olur.

Canlı insanların da diğer insanlarda bıraktıkları imgeleriyle ölü forma dönüştükleri söylenebilir.. İmgeleri kendilerine ait değildir, o diğerlerine aittir ve canlı insanlar bu ölü imgelere sadakat göstererek kendi ölümlerini tekrarlarlar. Kronik bir ilişki. Hergün aynı şeyler yaşanır durur. Aynı şeylerin yaşanmasından aynı saatte işe gidip gelmeyi, aynı lokantaya gitmeyi, aynı gazeteyi okumayı vb kastetmiyorum, daha çok tanıdığımız aynı insanların karşısında bıraktığımız izlenime şaşmaz biçimde uygun davranmayı kastediyorum.  Bunun nedeni basittir aslında; biz insanlar kendi anatomik ölüm sürecimiz, diyelim son safhada can çekişme halimiz, sonra ceset olarak çürümemiz dışında başka bir varoluş haline transfer olmaya yazgılıyız.

Eğer diğerinin bilincinde yer alacak bir şeyler yapmazsak her ölüm daha da erken ölüm olarak tehdidini artırır.  Tabi burada yakınını kaybetmiş birinin sıcağı sıcağına yaşadığı acıyı tenzih etmeme gerek var mı bilmem. Kastım, genç yaşta ölmüş birinin geride bıraktığı bu sıcak acının, diyelim birkaç kuşak sonra duvarda asılı fotoğrafına bakan torunlarının ‘yaşasaydı şimdi 102 yaşında olacaktı,’ gibi bir bilgiye dönüşen ironik acısı...

Ölümsüzlük, ‘inanıyorum o halde var’ gibi bir ön kabulden değil, elimizde olmadan kapıldığımız aidiyet dürtüsünden beslenir. Milan Kundera Ölümsüzlük kitabında bu dürtünün evli Goethe ile başkasıyla evli Bettina arasındaki ilişkide yaşanan ilginç ve bir o kadar da harcıalem örneğini verir: Bettina, Goethe’nin ölümsüzlüğünü biliyor ve adının onun adının yanında anılması için ona yakın duruyor. Peki bu ölümsüzlüğün garantisi ne?  Tamam Goethe yaşadığı zaman da meşhurdu, ama günümüze kadar onun bu ününü sürdüren, kitabında Goethe’den söz eden Milan Kundera ve biz okuyucular değil miyiz? Bu ölümsüzlüğü sürdürmeye yükümlü müyüz? Eserlerinin ve bu eserleri yazan Goethe’nin ölümsüzlüğünü taşıdığımız bilginin ölümsüzlüğüne nasıl dönüştürüyoruz? Şöyle de sorabiliriz: Goethe’nin eserlerinin doğal mirasçılarıyız, ama onun bize verdiklerini, tıpkı bir armağan karşısında duyduğumuz ödeşme tepkisi gibi onu yücelterek mi geri ödüyoruz?
Tam tersine onu yücelttiğimiz için eserleri büyük olmasın? Hiçbirimiz Goethe’yi arşivin tozlu raflarında keşfetmiyoruz; onun yüceliği koro halinde tekrarlanıyor ve biz onu dünyanın kayda değer bilgi arşivi içinde hazır buluyoruz.

Bugün Goethe ya da Sophokles (Shakespeare de olabilir) gibi yazsak güzel değil gülünç karşılanırız. Bu taklitçi sayılacağımızdan ötürü mü böyledir, yoksa geçmişteki ifade biçiminin bugünü anlatmada bize tuhaf gelişinden mi? Eğer ikinci şık doğruysa neden geçmişteki bu klasikleşmiş eserleri yüceltiyoruz o zaman? Eğer birinci şık doğruysa bu zaten büyük eserlerin üzerimizdeki ölümsüzlük etkisinden dolayı değil midir? Yani biz büyük eserlerin orijinalitesini baş tacı etmek için onlara her tür benzerliği küçümsemeyle taklitçi ilan ederek bu ölümsüzlüğün gönüllü taşıyıcıları olmuyor muyuz? Ama yüzyıllar sonra,  ‘bizim bundan çıkarımız ne?’ gibi faydacı bir soruya sapmadan, daha basitçe neden böyle bir eğilimin içindeyiz diye sormak da hakkımız.
Marx bir üçüncü şıktan söz etmiş:

Ama zorluk, Yunan sanatının ve destanının toplumsal gelişmenin belli biçimlerine bağlı olduklarını anlamakta değildir. Zorluk, bunların bizim için hâlâ bir estetik doyum sağlamaları ve bazı bakımlardan bizim için ulaşılamayan normların ve modellerin değeri olmalarıdır.
“Bir adam çocuksuluğa düşmeden çocukluğa dönemez. Ama o, çocuğun saflığından hoşlanmaz mı ve daha yüksek bir düzeyde onun gerçeğini yeniden-üretme özlemi duymaz mı? Çocuk doğasında, her dönem kendi öz niteliğinin doğal gerçekliğinde yeniden yaşadığını görmez mi? İnsanlığın tarihsel çocukluğu, bir daha asla dönülmeyecek olan insanlığın o en güzel açılma dönemi, niçin bizi sonsuzluğa kadar büyülemekte devam etmesin? Huysuz çocuklar vardır ve büyük adam tavırları takınan çocuklar vardır. Antik çağın birçok halkı, bu kategoriye girer. Yunanlılar normal çocuklardı. Onların sanatının bizi büyülemesi, o sanatın içinde büyüdüğü toplumun ilkel niteliği ile çelişki oluşturmaz. Bu büyüleme, tersine, bunun sonucudur, ve o sanatın doğmuş olduğu, ve ancak doğabileceği, yeteri kadar olgunlaşmamış toplumsal koşulların hiçbir zaman geri gelmeyeceği gerçeğine bağlı bir büyülemedir.” (6)

Marx, antik çağ eserlerine verdiğimiz estetik değeri naif ve nostaljik duyarlılığımıza bağlıyor, insanlık kendini antik çağın genel mirasçısı ilan ederek ideal çocukluğunu orada buluyor ve yüceltiyor. Doğru mu bu? Yani biz sırf tarihsel çocukluğumuz hatırına mı bu eserleri baş tacı ediyoruz, klasikleştiriyoruz? O zaman estetik bilincimize belli bir tarihsel konjonktür algısının da eşlik etmesi gerekmez mi?. . Bayağı zahmetli bir iş. Üstelik iki kat zahmetli. Bir taraftan tarihi koşulları göz önüne getirerek eseri hoş göreceğiz, diğer taraftan eseri bu tarihsel koşullardan soyutlayarak onu bugünümüzün de estetik değeri olarak daim kılacağız. Bugün Nazım Hikmet şiiri yazılamaz, dili, sentaksı, üslubu, ritmi çağımızın algısıyla eşleşmez, sözcüklerin başka çağrışımları, insanların anlatılacak başka sorunları, konumları vardır artık. Ama Nazım Hikmet gibi yazmanın bugün abes kaçması onun şiirinin güzelliğine halel getirmez.  Bu her güzel şiirin şairine bağlı özgün yapısıyla ilgili olduğu kadar,  zaman üstü estetik kapsayıcılığıyla da ilgili elbette. Ama Nazım’ın şiirinin güzelliğini onun şimdiki zamanlı dikte edilen büyüklüğünden nasıl ayırt edeceğiz? Daha doğrusu güzellik nasıl oluyor da yaşayanlar üzerinde bir şahsın büyüklüğüne evrilebiliyor? Demek istediğim Nazım’ın şiirlerinden etkilenmeyle, Nazım’ın büyüklüğünden etkilenme iki ayrı psikolojiye denk gelir; üstelik bu şairin kendisinde olmayan bir düalizmden beslenir.
Güzellik yargısının genel geçer olabilmesi için bilinçle yaptığımız tercihten başka, bilinçdışı bir yönelimimizin de olması gerekir. Bize güzel diye sunulan bir şeyi  ‘güzel’ diye tekrar edip durduğumuz bir yönelim... Bir eserin gerçekten güzel olmasıyla, genel bir kabulün ifadesi olarak güzel olmasını birbirinden ayıralım. İnsanlar bir antik çağ eserine bakarak tek tek özgün bir psikolojik süreçten geçip nihayetinde tüm bunların derlemesi olan toplu bir estetik beğeni kazanmıyor. Hepimiz toplu bir bakışın onaylayıcı güdümünde koroya katılıyoruz.  Ama ilgili eserin üzerimdeki özgün etkisini yeniden yorumlayarak ondaki güzelliği yeniden ortaya çıkarmam mümkün; bu anlamda sanat eserinin bitmemişliğini yaşarım. Ama antik çağ sanatının genel kabul olarak yüceliği bitmiş bir şeydir, ölümsüzdür. Aslında bu yüceltme korosuna katılarak yaptığımız şey ölümsüzlüğe kendi payımıza düşen katkıyı sunmaktır. Peki bu başkasının ölümsüzlüğüne katkı yapmamız (bu ölümsüzlüğün aracısı olmamız) bizi birer diğergâmlar haline mi getiriyor? –Hayır. Bunu kendi ölümsüzlüğümüzü teminat altına almak için yapıyoruz. Burada olan ne ölüm ölümsüzlük arasındaki mistik ilişkidir, ne de ölünün adından söz etmedir. Burada olan geçmiş, şimdi ve gelecek zaman arasında kurulan senkronik ilişkidir. Tam da bu senkroniye en ideal örnek Mesih’tir: Geçmişte ölmüş, Allah katına yükselmiş, ve gelecekte yeniden dönecektir. Ama bu gelecek belirsiz olduğundan her an tahakkuk edebilir, yani şimdiki zamanlı bir uyanıklık geçmiş ve gelecek zaman arasındaki bağı dinamik bir şekilde saklar. Bu yüzden Mesih iddiasıyla yola çıkan bir yığın tarikat liderinin cazibesi iki uç zamanı birleştirmesinden kaynaklanır… Çünkü ölümsüzlük bu senkroniyle mümkündür, bu senkronize etmeyi de (buna koordinasyon da diyebiliriz) yaşayanlar olarak sadece biz sağlarız. Sonsuzluk bir donma eylemi, bir değişmezliktir. Geçmişin yüceliği nesnesinin yüceliğinde değil öncelikle bu soyut yüceliğin ölümsüzlüğündedir. Geçmişi isimsiz insanlardan oluşan bir tarih olarak hatırlamayız, tarihe ortak hafızamız diyorsak bunu ancak Büyük Ölülerle mimlediğimiz içindir. Büyük Ölüler kendi davalarını, eserlerini bugüne aktararak (aslında bunu yaşayanlar olarak biz sürdürürüz), bugünün geçmişte bir kök kazanması ve aynı konuların yinelenerek süreğenleşmesi sayesinde zamanı algılayışımıza sonsuzluk hissinin eşlik etmesini sağlayan aracılar haline gelirler. Bu ölüm korkumuzu bastıran bir şeydir. Tıpkı 12. ayda kış mevsiminin her sene gelmesi gibi. Bunu bilmek, öleceğimizi bilsek bile gelecek planları yaptığımız bir güven duygusuyla ilişiktir.

Büyük Ölülerin ölümsüzleştirilmesi ölüm korkusunu sosyal bir aidiyet içinde bertaraf etmeyi sağladığına en iyi örnek savaşlardır. İnsanlar öleceklerini bilirler ama davaları sonsuza dek yaşar.

Büyük Ölülerin ölümsüzleştirilmesinin bir de etik boyutu var.  Büyük Ölünün mükemmelleştirilmesi için yapılan maddi ve manevi yatırımın bu yanı direkt görülmez. Büyük Ölüler eşitlikçidir. Kendileri eşitlikçi oldukları için değil, yaşayanlar onu emsal göstererek onun eşitsiz büyüklüğü altında eşit olma imkânını elde ettikleri için. Buradaki eşitlik itidali, yaşayanların kendi aralarındaki eşit olma ihtimalleri değil, aksine kendi aralarındaki eşitsizliğe ancak Büyük Ölülerin tüm yaşayanlara üstünlüğünü dikte ederek tahammül edebilmeleridir.
Eşitlik negatif bir erdemdir: Hem üsttekinin alttakine gösterdiği teveccüh biçiminde, hem de alttakinin üsttekini feragat etmeye zorlamasıyla. Ama sınıflı toplumlarda karşılıklı eşitlik yoktur, bir üçüncünün iki taraf üstündeki hakem(hakim=egemen) konumu kabul edildiğinde eşitlik ortak bir talep olabilir. Hiç şüphesiz ilk akla gelen kanun önünde eşitliktir. Ama kanuna gelene kadar eşitliği bozan birçok etmen yürürlükte. Kaldı ki kanun karşısına çıkmak negatif karakterli eşitliğin vardığı en son noktadır. Eşitlik en çok benzerler arasında güçlü bir dürtüdür. Benzerlikten kastımız sınıf ve statü konumu elbette.

Alçakgönüllülük de eşitlik referanslı negatif bir erdem değil midir? Üstteki alttakine alçakgönüllü davranabilir ama tersi olmaz. İnşaat işçisi müteahhide alçakgönüllü davranamaz. Örneğimizi daha da somutlayalım: yirmi yaşlarında enerjik, sağlıklı, sportmen bir inşaat işçisi; yaşlı, hastalıklı ama zengin müteahhit karşısında alçakgönüllü olamaz. Bu davranış ona yasaklandığı için ya da görgüsüzlük olarak karşılanacağı için değil, alçakgönüllülük ancak müteahhidin statüsünü doğruladığı için böyledir.  Alçakgönüllülük müteahhidin statüsünün bir uzantısı, ama ruhsal bir uzantısı değil, konumu gereği hak ettiği bir davranış olarak uzantısıdır. Alçakgönüllülük hiç de öyle her içinden gelenin  “iyi” olmak için başvuracağı anonim huylarımızdan değildir, alçakgönüllü olmak için deyiş yerindeyse sertifika gerekir. Alçakgönüllülük zıttı gibi görünse de gizli bir kibri besleyebilir. Bu negatif erdemi sevgiden nasıl ayırt ederiz öyleyse? Alçakgönüllülükte diğerine gösterilen teveccüh dolaylama kendini sevmeye dönüşür.

Büyük ölülerin yüceltilmesinin arkasında ‘eşitlik’ dürtüsünün olduğunu söylemek ilk başta ilginç gelecek. Çünkü bir ölünün büyüklüğü ile onu yüceltenler arasında eşitlik aramak paradokstur. Ama biz Lacan’ın ‘Büyük Öteki’ kavramını ‘Büyük Ölü’ kavramıyla yer değiştirerek Tanrı üzerinden ne demek istediğimizi göstermeye çalışalım.

Tanrı, Büyük Ötekilerin en büyüğüdür. Tanrı’nın büyüklüğü deneyimlenerek elde edilen bir bilgi değildir; her şeyden önce bir bilgi değildir, bir arzudur. Tanrı’nın varlığına inanç, bir mantık çıkarsamasından çok, evrenin ve zamanın başıboşluğuna karşı insanın bir düzen arama ihtiyacına karşılık gelir. Ama bu da sorulara sadece kestirmeden karşılık veren bir bilgidir. Bu bilgiyle ne yapacağımızı bilemeyiz; bu bilgiyle kalsaydık başıboşluktan kurtulamazdık yine de. ‘Tanrı evreni ve canlıları yarattı…’ Eee sonra? Bu bilgiyi niçin verdiğin bilginin kendisini önceler. Tanrı’nın büyük olduğunun söylenmesi Tanrı’yı yüceltmek için değil, insanları aşağılamak içindir. Biz aşırı yüceltilmiş bir Tanrı sayesinde “eşit” hale gelebiliriz ancak. Aramızda eşit olmasak bile Tanrı katında eşit olmamız için herkesin onun en büyüklüğünü teslim etmesi gerekir: ‘Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var.’ Bu “eşitlik” elbette bir yanılsama. Çünkü bu kez de Tanrı’nın en büyük olduğu tesliminin yanında ona en yakın benim, ya da onu ben temsil ediyorum gibi seküler bir büyüklük yürürlüğe sokulur. Peygamberlerin ömrü Tanrı’nın varlığını ispatlamakla değil, kendilerinin peygamber olduğu iddiasıyla geçmiştir: ‘En Büyük Ötekiye en yakın benim.’ Böylelikle ortaya seküler en büyük olanağı çıkar.
Büyüklüğün mühendislik tarafı hiç eksik olmaz. Silsile halinde devam eder. Peygamber öldükten sonra bu kez de peygambere en yakın olanların iddialarıyla yeni büyüklük olanağı doğar. Dikkat edelim peygamberin en büyük ilan edilmesinin mutabakatı üzerinde döner bu çabalar. Acaba burada alçakgönüllülükle mütevazılık arasında bir ayrım yaratabilir miyiz? Alçakgönüllülük denilen erdem daha baştan Ölü-Büyük’ün müritlerine gösterdiği örnek davranışken mütevazılık Ölü Büyük’ün en büyük olarak kabul edilmesiyle kurulur. Sonra bu mütevazılık kavramın anonimleşmesiyle ‘haddini bilmek’ biçiminde yaygınlaşır ve itaat haline gelir. Kime itaat? Ölü-Büyük’ün büyüklüğünü silsile halinde devam ettiren canlı büyüklere. Alçakgönüllülük bir tercihken, mütevazılık sosyal bir dayatmadır.





Sarıyer Rumelifeneri Köyü’nün mezarlığına girince sağ çaprazda bir mezar taşı dikkatimi çekmişti vaktiyle. Üzerindeki yazı yüreğime işlemişti: ‘Kimsesiz Fatma.’  Bu yazıyı yazarken aklıma geldi, sahi kimin nesiydi bu Kimsesiz Fatma? Rumelifeneri’nde yaşayan öğrencim Ali Aslan’ı aradım, benim için köyün yaşlılarından bir bilgi alabilir miydi? İşte Ali Aslan’ın topladığı bilgi: “1960’lı yıllarda Rumelifeneri Köyü’nde vefat ettiği tahmin edilmektedir. Kadın köye çalışmaya gelmiş. O zamanlar köyde balık ağları tamiratı işleriyle kadınlar uğraşıyormuş.  O da bu işi yapmış. Rumelifeneri Köyü’ne yerleşmiş fakat ne evlenmiş ne de çocuğu olmuş. Kimsesiz Fatma en çok karanlıktan korkarmış. Öldüğünde mezarının üstüne ışık konmasını bile istemiş. Fakat köy halkı buna pek sıcak bakmadığından ışık konmamış mezar taşına...”



(1)   Heidegger, Düşünmek Ne Demektir? Çev. Rıdvan Şentürk, Paradigma Yayıncılık, İstanbul 2009, s.58
Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Çev. Turan Oflazoğlu, MEB Yayınları, İstanbul 1997, s. 157… Aynı paragrafın bu kitaptaki çevirisi şöyle: “Öç ruhu, evet, yalnızca şu: istemin zamandan ve zamanın “böyle idi”sinden tiksinmesi.”
(2)   James Joyce, Dublinliler, Çev. Murat Belge, İletişim Yayınları, s. 236, 1. Baskı, İstanbul 1987
(3)   Bu şarkıyı Youtube’dan dinleyebilirsiniz. Hakikaten de insana kaybolmuş bir şeyleri hatırlatan hüzünlü bir şarkıdır: http://www.youtube.com/watch?v=43q-ZeMhFaQ
(4)   Seküler ölümsüzlüğe, öldükten sonra ismin yaşaması örnek verilebilir. Uhrevi ölümsüzlük ise daha basit görünmesine rağmen daha karmaşıktır: “Her canlı ölümü tadacaktır.” Bu sözü söyleyen Tanrı şöyle demeye getirir: ‘Ey insanlar kendi kendinize öldüğünüzü sanmayın, sizi ben öldürüyorum.’ Tanrı ölümsüzlükle ölümün biteviyesizliğini kendi hâkimiyeti olarak dayatır. Ama inancı hevese çeviren asıl hâkimiyet insanın yeniden diriltileceği vaadi üzerine kuruludur.
(5)   Karl Marx, Kapital, 1. Cilt, s.239 Çeviren, Alaattin Bilgi, 1. Baskı, Sol Yayınları 1978,

(6)   Karl Marx, Grundrisse cilt 1, s.47, Çev. Arif Gelen, Sol Yayınları 1. Baskı, Ankara 1999

28 Haziran 2014 Cumartesi

Üçüncü Tekil Şahıs

Cumhurbaşkanı Gül'den 'paralel paşa' haberine sert tepki

Cumhurbaşkanı Gül'den 'paralel paşa' haberine sert tepki

Cumhurbaşkanlığının resmi sitesinden bugün bir gazetede çıkan haber üzerine çok sert bir açıklama yayınlandı.
İşte o açıklama;

Bugün bir gazetede Türk Silahlı Kuvvetleri ’nin komuta kademesi ve üst rütbeli subaylarıyla ilgili yapılan yayını Sayın Cumhurbaşkanımız büyük bir sorumsuzluk örneği olarak görmüş ve bundan derin üzüntü duymuştur.

Sayın Cumhurbaşkanımız, bölgemizde olağanüstü gelişmelerin yaşandığı bir dönemde, milli menfaatlerimizin teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili yayınlarda her zamankinden daha fazla titizlik gösterilmesi gerektiğini hatırlatmıştır.

“…derin üzüntü duymuştur.”
Kim duymuştur derin üzüntüyü?
-‘O’ duymuştur.

‘O’nun derin üzüntü duyduğunu kim bildiriyor?
-Makam bildiriyor.

‘O’nun derin üzüntü duyduğuna kim tanık oldu?
Belirsiz…

Geçelim… Başka bişey:

“Derin üzüntü” bir duygu mu, bir duygu iletimi mi?
-Duygu iletimi (burada ‘duygu’ diye yazmak bile gereksiz, sadece ‘ileti’ demek kâfi.)

“Derin üzüntü duyma”nın görsel bir standardı var mı?
-Yok. Sadece yazılı ifadesi var.

“Derin üzüntü duymak” üzüntü duymanın mertebelerinden biri, üzüntü sınıflandırmasının zirvesi. Ama hepimiz biliyoruz ki, duygunun saf, yaşanmış hali değil. Öyleyse “derin üzüntü duymak” ile, “derin üzüntü duymuştur” ifadesi arasındaki fark ne?
-Birincisi, duygunun şimdiki zamanlı kendi halindeliği; ikincisi, geçmiş zaman hikâyesi… yani “derin üzüntü duymuştur” kişisi, biz bunu okuduğumuzda artık derin üzüntü duymuyor.

Peki artık duymadığı bir şeyi ifade etmenin hikmeti harbiyesi ne? Kamuoyunda bir duygu hemhalliği yaratmak mı? ‘O’ derin üzüntü duyduğuna göre biz de duyalım… Doğru mu bu?
-Hayır. Biri “derin üzüntü duydu” diye derin üzüntü duymazsınız. Derin üzüntü duyan ‘O’ya derin üzüntü duymak… Kendinizi zorlamayın, olmaz böyle bişey.

Acaba, aslında öfkelendi de bunu “üzüntü” gibi içe yönelik bir duyguyla ifade etmeyi mi tercih etmiş?
-Evet böyle bişey var.

Yoksa öfkelendiği halde, öfkesini tatmin edecek bir şey yapamadığı için mi üzülmüş?
-Öfke/üzüntü geçişlerinde bu tür bir diyalektiği varsayabiliriz ama, burada olan başka bir şey.

Nezaket?
-Evet nezaket ama, diğerine gösterilen saygıdan kaynaklanmıyor; dil, ilgili şahsın kendini yüceltme beklentisinin aracısı.

“(O) derin üzüntü duymuştur” derken gösterilen derin üzüntü değil ‘O’dur. Tabi gösteren de “derin üzüntü” oluyor bu durumda. Böyle diyebilir miyiz? Doğru mu bu? Gösteren ve gösterileni aynı ifade içinde tutmak… bu ikisi arasında bir didişme yok mu? Patlamasın sakın?
-Hayır patlamaz. Bu bir duygu temsili. Temsil patlamaz… Derin üzüntü duymak=öfkelenmek… Öfke, duyulan değil temsil edilen bir duygu en üst makamda. Üzülmeyle temsil ediliyor, ama gerçek safiyane haliyle üzülmeyle değil, “üzüntü duymuştur” ifadesiyle… Yani boş laf!.. Evet ama referansını hazır bir göstergeden alıyor, J. L. Austin’in edimsözü gibi. Zaten dikkat ederseniz bu haberi veren Radikal gazetesi sanki simultane çeviri yapıyor, “çok sert bir açıklama yayınlandı” diyor.

Peki nerden geliyor böyle bir dilin gücü?
-Uzaklıktan. Dil mesafe kurar. Tanrısal bir dil bu! Doğrudan konuşmuyor. Önce kendini bir ‘O’ haline getiriyor, sonra onun sözlerini dile getiren başka bir ‘o’yu (melek) konuşturuyor. “İlahınız bir tek Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. O rahmândır, rahimdir.” (Bakara,163) “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı.” (Tekvin, bap 1-2) ‘O’nun adına konuşan biri yok burada, ‘O’nun sözlerini aktaran başka bir ‘o’ aracılığıyla ancak ‘O’ kendisi olabiliyor. Kendi adına değil, kendisi gibi konuşan  birileri: Çoğullaşma!.. Tekliğini muhafaza ederek oluşan çoğullaşma…


18 Haziran 2014 Çarşamba

Neden Ekmeleddin İhsanoğlu?



Ekmeleddin İhsanoğlu:

Sanıldığı gibi CHP’nin değil MHP’nin çatı adayı. Ya da CHP, MHP’nin destekleyeceği bir aday gösterdi. Ya da aday danışıklı bir şekilde el altından belirlendi ve teklif CHP’den geliyormuş gibi yapıldı. Bunlar işin prosedür kısmı ama zekice. MHP tabanı benimsemiş görünüyor, CHP tabanı buruk, itirazlar var; solcular tamamen karşı, boykot ve kendi adaylarını gösterme peşinde.

E. İhsanoğlu’nun ismi üzerinde yapılan alaylar bir tarafa, dinciliği ve muhafazakârlığı konusunda şimdiye kadar söylenenleri doğru kabul ediyorum, ve elbette aynı minvalde daha birçok şey söylenebileceğini de. Zaten CHP yönetimi de bu özelliklerinden ötürü onu aday göstermiş. Bu yüzden ortada bir aldatma aldatılma ilişkisi yok. Peki bu neyin işareti? Toplumdaki genel muhafazakârlaşmanın CHP’yi de esir aldığının, ya da CHP’yi de iyice tavizkâr bir noktaya doğru sürüklediğinin mi?

Kısmen evet, kısmen hayır.

Türkiye toplumunda muhafazakârlık sittin senedir batılılaşma karşıtlığı üzerinden yürütülüyor, bu hiç değişmedi. Gariptir, eski sosyalist sistem kapitalist sistem kutuplaşması etkisiyle oluştuğunu düşünsek bile Türkiye solcularının önemli bir bölümü hâlâ politikasını batı karşıtlığına dayandırır. Ama  öte yandan toplum sofra adabından devlet yönetimine kadar sinsi bir şekilde batılılaştı da. Cumhurbaşkanlığı makamı ve seçim, batılı kurumlar nihayetinde. Ama muhafazakârlığın yerel dört ayağı var ki, hiçbir zaman bu iktidar döneminde olduğu kadar tehlike arzetmedi. Birincisi, dinciliğin egemen düşünce olarak toplumun bütün alanlarını ele geçirmesi. ikincisi yolsuzluk, kayırmacılık ve doğa katliamının (inşaat sektörü sayesinde bu üç ahlâksızlık el ele meşruiyet kazanmış) telafi edilmez biçimde ülkeyi kirletmesi. Üçüncüsü kadın özgürlüğünün (ve elbette cinsel özgürlüğün) giderek ortadan kaldırılması. Dördüncüsü dinci taraftarın militanlaşması ve uluslar arası radikal İslamcılıkla mezhep savaşı üzerinden ittifak kurması, iç savaş olasılığı… Ama mutedil bir muhafazkârlık var ki, bütün derdini aile hayatının korunmasına ve istikrarlı bir ekonomiye bağlamış. Kutuplaşma içersinde derdini anlatamıyor. KONDA’nın yerel seçim sonuçları değerlendirme anketine göre AKP’ye oy verenlerin %75’i başbakanın ve adı malum bakanların yolsuzluk yaptıklarına inanmıyor. Çünkü dincilik bu kitle üzerinde; yolsuzluk, adaletsizlik, gaddarlık gibi ahlaksızlıkların üzerini örten veya hiç değilse mazur gösteren  bir illüzyon yaratıyor. E. İhsanoğlu’nun adaylığı muhafazakâr bu kesime cazip gelebilir, onlar için bir çıkış olabilir.

Herkes bilir ki gelinen bu noktada sosyalizmle akp’li bir cumhurbaşkanı adayı arasında seçim yapmıyoruz; seçimimiz ahlaksız bir iç savaşla, hayatı kör bir dinciliğe kurban eden dibine kadar hırsızlığa bulaşmış bir anlayışla, toplumun uzlaşıya dayalı sağduyusu arasında.  Ve ilk kez akp karşıtı muhafazakârlarla chp arasında bir seçim ittifakı kuruluyor.  Bu ittifakın kazanma ihtimaline en küçük bir katkı bile esirgenmemeli.  Çünkü E. İhsanoğlu’nun kazanmasının kaybeden diğeri karşısında asimetrik  çok daha büyük olumlu sonuçları olabilir. Yani asıl önemli olan E. İhsanoğlu’nun kazanması değil, diğerinin kaybetmesi… Belki de siyasal İslam ancak böyle iflas edecek; belki de siyasal islamı tarihin çöplüğüne atacak bir seçimin arifesindeyiz…


9 Haziran 2014 Pazartesi

Karaköy Vapur İskelesi



Karaköy vapur iskelesinin önü, bir mart akşamı... rüzgarlı serin hava hafiften titretiyordu ama bir omuz hareketiyle savuşturuyordum tenimde dolaşan soğuğu, böyle yapınca çıkardığım giysimi sanki yeniden giymiş oluyordum. Farkında mısınız bilmiyorum, Galata Köprüsü’nün yüksekliği bir kuytuluk verir buraya, akşamın bu saati vapurun da son seferlerine denk gelir, işini gücünü bitirmiş, bir yerlerde demlenmiş, sevgilisiyle buluşmuş ve telaşsızca evine dönen insanlar… İnsanların iyi hali yani; göz göze gelirsiniz gerginlik yaratmaz, gözünüzü kaçırmazsanız akşamın kârı selam bile alırsınız onlardan…

Bir çift geçti önümden, vapur yolcusu değillerdi, buraya kadar gelmişlerdi ve yol bitmişti sanki. Kadının eli adamın montunun cebindeydi, adamın eli de ordaydı.

Kaçamak bir şey yaşıyorlardı.

Nasıl anladım bunu? Ya da nasıl anlatılır?

Konuşuyorlardı… Hayır konuşmuyorlardı, ağızları açık bakışıyorlardı. Sanki biraz sonra ayrılacaklardı, ya da haftalık/aylık buluşmalarından biriydi; özlem vardı, bir tedirginlik, ertelenmiş, sahiplenilmemiş şeyler…
Adam kafelerden birine yönelecek oldu, kadın ona kıyıdaki boş bankı işaret etti. Adam kadının yüzüne baktı, uzun süre birlikte olanlar öyle bakmazlar; adam kadının yüzünü taradı, her milimetre karesine ayrı ayrı baktı, sonra yeniden toplu bir bakış; gülümseyerek olumladı bu yüzü, içine çekti. Elindekinin kıymetini bilen bir bakıştır bu, sadece geçmişin özlemiyle dolu değildir, geleceğin özlemi için de tasarrufta bulunur, gördüğünü depolar; istemese de böyledir. Kadın sanki adamın dikkatini dağıtmak için (hayır tek taraflı değil, kendi dikkatini de dağıtmak için) gülerek yüzünü iki yana salladı ve banka yöneldi.

 Hemen önlerinde, ayaklarının altında demir bir halkaya bağlı boş bir kayık dalgada salınıp duruyordu ve tepelerinde mehtap vardı. Belki bu akşamın daha öncesinden gördükleri mehtabın aynısı ama banka oturunca onu birbirlerine göstererek manzarayı tamamlayan bir şey olarak yeniden fark ettiler.

Bankta oturan iki sevgili… Dur burada. Bank… Bir mekân... Kamusal alanın sebil eşyalarından biri ama iki sevgili oturunca alabildiğine özelleşiyor, daha da ötesi mahrem. Kaçamak yaşayan iki sevgili için birden yuva haline geliyor bank, etrafta dolaşan ne alırdınız diyen garsonlar yok. Bak bu garson meselesi ilginç bir olumlanma aşamasıdır, sahibi olan bir mekânın içinde bir masanın etrafına oturursunuz ve size adetten de olsa hürmet gösterip kölelik eden garsonlarla sizin müşteri kimliğinizi benimseyen bir yığın insanın arasında varlığınız meşrulaşır. İçtiğiniz çayın, yediğiniz yemeğin parası değildir sadece ödediğiniz, varlığınızın benimsenme bedelidir de. Oysa bir bankta meşrulaşmak için kendi kendinizden başka kimse yoktur. Bakın bu konuya devam edeceğim…

Ama daha da özel bir şeyler var bu bankta. Tam kıyıda, önlerinden geçen kimse yok ve sırtlarını insanlara dönmüşler, ufuk denizde, ta uzakta adaların ışıkları.



Kadın başını adamın omzuna yasladı, ayın ışığında, suyun yansıyan gölgesinde kadının yüzü bir başka güzeldi. Tanrım çok güzeldi. Birkaç adım attım, arkadan iyice yanaştım onlara.

Kadın, “Böylece sonsuza kadar durabilirim” dedi… Kahrolası hayat basitti işte…


29 Mayıs 2014 Perşembe

Ödleklik, Masumiyet ve Yalan Üzerine Konuşmalar


Çağnam Erkmen
Her Okur Kitabı Yeniden Yazar.
Çağnam Erkmen, J.D. Salinger’in YKY’den yayınlanmış, Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını, Ömer Şenel aynı kitabın Fransızcadan tercümesi olan Gönülçelen’i okumuştur. Sayfa numarası referansları iki ayrı çeviriye aittir.
Ömer Şenel:
Hikâyenin anlatıcısı Holden Caufield (H.C.) romanın ortalarında kendisini tanımlayacak şöyle bir laf eder :
“Kaybolması bana üzüntü verecek bir şeyim yok benim. Belki de ödlekliğim bir bakıma bundan ileri geliyordur.” (s. 101)
Yukarıdaki cümleyi baz alıp, cümleyi tersinden düşündüğümüzde kaybedince üzüntü verecek şeyleri olanların daha cesaretli oldukları doğru mudur acaba?
Oysa gözü karalığın ön habercisi olarak kaybedecek bir şeyim yok benim, der insanlar. H.C. ödleklikle sahip olduklarını umursamamak arasında ironik bir değiş tokuşa girer, biri diğerinin hem sebebi hem de sebeplendiği şeydir. Anlatıcı kafamızı karıştırır.

Buradan devam etmek isterim… Çünkü H.C. toplumu tiye alırken kendini de tiye alır, bunu yaparken kendini aşağılamaz, eyleme geçmediği için kendini ödlek ilan ederken, insanoğlunda köküne kıran giren zaafını açma, ortaya dökme erdemiyle bize asıl cesaretini sezdirir. ‘Kaybolması üzüntü verecek bir şeyi olmamak…’ Bu bir huy mudur, bir karar mıdır?

Cümleyi şimdi şöyle kurduğumuzu varsayalım: ‘Kaybolması üzüntü verecek bir şeye sahip olmamaya karar verdim…’

Çağnam Erkmen
‘Kaybolması üzüntü verecek hiç bir şeyim yok,’ söylemi her açıdan palavra. En azından egoyu kaybetmekten aşırı korkanın çaresizliğidir bu. Üzüntü, acı ve korku da ayrıkotu gibi üzerine basıldıkça gürleşecek, toprağına tutunacak kavramlar. Bazen cesarete bazen de anlatıcının dediği gibi ödlekliğe.  En çok korkanların en cesurlar olduğunu gözden kaçırmazsak, kaybetme korkusu hem kahramanlığın hem de ödlekliğin tekelinde olmuyor. Korktuğu için cesaret gösterenlerle, gözü pek olduğu için ürkütücülüğü tanıyanların farkı yok. Aslında H.C. kaybolmasından üzüntü duyacağı şeyi defalarca hatırlatıyor; neredeyse her bölümde. Üstelik derin bir çaresizlik ile. Bu yüzden cesaretsizlik yerine ödleklikle karşılık bulmasına şaşırmamak lazım. Kaybolmasından korktuğu şey; Masumiyetin kayboluşu.

‘Şey’ler sahteleştikçe, geliştikçe, tutunmaya çalıştıkça, var olma savaşı verdikçe masumiyetini yitiriyor. Anlatımın arka planında bu yitiriliş seziliyor:
“Ona kartopunu kimseye fırlatmayacağımı söyledim, ama bana inanmadı. İnsanlar size hiç inanmıyorlar zaten.” (s.40)

Mesela, dama taşlarını hep arkaya dizen küçük kızın oyunu oynamak yerine tercih ettiği dama taşlarını tahtanın arkasına dizme eğiliminin masumluğu... Kuralları işletmek yerine onu mutlu eden saflık ve naifliğe sahip çıkması gibi:

“Dama oynuyorduk. Arada bir takılıyordum ona, çünkü damalarını en arka sıradan hiç kıpırdatmıyordu. Ama fazla da ileri gitmiyordum, Jane’le fazla dalga geçmek istemezdiniz. Sanırım kızlarla fırsat buldukça langur lungur dalga geçmeyi severim, gülünçlük olsun diye. Ben aslında dalga geçmek istemeyeceğim kızlardan hoşlanırım en çok.” (s.78)

H.C. kitap boyunca naifliğini yitirmiş insanlara diş biliyor. Hepsini salak olarak değerlendirmesinin sebebi bu. Oda arkadaşı Stradlater’ın dama taşlarını arkaya dizen Jane’i anlamak yerine onu bir arabanın arka koltuğunda düzmekten ve düzüşünün de sıradan bir tekrar olacağını bilmekten huzursuz oluyor.
H.C.’nin üç gününde onca erişkin yerine on yaşındaki kız kardeşinin huzuruna ve koşulsuz sevgisine ihtiyaç duyması da yitirilmemiş masumiyete sahip çıkışından değil mi?

Ö.Ş
“Kaybolması üzüntü verecek bir şeyim yok” sözü değil burada H.C.’nin asıl anlatmak istediği; asıl anlatmak istediği ödlekliği… Ödlek olduğunu söylemesi de değil, birçok şey gibi kendi ipliğini pazara çıkarmaya karar vermesi… Yani dövüşmekten kaçındığı ama efendilik bende kalsın, diye kaçındığı değil; düz anlamıyla dayak yemekten korktuğu, dövüşmeyi beceremediği için ödlek olduğu. Yani ödleklik madara eden, piyasa işi maço bir ağızda karşısındakini dişileştirici bir kavramken H.C. bunu peşin olarak üstleniyor. Okuyucudan önce davranıyor; bir erkeğin dövüşmekten kaçındığı için insanın aklına ilk gelecek kavramı o kimse söylemeden itiraf ediyor. İtiraf etmekle kalmıyor, kavramı açımlıyor… Yeni bir ödleklik olanağı sunuyor… Elimizden yargı gücümüzü alıyor.  Olay şu: H.C. mendilini çalanı bildiği halde onunla dövüşmeyi göze alamıyor, fanteziler kuruyor ama fantezilerini gerçekleştirecek yürek yok onda. H.C. dövüşmeyi beceremediği için şiddet fantezisi kuruyor; ve ödlek olduğu için  mendilini kaybettiğine üzülmüyor. Rasyonalize etmek için de bunun tersini söylüyor. Ama yazarın ironik üslubuna dikkat, bizimle bir aldatma oyunu oynamıyor, aldatmayı hayatın sırtına yıkıyor.

Ç.E.
Dövüşmekten kaçınmakla, dayak yemekten kaçınmak arasındaki önemli farkı gözden kaçırmamış olduğunu sanıyorum. Çünkü ikisi arasında ironik bir ayrım var. Dövüşmek bir zafer edinimini beklentilerken, dayak yemekten kaçınmak mutlak ödleklik değil. Savaşmamaya baştan razı olmaktır; dövüşmemek. Edinimden vazgeçmek…Ve ödleklik burada. Yoksa yenilmek de dövüşmenin bir parçası. H.C. dayak yemekten kaçınmıyor ve defalarca hırpalanıyor. Ama sadece hırpalanmakla ve aşağılanmakla yetiniyor. Kendi cezasını diğerlerine verdiriyor. Dövüşmeme durumu; rıza göstermesi, sonuna kadar gitmemesi. Dayak yemekten korkmuyor, asla, ama dediğin gibi dövüşmekten kaçınıyor. Dövüşmemeyi salt fiziki anlamda kullanmıyorum. H.C.’nin ‘zafer kazanma’ ile ilgili sorunu var o yüzden kendini ödlek olarak görüyor. Hasmını kendisini dövdürtmeye zorlayan bir gıcıklığı var. Sahteleşmiş insanları sahtelikleri ile karşılaştırıyor. Bir açıdan onlara kendilerini dövdürtüyor.
‘Zafer kazanma’ bir çeşit yanılsama; sahteliğin teneke madalyası.

Ö.Ş.
Dövüşmekten kaçınanla, dayak yemekten kaçınan arasındaki farkı iyi anlatmışsın. Cesaret ve ödleklik kavramlarına tanımı veren bir maço dünyası var. Kavga, dövüş, savaş, mücadele v.b. şiddet içeren dünyada bu kavramlar bir standarda kavuşmuş. Çanakkale Savaşı’nda bir yığın kahraman sayarsın ama bu savaşa girmemize karşı çıkan bir tane bile cesur kişi sayamazsın. Çok zordur, bir kavramın anlamıyla oynamak. Ama düşünmek denilen şey, kavramı kendi hakkında düşündürtmek değil midir? Benim baştan H.C.’nin ödlekliğine takılmam bundan. Yazar önce kavramı belirsizleştiriyor. Nasıl yapıyor bunu? Düşün ki, Salinger’in bu romanı yayınlayış tarihi 1951, Amerika 2. Dünya Savaşı’nın galibi ve savaş öyküleri (ki çoğu kahramanlık öyküleridir ve Amerikalılar öykü anlatmayı pek severler) anlatıcıları henüz 25-30 yaşlarında ve yeni kuşak bu öykülerin gölgesinde kendine kimlik arıyor…
Sürekli dayak yersen dövüşmekten de kaçınabilirsin. Çünkü dayak yiyeceğini bile bile kendinden güçlüye saldıran kişi, bu dünyada cesur değil gülünç karşılanır. Tercih burada cesaretle korku arasında değil, korkuyla utanç arasındadır. Bu dünyada diyorum çünkü kavramları iyi ya da kötü yapan insanların onları kullanım şeklidir. Bir kavramın insan üzerindeki ilk etkisi kötü veya iyi olduğudur. Hatta kavramları en başta niteleyen ‘iyi’ ve ‘kötü’ kavramları da iyi ve kötüdür. Soru şu: anlam neden sabittir? Ve devamında: insanların anlamların sabit olduklarına inanmalarıyla düşünme faaliyetleri arasındaki ilişki ne? Şimdi H.C.’ye dönelim, H.C. ben ödleğim derken saf bir itirafta bulunmuyor amacı yenilgiyi kabul edip bizden rızamızı almak değil, hayır.

Cevap1 yazında “Kaybolması üzüntü verecek hiç bir şeyim yok, söylemi her açıdan palavra,” demişsin… Bence bir ruh haline ve edebi bir söze önerme muamelesi yapmışsın. ‘Herkes korkaktır’ demekle ‘sen bir korkaksın’ demek faklıdır. İkinciyi söylerken bir kişiyi özelleştiriyorsun, daha ileri gitmek istersen bu insanın korkularıyla nasıl baş ettiğini, korkularını nasıl gizlediğini gözlemlemelisin, eğer bu gözlem korku kavramını da sorgulamaya götürürse (ki bunun iki ayağı var, birincisi insanlar nelere korku diyor ve ikincisi kavram kendi halinde elimizdeki malzeme olarak bizi nasıl yönlendiriyor?) ‘özel’den ‘genel’i ilgilendiren sonuçlar çıkarabilirsin. H.C. “Kaybolması üzüntü verecek hiç bir şeyim yok,” derken bunu ödlekliğinin gerekçesi yapıyor, sanki kaybolması üzüntü verecek bir şeyi olmadığı için ödlek; peki ya tersi doğruysa, yani sebep ödlekliğindeyse, ödlek olduğu için hiçbir şeye sahip olamıyorsa. Bu muğlaklık bir gerçeklik tasvirinin gelgiti değil bir ruh halidir. H.C. ödlek olmanın kötü bir şey olduğuyla ilgili insanlarla hemfikir. Kavramın kötü izlenimi hakkında bir oynama yapmıyor. Birkaç satır önce şöyle diyor mesela. “Ödlek olmak hiç de hoş değil. Belki büsbütün ödlek sayılmam.” (s.101) Bir ihtiyat payı da bırakıyor… Ne var burada?.. Bana köpeklerin dövüşünü hatırlattı… Güçlü köpekle, çelimsiz ödlek köpek karşılaştıklarında çok kısa sürede bir tavır bozunması olur, çelimsiz köpek yere yatar ve boynunu uzatır, bu eylem güçlü köpeği aniden yatıştırır, sert bir fren etkisi yapar… Bence HC’nin okuyucuda ilk yapmak istediği bu, kendini ödlek ilan ediyor ama diğerini de zaferden mahrum bırakıyor…

Ç.E.
‘Sürekli dayak yersen dövüşmekten kaçınabilirsin’’ sözün sürekli aynı tipte bir ‘mücadele’den bahsedersen haklı olabilir. Kimse sürekli dayak yemez. Eğer dayak yiyorsan dayak atmayı da deneyimleyeceğin birini muhakkak bulursun. O yüzden ana babalarından şiddet gören çocuklar, sokakta dövecek daha zayıflarını arar ve bulurlar. Sürekli dayak yemek, bir dava için; biraz önce belirttiğim obsesif kompulsif tekrarlar için geçerli. Evet, güçsüzsen vazgeçebilirsin, kuvvetlenmeyi ya da zırhlanma süresini tercih edebilirsin. Bu yapılamıyorsa o zaman başka sebebe bakmak lazım. H.C. kendisine hoyrat davranılmasına izin veriyor. Dayak arsızı terimine de bir göz atmak gerekiyor. Neden gücün yetmediği halde kereler ve kerelerce saldırırsın?
H.C. fantazi olarak, bazılarını gebertmeyi düşünüyor ama kimseye el kaldırmıyor. Yapmak istediği, karşısındakinde bir sarsıntı yaratmak. Nitekim, el kaldırmak istediği tek an, kendisine benzeyeceğini anladığı ve kıyamadığı çok sevdiği küçük kardeşi oluyor. Onun elektroşoku burada. Sadece kendimizle yüzleştiğimizde zavallılaşıyoruz.
Sürekli yenilen birinin gülünç olması saptaması doğru ve duyulan utancı anlatıcı ‘çok utandım’ diyerek öteliyor. Öteleme bir açıdan olan biteni değersizleştirme. Utanma duygusu yok H.C.’nin, utandırma ile derdi var. Sahtekarı utandırmayı kendini kullanıma açarak yapıyor.
Standarta kavuşmuş kavramlar hakkında haklısın, tersinden okumakla ilgili yaklaşımını beğeniyorum da düzünü de ihmal etmeyelim.
H.C.’nin roman figürü olarak diğer figürler üzerinde yaratmak istediği etki yerine, okuyucu üzerinde bırakmak istediği etkiyi dile getirmeni ilginç buldum. Bu durumda okurun da bir roman kahramanı olduğunu mu düşüneceğim?  H.C.’yi bir New York sosyete veledi olarak kendi ‘tutarsız’ dünyasında bırakıp ona seyirci koltuğundan bakmak mı? Biraz daha açayım; teslim olan köpek gibi başını yere yatırması, okurda mı fren etkisi yapıyor, yoksa olay örgüsü içindeki hasmında mı?
Hasmı açısından ele alacağım, çünkü yazarın kahramanıyla okura aldatmaca yaptığını kabul ederiz değil mi?
Bu durumda önerme yanlış, çünkü hiçbir hasmı bir fren etkisiyle davranmadı H.C.’ye. Aksine saatte üç yüz km. ile giden bir yarış arabası gibi üzerine sürdüler. Nakavt! Sonra da yerde boylu boyunca bıraktılar. Ama ‘zaferden mahrum bırakma’ tamlaması oturuyor. Çünkü hasımları ne için bunu yaptıklarını anlayamıyorlar. Nasıl o noktaya geldiklerini de…
H.C., kitapta sürekli ‘Vay canına!’ diyor.
‘Vay canına adam gerçekten sinirlenmişti’
‘Vay canına, nasıl korktum bilemezsiniz!’ (s185)
‘Vay canına, coşmuştu adam!’ (S177)
‘Vay canına, nasıl da sinirliydim!’ (s98)
‘Vay canına, kendimi nasıl da tuhaf hissediyordum!’ (s93)
‘Vay canına, apar topar nasıl da içeri daldım!’ (s11)
Hc’nın vay canınaları çok değerli, çünkü dürtüsellik sahtelikle çatıştığı için en anlamsız dramatik olayda bile aniden olayın nesnesinden kopup reflekslerin hayranlık uyandırıcı kendiliğindenliğine tav oluyor. Gerçek buluyor… Yüzüne inen yumruktaki ‘saf’ dürtüye sahip çıkıyor.

Ö.Ş.
HC’nin ödlek olup olmamasına neden bu kadar takıldın? Sorunu yanlış konulandırıyorsun (konulandırmak diye de bir sözcük yumurtladım şimdi iyi mi, ilginç bir sözcük ha ne dersin?) sanki ben ödlek demişim H.C.’ye sen de onun sarsılan kişisel itibarını savunuyorsun: ‘Hayır ödlek değil cesur.’ Bak şurada anlaşalım; H.C. diyor, kendisine ödlek diye, ben değil… Benim peşine düştüğüm soru şu: Kendisine ödlek deyince ne oluyor? Bir gerçeği mi ifade ediyor, yoksa yeni bir gerçek olanağı mı yaratıyor? Çünkü insan kendisi hakkında tahkir edici bir sözcük kullanıyor ve bunu ilan ediyorsa kendi kabuğunu kırmak istiyor demektir, talepkârdır. Bir dilenci ben zavallıyım derken niyeti merhamet uyandırmak ve para koparmaktır; zavallılığı kroniktir, değişmez. Değiştirmek istediği diğer insanlardır, vurdumduymaz ilgisiz insanlardan diğergâm yaratır. H.C. de ben ödleğim, ya da işte ona yakın biriyim derken kavramı kendi üzerinde sabote ediyor. Ödlek olmaya karar vermiyor, ödlek olduğunu söylemeye karar veriyor. Kime söylemeye? Hasımlarına değil elbette, kendine yani okuyucuya söylemeye. Okuyucunun ödleklik ve cesaret kavramlarını hırpalamak istiyor… Kendini anlatıyor… Edebiyatın içtenlik gereksinimine cevap veriyor… Ödlek olduğunu söyleyebilen biri neden cesur sayılmasın? Keza aptallığını iyi anlatan biri zekidir bence. Oksimoron bazı durumlarda işe yarar. Sense cesareti her ne pahasına olursa olsun dövüşmesinde arıyorsun. Tamam, anladık sen kadın başına iyi dövüşüyorsun ama H.C. öyle değil…  Kaldığı o berbat otelin asansörcüsü yarı pezevenkle kavgada düştüğü hal: parasını kaptırıyor, midesine yumruğu yiyor : “Nasıl korkuyordum, bilemezsiniz.” diyor (s.114). “Nasıl titriyordum, bilemezsiniz.”(s.115) “Birden boşandım, başladım ağlamaya.” (s.115) Sonra da fantezi kuruyor, silahını eline alıyor pezevengin bağışlanmak için yalvardığı buna rağmen üzerine ateş ettiği bir fantezi… Ve en sonunda durumu ironize ediyor: “Allah kahretsin bu filmleri. İnsanı ne durumlara düşürüyor.”
Bir ayrıntı: “Nasıl korkuyordum, bilemezsiniz.” dedikten sonra devam ediyor, “Hiç unutmam, yumruklara karşı koyabilmek için kollarımı kaldırmıştım. Pijamalı değil de giyimli olsam bu kadar korkmazdım belki.” Ödlekliğini itiraf etmesi H.C.’yi özgürleştiriyor, üzerinden büyük bir yük kalkıyor, artık ayrıntıları görüyor… Çünkü dövüşçü değil, yazar olmaya karar vermiş.  
“Öteleme bir açıdan olan biteni değersizleştirme.” demişsin, ilgimi çekti bu cümlen.
Defalarca Jane’i aramaya yelteniyor ve her seferinde vazgeçiyor. Utanıyor… Ya da utanma ile çekince arasında kavramsal bir fark yaratalım burada…

Ç.E.
Tuhaf bir itişmeye girdik. Samimiyeti söylemin çarpıcılığı ile değerlendirmek konusunda düşündürtüyorsun. Kimi zaman kendimizi aşağılamak, yüceltilme şerefini karşımızdakine bahşetmedir. ‘Yoo! Hayır asla öyle değilsin,’ denmesini beklersin. Kavga anındaki korku ödlekliğe işaret etmiyor ve bunu anlatamadım mı? Ödleklik, dövüşmekten kaçınmaktır, demiştim. Bunu fiziki güç gösterisi olarak almıyorum. Mücadelenin her türlüsü dövüşmek. Sen kavramın büyüsü üzerinden konuşuyorsun ben oraya yaklaşamama gibi bir sığlık içindeyim. Aha! Bak kendimi aşağıladım. İstersen uzlaşma sorunumuz olmasın. Zorunda mıyız?
Öğretmeni H.C.’ye bir not verir, yazılı bir nişan. Böylece bunu kulaktan kaçırması mümkün olmayacaktır; ‘Bu başına sardığını düşündüğüm bela; özel bir çeşit, dehşet verici bir bela bu. Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer, düşer, ama düştüğünü anlayamaz. Tüm düzen, hayatlarının şu ya da bu döneminde çevrelerinin onlara vermediği şeyi arayan insanlar için kurulmuştur. Veya çevrelerinin onlara sağlayamadığını sandıkları şeyleri arayan insanlar için. Onlar da aramaktan vazgeçerler..’’ ‘’Ama seni soylu bir biçimde ölürken görebiliyorum, şöyle ya da böyle değersiz bir dava uğruna... Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun bir insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.’’ (s.176)
Evet, ödleklik konusuna aynı yaklaşımla bakamadığımız için ve dediğin gibi özgürleşmediğini aksine girdaba girerkenki şarhoşluğun altbenlik konuşması gibi bir bariyersizlikten kaynaklandığını düşündüğümden, ve de ‘bir gerçeği mi ifade ediyor yoksa yeni bir gerçeklik tanımı mı, yapıyor’ sorgunu da H.C.’nin ödleklik ve cesaretle işim yok, bunların hiçbiri umurumda olmaz, şeklinde bir yaklaşımını olduğunu düşünerek, izninle, bu konuyu kapatıyorum.
Defalarca Jane’i arama konusundaki ötelemesi de, çekingenlik ve utanmadan ileri gelmiyor. Aynı ödlek olduğunu kolayca itiraf etmesi gibi, vay canına ne utandım söylemi de, utanmadığını, bunun da umurunda olmadığını gösteriyor. Sözcüğün sık kullanımı, sözcüğün anlamını değersizleştirmek için. Belki de... Belki de değil, kesinlikle bu kez soruna cevap verdim galiba. Şükür.

Ö.Ş.
Tersine döndün… ‘Dibe vurmak?..’ Ya H.C. aynı zamanda anlatıcı… Bütün yaptıklarını meşrulaştıran bir tutarlılığı var… Bunun için yazıyor… Kendini olumluyor… Olumsuzlarken olumluyor… Çünkü kendini anlatıyor… Ve berbat insanların arasında her şeyin farkında olan kendini… Ne dibe vurması; aktüelleşen bu deyimler yok mu?
Masumiyet farkında olmamakla, çocuksulukla ilgili gibi görünüyor. Öte yandan birine masum diye bakıyorsanız kendinizi paye veren bir yetkiye de kavuşturuyorsunuz demektir. Yani birine masum derken bunu deme konumunuz, diğerini bu sıfatla tanımlamaktan daha az önemli değildir. Tabi en önemlisi kaybetmişlik duygusu içinde söyleniyor bu. Sanki sürekli aranan ve bulduğunda elden kaçan bir şey, daha çok da geçmişte bir yerlerde duruyor, sanki bir zamanlar vardı şimdi yok gibi. Peki varken, o geçmişin kendisiyken de masumiyet bir özbilinç midir, yoksa dışarıdan tanımlanan mı?
Masumiyet tanımında dinî tonun hep daha ağırlıklı olduğunu düşünüyorum.
Bütün dinlerin ortak insan sorunudur masumiyet.
Adem ve Havva’nın gözünün açılmasıyla yitirdiği ve bir daha tam bulamadığı bir şey vb.
Masumiyet bir şey bilmemekle değil, masumiyetin kendisini bilmemekle oluşturulmuş bir kavram… Kendinizi masum hissedebilirsiniz, ya da suç ve masumiyet ikilemine düştüğünüz anları sınırlayarak herkes gibi yaşayabilirsiniz. Ama aramaya kalkıştığınızda kavram bir saflık, bir nirvana olarak hep uzakta bir yerde konumlanmıştır, elinize gelmiyor.
Güzel büyülü bir kavram, insana arınma vaat ediyor.
Oysa masumiyeti biz üretiyoruz. Mesela çocuklar masum mu?.. Kendi yaşıtları arasında bir izle bakalım, genel bir masumiyet bulabilecek misin?.. Biz büyüklerin dünyasında kontrolümüz altına girdikleri için masumdurlar, bize zarar vermediklerinde. Ama hep çocuklardan koruduğumuz bir dünyamız vardır… Masumiyeti üretiyoruz dedim, müsaadenle bunu açmak istiyorum… Tabi sözü illa ki H.C.’nin masumiyeti kardeşlerinde bulan döngüye getireceğim. Bu kardeşlerden biri ölmüş… Ölüler üzerinden de bir masumiyet üretimi yok mu? Belki de en çok ölüler üzerinden (bunu başka bir yazıda anlatacağım)…   Kendi halinde zararsızlıktır masumiyet. Ama nasıl zararsızlık? Zarar verme gücü elinden alındığı için veya zayıf olduğu için mi zararsız, yoksa zarar vermenin ne olduğunu bilen etik zararsızlık mı (yani zarar verdiğinde başına gelecekleri değil, yapsaydı diğer insanlara vereceği zararı bilen)?..

Ç.E.
Ha, sağol, bana edebiyat ayarı çektiğin için. ‘Dibe vurma’ H.C.’ye verilen dış ayardı benim saptamam değil. Dış bakışın yanlılığı üzerine bir sıçrama yapmıştım. Ayrıca ‘edebiyat gurularının dil kullanımındaki üstten bakış tavrını da başka bir sefer konuşalım.
Neyse, masumiyet üzerinden devam edeyim.
Masumiyet kendi başına bir olgu değil, tıpkı mutluluk gibi anlık olarak esen bir rüzgar. Yani bir kişi için salt masumdur demek mümkün değil. Bunu sıklıkla çocuklar için söylememizin sebebi saflık ve algılama eksikliği de değil. Masumiyet, inanmak ve şüphe duymamakla ilgili gibi geliyor.
Masumiyet kaybı inancın yitirilişi ve şüphe ile başlıyor.

“Bir kez Stradleter’la ben birlikte bir kızla buluşmuştuk. Ed Banky’nin arabasında, onlar arkada biz önce oturuyorduk. Herifte ne teknik vardı ama. Kızı o sakin, o içten sesiyle tavlamaya çalışıyordu; sanki, yalnızca çok yakışıklı bir herif değilmiş, aynı zamanda efendi ve içten bir herifmiş gibi. Kız durmadan, ‘’hayır, lütfen. Lütfen, yapma lütfen.’’ Diyordu. Ama bizim Stradlater kızı, o içten Abraham Lincoln sesiyle yumuşatmaya devam ediyordu. Sonunda, arka tarafta korkunç bir sessizlik oldu. Gerçekten utanç vericiydi. O gece o kızı becerdiğini sanmıyorum; ama felaket yaklaşmıştı buna. Felaket yaklaşmıştı.’’ (s52)

Yukarıdaki paragrafta ‘içten’ kelimesinin italik olarak yazılmasının bir sebebi olmalı diye düşünüyorum. H.C. içtenlikle ilgili bir şüphe içinde ve gencin yumuşak sesiyle yaptığı baskıyı mide bulandırıcı buluyor. Aynı italik yazım, genç kızın ‘lütfen’lerinde de var. Kız da sahtekar çünkü o da bir yandan istemiyormuş gibi bir sahtekarlık içinde. Aynı italik yazım karakteri, ‘felaket’ sözcüğü için de kullanılmış ki; bu da H.C.’nin sahtekarlığı. Bu italik yazı senin okuduğun Gönülçelen baskısında da kullanılmış mı? Bir bakar mısın? Çeviriyi de kontrol edelim.
...
“Sonra ortalıktaki sahtekarlara göz gezdirdim. Yan tarafımdaki bir herif getirdiği yavruyu acayip tavlıyordu. Kıza ellerinin çok aristokrat olduğunu söylüyordu. Bittim buna.’’ (s136)

“İnsanlar hep yanlış şeyi alkışlıyorlar. Ben piyanist olsaydım, gider bir kenefe kapanır, öyle çalardım. Neyse, şarkıyı bitirdiğinde, millet acayip bir alkış tutturdu. Bizin Ernie de taburesinde döndü ve o müthiş sahtekâralçakgönüllü tavrıyla eğildi. Bu ne sahtekârlıktı; Ernie’nin bu kasıntı halleri falan. (s84)

Alçakgönüllü sözcüğü de italik kullanılmış... Anlamlandırmayı sana bırakıyorum.

H.C. Gerçeklikle ilgili amansız bir şüphe içinde. Eğer samimiyetten şüphe duyarsak masumiyetimizi kaybediyoruz. Yapaylık yeniden konumlanmaya neden oluyor. İnsan gerçek değil, gerçekliğini doğumundan itibaren kaybetmeye başlıyor. Düşüncenin evrimi genel masumiyeti öldürüyor, ancak anlık masumiyetlerle de şaşırtıyor. Doğa durumunda kalamayan insan, yaşam zincirinde entrika üretmeye başlıyor. Entrika entrikayı tetikliyor. Bunun kötülük ve iyilikle ilgisi de yok. Bu bir varlık savaşı. Yaşamsal varoluş. Mesela bir aslanın hayatta kalmak için bir antilopu öldürmesi masumken, bir avcının onlarca sülün öldürmesi masum oluyor mu? Bu durumda bir vahşetten kurtulmak için adam öldürmeyi de masum bulabiliriz. Ya da gergin bir ortamda çaresizliğinden insan döveni, mutluluk üretmek için küçük yaşta biriyle sevişeni de...
H.C. görüntünün yapaylığını anlıyor. ‘normal’ kavramı topluluğun kabul gördüğü demekse, bireysel olarak farklı yaklaşımı dayatmak mümkün değil. Çevreyi gözleyerek bir konum kazanmaya çalışıyoruz. Bağımsız bir konumlanma mümkün değil, bir şekilde benliğe ve bedene yer açmak için diğerlerini ötelememiz gerekiyor. Bu da diğerlerinin icazeti ile mümkün. Bazen dürtüselliğin de masumiyet olduğunu düşünüyorum. Sanırım H.C. de aynı şeyden bahsediyor. O yüzden ‘vay canına’lara özel bir hayranlık duydum.
Bazı durumlarda adam öldüren birinin de (intihar dahil) safiyane bir dürtüsellik ve kesin bir kurtuluş için masum olduğunu düşündürten yanı olduğu fikrine ne dersin? Bu durumda senin yukarıda yazdığın zarar vermeme olgusu ile ters düşer gibi oldum.
Kahramanlıkla ilgili bir paragraf var, H.C.’nin savaştan dönmüş ağabeyinin düşüncesi;
“... Savaşa gitmek zorunda kalırsam, dayanabileceğimi hiç sanmıyorum. Gerçekten dayanamam. Sizi çekip vursalar filan, o kadar da kötü sayılmaz yani, ama askerde felaket uzun bir süre kalmak zorundasınız. Sorun da bu işte. Ağabeyim D.B. tam dört lanet yıl askerlik yaptı. Savaşa da katıldı –hem de çıkartma günü ön saflardaydı- ama gerçekten öyle sanıyorum ki savaştan çok askerlikten nefret etmiştir. O zamanlar daha küçüktüm, ama izinlerde eve gelişini falan hatırlıyordum, tek yaptığı iş yatakta sırtüstü yatmaktı. Oturma odasından bile zor çıkardı. Daha sonra ülke dışına gittiğinde, savaşırken filan vurulup murulmadı, hiç kimseyi vurmak zorunda da kalmamış. İşi gücü yalnızca bir kovboy generali, makam arabasıyla bütün gün oradan buraya taşımakmış. Bir kez, Allie’ye demiş ki; birine ateş etmek zorunda kalacak olsaymış, namluyu nereye çevireceğini bilemezmiş. Orduda aynı Nazilerdeki gibi bir sürü namussuz olduğunu söylemiş. Hatırlıyorum...’’

Şüphe ve inançsızlık burada da kendini belli ediyor.
Birine ‘bir şey’ diyerek  payelendirme yapılır evet, ama masum diyerek, tam tersi, masum olmamayı da bildiği varsayımından hareketle masum olunmadığı da garanti altına alınmaz mı? Kaybetmişlik olarak söylenmesi doğal. Çünkü masumiyet süreklilik durumu değil, aynı mutluluk gibi anlardan oluşuyor, o yüzden kaybedilip, kazanılıyor. Kazanılıyor, kaybediliyor.

Ö.Ş.
Şu ‘vay canına’ lafı İngilizce metinde nasıl geçiyor bir baksana?

Ç.E.
İngilizce metinde ‘boy’ olarak geçiyor. Oğlum... Oğlum ne salaksın! Der gibi. Hani yeni yetmelerin mesajlaşma dilinde ‘olm!’ demesi gibi. Ama ben çevirsem ‘lan’ derdim. O hayret nidası böyle daha uygun gibi. Nasıl da korkmuştum lan!... Coşmuştu adam lan!...

Ö.Ş.
Dinsel masumiyetten başlayalım, en tepeden: Tanrı masum mudur? Dindarlar böyle bir soruya yetki sorunu olarak bakıyorlar. Böyle bir soruyu Tanrı’ya soramayacağımız için soruyu baştan Tanrı adına reddediyorlar (bütün dinlerin ortak tavrıdır bu, Tanrı’nın cevap veremeyeceği sorulara sırf Tanrı’nın itibarını korumak için laf yetiştirirler): ‘Tanrı masum kavramından münezzehtir.’ Ama Tanrı bize masum olun diyor. İyi de kavramın nesnesi yok. Ev sahibi, eş sahibi olmaya benzemiyor. Masumiyete kendi bünyesel bütünlüğün içinde sahip olabilirsin ancak. Ama bunun için masumiyetin ne olduğunu bilmem gerekiyor. Çünkü dünya yapısal olarak suç (günah) mahalli, masum kalmanın da buna uygun bir yolu vardır elbette. Çünkü masumiyet yapısal olarak tanımlanmış. Mesela küçük çocuk (sözlükte masumun anlamı diye geçiyor) masum, yavru ceylan masum v.b. … Öte yandan din bize birebir suçun yanı başında bir masumiyet olanağını göstermiyor, suçtan başka bir yerde ve zamanda, hatta suç işlenip bittikten sonra arınma ritüellerinin sağladığı bir masumiyet vaat ediyor… Seni bağışlayabilmem için şunları şunları yapmalısın diyor… Hatta günah kendi halinde özerk bir yapı kazanıyor, yani sadece kötü bir şeyler yaptığın için değil de, dini ritüelleri yerine getirmediğin için de günahkârsın… Eğer günah işlediysen bil ki, birincisi dinsel ritüelleri yerine getirmediğin için başıboş kalan nefsin yüzündendir, ikincisi dinsel ritüelleri yerine getirmediğin için zaten günahkârsındır…
Şimdi ‘masumiyetini yitirmiş bir dünyada masumiyet aramak’ sözü ne anlama geliyor ona bakalım... Bu söz tam da dinsel masumiyetin peşine düşmek değil de nedir? Bir kere masumiyet yitirilmez; masumiyete bekâret gibi bakarsan bir gün yitirirsin tabi. Masumiyet insanı olumlayan pozitif bir sözcük… Herkesin hayrına olan bu anlamdan herkes aynı talepkârlıkla alacaklıdır. Burada masumiyet mutlak olarak iyidir. Yani masumiyetten söz ediyorsan iyi bir şeyden söz ediyorsun demektir. Ancak insanın hangi şartlar altında masum olduğu da yine mutlak bir tartışmadır. Biz masumiyetin iyilik çağrışımlı ana karakterini bozmadan içeriğini bozabiliriz. Sorun masumiyetin Tanrı’nın kendisiyle insanlar arasına koyduğu idealize edilmiş bir kavram olmasındadır. Buna göre farkında olmamak (yasak meyveyi yemeyip gözleri açılmamak), zarar vermemek, mütevekkil olmak, kanaat etmek, acı çekip sızlanmamak vb masumiyeti adeta bitkisel bir hayata çevirir. Bu da yetmez vara vara bir kaya parçasının masumiyetinden bile medet umabilirsin. Oysa tam tersine masumiyet farkında olmakla kazanılacak bir şeydir… Ne kadar kaçınsak da ister istemez pisliğe bulaşmak, hatta kimse bulaştığı şeye pislik demezken bile pisliğe bulaştığını hissederek ve bunun farkında olarak bir arınma imkanı olarak masumiyet. Ritüelle arınmak değil, farkında olmakla arınmak… Bir anlamda Hegel’in mutsuz bilinci… Bedeli bu… Ama bu mutsuz bilince bir eğlence molası da tanıyabiliriz. Neyle? İroniyle, argoyla, hayatın katı ciddiyetini itibarsızlaştırmayla…
Bence H.C. bu üç günlük molada kendi masumiyetini buluyor…
Bir de Sezen Aksu’nun seslendirdiği ‘Masum Değiliz Hiçbirimiz’ şarkı sözüne getirmek istiyorum konuyu. Bu söz duyduğumdan beri beni iğrendirmiştir. Bir Nazi ile bir Yahudi nasıl ‘masum değiliz hiçbirimiz’ şemsiyesi altında birleşebilir?.. Bu söz masum değiliz hiçbirimiz derken, hadi gelin uzlaşırsak masumuz hepimiz demeye getiriyor. Tespit yapmak değil, bir talep… Herkes kendi masum olmayışını ve diğerlerinin masum olmayışını sorgulamalıdır. H.C. bunu yapıyor. Sezen Aksu martaval okuyor… (Bu kadını sevmeyişim yüzünden iş bir intikama varacaktı nasılsa… Nasılsa masum değiliz.)


Ç.E.
Bir kaç kere okudum yazdıklarını, ilham verici ama biraz bol geldi üzerime. Boşlukları dolduramıyorum da... Bu yazışma bir münazara değil, anlamaya da çalışıyorum.
‘Suç’la (günah’la) masumiyetin bağdaşmayacağını söylemişsin. Hukuk ve kurallar onları uygulayacak aptallar olduğu sürece var olabilir. Bir kabulle çizilmiş kırmızı çizginin sağı suç, solu masumiyet nasıl diyebiliriz? Bir arkadaşım anlattı, küçük bir kız çocuğu annesi ile banyo yaparken, babasına ‘ama seninle neden banyo yapamıyorum,’ diye soruyor. Bunu düşünüyorlar. Banyo yapmaları masum bir eylem olabilir. Ama bir gün küçük kız babasıyla banyo yaptığını dile getirdiğinde, çevreden karşılaşacağı ayıplama, bir söz, bir bakıştan yanlış bir şey yaptığını (günah) düşüneceğinden bunun anormal olduğunu içselleştirecektir. Oysa bu kız çocuğu bir Fin ailesinde büyümüş olsa ‘normal’ masum bir yıkanma eylemi olacakken, Türk ailesinde masum sayılmaz. Masumiyet şüphe duymamakla başlar demiştim. Masumiyet kaybolurken fark edilen, kazanılırken vazgeçilen bir şey mi?
Tanrısal olgu konusunda çok bilgili değilim. Ama Esma-ül Hüsna’daki Allah’ın sıfatları/isimlerine baktığında insanın doğasına ait her şeyi bulabilirsin. Esirgeyen, koruyan, cezalandıran... Yani bu sıfatlara senin bakışınla baktığımda pek de masum değiller. Ama zaten ben, öldürme eylemi gibi bir eylemin bile masum olabileceğini sorguluyorum. Salt eylemin zarar vericiliğinden yola çıkmıyorum, bir evren mutluluğu için feda edilebilirlik de masumiyet olabilir kimi kez. Mesela canlı bombaların inanmışlıklarından ötürü bir çeşit masumiyet içinde olduklarını da (doktrin olarak değil, içsel olarak) düşünüyorum. Evet, itiraz edeceksin, burası Finlandiya değil. Ayrıca çocuklara çok yakıştırdığımız masumiyete de bakalım, ne acımasız olabildiklerini biliyoruz. Sen hiç sineklerin kanatlarını koparan, kedilerin kuyruklarını çeken, ve daha üç yaşında arkadaşını hart diye ısıran çocuk görmedin mi?
Masumiyetin olumlayan bir sözcük olduğu konusunu dile getiriyorsun, elbette işlenmiş bilincimizde bu şekilde yer buluyor. Ama işlenmemiş bir aykırılıkla baktığıma dikkat etmişsindir. Olumsuz eylemin de masum olabileceği konusuna takıldım galiba... Takılınca da berbatlaşıyorum.
Sezen Aksu’nun masum değiliz hiçbirimiz sözüne benim itirazım senin argümanından farklı. İnsan kişisi bir bütünlüğün içindeki tüm değerleri kullanır. Masumdur, masum, masumlar ve ya masum değiller diyemeyeceğimiz gibi... Masumiyet bir elbise değil, bir kere giydikten sonra davranışımızı ayarlayabildiğimiz. Bir gün içinde binlerce masumiyet binlerce ‘anti masumiyet’ üretebiliriz. Bak, bu kavramın zıddını bulamadım. Tersinden düşünmeyi sen daha iyi beceriyorsun, bir bak şu işe.
H.C.’ye gelirsek, o masumiyetini bulmuyor. O arafta. Bir çeşit salıncak. Masum olmayan ve çok masum olan davranışlarıyla savruluyor. Masumiyeti sorgulama konusuna gelince. Birisi benim için aşağılama maksadı ile, ‘sende masumiyet ve hüzün yok’ demişti. Bayağı bozulmuştum. O zaman ona ‘düşünüyorum anlıyorum ama eylem yapmıyorum, sence bu masumiyet değil mi?’ Diye çok da kafa yormadan itiraz etmiştim. Kırılganlığı göstermemek de masum sayılmıyor. İnsanların bir masumiyetölçeri var herhalde. Masumiyeti elle tutulmayan bir olgu olarak koz kullanmak da alçaklık. Ama yukarıda yazdığın ‘masumiyetin farkına  varmak’ değiminin bir tuhaf tarafı var. Birine çok masumsun dediğinde masumiyetini de elinden alıyorsun aslında. Masumiyetle kibirlendiriyorsun. Masumiyet yok oluyor.

Ö.Ş.
Aman aman… ‘Canlı bombaların inanmışlıklarından ötürü masum oldukları, hayvanlara işkence eden çocukların masum oldukları…’ İnsan cahil olmadan önce, kötü biri olmadan önce  önüne çıkan sorgulama fırsatları karşısında bilmemeye de karar veriyor. Bilmemek artık masum bir şey değil, bir irade işi ve müsaadenle son sözümü söyleyeceğim bu konuda masumiyeti bilmekle kazanacağız; diğerinin masumiyetini görmemiz bile bu bilme faaliyetimize bağlı çünkü…
         Romanda Jane Callagher diye bir kız var, bilirsin. H.C.’nin onunla ilişkisi üzerine konuşalım biraz da…

         Jane, H.C’.nin eski kız arkadaşı, sevgili olmamışlar sevişmemişler ama aralarında üstü örtülü bir sevgi bağı oluşmuş yine de. Naif bir sevgi.  HC ona âşık değil, bunu anlıyoruz, ama oda arkadaşı Ward Stradlater kızla bir gecelik kaçamak yaşayacağını söyleyince kıskançlık içinde bir şeyleri yeniden alevlendiriyor. Evet, kıskançlık bir sonuç değil yeniden doğan ilginin sebebi oluyor. Tabi nasıl bir kıskançlık diye de sormuş olalım şimdi.

         H.C. Jane’i iki yıl önce henüz on beş yaşındayken tanımış ve ilişkileri acemice oynaşmalardan ileri gitmemiş.  Şimdi olgun yaştaki Jane daha ileri gidebilir. Jane gitmese de H.C.’nin oda arkadaşı yakışıklı, karizmatik ve zampara Ward Stradlater baştan çıkarıcı olabilir.  Kıskançlık burada bir onur sorunu… Ve onur insani bir saplantıdır aynı zamanda…

         Hoşlanılan biri bir başkasıyla olursa ortaya üçlü bir aşağılama dizini çıkar: Hoşlandığını aşağılama, hoşlandığıyla çıkan diğerini aşağılama ve asıl ağır olanı kendini aşağılama…
      
        HC, oda arkadaşının çıkacağı kızın Jane Callagher olduğunu duyunca şoke oluyor. Kızın naif yapısıyla, arkadaşının kız avcısı hoyratlığını bağdaştıramıyor. Kızdan arkadaşına söz ederken küçümseyici bir dil kullanıyor:
         “ ‘Dansçıdır,’ dedim. ‘Bale male numaraları. O yaz sıcağında günde iki saat çalışırdı. Bacakları kalınlaşacak, çirkinleşecek diye ödü kopardı. Sık sık dama oynardık.’
         “ ‘(…) Damalarını oynatmak istemezdi bir türlü. Taşını damaya çıkardı mı, elini sürmezdi bir daha o taşa. Son sırada bırakırdı. Bütün damalarını son sıraya yerleştirir, bir daha kullanmazdı onları. Hepsini öyle yan yana dizilmiş görmek hoşuna giderdi.’” (s.41)

         Burada HC’nin W. Stradlater’e söz ettiği Jane naif değil ahmak biri. Oysa daha sonra bize anlattığı zihnindeki Jane’in dama oynarken tavrı ahmak değil naiftir: “Dama oynuyorduk. Ara sıra takılıyordum ona, damalarını son sıradan çıkarmıyor diye, üstüne varmıyordum ama. Jane’e çok takılmayı içi götürmezdi insanın. Bana kalırsa, en iyisi, kız milletiyle alabildiğine matrak geçmektir ama, tuhaf işte, en hoşlandıklarım bende takılma isteğini uyandırmayanlardır. Arasıra düşünüyorum da, işletilmekten hoşlanırlar herhalde diyorum -doğrusunu isterseniz, işletilmeye bayıldıklarını da bilmiyor değilim-, ama uzun süredir tanıyıp matrak geçmediğimiz bir kıza karşı tutumumu değiştirmek bana zor geliyor.” (s.89,90)

         Peki neden kızın ahmak bir portresini çiziyor? Bunu birbirini içeren iki nedenden ötürü yaptığını varsayabiliriz: Kızı küçümseyerek kendini beriye çekmek, uzaklaştırmak; buna savunma refleksi diyelim… Diğeri saldırı; böyle ahmak kızla çıktığı için arkadaşını da küçümsemek ve bu küçümseme dolayısıyla arkadaşının baştan vazgeçeceğini ummak, onu isteksizleştirmek. Ama H.C. kendisi yeniden istekleniyor. Arzu üçlemesi formülü: Diğerinin nesneye arzusu benim nesneye arzumu arttırır…

Ç.E.
Son satıra düşünmeye başlamadan önce şu bizim Jane kişisi üzerine fikrimi kısaca beyan edeyim. Kitaptan bir alıntı: Ama en azından Jane evde mi diye sorabilirdim. Sormakla ölmezdim yani. Canım istemedi ama. Böyle zırvalıklar için havanızda olmanız gerekir. (s.112) Açıkçası detaylara gizem yüklemeden üstten bir bakışla/hisle okuduğum için, H.C.’nin Jane’i sürekli arama isteğini, Poebe’yi, abisinin arkadaşını ya da yolculuğu süresinde bir kere konuştuğu o tatlı rahibeyi aramak istemesinden farklı görmedim. H.C. birçok kişiyi aramak istiyor, kimilerini arıyor da. Birincisi naif ve henüz sahtekarlaşmamış olanlar, ikincisi, çok zeki ve sahtekarlığı kandırmaca haline getirmeden içselleştirmiş olanlar. Tam bu noktada, yukarıda belirttiğinMasumiyet farkına varmakla başarılacak bir şeydir, saptamanın altını çiziyor ve elini sıkıyorum.
Konu konuyu açıyor, bir kitap üzerinde kayarak başka şeyler konuşuyoruz ki sakıncası yok, ancak aşk olgusunu bu kitap üzerinden konuşmasak daha iyi olur gibi geliyor.
Gelelim aşkta  ya da bağlılık ilişkisinde yitirilen, zedelenen onurun yeniden elde edilmesi çabasına. Var değil mi böyle bir şey? Ama her kayıpta var, bunu ‘aşk’ın sınırları arasına sıkıştırmak ne denli doğru bilmiyorum. Gözlemim şu ki; aşkı yaşadığını düşünen ya da düşündürten kişilerin, aksine, onurlarını zedeleme ilgili kaygıları olduğunu düşünmüyorum. Dediğim gibi bu konuyu pas geçiyorum.
Holden’in sürekli palavra sıkmasına da değinmek istedim. Açıkça yalan söylüyor kimi zaman. H.C. yalan söylediğinde genellikle ‘normal’. Oysa doğruyu dile getirdiği ve sıklıkla yaptığı gibi karşısındakine bayıltana kadar soru sorduğu zaman ‘anormal’. Bu açıdan incelersek, yaşamlar yalanlar üzerine inşa edildiğinde katlanılabilir oluyor. Nitekim hiç sevmediği arkadaşın annesine oğlu hakkında övücü sözler söylediğinde iyilik ve sevgi ile karşılık buluyor, tren yolculuğu iyi geçiyor Bunun gibi bir dolu örnek var ama ben artık sayfaları karıştırmak istemiyorum.
Kognitif terapi düşüncenin davranışı yönlendirdiği varsayımını kullanır. Bütün kişisel gelişim kitapları düşünceyi etkilemeyi, bir açıdan en önce kendine yalan söylemeyi esas alır. Jack Ensing Addington’un doksanlı yıllarda dünyayı sallayan kitabı; %100 Düşünce Gücü, baştan sonra bilişi kontrol etmeye dayanır. Kendine yalan söylemeyi ve yalanın düşünceyi etkilemesini ve düşüncenin de davranışı etkilemesini, davranışın da evrenin diğer kısmı ile etkileşiminden hayale ya da hedefe ulaşmayı amaçlar. Bu bir açıdan mistik, dinsel bir aura oluşturur, kısmen ve ya tamamen sonsuz mutluluğa ve ya evrenin sırrına ulaştıracağı inancını taşır. Ve öyledir de Eclard Tolle’nin Şimdinin Gücü ve  Secret’i gibi, ya da şimdinin gücü gibi çoğaltılacak örneklerle, yalan, form olarak önemsenir.
En önemli kişisel gelişim konusundaki danışman kitaplar, örneğin satış stratejileri, çocuk gelişimi konusunda yazılmış bütün metinler; yalan söyle! Der.
Doğru ve gerçeğin mutlak tanımı yapamayacağımıza göre. Başlangıç noktası olarak bu argümanla başlamak yanlış olacak. O halde tanım değerlendirmesi yapmak yerine ulaştırdığı mesajın yaratacağı kirlilik üzerinden bakmak şimdilik daha önemli. Yalanı olumsuzlayan eylemin kötülük olduğu kesinliğini bir başlangıç noktası olmaktan çıkarıp, tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Çünkü herkes yalan söylüyor. Kötülük, sözlük anlamında belirtilen salt yanıltma ya da ‘gerçeğe’ uygun olmadığı için mi kötülük olarak değerlendiriliyor, yoksa yalanın/ yanıltmanın sonuçlarının kötülüğe sebep olacağı için mi? İşte asıl sorun burada.

Her hal içinde kötülük; bir başkasının ve özün kaderini olumsuz yönde etkileyecek yanıltma olduğu varsayımından hareket edersek, o halde gün boyu söylenen yalanların bir çoğunun bu başlığın altına girmediğini biliyoruz. Nitekim, tüm dinlerdeki ve tüm mistik ilimlerdeki, ‘güzel söz söyle’ önerisi ile de çarpışmıyor. Çok çirkin bulsan bile, arkadaşına aldığı kıyafetin çok yakıştığını, pek genç ve güzel gözüktüğünü söyleyebiliyorsun. Ya da hiç güvenmediğin çocuğuna; senin başaracağına inanıyorum, sana güveniyorum, diyebiliyorsun. Ve biraz huzur için, seni seviyorum, sana aşığım, diyorsun. Böylece bunu sadece karşıdakine değil, aynı atmosferi teneffüs ettiğin tüm varlıkları da kapsayacak şekilde genel bir empati yaptığında kaderi olumsuz etkileyecek bir niyette olmadığını düşünebiliriz. Ne zararı var?
Çok iyi bilirsin ki, sadece gerçekler acıtır. Ama senin oğlun da çok aptal şekerim, der birisi. ‘Aa yok canım, doğruya doğru, ben hayatta yalan söyleyemem! Masumiyet ‘doğruluk’ üretmek için dolandırdığımız her olguda da yitiyor.

Kitaptaki çarpıcı cümlelerden birisi, kız kardeşinin naif saptaması idi:
Sen, olan hiçbir şeyi sevmiyorsun zaten (s159) 
‘Sevdiğin tek bir şey bile yok’’
....
‘’Neyse işte, şu anı seviyorum,’’ dedim. ‘’şu anı, seninle oturup çene çalmayı, gırgır...’’
‘’Ama bu gerçek bir şey değil!’’
‘’BU çok gerçek bir şey!’’ Kesinlikle öyle. Neden olmasın ki? İnsanlar hiçbir zaman bir şeyin gerçek bir şey olduğunu anlamıyorlar. Bu lanetlikten bıktım artık.’’

Ö.Ş.
Üşenmedim saydım, H.C. tam sekiz kez aramaya yelteniyor Jane’i, ama sadece bir kez arıyor, onda da kızın annesi çıkıyor telefona. Neden aramak istiyor ve neden vazgeçiyor her seferinde?.. Bu Salinger’in yarattığı H.C.’yi karakterize eden takıntılardan biri; bilirsin tanıdık birini arama ikilemine hepimiz düşeriz. Telefon, arama ikilemini geniş zamana yayan bir imkân sağlar, telefonla sürekli erteleyen bir esneklik tanırız kendimize. Onunla görüşmenin bize iyi gelip gelmeyeceğini tartarız kafamızda. Telefonla konuşma adabı kadim ev sahibi misafir ilişkisinin ikamesiyle oluşmuştur sanki: birini arıyorsanız diğerinin mekânına misafir olmuşsunuz demektir… Oysa herkes kendi mekânındadır ve telefon mekânı terk etmeden iletişim kurabilmemizi sağlamasına rağmen, aranan arayan karşısında rıza gösteren taraf avantajına sahiptir (Buna teknolojinin indirgenmesi diyeceğim ve bu yazı dışında düşüneceğim bu konuyu)… Ama Salinger bir kurmaca tekniği olarak okuyucuyu meraklandırmak için H.C. ile Jane’in yüzyüze gelme beklentisini bu arama ikilemiyle baştan sona diri tutmuştur da diyebiliriz. Daha ilginci romanda H.C.’nin başından geçen sekiz ayrı olay öyküsünün finali Jane’i arama ikilemiyle de son bulur sanki… Neyse, benim telefon fobim de var, sözü kendime bağlayarak daha birçok şey söyleyebilirim, ama şu kısıtlı sayfalarda biraz tutumlu olmak zorundayız galiba…

Diğeri kız kardeşi Phoebe… Senin ‘yalana methiye’ne bir katkı da ben yapayım şu örnekle: Kız kardeşi isterse ateşini yükseltebileceğini söyler, H.C.’ye alnına dokunmasını ister. HC dokunur ama bir şey hissetmez.
“Ateşimin yükseldiği belli değil mi?” dedi.
“Yoo. Ateşin mi olmalıydı?”
“Evet. Kendim yükseltirim ateşimi. Bir daha dokun bakalım.”
Bir daha dokundum, gene bir sıcaklık gelmedi elime, ama numara yaptım: “Şimdi başladı galiba,” dedim. Ne diye kızcağıza aşağılık duygusu aşılamalı durup dururken değil mi?”

Böyle bir yalanın vebali yok. Naif bir yalan. Sonradan yalan olduğu ortaya çıksa bile naifliğini yitirmiyor. Ama yalan, bütün kavramlar gibi kapsayıcı, genel bir kavram, birçok davranışı ortak bir özellik üzerinden tanımlanabilir genel bir davranış haline getirmesiyle böyle. ‘Yalan söylememelisin’ maksimi yalanın ne olup ne olmadığını yeniden düşünmeden bu davranışı da yargılayabilir. İnsan bir şey için, bir şey üzerine yalan söyler, yalanın nesnesi vardır. Nesnesiz yalan yoktur. Yalanın nesnel durumu yalanın özgünlüğüdür de. Dolayısıyla her yalan başka bir yalandır. Öte yandan yalanın ortaya çıkardığı bir nesnel durum da vardır. Bunu anlamadan, çözümlemeden her yalana kötülük üzerinden eşit muamele yapmak adaletsizdir. Etikle ahlâk arasındaki fark tam da burada işlerlik kazanıyor… Yalan iyidir ya da kötüdür gibi; daha da ilerisi beyaz yalan habis yalan gibi güya ayrım yapmış ama genelleme yetkisini üzerine almış iktidar talepli durumlara düşmemek gerekiyor. Bir insan doğruyu söylerken de asıl amacını gizlediği için kötü birisi olabilir. Çocuklarda görürüm bunu, gelir arkadaşını şikâyet eder, söylediği doğrudur da, ama amacı doğru söylemek değil, bu doğru üzerinden arkadaşının cezalandırılmasını sağlamaktır; dürüstlüğünden değil, intikam, hasetkâr vb duygularla yapar bunu… Ama ‘mutlu edici yalanlar’ ifadesi de aynı şekilde bir genelleme tuzağıdır. Aman dikkat…  

Ç.E.
Tuzak dedin de... Yukarıdaki ‘teknolojinin indirgenmesi’ ile ilgili düşüncenin yalnız telefonda değil, netteki mesajlaşmada da etkisi var. Mesela seninle mektuplaşmamız, arada kısa konuşmalarımız da dahil olmak üzere mekanımızı ve güvenliğimizi terk etmeden iletişim kurmamıza neden oldu. Üstelik ‘aynı metni’ alışık olduğumuz koku ve hareketten sıyrılmadan dördüncü boyuta (zaman) taşıdık.  Yani misafirimizi eşit kalınacak başka bir mekanda ağırlamak gibi... Üstelik istendiğinde çekilip gidilebilecek bir yer. Adeta bir park. Parktaki bir bank... İsteyen istediği zaman gelip oturabilir, bazen yalnız bazen birlikte. Zamanın akmayan bir tarafı ve mekandan bağımsızlığı var. Söz askıda kalıyor, söylendiği noktadan başka yerde bekliyor, ben gelip buluyorum. Sanal dünyalar hem tamamen dürüst, hem de aksine bu dürüstlüğün başka bir hayatın yalanı olduğunu bildirmesi açısından da kontrollü. Ne dersin?

Çavdar Tarlasında Çocuklar J. D. Salinger, YKY Çev; Coşkun Yerli, İstanbul, Ağustos 2013
Gönülçelen, J. D. Salinger, Can Yayınları, Çev: Adnan B