26 Ocak 2014 Pazar

Dikizleme, Servet Ve Ayakkabı Kutusu



DİKİZLEME, SERVET VE AYAKKABI KUTUSU

Dikizleme… Bedenin dikizlenmesi ile servetin dikizlenmesi arasında mümasil bir ilişki kurmak istiyorum, tabi dikizlemenin kurucu anlamını bedenden elde ettiğini hatırda tutarak. Ama bedenin dikizlenmesinde öncelik hangisine aittir? Dikizlemeye mi, bedenin sakınılmasına mı? Yani beden dikizlendiği için mi sakınılıyor, yoksa sakınıldığı için mi dikizleniyordur?

Bu soruyu şimdilik askıda bırakalım…

Tabi bu sorunun duygusal bir dinamizmi de var: Utanç!..
.
İnsan başkasının önünde çıplaklığından utanır, ama utanmayacağı kişiler de vardır. Çıplaklar kampında utanmaz mesela, doktordan da, eşinden/sevgilisinden de… Ama bir de utançtan muaf garip bir sınıfsal ayrıcalık vardır. Özellikle soylularla hizmetçilerin, kölelerin olduğu dönemlerde… N. Elias söz eder bize bu dönemlerden; soylu bir kadın, bir kontes, bir düşes kölesi bir adamın yanında çıplak kalabilir mesela. Adeta çıplaklığın mekânıyla utancın mekânı yer değiştirmiştir. Utanç tarafı denilebilecek bir eşik vardır… Kimin utanç tarafında olduğunu sınıfsal konum belirliyor. Diyelim düşes banyosunu yapmış, üzerinden sular damlarken kölesine çağırır (ip düzeneğine bağlı bir zil görür bu işi), kölesi elinde havluyla içeri girer ve hanımını kurular… Gayet sinematografik bir görüntü: Köle işini yaparken mahcup bir şekilde hafifçe kafasını hanımının bedeninden uzaklaştırır ve bu sırada kambur duruşunu hiç bozmaz. Bir köle sırdaş değildir, çünkü tanık değildir. Gördüğü halde tanık değildir… Nasıl olur bu?.. İki beden eşit olmayınca olur. Düşesin çıplak bedeni köleyi aşağılar. İki türlü aşağılar: çıplak olduğu halde onun tanıklığını hem kale almayarak, hem de utanç tarafında bulunduğunu ona hissettirerek. Köle gördüklerini bir başka soyluya anlatamaz, anlatamayışı soylu sınıfın onu dedikodu çevresine muhatap kabul etmeyişinden kaynaklanmaz sadece, öncelikle gördüklerini sansasyona çevirecek dili yoktur; bu dili sınıfsal konumundan ötürü kazanamaz. Dil dikizlemeyle oluşur, çaktırmadan bakmayla elde edilir. Dikizleme diğerinin bedeninde hak talep eder. Ama gizlice; ve dilediğini bu gizlilikten alır. Şimdi biraz fantezi dünyası olan bir köleyi hayal edelim: Bu köle kapının anahtar deliğinden banyo yapan düşesi izlesin. Kölenin biraz sonra çırılçıplak görebileceği hanımefendinin bedenini dikizlemesinin anlamı ne?.. Bu dikizleme kölenin statüsünde tuhaf bir değişiklik yapar, kendini kapının dışına, yasak bölgeye yerleştirdiği için elde eder bu statüyü. Bakışın bedenden alacağı görüntüyü hazza dönüştürmek için bu yasağa ihtiyacı vardır, ama bu yasak bir kurgudur da. Onu çırılçıplak görmek isteyen düşesin eş dost çevresindeki insanların hazzını varsayar ve kapının deliğinden gizlice bu imkânın ayrıcalığıyla bakar. Oysa köle böyle bir dikizlemeyle sadece kendi utancını üretir, düşes ise farkına varsa kölesi tarafından dikizlenmekten ötürü zerrece utanç duymaz, aksine utandıran ve suçlayan konumunu daha da kuvvetlendirir. Dolayısıyla böyle bir dikizleme olmaz!

Dikizleme sakınılan bedeni demokratize eder.

Bunun nedeni paylaşılmış utançtır. Hemen soralım utanç bir dürtü müdür? Yani göze alınan ve yaşandığında bağışıklığı harekete geçiren bir dürtü… 

Dikizleyenin ve dikizlenenin utancı iki farklı utançtır. Bu farklı bir sınıfsal çağa da işaret eder. Hemen söyleyelim bu çağda dikizlenenin utancı dikizleyenden daha fazladır, ama aradaki farkı dikizlenenin suçlayıcılığı kapatarak ilginç bir denklik kurar.


Sabredemedim... Lafımı biraz daha uzatacağım ve nihayetinde dikizleme serüveni ayakkabı kutusuna kadar gelecek. Yani öyle umuyorum...

Röntgencilik ve teşhircilik… Bedenin iki farklı yorumu… İlk akla gelen bedenin kontrolünün kimde olduğuna göre değişen pozisyonların adı… Röntgencilikle başlayalım. Ama önce röntgenciliğe belki de görme organından daha fazla işleve sahip işitmeyi de katarak. Çünkü apartman ve çok odalı malikâne yaşamı, göz kulak ilişkisini kulak lehine değiştirmiştir. Önceki devirlerde kulak gözün emrindeyken artık işler tersine dönmüştür; kulak özerktir dikizlemede ve bu bir çağ değişimine denk gelir. Yan komşu, öbür oda vb. Ayrıca lambanın icadını da bu değişime eklemek gerekir: dikizlemede karanlığın rolü gözün kulağı takip etmesini sağlamıştır… karanlık artık akşam olduğu için değil, lambalar söndürüldüğü için karanlıktır.

Peki nedir dikizlemede insana haz veren?

Öncelikle dokunma yasağı… Tensel yakınlaşmayı kendine ve diğerine men eden beden, dokunma arzusunu göz ve kulağa transfer eder, insan bu arzuyla kendini doldurup dokunmaya tevessül etmez, ama aksine bakış dokunmatik bir karakter kazanır. Hani gözleriyle yedi içti derler. Dikizlemenin karşıt örneği diyebileceğimiz; kadınları kapatan dinsel abazanlık, aç erkeklerin bakışındaki bu nobranlıktan kaynaklanır: Gözlerde görme eyleminden direkt dokunmaya atlayan ve adeta simgesel hale gelen förtlek bakış… Gözün kendisi çirkin bir bakışla mütecaviz bir organ haline gelir, fundamentalist bedende göz zina organıdır. Dikizlemede ise bir nezaket vardır, dokunmaya yeltenmediği gibi kendi varlığını diğerinin rahat davranması için beri çeker, dokunma dikizlemenin sadece fantezisidir. Burada, fantezi bakışa o kadar teşnedir ki, sadece dikizleyen değil, kendisinin dikizlendiğini varsayan bedenin sahibi de bizzat dikizleyen durumunda yakalayabilir kendisini. Bunu aynada yapar mesela. Ama durumun tuhaflığını göz ardı etmeyelim, hatta öne çıkaralım. Dokunma katmerli biçimde yasaktır; bedenin bir çeşitlemesini sunar bu yasak: birincisi ten sahibinin diğerine koyduğu yasak, ikincisi sosyal yasak ve üçüncüsü bakış sahibinin kendine koyduğu yasak biçiminde. Ama dikizleme gördüklerinden etkilenmek için ‘bakış/dinleme’yi kendine de bir ön yasak haline getirir. Dikizleme yasağı delmez, yasağın kendisini bir algılama formuna çevirir. Bu yüzden dikizleme kendiliğinden teşhiri meşrulaştırır, ama yasağı daha katı bir yasak yapar. Kendi konumunu emniyete almak için yasağı imal eder bile diyebiliriz.

İzlenenin rahat hareket edebilmesi için bu yasak gereklidir; kendini yok hükmüne getiren röntgenci ile bakışını alenileştirmekten sakınan, çaktırmadan izleyen dikizciyi ayıralım bu arada. İzlenen dikizciyi varsayar ve bedeni dikizcinin bakışına göre ayarlanmıştır, beden hazır bir formun içinde dalgınlıkla uyanıklık arasında uyumlu geçişler yapar. Röntgenci ise izlenenin fantezisidir. Tabi röntgencinin fantezisiyle izlenenin fantezisi çakışmaz. Röntgenci izlenenin hazzından haz alır! Röntgenci için izlemeye değer en ideal beden sevişen veya mastürbasyon yapan bir dişininkidir. Peki röntgenci hiç katkısı olmadığı halde kadının aldığı hazdan kendini nasıl pay sahibi yapar?.. Bunun için önce diğerinin bağımsız hazzı kıskançlık yaratacakken nasıl oluyor da röntgencide hazza yol açar, buna cevap vermek gerekir. Bilgi toplamak, faka bastırmak isteyen âşığın röntgene yatmasıyla, röntgencininkini karıştırmayalım. Röntgenci gördüğünü, işittiğini kendine mal eder, diğerini kendi dalgınlığı içinde ele geçirir; diğerinin aldığı haz onu dış dünyadan uzaklaştıran hatta kendi bedeninden de uzaklaştıran bir ruhtur; dişinin bedeninin bu hazla esrimesi (gözlerini kapaması, kesik kesik soluması) aslında röntgencinin dikizleme olanağının kendisidir de. Dişi o kadar kendi hazzıyla meşguldür ki, bu sırada seviştiği kişinin varlığı bir başkasıyla yer değiştirse haz kaldığı yerden devam eder gibidir. Röntgenci kadından yayılan bu anonim ruhu özelleştirerek kendisiyle haşır neşir kılar…

Bedenin teşhirciliği tersi gibi görünür ama değil: teşhirci diğerinin bakışında kendi kendini dikizler.

Para tıpkı beden gibi bir dikizleme ve teşhir nesnesidir. Para ikame bedendir. Bu hem imgesel hem de düz anlamıyla doğrudur: Para elde edilebilen bütün güzel şeyleri temsil eder ve para diğerinin bedenini satın alabilir.

Para günümüzde daha da imgeseldir; rakamlardan oluşur, dijitaldir, varlığı görünmez. Hatta para kendi nesnelliğinden azade olmuştur, yoktur; oradan oraya transfer edilen ama hiç sahaya çıkmayan hayali bir futbolcu gibidir. Ama insan parayı hissetmek ister, dokunmak… Özellikle yeni zenginlerde, sonradan sınıf atlamış orta kesimde kendi parasını dikizleme gibi bir huy gelişmiştir… Kara para bu müstehcen huy için ilginç bir olanak sağlar. Tomar tomar paranın hepsini bir arada görmek… Breaking Bad’de uyuşturucudan sağladığı paraları karısına gösteren Walter White bir teşhirci değil de nedir?

On onbir yaşlarındayken babam beni kasabanın tek gazete bayiine verdi çalışmam için. Sokak sokak dolaşarak gazete satıyordum, işin en zor kısmı “Gasteee!..” diye bağırmaktı, en çok gazeteyi kasabanın dışındaki cezaevinde satardım, ondan sonra avare adımlarla eve gelir aklım topladığım paralarda annemin hazırladığı yemeği yerdim. Yemekten sonra günün en güzel kısmını yaşardım, cebimdeki bütün parayı önüme boşaltır ve tek tek sayardım, emin olmak için değil sadece sırf zevk için bir daha sayardım… Parayı dikizlerdim: Bu paranın çok az bir kısmı benimdi ama bütün bu parayı ben toplamıştım!.. Dikizlediğim parayı Annemin de görmesini isteyerek teşhir ederdim.

Paralarını ayakkabı kutusuna koyan Halk bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan, kendi evinde parasını saklamıyordu elbette, teşhir ediyordu ve de dikizliyordu.

İnsanoğlu naif bir varlıktır, benim küçük bir gazete satıcıyken parayla kurduğum ilişkiyle Süleyman Aslan’ın kurduğu ilişki arasında bir fark yok aslında: İkimiz de dikizciydik…

Fark nerede?

Fark ahlaki…

Süleyman sadece genel müdürlük mevkiinde olan birinin yapabileceği bir şeyi, dolayısıyla yapmaması gereken bir şeyi yapıyordu; ama onun da dikizleyeni vardı.

Ortadoğu’da dikizleyenlerin dikizlenmesi hayatı demokratize eder. Bütün mesele kirli çamaşırların karşılıklı şantajlarla ortaya dökülmesi.  Önemli olan kirli çamaşırların ortaya dökülmek niçin bu kadar bekletildiği değildir, önemli olan bu kirliliğin toplumda bir utanç yaratmasıdır. Birbirine benzeyen insanlar birbirinden utanmaz! Temiz, saf, biz onu böyle bilmezdik diyen insanlar karşısında utanç değil, biz onu böyle ayağa düşecek kadar güçsüz bilmezdik diyen insanlar karşısında utanç! Bazı halklar sadece böyle utanır!..

  


1 Ocak 2014 Çarşamba

Ortadoğu'da Eşek Metaforu




                                       ORTADOĞU’DA EŞEK METAFORU




Bu yazıyı okurken Barış Manço’nun Arkadaşım Eşek şarkısını dinlemenizi öneririm. Ben yazarken çok dinledim. İyi gidiyor… Siz bilirsiniz.

Nietzsche 1889 yılında Torino yerine Ortadoğu şehirlerinden birinde bulunsaydı eşeğin boynuna sarılıp ağlardı ve herhalde o dokunaklı sözü söylerdi: ‘Beni affet…’


Teknolojik gelişme ve kentleşme hızı sayesinde yük hayvanı vasfını kaybetmiş eşeğin dünyada sayısı azaldı. Sayısı azalan hayvan türünün kıymeti artar mantığından hareketle eşek o kahırlı yaşamından nispeten uzak, artık süt ve turizm sektöründe yeni bir itibar kazanıyor. Ama ben biraz eski yaraları kaşıdım. Şimdi bunun âlemi ne denebilir. Bir kere hayvanın işlevi değişse bile metafor değişmiyor. İkincisi, bugün Ortadoğu’da orta yaş evresinde bulunan erkeklerin(mülk sahibi ve dinamik yetişkin çocukların velisi olarak sözünün en çok dinlendiği iktidar yaşında olan erkekler) hemen hepsi vaktiyle eşeklerin yaşadığı eziyetlerden sorumlu. Üstelik insanın eşekle ilişkisinden ürettiği ‘eşeklik’ insanın insanla ilişkisinde üzerine yapışıp kalıyor. Bu herhangi bir kuşağın değil, asırların işi.


Bir toplumun hakaret sözü haline getirdiği hayvanların metaforik özellikleri o toplumun gerçekte ne olduğunu da ele verir. Ortadoğu ülkelerinde eşekler talihsiz hayvanlardır. Eşek imgesi somut eşeğe de binlerce yıldır azap verir, metafor her seferinde hayvan haklarını deler… Çağlar değişse bile imgeleşmiş adı ve deyimleri eşeğin yakasını bir türlü bırakmaz, ilişki her seferinde tersinden kurulur; ve sanki somut varlığı imgesini teyit etmek için hazırdır, oradadır…


Mevlâna’dan Şair Eşref’e, Şeyhi’ye, ‘Eşeği sağlam kazığa bağladık’ diyen Başbakana kadar eşek sevimli bir hayvan olmayı beceremez. Toplumun eşekliği eşeği rahat bırakmaz. ‘Toplumun eşekliği’ tabirindeki hakaretamiz ifadeyle aslında demek istediğimi yinelemeyle elde etmiş oluyorum. Çünkü topluma hakaret edebilmek için toplumun neyi hakaret sözü olarak seçtiğini biliyorum. Ama burada yapmak istediğim şey topluma hakaret etmek değil, toplumun hakaret sözcüğüne verdiği imgesel anlamı çözümleyerek aslında toplumun olmak istemediği veya dolayısıyla olduğu şey karşısında yüzleşmezliğini anlamak.


Öğretmenliğe ilk başladığım köyde tipili bir kış gecesi komşunun eşeğini kurtlar yemişti. Sahibine eşeği neden dışarıda bıraktınız diye sormuştum. Ne olacak bilemedik dedi. Eşeği önemsemediği belliydi. Sesinde eşek benim değil mi, sana ne oluyor diyen bir hava vardı; eşek tedbirsizlikten değil de kendi şanssızlığından ölmüştü işte…  Daha da ötesi üzüntüm rahatsız etmişti onu. Çenemi tuttum. Karın üzerinde yoğun bir kan lekesi, dal parçalarına, tezek kalıntılarına tutunmuş rüzgârda titreşen tüyler, bir de evin yanındaki ağaca bağlı boyun düğümü çözülmemiş halde duran yular… Etrafta kemik parçaları aradım ama bu saydıklarımdan başka eşekten geriye bir şey kalmamıştı. Bu görüntü hâlâ canlıdır hafızamda; tamam, eşek yoktu ama sanki daha önce de yoktu; sanki sessizce ruhu ve bedeni yuları çözmeden gitmişti. Oturduğum lojmandan yirmi metre ötede olan bu olayın beni uykumdan uyandırmayacak kadar sükûnetle gerçekleşmesine inanamıyordum. Eşek direnmemişti, anırmamıştı, toynaklarıyla debelenmemişti; kurtlar da hiç ses çıkarmadan işlerini gizlice görmüşlerdi. Av ve avcının işbirliği… Sessizlik ve sükûnet aynı anlama gelmezler, ama bu olayda aynı anlamdaydı; tabiat ananın üzerinde her ne olursa olsun kendi işine bakan ilgisizliği hep tuhaf gelmiştir bana. Hep olmuştur, acı bir olaydan sonra içimdeki huzursuzluğa eşlik eden bir ses, bir görüntü aramışımdır etrafımda, hayır tabiatın hiçbir tanıklığı yoktu, o kaldığı yerden işine devam ediyordu…   Yerde kurtların darmadağın ayak izleri aşağıdaki pınarın karşı tarafına doğru düzgün bir hal alıyordu. Kurtlar eşeği yerken ağızlarına yapışan tüylerden arınmak için pınara inmişler. Eşeğin sahibi söyledi, ağızlarını çalkalamak için su şartmış...   Aynı yıl içinde iki komşunun daha eşeğini yedi kurtlar.  Bile bile eşeği neden dışarı bırakıyorlardı? Koyunlar, inekler gibi eşekleri de ahıra koyabilirlerdi… İşin rengi başkaydı, sonradan dank etti, sahipleri verim alamadıkları, çaptan düşmüş eşeklerden bu yolla kurtuluyorlardı. Yaşlanmış, sakatlanmış, ya da özellikle kışın bakımı külfet haline gelen eşekleri kurda kuşa yem etmenin bir yolunu bulmuşlardı. (1) Tabi bu kasıt hiçbir şekilde itiraf edilmedi. Bir sabah kalkılıyordu ve eşek yoktu. Temiz iş. Sahipleri olayın olması gereken sürpriz etkisini belki de benim üzerimde prova edip eğlenmişlerdi, kim bilir?..  Bir tanesi kurtların da rızkı demişti; adamdaki ekolojik şımarıklığa bakar mısınız, sanki belgesel çekiyor. Muhtemelen eşek için merhamet duymuyordu, ama vicdanını rahatlatmak için olayın sonucunda oluşan belirsizlikte sanki bu çift anlamı yaratması gerekiyordu. Tersine, çift anlam da bir belirsizlik yaratır ama bir kaçamak olarak, eylemin rasyonelliğini duruma göre sadece bir tarafa yıkmak için: 1.Eşeği ben öldürmedim kurtlar öldürdü. 2. Kurtların köye inmesi bir talihsizlik, gece tipi yağması da. 3. Kurtların da rızkı.

Konumuz eşek, öyle başlık attık; sadık kalalım, geniş bir konu… Konuyu anılarımla boğmak istemiyorum, ama kafamdan atamadığım birkaç anım daha var, onları da anlatarak, asıl Ortadoğu’da eşeğe yapılan mutlak zulümden söz edeceğim.

Çocukken oturduğumuz kasabada sokağa yakın etrafı ıssız metruk bir binanın önünde benden iki üç yaş büyük bir çocuğun sahipsiz bir eşekle oynadığını görmüştüm. Tuhaf bir oyundu, elindeki uzun çubuğun ucunu eşeğin tenasül organının içine sokup çıkarıyordu. O zamanlar dişi hayvanların tenasül organlarıyla kıçını ayırt edemiyordum. Çocuk çubuğun ucuyla her iki organı da işaret ediyordu: ‘Bak bu g.tü, buraya sokamıyorum, bu .mı buraya sokabiliyorum.’ Eşek çocuğun yaptığı şeyden pek etkilenmişe benzemiyordu, kuyruğunu sallıyor, huysuzlanıyor, kaçmaya çalışıyor ama birkaç adım attıktan sonra yeniden duruyordu. Sonra, ‘bak şimdi’ dedi çocuk, sanıyorum varlığım onu kışkırtmıştı (yaptığı gaddarlığı gösterip seyredeni ürkütmeyi bir saygı görme biçimi olarak deneyimleyen çocuklar vardır), çubuğu sonuna kadar eşeğin içine soktu. Eşek acı hissedip irkildi ve ileri hamle yapınca çubuk kendiliğinden dışarı çıktı. Yani çubuk hâlâ çocuğun elindeydi ve etrafı kana bulanmıştı. Dayanamadım oradan uzaklaştım. Kafam karışmıştı. Zaman zaman hatırlarım ve aynı şeyi hissederim: eşeğe duyduğum merhamet ve çocuğa gösteremediğim öfke içimde rekabete girer, ve sonra her iki duygu flört ederek tuhaf bir şekilde uzlaşır, kendimden utanır ve nihayet birden ertelerim bu karmaşayı, ama çözüme ulaşarak değil. Bu yazı hislerimi değiştirmek ve eşeklerle ilgili hatıralarıma daha dirayetli bir yön vermek için de yazıldı. Çünkü eşeklere yapılan çok eziyet gördü bu gözler; kötülüğün sadece yapılabilir olması değil izlenebilir olması da bu gözleri adım adım suç ortağı yaptı… Kötülük belki de izlenebilir olduğu için kötülüktü… Anlatacağım…

Kötülük herkes için aynı olan anlamını kavramın olumsuzlayıcı tınısından alır. Ama neyin kötü olup olmadığı pratik bir konudur. Herkes grup aidiyeti içinde farklı farklı kötülüklere maruz kalır. Evet… Kötülük, yapanın değil maruz kalanın bir durumudur. Kendi yaptığının kötülük olduğunu bilmeyen biri, başkasının kendisine yaptığının kötülük olduğunu bilir. Kötülük pratikte parçalanmış, sadece bir tarafın dillendirdiği kavramken soyut düzeyde yardıma çağrılan genel kavramdır. Kavramı diğerine karşı söyleme gücünü elinde bulunduran sözcükte daha çok hak sahibiymiş gibi görünür. Ama tam da bu söyleme gücünden ötürü bir başka kötülük olanağı doğar. İnsanoğlu kötülüğün olumsuzlayıcı gücünde uzlaşmışken, kötülüğün ne olduğu konusunda parça parçadır. Kötülük gibi birleştirici bir kavrama sahipken nasıl oluyor da ayrı ayrı kötü olabiliyoruz? Kavramın genel karakterine yaraşan genel “kötü” davranışımızı keşfetmek zorundayız. Yoksa kavramın sadece mutlak propagandist içeriği, herkesin başının üzerinde sersemce salınıp duruyor.
 Kötülüğün radikal menşei hayvanlarla ilişkimize dayanıyor.
Hayvan kendisine yapılanın kötülük olduğunu dillendirmekten yoksun. Ama bunun için bir dile ihtiyaç olduğu insani bir yanılsama. Acı, kötülüğün ortak dilidir. Acısını dillendiremeyen hayvan insanileşemiyor, doğru; ama acı çektiğimiz ve bu acının kaynağının diğer insan olduğunu bizzat insana anlatamadığımız için sözcüğün düz anlamıyla biz hayvanileşiyoruz. İnsanın korku, dehşet ve acıyla şuursuzlaşması, mimiklerinin kontrolünü yitirmesi bedeninin hayvan formuna bürünmesi, yani hayvanileşmesi(sözcüğün masum anlamıyla hayvana benzemesi) kötü tarafta olanın işini kolaylaştırır. Kötülüğü yapanın şiddeti ile kötülüğe maruz kalanın hayvaniliği birbirini olumlar.  Kötülük yapan hayvana hayvan olduğu için kötülük yapar, insana kötülük yaparken de onu hayvan formuna soktuğu için; daha doğrusu saldığı korku ve acı bu değişime kendiliğinden sebep olur. Kötülüğe maruz kalanın davranışları nasıl da benzer kurban edilen ve işkence gören hayvana. Ama aslında şuursuzlaşma karşılıklı olur. Kötülük yapan da kendi şiddetinin büyüsüne kapılır, diğerinin acısını anlayacak empati kanalları kapalıdır. Burada insanla hayvanileşen insan arasındaki durumdan çok, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Tıpkı etobur hayvanla otobur hayvan arasındaki ilişki gibi… Ama bir farkla, insan sadece karnını değil gücünü de doyurur.
Şaşkınlıktan başlayayım.

12 Eylül sonrasıydı. Belki bir iki sene sonra. Ankara’da Çağdaş Sahne’nin getirdiği Taviani kardeşlerin 1977 yılı yapımı Babam Ve Ustam (Padre Padrone) filmine gitmiştik arkadaşlarla. Film Sardinya adasında geçen gerçek bir hikâyeden alınmaydı. Yirmi yaşına kadar okuma yazma bilmediği halde şimdi bir dil bilimi uzmanı olan Sardinyalı çoban Gavino Ledda'nın gerçek öyküsü.  Film babasının, henüz altı yaşındayken Gavino'yu zorla okuldan almasıyla başlıyordu. Babanın başka seçeneği yoktur; eğitim, feodal zenginlere özgü bir ayrıcalıktır ve oğlu Gavino çoban olmak zorundadır. Okuldan alınınca, eğitimini babası üstlenir, bu eğitimin en önemli enstrümanı dayaktır. Gavino çocukluğunu ve ergenlik çağının büyük bölümünü dağlarda babasının koyunlarını güderek ve münzevi bir yaşam sürerek geçirir. Çocuk babasından gördüğü şiddeti hayvanlara yansıtır. Bir sahnede sütünü sağdığı koyun, süt kazanının içine o bildik zeytin biçimli dışkısını yapar, çocuk öfkeyle sütü döker, tekrar sağar ve babasından yiyeceği dayağın kaygısıyla içinden koyunla diyaloga girer, koyun ona tekrar pisleyeceğini söyler çocuk da onu boğacağını.  Çocuğun içinden geçirdiği gibi olur, koyun tekrar pisler. Çocuk koyunun kafasını süt kazanının içine sokar, onu boğmaya çalışır. Ve o sahnede koyunun ve çocuğun nefes alış verişi erotik bir efekte dönüşür, bu efekt diğer sahneleri birbirine bağlar (efekt kulak duyarlılığının hizmetinde her sahneyi iç içe devam sahnesi kılığına sokar); şiddet aynı erotik efektin kapsayıcılığında çaktırmadan seks sahnelerine geçiş yapmıştır. Hayvanlarla yapılan sekstir bu. Gavino’dan büyük yeni ergen bir çocuk, bağlı eşeğin arkasına yığdığı taşların üstüne çıkarak eşeği düzer. Bir sonraki sahnede birçok çocuk kümesteki tavukları düzer, her şey uluortadır,  aleniyet cinselliği herkese bulaştırmıştır. Eşeğin sırtında tepeden olanları izleyen baba tahrik olur ve hızla evin yolunu tutar, karısının koynuna girer. Bu sırada erotik nefes alış verişler tüm köyü ablukaya almıştır. Uzak çekim…

Sardinya’da, İtalya’nın batısında Gramsci’nin doğduğu adada eşekle seks! Demek oralarda da oluyormuş… Filmden sonra arkadaşlarla (ki hepimiz değişik yörelerdendik) eşeklere yapılan malûm muameleyi konuştuk. Film aramızda bir itiraf ortamı yaratmıştı. Avrupa’da böyle bir şey oluyorsa herkesin eteğindeki taşları dökmesinin sakıncası yoktu. Herkes kendi yaşadıklarını, kendi gözlemlerini anlattı. Ben Karadeniz’in doğusunda bir kasabada yaşıyordum ve az buçuk köy yaşamım olmuştu. Bildiğim kadarıyla bizim oralarda insanların eşeklerle cinsel ilişkisi yoktu, olsa bile yadırganırdı. Çünkü arkadaşlarımın anlattıklarını şahsen yadırgadım. Adanalı bir arkadaşımın anlattığını hiç unutmam, eşeğin ensesine o zamanın popüler film artistlerinden birinin sinema afişini yapıştırıp işlerini öyle görürlermiş. Arkadaşlarım da beni yadırgadı. Öyle ya son derece normal sayılan, çoğu bölgede eşek düzmeyeni adamdan saymayan bir anlayıştan Karadeniz’in doğusunu muaf tutan şey neydi?

Sanıyorum birkaç basit şey: Bir kere o zamanlar Karadeniz’in köylerinde çocuklar erken yaşta evlenirlerdi. Ama daha önemlisi arazi yapısı nedeniyle pek eşek yoktu. At veya katır yerine eşek sahibi olmak gülünç bir şeydi.

Gülünçlükle devam edelim…

İnsanoğlu eziyet ettiği hayvanı gülünç duruma da sokar. Öyle ki yaptığının eziyet olduğunu algılamaz, hayvan üzerinde bir gülünçlük yaratır ve eğlenir. Kedinin kuyruğuna teneke bağlar, sineğin ayaklarını koparır, balığın ağzına sigara tutuşturur vb.

Ama eşeğin öncelikle varlığı gülünçtür. Ontolojik gülünçlük…

Hiçbir hayvan (Kant’ın terimleriyle söylersek) kendinde şey olarak gülünç değildir. İnsan eşeği kendine benzeterek gülünçleştirir. Yani insan kendi gülünçlüğünü eşekten elde eder. Antropomorfist bakışla önce eşeği kendine benzetir, sonra kendini eşeğe. Eşek yaklaşık altı yedi bin yıldır evcil bir hayvan olarak insanın hizmetindedir (attan eski...)… Yapılan kazılardan ortaya çıkan iskelet verilerine göre eşeğin omurgasının arka kısımlarının fazla aşınması onun ta o zamanlar yük hayvanı olarak kullanıldığını göstermektedir. İnsan kendisi de yük taşır; bilinir ama tekrarlayalım, yük taşıyan insanlar (örneğin hamallar) alt sınıflardır, tarihin bütün dönemlerinde böyledir bu. ‘Eşek olmak’ alt sınıfların kendi kendisinden nefretidir.

Tuhaf çıkıntıları vardır eşeğin. Kafasına göre uzun kulakları ve boyuna posuna göre kallavi penisi. Bu yüzden eşeğin gülünçlüğü düşünülürken eril olduğu imgelenir. Bunca eziyetin, aşağılanmanın içinde bir boşluk buldu muydu erekte olan penisiyle, kafası her daim orasında olan insanı deşifre eder. Eşeğin güdüsel olarak erekte olan penisi, erkek-insanın her daim aklında olan penisine ikame edilir. Eşek erekte penisiyle cinsel bir ortam yaratmaz, ama erkek-insan sanki eşek cinsel bir mesaj vermiş gibi kendi abazanlığını eşeğinkiyle kamufle eder. Gülünçlük en çok da cinsellikten elde edilmez mi?     


Nasrettin Hoca eşeğinden kişiliğini, fıkrasının görsel, grotesk yanını elde eder. Bu yüzden Nasrettin Hoca fıkralarının çocuksu bir yanı vardır. Gülünç-komik ilişkisi hammadde-mamul madde ilişkisi gibi kurulur: Eşeğin gülünçlüğü sahibini komikleştirir. Binek hayvanı olarak eşeğin atla kontrastı eşek sahibini alt statüye iter (At üzerinde binicinin elde ettiği yükseklik, bir kontrol kombinasyonu geliştirir; binicinin kendi bedenini, atın bedenini ve etrafını kontrolü; binici kendi bedeninde karşılık bulan atın üzengi, dizgin ve eyer takımıyla estetik bir koordinasyon sağlar). Eşekte insanın ayakları yerde sürünür. Alçaklık-yükseklik metaforunun bayağı-seçkin anlamı at ve eşekte kendiliğinden mevzilenmiştir.  Nasrettin Hoca bu yüzden halktan biridir. Don Kişot’un seyisi ve yol arkadaşı Sanço Panza bu yüzden eşeklik eder. Eşeğin adları ironiktir: Kadife, Zarife... İnsan zalimliğini bu ironi içinde görünmez de kılabilir.

Peki eşek metaforu asıl ilhamını eşeğin hangi özelliğinden alıyor?

“Çalış baban gibi eşek olma.”

Virgülü isteyen istediği yere koysun, eşek için bir şey fark etmiyor. Eşek çok çalıştığı halde, hem de insandan daha çok çalıştığı halde eşek olmaktan kurtulamaz. Aksine, eşek tam da çok çalıştığı için eşektir. Yani yukarıdaki ifade eşek olmamak için (eşek gibi çalışmamak için) çalış anlamını gizlemektedir. Çünkü eşek tözünü çalışmaktan ama alt sınıflar gibi komut alarak çalıştırılmaktan alan bir varlıktır. Güdülmesi, başında birinin durması gerekir. Eşeğin başında kim durur? Kendisine en yakın yoksul köylü, sokak aralarında dolaşan seyyar satıcı, hamallığı eşeğine yaptıran eşekbaşı, kısaca alt sınıf.

Baş ol da istersen eşekbaşı ol.

Alt sınıf(2) toplum içindeki kendi modelini eşeğin karşısında dispozitif olarak yeniden üretir. Ağır beden işçiliği her zaman statünün en aşağılarında yer aldığı için böyledir. Eşek metaforunu üretmek zorundadır, çünkü kendisini karşısında üstün hissedeceği başka bir varlık yoktur. Çünkü vasıfsızdır. Çünkü bu işi herkes yapabilir, eşek bile. Usta, vasıfsız işçi gibi yük taşımamak için usta olur. Ustayı sosyal statünün biraz yukarılarına yükselten hem biraz daha fazla para kazanması, hem de daha hafif iş yapmasıdır; elinin altında kendisine yük taşıyacak işçilerin hazır olması itibarını da artırır.

Ağır işlerde çalışan işçilerin bedeni de, çalışma hayatı dışında statüyü düzenleyen bakış tarafından tanınabilir (teşhis edilebilir) hale getirilir. Aşırı kas gücü gerektiren bu alt sınıf bedenleri yine de fitness salonlarında kas yapmış insanların atletik bedenine benzemez. Kabadır. Daha doğrusu bedeni kaba algılayan bakış, kişiyi yaptığı işe uygun formda çoktan tasnif etmiştir. A priori denilen öncelik bedenin elinden bakışa geçmiştir bile. Takım elbise de giyse bu beden duruşuyla kendini ele verir. ‘Eşeğe altın semer de taksalar yine eşektir.’ Eşek adıyla anılan birçok varlığın bilerek kabalığı ve ıskartalığı öne çıkarılmıştır: eşek arısı, eşek dikeni, eşek zeytini, eşek turpu, eşek marulu vb.

Alt sınıf eşek gibi çalışmaz sadece, eşek metaforunu hazmettiği için de çalışır. Birincisinde benzeyenken, ikincisinde benzetilendir. İkincisinde sadece faaliyetiyle değil, varlığıyla da eşekleşmiştir. Birincisi durumken, ikincisi nedenselliktir. Alt sınıf eşekleşirken eşek de insanileşerek alt sınıfın daha da altında bir sınıf olarak tasnif edilir. Metafor hakaret gücünü eşeğin bu trans halinden alır, insanın eşeğe bu antropomorfist bakışı kendisini de eşekleştirir.


Belki de kast sistemine ihtiyacı olan toplum en alttakini eşek üzerinden metaforik olarak gösteriyordur. Sanıldığı gibi sınıfların keskin ayrımlarla yapılandığı toplumlar çelişkilerin uzlaşmaz (antogonist) olduğu toplumlar değildir. Kast sistemi en alttakinin varlığı dolayısıyla diğer sınıfları kendi aralarında uzlaştırır. Düşme korkusu üsttekiyle eşitlik dürtüsünü her zaman bastırır. En alttakinin varlığı  diğer sınıflara kendileriyle böbürlenmeyi kademeli olarak telkin eder. Hem "eşitlik" alt sınıfın üst sınıfla eşitliği değil, bu tür toplumlarda her sınıfın kendi arasındaki hakkaniyet olarak anlaşılmaya daha elverişlidir. 

 
Japonya’da feodal kast sisteminin en altında bulunan Burakuminler, mezar bekçiliği, mezbahacılık, temizlikçilik gibi en pis işleri yaparlar; diğer kastlar bu tür işlerden dinsel inançlarını (Budizm, Şintoizm) ve sınıf prestijlerini korumak için imtina etmişlerdir. 1800’lerin sonlarına doğru yeni tüccar sınıfının palazlanmasıyla kastlar arası geçiş yasağı gevşemesine rağmen Burakuminlerin bir üst sınıfa geçme yasağı asla değişmemiştir. Günümüz Japon toplumunda Burakuminler hâlâ bir kast konumundadırlar ve en berbat işleri yapmakta ve horlanmaktadırlar. Onlar Japonya’nın “eşek”leridir. Deprem sonrası Fukuşima’daki nükleer sızıntıyı temizlemek için çalışan işçiler en alttaki Burakuminlerdir.

Hindistan’daki paryalara dokunmak bile üst sınıftakileri kirletirmiş. Bu yüzden onlara ironik biçimde dokunulmazlar adı verilmiş. Toplumda parya olduktan sonra diğer sınıflar kendilerini üst sınıf olarak tanımlayabilirlerdi.

İşçi sınıfını genel “proletarya” adı altında birleştirmek belki geçmişte iyi niyetli siyasi bir projeydi.  Şimdi bütün dünyada göçmen işçiler vardır ki, beden işçiliği artık etnik bir karakter kazanmıştır. Mesela Türkiye’de Kürtlerin işçileşmesinden değil, alt proleterlerin Kürtleşmesinden söz etmek gerekir.

Eşek metaforu Ortadoğu toplumlarının küçük ötekisidir.


Ortadoğu’da insanların çalışmaya övgü düzmesi ikiyüzlücedir. Çalışma(3) kutsallaştırıldığı halde, bedendeki çalışma izleri; nasır, ellerin iriliği, omurganın duruşu, iskeletin asimetrisi vb makbul değildir. Bir monolog sesine de dönüşen çalış komutu, çalış ve aşağıya düşme, ya da aşağıdan kurtulmak için çalış demektir.  Tarih de doğrular: Teknoloji bedensel çalışmanın sosyal statüsünü giderek aşağılara indirmiştir.

Eşek alt sınıf insanı gibi çalışır. Alt sınıf eşeğe bakınca kendi parodisini (abartılı taklit) görür. Eşeğin varlığı yabancılaştırma efekti gibi, insanımızda brechtvari bir etkiyle düşünmesine sebep olabilecek uyarıcıyı değil, aynı bünye içinde hegelvari efendi köle diyalektiğini başlatır. İnsanımız eşek karşısında efendi olur, öte yandan eşek tıpkı kendisidir, köle olur. Çalışır çabalar ama eşek olmaktan kurtulamaz. Kendi başarısız kaderini eşeğin hayvan oluşunda hicveder. Eşek oradadır ve varlığıyla sahibini taklit ediyordur.

Çok eskidir bunun tarihi.

Lisede okurken edebiyat kitabında Şeyhi’nin (4) Harname’sini okumuştuk: “Bir eşek var idi zaif u nizâr” diye başlıyordu. Şeyhi öküze imrenen çalışmadan özgürce çayırda semirmek isteyen eşeği alegoriyle anlatmıştır. Şimdi elimde tamamı 126 beyit olan eserin 88 beyitlik bölümü var(5); eseri yeniden okuyunca bağlam yerine oturuyor…  Bir gün sahibi iyilik yapar ve eşeği palanını indirerek çayıra salar. Eşek orada ne sırtında palanı ne yük derdi, ne yuları olan semirmiş öküzleri görür. Şiir şöyle gelişir: Eşek öküzlere bakar, tefekküre dalar ve kendi kendine konuşur: “ki biriz bunlarunla hilkatde/ elde ayakda şekl ü suretde” (öküzlerle yaratılışta aynıyız/ elimizin ayağımızın şekli aynı).
Öyle ya nedir bunları ayrıcalıklı kılan, boynuzları mı? Eşek işin içinden çıkamaz ve çevrede ferasetiyle tanınan eşeklerin pirine başvurur. Eşeklerin piri ona öküzlerin ekinde çalıştıklarını ve ekin yediklerini söyler ve bizim işimiz yük taşımak, öküzlere özenme diye de öğüt verir. Ama eşek söz dinlemez ve tarladaki ekinleri afiyetle yer, yerken de hem keyiflenir hem geçmişine ilenir, yani anırır: “(…)Unutma ki seslerin en çirkini  merkeplerin sesidir.” (Kur’an Lokman Sûresi, 19. ayet).(6) Bunu duyan tarlanın sahibi: “yüreği soğumadı söğmeğ ile / olımadı eşeği döğmeğ ile” (eşeğe küfretmesi, dövmesi yüreğini soğutmadığı için); eşeğin kuyruğunu ve kulağını keser. Eşek acı içinde oradan kaçar, birden karşısına çıkan eşeklerin piri ne olduğunu sorar. Eşek cevabını verir: “bâtıl isteyü hakdan ayrıldım/boynuz umdum kulaktan ayrıldım.”

Şeyhi’ye göre eşek eşektir. Eğer eşek başka bir varlığa özenip de onun gibi olmak isterse eşeklik eder. Eşek tam da bu noktada metaforik bir kavram olur. Yük taşımak istemediği, yürüyecek takatinin kalmadığı, bir mola verip dinlenmek üzere durduğu anda, iş aksar ve eşek inatçı sayılır. Mecalsiz eşeğin dinlenme inatçılığı, insanın ne olursa olsun eşeği çalıştırma inatçılığı tarafından örtbas edilir. Eşek sadece yükü değil, insani bir kavram olan inatçılık yaftasını da bütün olumsuzlayıcı vurgusuyla beraber sırtında taşır. Eşeğin hem çektiği bedensel eziyet hem de bu bedensel eziyetin canına tak ettiği sırada yaşadığı kaytarma hali metaforlaşarak alt sınıf insanını tanımlayan bir özellik olur. Grev yapan, mola zamanını uzatan işçi eşek oğlu eşektir.

İnsanın hayvana komutu ile hayvanın itaat edişi arasında sanki algısal bir senkron varmış gibi görünür. Bu yanılsamadır. Eşek kendisine yapılan eziyete karşılık veremez; yükü taşıyamadığı zaman durduğunda yediği sopadan kaçar, dolayısıyla yeniden yürümüş olur. Ama insan nezdinde sanki sopaya itaat etmiş, verilen ceza yüzünden yürüyormuş gibi görünür. Oysa sopadan kaçtığı için yürür (peşindeki sopa acıyan yerlerine yetişemesin diye). Hayvanlardaki bu algı sisteminin olumlu versiyonunu etolojinin kurucusu Konrad Lorenz köpek eğitimi için anlatır: “(Köpek eğitiminde) en önemlisinin ‘otur’ (veya ‘çök’) komutu olduğu kanısındayım (…) Tam da ‘otur’ komutundan ötürü, ‘gel’ komutunun çok farklı bir duygusal anlamı vardır: Köpek o anda gelmek zorunda değildir, gelmesi için ona izin verilmiştir.”(7)   İnsan eşeği “görev”ini yerine getirtme misyonuyla cezalandırır. Cezayla ona sürekli görevini hatırlatır. İnsan bunu eşekle arasına doğal bir hiyerarşi kurarak gerçekleştirir.  Eşeğin itaati dilsizdir. Köle insanın, serfin, yabancı yerlerden gelen yoksul ırgatın da çalışırken dili yoktur, eşek gibidir. Eşeğin yaptığı işin sonunda alacağı bir ödül yoktur. Ödül, sahibinin dinlenmeye çekildiği sırada bir süre yük taşımaktan kurtulmasıdır. Ama bu kez de urganla bir yere bağlandığı için yük taşımak bağlı olmaktan kurtulmak anlamına gelir. Eşeğin tüm yaşamı bir kısırdöngüden ibarettir.

Bir yazar hayvanlar üzerinden kurguladığı alegorinin anlaşılması için metaforlara güvenir. Ama metafor, bir sözcüğün gerçek nesnesinden, gerçek bağlamından başka bir nesne başka bir bağlam için de kullanabilme yetisini aslı için de geliştirir. Mesela Çingene sözcüğünü, Çingene olmayanlar için de kullanıyorsak sözcüğün çağrışımını nesnesinden koparmışız demektir, metafor tekrar nesnesiyle ilişkiye girdiğinde nesnesini de değiştirir.(8)

 İnsan yabani ya da evcil hayvanlarla ilişkisinde, gözleminde hayvanları artık kendisi olamayacak biçimde yeniden anlamlandırır. Fizyolojik eşekle antropomorfist eşek aynı değildir. Aynı olmadığını söylemekle eşeğin hakikatini aradığımız sanılmasın. Hayır biz insanın hakikatini arıyoruz ve biz kendi hakikatimize kavuşunca eşek de kavuşacaktır… Eşeğin naif varlığı metaforla başka bir dünyaya sürgün edilmiştir. Nominalist isme metafor bulaşınca asla varlığın saf hali diye bir orijin kalmaz, bu talep de edilmez. Eşek sözcüğü metaforlaşıp yeniden hayvan eşeğe döndüğünde artık eski eşek yoktur. Metafor hayvanı da yeniden yapılandırır. Sözcüğün anlamını yine bu karmaşa içinde çözmek, yeniden anlamlandırmak gerekir. Mesela bazı yabani hayvanlar (özellikle etoburlar) ve bazı sevimli hayvanlar (ki sevimlilik sembolün yarattığı bir dönüttür de) sembolleştirilir: aslan, kartal, kurt, koala, panda vb. Hayvanın metaforik anlamı sembolle daha da güçlenir. Oysa metaforik anlamı hakaret anlamı taşıyan hayvanlar kolay kolay sembolize edilmez. Ediliyorsa bunda bir ironi vardır. İroninin sarsıcılığı, şaşırtıcılığı, düşünmeye sevk eden alaycılığı iş başındadır.(9) Ya da radikal bir itiraz devrededir; metafora karşı yeni bir metafor üretilmek isteniyordur! 

Şeyhi şaşmaz biçimde Ortadoğu’ya ait eşek metaforunu kullanıyor. İnsan eziyetiyle, köleden beter ettiği, hakaretiyle yaşamın en dibine sürdüğü eşekten, bir de metafor yoluyla eşeğe benzeyen insanı üretmiştir. Şeyhi bu metaforu hiç değiştirmiyor. Çünkü metafor kolay kolay değişmez, tutucudur. Metaforun tutuculuğu, yani anlamı nesnesinden koparıp ötede (meta=öte) hapsetmesi toplumsal sistemi de tutuculaştırır. Mesela eşek eşektir ifadesi. Sözcük kendisiyle tanımlanıyormuş gibi görünür. İki sesteş sözcük arasında özdeşlik kurulur. Ama dikkat edilirse sözcüklerden biri metafordur. Biri tanımlayan, diğeri tanımlanan. Hangisinin hangisi olduğunun önemi yok. Eşek, insanın ona biçtiği eşeklikle irtibat halindedir. Yaradılışı gereği eşek, kaderi eşek ve buna rıza göstermediği için eşek. Metafor tam da bu kırılma anını temsil ediyor: eşek iken eşekliğini bilmediği anı. Ve insan onu yeniden eşek yapıyor: en basitinden dayakla. Metaforla eşeğin artık masum olmayan karakteri, alt sınıfa bulaşıyor. Aynı tutuculuk (‘eşeksin sen eşek kal’) orada işlev kazanıyor: ‘İşçisin sen işçi kal!’


Eşek metaforu, bütün metaforlar gibi nesnesinden ayrılarak bir anlam kazansa da, nesnesine geri dönüşte bu hakaretamiz anlamı da peşinden sürükler. Metaforun yaygınlığına göre artık bu kazanılmış anlamla salt nesne anlamı arasında bir ayrım yapmak nerdeyse imkânsızdır. Ama bu ayrım gereklidir. Çünkü metafor sözcüğün düz anlamından (yani somut anlamından) sonra gelir. Sözcüğün somut resimsel görüntüsü yeni ifadeye transfer olur, sözcük başka bir boyutta başka bir ilişkinin aracısı olur; ama bu transfer ancak sözcük somut köküne bağlı kalınırsa yapılabilir; sözcüğün bonservisi hâlâ somut anlamının elindedir. ‘Akşam yediğim kuru fasulyeyi hazmedemedim…’   ‘Senin bana yaptığını hazmedemiyorum…’ Soru şu: Neden birinci cümledeki hazmetmek değil de ikinci cümledeki hazmetmek metafor? Çünkü bu öğrenme hiyerarşisiyle ilgilidir. İnsanoğlu somuttan soyuta öğrenir. Ama soyuttan tekrar somuta döndüğünde somutu soyuta bulaşmış halde bulur.  Eşek eşektir demek toprak topraktır demekle aynı değildir. Eşek sözcüğü insana tahvil edildiğinde aşağılanma sürecini tamamlar ve hayvanın kendi adı olan bu sözcük yeniden aslına döndüğünde artık o saflığını elde edemez. Mesela bir Nazi’nin bir Yahudi’ye ‘Sen Yahudi’sin’ demesi Yahudi’nin de kendisini öyle kabul ettiği ortak bir dilin ifadesi değildir. ‘Yahudi’ bir Nazi’nin dilinde muhatabını zan altında bırakan suçlayıcı bir sözcüktür; sözcüğün tanımlayıcılığıyla suçlayıcılığı aynı fonetik etkiye sahiptir. Kuran’da her iki metaforu bir araya getiren bir ayet anlattığımız hususa cuk oturuyor: “Tevrat’la yükümlü tutulup da (Yahudiler) onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin (eşeğin) durumu gibidir…”(Cum’a 5. ayet)(10) Yahudilerin benzetildiği eşek, gerçek eşek değil metafor eşektir. Dolayısıyla mecaz da metafora tabidir.

Eşek metafor sayesinde hem evcil hayvanlar alemindeki yeriyle hem de insanlar arasındaki “çalışma” konumu dolayısıyla adeta sınıfsal bir statü edinmiştir; itibarsızlığın dibinde bir statü. Evcil hayvanlar içinde eşeğin ötede bir yeri vardır, hep uzağa itilmiştir (bugün bile resmi kurumlar eşeği çiftlik havanı kategorisinde saymamaktadır).

Ortadoğu alt sınıflarının eşekle kurdukları cinsel ilişkiyi meşrulaştıran da yine bu eşek metaforudur. Dinsel muhafazakârlığın cinsel kirliliği eril olana değil dişil olana yükleyen geleneksel algısı burada da iş başındadır. Hayvanla kurulan cinsel ilişki başlı başına sosyal bir anomaliyken, birincil olarak hayvanla kurdukları ilişkiden değil de kaçamak cinsel ilişkiden ötürü oluşan bildik suçluluk duygusu ortadan kalkar, suç eşeğin sırtına yıkılır.  Suçluluk duygusunun suç olarak ötekine yansıtılmasının adıdır kirlenme (Tıpkı fahişeyle kurulan ilişkide olduğu gibi. Fahişe hep uzaktadır. Fahişe metaforu onunla ilişkide olan erkeği aklamaya yarar. Erkeğin fahişeye verdiği ücret kendi aldığı hazzın karşılığı değildir sadece, bu ilişkide fahişe tek taraflı kirlilik sorumluluğunu da kendisi üstlendiği için bu ücreti hak eder).   Hem bir “suç” ne kadar yaygınsa o kadar meşrudur. Eşek düzmenin suçluluğa ve utanca dönüşmesi muhtemelen kırsal yaşamdan kopmayla, şehir yaşamının başlamasıyla olur. Ama Ortadoğu’da bir araya gelen kafadarların malûm anı ortaklığıyla hallerine gülüp geçmeleri suçluluk ya da utanç duymalarından daha olasıdır.

Hayvanlarla kurulan cinsel ilişki herhalde hayvanların evcilleştirme tarihi kadar eskidir. Tabi elimizde kaynak diye gösterebileceğimiz itiraflar yok, davalar ve hukuki metinler var. Hıristiyanlığın İncil’de anlatılan bir öyküden yola çıkılarak eşeğe daha sempatik yaklaştığı iddia edilebilir. Hiç değilse imgesel olarak böyledir. Çünkü Hz. İsa Yeruşalim’e (Kudüs) eşek üzerinde girer(11). Burada biraz duralım:

Burada duralım ve Nietzsche’yi hatırlayalım… Zerdüşt bir gün eşeğe tapan insanlar görür. Kimler yoktur ki aralarında:
“İki kral, emekli papa, uğursuz büyücü, gönüllü dilenci, gezgin ve gölge, yaşlı falcı, ruhça vicdanlı kişi ve en çirkin insan- hepsi çocuklar gibi, sofu kocakarılar gibi diz çökmüşler, eşeğe tapıyorlardı.”(12)
Neden tapıyorlardı eşeğe?.. Nietzsche bunu açıkça söylemez ama seküler yaşamdaki eziyet edilen eşeğin ve Hz. İsa’nın kutsiyet kazandırdığı eşeğin karşıtlığı bu tapınmaya ironik bir ikilem katar.
“O yükümüzü taşır, uşak kılığına girer, yüreği sabırlıdır, hiç Hayır demez; ve Tanrı’sını seven her kişi onu döver.” Eşek ‘YİA!’(13) diye bağırır.
Nurullah Ataç, horozun ötüşünü ‘Kukurikuuu!’ diye çeviren birisine çeviri adabı öğretirken “Türkiye’de horozlar ‘üüürüüü!’ diye öter” demişti vaktiyle. Aynı çeviri mantığıyla Türkçede eşeğin bağırışı ‘Aİ!.. Aİ!..’ olmalıydı. Ama ‘YİA!’ Almanca evet anlamına gelen ‘ja’ sözcüğüyle sesteş, Nietzsche eşeğin anırmasının bir onaylama (‘evet’) olduğunu göstermek istiyor. Çeviri doğru! Nietzsche’nin alegorisinde eşek zaten ‘evet’ dediği için eşek; adı geçen insanlar da ona ancak insanüstü (üst insanın zıttı) bir varlık bu haline ‘evet’ diyebileceği için tapıyorlar. Bunun ‘emek en yüce değerdir’ diyen sendikal versiyonunu hepimiz biliyoruz. Reel sosyalist sistemin metafizik bir kavram haline getirdiği proletaryaya da aynı şekilde tapıldığını… Eşeğin kendine yapılanı onaylaması üzerinden, kötülüğün bütün vebalini üstlenen kurbanı, mükemmel iyi olarak tanıdıkları için eşeğe tapan insanlar… Aslında burada birbirinden habersiz iki ironi var: Bir tarafta eşeğin kendini olumlaması, diğer tarafta eşeğe yaptıklarının eşek tarafından onaylandığını gören insanların kendilerini olumlamaları. Ancak gerçek ironiyi iki durum arasında alegorik bağ kuran Nietzsche veriyor bize. Bu ironiyle Kenya’da 8 Haziran 2013’de kutlanan Eşeğe Saygı Günü (‘Heshimu Punda’) arasında bir paralellik kurulabilir sanırım. Eşekler Kenya’da önemli bir ekonomik işgücü kaynağı, toplam 600 bin eşek çok ağır koşullar altında çalışıyor. Cinsine ve yaşadığı bölgeye göre 20-30 yıl olan eşeğin ömrü Kenya’da ortalama 3 yıla düşmüş. Kim akıl ettiyse o gün boynuna çiçeklerden çelenkler takılmış eşekler, yol kenarlarına dizilen insanların arasından bir geçitle yürütülüyor, o gün veterinerler bedavadan bakımlarını yapıyor, insanlar başlarını okşuyor falan… Ekonomik kaygı (yerellik) ve hayvanseverlik (globallik) ikilemi eşeği bir günlük de olsa bir tapınç nesnesine dönüştürmüş. Tabi buradaki hayvanseverlik henüz en ilkel döneminde: Eşeği saygı duyun çünkü yararlı, bu kendi çıkarınıza… Yukarıda biraz önce söylediğimiz paralelliğin kısmi olduğu görülüyor. Avrupa’nın eşeği Kenya’nın eşeğinden farklı çünkü.

Nietzsche eşeği, muhtemelen İncil’deki İsa’nın bindiği eşeğin alegorik çağrışımıyla yeniden kurguluyor. Bu çağrışımın üç ayağı var: 1. Eşek kutsaldır, çünkü ona İsa binmiştir, yük taşır, sabreder, hep evet der; 2. Eşek kendisine yapılan hakarete de evet der, yükü taşıyamadığı zaman içine düştüğü mecalsizlik onun “eşeklik” halinin başlangıcıdır, dayağa evet der; 3. İnsan da eşek gibidir, ideal insanın sembolü İsa aslında eşektir.

“Suçsuzluk nedir bilmemen senin suçsuzluğundur.”(14)

Eşek kendi cezasını dünyaya geliş suçunun bedeli olarak çeker; kendini suçlu hissettiği için ceza çektiğini düşünmez, aksine sürekli ceza çektiği için suçlu olduğunu düşünür. Çektiği eziyet ödediği kefaret gibidir. Ve bu kefaret hiç bitmez. Çünkü eşek suçsuzluğu bilmez. Soru şudur: Suçsuzluğu bilmemek masum bir şey midir?

Zerdüşt birden eşeğe tapanların arasına dalar ve onları sorgular. İçlerinde burada ele aldığımız konuya en yakın cevabı Ruhça Vicdanlı Kişi verir:

 “Ben belki Tanrı’ya inanmam: fakat şurası su götürmez ki, Tanrı en çok bu şekilde inanca layıkmış gelir bana.”(15) İsa Tanrı’nın eşeğidir (Nietzsche’nin alegorisi), İsa’nın eşeği bildiğimiz hayvan eşektir. Buna göre:


  • ALEGORİ:                                                                           
Eşek (Tanrı’nın eşeği İsa)                                                  
İnsanlar (Eşeğe tapıyor)                                
                                                                                                                   
  • GERÇEK:                                       
Eşek (Hayvan)                                  
İnsanlar (Eşeğe eziyet ediyor)             
                                                                                                                
  • METAFOR:
Eşek (Alt sınıf; de-
vamlı alt sınıfın da
altında olan sınıf) 
İnsanlar (eşek me-
taforunu diğer in-
sanlar üzerinde kul-
lanarak kendi eşek-
liğini unutmaya ça- 
balıyor.)

“Bir eşek trajik olabilir mi?-Ne taşıyabildiği, ne de üstünden atabildiği bir yükün altında ezilen biri?.. Filozofun durumu.”(16)

Nietzsche’nin bu sözü 1888 yılında yazdığı Putların Alacakaranlığı’ndan. Bundan yaklaşık bir yıl sonra Torino’da sahibi tarafından kırbaçlanan bir atın boynuna sarılacak ve ağlayacaktır. Bu Nietsche’nin filozof olarak hikâyesinin finalidir. Bundan sonra akıl hastanesinde geçirdiği on yıl boyunca hiçbir eser yazmamış, hiçbir entelektüel faaliyette bulunmamıştır. Trajik tanımına uygun. Ama asıl trajedi o an atla özdeşleşen Nietzsche’nin metafor eşekle gerçek atı da özdeşleştirmesidir; metaforlaşmış ironik eşek gözünün önünde acı çeken trajik at olmuştur. Bu krizin devamında annesine, “Anne ben ne aptalım,” dediği rivayet edilir. Öykü bu sözle bütünlüğe kavuşur, Nietzsche bu sözle benliğini yeniden kurmuş gibi olur. Ve bu söz Nietzsche’nin hikâyesini bitirir. Macar yönetmen Bela Tarr, Torino Atı filminin başında dış sesle Nietzsche’nin bu bilinen hikâyesini duyurduktan sonra bize kırbaçlanan atın ve sahibinin hikâyesini anlatır; izbe bir kır evinde birbirinin aynıymış gibi geçen 6 yoksul günü. At, yemekten içmekten kesilir, dışarıda hiç dinmeyen soğuk bir fırtına vardır. Filmin ağır temposu ve kameranın aynı şeyleri defalarca göstermesinden sembolik bir dil keşfedip birçok yorum yapılabilir tabi, ama yönetmenin asıl niyeti dili olmayan bir yaşamı bize hissettirmektir. Atın yaşamını da. Filmde sadece bir sahne hariç hemen hiç diyalog yoktur. Ama bu diyalog sahnesi bize ilginç bir metafor örneği verir. Zaten sahnenin konumuzla bağlantısını bu diyalogun birden nasıl metafora evrildiğiyle kuracağız. Filmin ortalarında kapı çalar, komşuları bir adam palinka (sert bir Macar içkisi) almak için uğramıştır.  Masaya otururlar. Ev sahibi: “Neden inmedin kasabaya?” diye sorar. Misafir fırtınanın her tarafı darmaduman ettiğini söyler. “Her yer mahvoldu,” der. Ev sahibi, “Neden mahvolsun ki?” diye sorar. Misafir sözün bundan sonrasında fırtına, darmaduman ve mahvolmak sözcüklerinin somut ilişkisini sosyal metafora dönüştürür: “Çünkü her şey yıkık dökük halde, her şeyin bozulmuş duruma getirildiğini söyleyebilirim. Çünkü bu sözde masum insan yardımı denilen şeyden meydana gelen alelade bir afet değil. Tam aksine tüm bunlar insanın kendi hükmünün; kendi hükmünü kendi benliğinden önde tutması ile alakalı…” Misafir konuşmasını hiç durmadan monolog gibi sürdürür. Anlattıkları soyuttur, dakikalarca konuşur. En sonunda ev sahibi müdahale eder, konuşmayı “Geç bunları hepsi saçmalık.” diyerek bitirir.

Gerçeği olduğu gibi kabullenmek anlamanın tezahürü gibidir.  

Deleuze, Nietzsche’nin eşek metaforunu konu ettiği ilgili kitabının(17) son bölümünde önce bir varlık tanımlaması sonra da radikal bir soru sorar:

“Olumlamanın kendisi varlıktır, varlık yalnızca bütün gücüyle olumlamadır(…) Olumlamanın kendisi hangi anlamda varlıktır?
“Olumlamanın kendisinden başka nesnesi yoktur. Ama tam da, kendi kendisinin nesnesi olduğu ölçüde varlıktır. Olumlama nesnesi olarak olumlama: Varlık budur. Kendinde ve ilk olumlama olarak, o oluştur. Fakat, oluşu varlığa yükselten ya da oluştan varlığı çıkaran başka bir olumlamanın nesnesi olduğu ölçüde de varlıktır. İşte bu yüzden bütün gücüyle olumlama, ikilidir: Olumlama olumlanır. Birinci olumlama (oluş) varlıktır, ama ancak ikinci olumlamanın nesnesi olarak böyledir.”(18)

Peki varlık nasıl olumlanır? Ama burada hangi anlamda olumlamak diye ikinci bir soru sormak gerekir. Eşek dövülebilen binek ve yük hayvanıdır. Bu bir gerçeği olduğu gibi kabullenmek anlamında olumlamadır. Bu olumlamayı hayatın başka alanlarında insan için üreten bir metafor sistemi de vardır. Olumlama bir aklama değil yaygınlaşma biçimidir. 


Başka bir olumlama çeşidi deminkinin tersidir, yüceltme ve sevimlileştirmedir: Amerika Demokrat Parti’nin sembolü eşektir; ünlü Sam Amca’nın çizeri karikatürist Thomas Nast’ın ta 1870’lerde çizdiği eşek Demokrat Parti’nin siyasi sembolü olmuştur… Ama hayvanlarla cinsel ilişki açısından kimse kimseden daha namuslu değildir.(19)

Ortadoğu’da eşekler baştan talihsizdir. Ortadoğu’da hadisler yaşamı düzenleyen hukuki içtihatlar olduğu için en önemli hadis kaynağı sayılan Buhari’den yapacağımız alıntılar yol gösterici olabilir. Önce garip bir çelişkiden söz etmeliyim. Buhari’nin sağken kendi yazdığı, yayınladığı bir tek kitabı yoktur. Buhari’nin Hz. Muhammet’in sözlerini derlemeye başlaması Hz. Muhammet’in ölümünden en az 200 yıl sonraya rastlar, yani o sıralarda sahabelerin hepsi rahmetli olmuştur. Sahih-i Buhari’nin orijinali elimize ulaşmamıştır. Bunun hadisleri spekülatif bilgi haline sokan iki anlamı var: Birincisi Buhari’nin adıyla anılan kitabı zaten Buhari yazılı hale getirmediği için adı geçen eserde orijinallik de aranamaz. İkincisi Buhari’nin öğrencilerinden Ebu Abdullah el-Fiebri, Buhari’nin addedilen el-Camiu’s-Sahih’i Buhari’den iki defa dinlemiş ve güya günümüze ulaşmasını sağlamıştır (dikkat edelim, iki defa dinlemiş ve ezberlemiş?!… Burada metinlerin orijinalliği değil, dıdısından dıdısına dolaşan bilginin bir elde toplanırken aynı zamanda kendini meşrulaştırması, yaygınlaştırması, kökleştirmesi bizce daha önemli). Muhaddis Ali b. Muhammed el-Yununi 1200’lü yıllarda birçok tarihten, birçok kaynaktan gelen nüshaları bir araya getirip içlerinden seçim yaparak bir metin oluşturmuş. Günümüzdeki Buhari metinleri buna dayanarak hazırlanmış. İlk ne zaman? 1300’lü yıllarda… Yani Buhari’den 500 yıl sonra!.. Bunun insan zekasını ilgilendiren en önemli menfi sonucu şu: Hafızlar aracılığıyla ezbere dayalı bilginin yaratıcı bilgiden daha makbul oluşu, tekrara dayalı bilgiyi kütlenin beyninde asırlardır aşılamayan bir paradigma haline getirir. Bu, tekrarı; yani muhafazakârlığın en önemli kaynağını açıklıyor.  Geçelim. Hadislerin orijinal olup olmamasının, eşeğin bu topraklarda gördüğü zulüm açısından hiçbir önemi yok. Önemli olan dini kaynakların ve uygulamaların bu zulüm için meşru bir zemin hazırlamaları:

“Merkebin anırmasını işittiğinizde de şeytan (ın şerrin) den Allah`a sığınınız (ve: Eûzü bi`llâhi mine`ş-şeytâni`r-racîm, deyiniz). Çünkü merkep şeytan görmüş (de öyle anırmış) dır.”  Hadis no:1363(20)

“Şöyle demiştir: Nebiyy-i Ekrem salla`llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: İmamdan evvel başını (secdeden) kaldıran her hanginiz, acabâ şundan korkmaz mı ki, Allâhu Teâlâ, başını eşek başına -yâhud sûretini, eşek sûretine- çevirsin?” Hadis no: 400

“Rivâyete göre, Nebî Salla`llahu aleyhi ve sellem zamânında Abdullah adlı bir kimse vardı. (Halk arasında) hımâr (=eşek) lâkabiyle anılırdı. Resûlu`llah Salla`llahu aleyhi ve sellem`i (ara sıra) güldürürdü...” Hadis no:2086

"Resulullah (sav) buyurdular ki: "Biriniz sütresiz olarak namaz kılarsa (önünden geçtiği takdirde) şunlar namazını bozar: Eşek, domuz, yahudi, mecusi, kadın...”(21) Hadis no:2732

Şeriat uygulamalarında eti yenen ve sütü içilen inek, koyun, keçi gibi hayvanlarla cinsel ilişkinin cezası ağırdır, değişik sayılarda kırbaç cezası verilir. Hayvanın eti murdar kabul edilir ve kesilip yakılır. Bunun sebebi cinsel tabunun hayvan üzerinde yeniden imgelenmesidir. Erkeğin spermi muhayyilede hayvanın sütü ve etiyle metabolize olur. Bu yüzden eti ve sütü helal olan hayvanlarla (koyun, keçi, inek) cinsel ilişki haramdır. Eti haram olan hayvanlarla cinsel ilişki helal sayılmasa da nerdeyse caizdir. “Eğer eti mekruh olan at, eşek ve katır gibi binek olarak kullanılan hayvanlardan olursa o hayvanı kesmezler. O şahsın devamlı olarak kınanmaması için hayvanı başka bir şehre sürerler ve orada satarlar.”(22)  Yani eşek düzene ceza yok, eşek de sürgünle paçayı kurtarıyor. Nedensellik sıralamasında tersi gibi görünse de belki de hayvanın mekruh oluşuna yol açan onunla kurulan cinsel ilişkidir. Öte yandan Turan Dursun Din Bu 3 kitabında hayvanlarla cinsel ilişkiye müsamaha gösteren birçok eski ve muteber din adamının görüşlerini derlemiştir. İşte bunlardan birkaçı:
“Kur'an'da, hayvanla cinsel birleşime ve bu ilişkinin "zina" olduğuna, suçlusuna "hadd (ceza)" uygulanacağına ilişkin bir ayet, bir hüküm bulunmamakta. Buna ilişkin bir hadis de yoktur. Çünkü hayvanla cinsel ilişkide bulunmuş olana, Peygamberin "zina haddi (zina cezası)" uyguladığına ilişkin bir hadis, aktarılagelmiş değildir. (Bkz. Abdurrahman el Cezîrî, Kitabu’l-Fıkh Ale’l-Mezâhibi'l-Erbaa, 5/149.)”


“Fahruddin Râzî, "hayvanla cinsel ilişki"nin "zina" kapsamına girmediği, onun için bu ilişkiden dolayı "hadd" uygulanamayacağı, yalnızca "ta'zir (azarlama)” cezasının verilebileceği yolundaki görüşe, İmam Malik, îmam Sevrî ve İmam Ahmed îbn Hanbel'in de katıldığını yazar. (Bkz. F. Râzî, 23/133.)” (23)


Birbiriyle çelişik hadisler de vardır.(24)

Bütün bunlar dönemin anlayışına ve yorumuna kalmıştır. Eşekle cinsel ilişki mantıken yasak olsa bile bu konuda dini kaynaklara başvurularak katı bir yasak getirilmediği de açıktır. Müsamaha gösterilmiştir, görmezden gelinmiştir. Aslında bir şeyin yasak olmasıyla yaygın olması arasında hiçbir çelişki de yoktur. Hatta yasağın yaygın ihlali, yasağın kabulüdür. Çünkü yaygın ihlalde suç şikâyetle gerçekleşir. Eğer bir yasağı toplum ihlal ediyorsa, yasağın müeyyidesi ancak şikâyetle vücut bulur. Yani suçun yasadan kaynaklanan bağımsız bir varlığı yoktur, varlığı ancak şikâyetle doğrulanır, şikâyete tabidir. Diyelim zanlı herkesin bildiği bir şeyi yasa-koyucunun dışında gözden ırak bir yerde yapıyor; yaptığı şey yasak olsa bile kendini gizlemesi (buradaki gizleme, desteğini kimse bilmesin diye geliştirilen ketum bir mizaçtan almıyor, yaptığı şeyin çocuklar ve kadınlar nezdinde görülme olasılığına karşı dikkat telkin eden teşhirci pozisyonuna düşme kaygısından alıyor) bırak yasağı çiğnemeyi, yasağı çiğnerken gösterdiği itina olarak kendisine meşruiyet bile kazandırıyor.

Yaygın yasa ihlali bir başka ana-yasağın gölgesinde gerçekleşir. Bunun anlamı yaygın yasa ihlalinin diğer korkulan yasağı güvenceye almasıdır. Hukukta bir yasak diğer yasağı güvenceye alıyormuş gibi görünse de bu her zaman böyle değildir. Toplum hayatı ihlallerle doludur. Kimse kendini toplu halde suçlu hissetmez (toplumun total olarak kendini suçlu hissetmesi; keşke böyle bir şey olsa)… Ortadoğu’da eşekle cinsel ilişki daha önemli bir yasağı, zina yasağını emniyete aldığı için meşrudur. Evli ve çocuk sahibi yetişkin erkekler toplumda iktidar yaş evresini oluştururlar. Eşekle cinsel ilişki ergenin paradoksal olarak nefsine sahip çıkma göstergesidir de, böylelikle ergenler iktidarı elinde bulunduran erkeklerin cinsel sahasına girmemiş olurlar. Böylelikle daha büyük günah olan zina ve flört yasağına riayet etmiş de olurlar. Doğal kadın erkek ilişkisi yasaklanınca eşekle kurulan seks anomalisi normalize edilir. Eşekle düzüşmesini bitiren birbiriyle sevişemeyen insanlar bir takım soyut kavramlarla, simgelerle, kutsal değerlerle sevişirler. Toplum sapıtır.

Eşekle cinsel ilişki metafor olarak eşeği de cinselleştirir. Ama asıl eşekle ilişkiye giren erkeğin bedenini yapılandırır! Eşekle ayakta yapılan şipşak seks (ki başka bir pozisyon mümkün değildir, bunu hayvan gibi yapmak zorundadır) tecavüzün de prototipidir. Bedeninin sadece tenasül kısmıyla zevk alan hazır bir form yaratır. Kişi teorik olarak bilse bile beden flört, kur gibi becerileri edinemez. Hadi Tecavüzü bir tarafa bıraktık, eşekten geçen bu alışkanlık fahişeyle seksi, özellikle ucuz fahişelerin uzman kesildiği hızlı, acele, iş bitirici bir ilişki haline getirir. Hatırlatalım, bir dönem İstanbul’unda bazı umumi tuvaletler geneleve dönüştürülmüştü: ayakta, şipşak. Evlenince eşekten zevceye intikal eden seks aynı tarzda devam eder, sevişmesiz, okşamasız ve erken boşalmayla. Peki eşekle seks sadece erkeğin bedenini mi yapılandırır? Bu anomalide hiç payı olmadığı halde belki de en çok kadını yapılandırır. Ergen erkeğin eşeğe duyduğu kösnül maskaralık hem kendi yaşıtı kadını dışarıda bırakan hem de eşekle kadın arasındaki farkı silen bir durum yaratır. Kadın şöyle düşünür: ‘Erkek eşeği de arzulayabildiği halde kadın olarak benim yerim ne?’ ‘Erkeğin eşekle seks kariyerinden sonra güzel ve değerli olduğumu nasıl anlayacağım?’ Erkeğin eşekle seks yaptığını duyan kadın kendini aşağılar… Kadın ergen erkeğin eşekle oyalanması sırasında boşta kalarak iffetini korur. Kadın kendini değersizleştirirken iffet değer kazanır. Çünkü iffet ileride evlenecek erkeğin sahip çıkacağı, kadına emanet edilmiş değerdir.

Kolombiya’nın kuzeyinde Cartegana denilen bölgede eşekle cinsel ilişki alenen yapılan ve alenen konuşulan bir ritüel gibidir. İzlediğim belgeselde, yeniyetme çocuklar milli olmanın, henüz ergenliğe ilk adım atmanın başarısını eşekte tadarlar, kendilerinden övgüyle söz ettikleri, kadınların yanında bile rahatlıkla konuştukları bir konudur bu. Ergenler eşekle cinsel ilişkinin kendi penislerinin büyüttüklerine inanıyorlardı; daha da önemlisi bu işi yaptıklarında penislerinin yeterli büyüklüğe ulaştığı onaylanmış oluyordu.  Erkeklerin eşekle aşk yapmaları hakkında ne düşündüğü bir yerli kadına sorulduğunda (ev kadınıydı ve kucağında küçük bir çocuk vardı) kadın şu cevabı verdi: “Hayatlarında bir kadın olmadığı sürece istedikleri eşekle yapabilirler. Ama bir kadın olduğunda onlar olmamalıdır.” Burada kadının endişesine eşlik eden şey kıskançlık değil, kendini aşağılama kapasitesinin sınırıdır. Erkeğin eşek üzerinde yaptığı cinsel kariyer, kadının evlilikle yaptığı erkeğin hayatından eşeği çıkarmasıyla gelen kariyerle bütünleşiyor ve toplum düzeni sağlanıyor.  Kadının sözlerinin gizli bir anlamı daha var: Erkeklerin eşek seçeneği boldur, ama evlenmek için sadece bir kadını seçerler; bununla avunabilirim… Orta yaşlı bir adam kadınların ve çocukların da olduğu bir ortamda kadın eşek kıyaslamasını yapıyor: “Kadın daha iyi çünkü aletini emebilir, eşek bunu yapamaz.”(25)


Bir arkadaşım Erdekli köylülerin işe yaramaz eşeklerden daha mutedil bir şekilde kurtulduklarını anlattı. Eşeği ormanın uzak bir yerine götürüp terk ediyorlarmış…  Ama insanın yüreğini ferahlatan asıl bilgi, son yıllarda eşek sahiplerinin köylü kadınlar olması. Bağına bahçesine eşekle gidip gelen kadınlar. İnsan aklını o tarafa doğru çevirince gözüne güzel bir görüntüler geliyor.

  
“Bütün soruların cevapları bir köpeğin bakışlarında gizlidir.” der ya Kafka, Ortadoğu toplumlarında ise soruların cevapları bir eşeğin güzel mahzun gözlerinde gizlidir.
  
'Buraya işeyen eşektir.'



(1)   Eşeği sahibinin dediği yere bağla da varsın kurt yesin. (atasözü)
(2)   Tarihin bütün dönemlerini kapsasın diye “alt sınıf” tabirini kullanıyoruz.
(3)   Soyut bir sözcüktür ‘çalışmak.’ Üzerindeki anlam belirsizliği çalış emir kipiyle anlamını kazanmaktadır.
(4)   Doğum tarihi bilinmeyen Şeyhi’nin ölümü 1431 kabul edilmektedir.
(5)   Üçüncü Harname, Ord. Prof.Dr. Hayrullah Şanzumi (yazar müstear ad kullanmış), s.92-99, Mefkûre Yay. 1. Baskı, İstanbul 2006
(6)   Kur’an, Türk Diyanet Vakfı Yay. Ank. 2002, s. 403

(7)   Konrad Lorenz, Ve İnsan Köpekle Tanıştı, Cumhuriyet Kitapları, Çev. Evrim Tevfik Güney, 1. Baskı Mart 2007, İstanbul, s. 46
(8)   Sırf bu metafor yüzünden Romanlara çingene denilmesi hakaret sayılarak hukuki men karakteri kazanmış, sözcük etnik bir isimlendirme olmaktan çıkıp sıfat haline gelmiştir.  Oysa yasak metaforun hakaret gücünü daha da ağırlaştırmıştır.
(9)   Buradan eşeği amblemi yapan Türkiye Hayvan Partisine ve ülkesinin en çok cefa çeken hayvanı ineği amblemi yapan Hollanda Hayvan Patisine selam.
(10)                      Kur’an, Türk Diyanet Vakfı Yay. Ank.2002, s.553
(11)                      “Ve şakirtler gittiler, İsa’nın kendilerine emrettiği gibi yaptılar. Ve eşekle sıpayı getirdiler. Onların üzerine esvaplarını koydular. Ve İsa üzerine bindi.” (Kitabı Mukaddes, Kitabı Mukaddes Şirketi yayını, Matta Bap 21/7 s.23, İstanbul 1981, benzer metinler için bkz age Luka Bap 19, s. 83… Yuhanne Bap 12, s. 109 )
(12)                      F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, s. 365, Çev. Turan Oflazoğlu, MEB Yayınları, İstanbul 1997
(13)                      age s.366
(14)                      age s.366
(15)                      age s.369
(16)                      F. Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, s.10, çev. Hüseyin Kaytan, tümzamanlaryayıncılık, 2. baskı, İstanbul 2000
(17)                      G. Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, çev. Ferhat Taylan, Norgunk Yayınları, 1. baskı, İst. 2010
(18)                      age s. 234,235
(19)                      “Ortaçağ’ın başında hayvanlarla cinsel ilişki masturbasyonla aynı kefeye konuyordu: Hayvanlar insanoğlundan o kadar farklı görülüyordu ki, bir hayvanla ya da hareketsiz bir nesneyle ilişki kurmak aynı şeydi. Ortaçağ’ın sonunda ise homoseksüellikle bir tutuldu, böylece suçun derecesi, onunla birlikte hem hayvanın hem de insanın cezası arttı… Yasal mevzuat getirildi… Hem hayvan hem insan asılır ve yakılırdı… 1550’de ırgat Jacques Gion bir inekle ilişkide bulunurken yakalandı. ‘İbretlik’ bir ceza verildi ona: Gion, emellerine ulaşmak için üzerine çıktığı çalı çırpılarla ve inekle birlikte köy meydanında yakıldı. Bu tür vakalarda genellikle büyük boy evcil hayvanların adı ikinci kişi olarak geçer: Eşekler, katırlar, kısraklar ve inekler. Keçi ya da koyun gibi daha küçük hayvanlara davalarda daha az rastlanır, büyük ihtimalle küçükbaş hayvanlar çocukların ve kadınların sorumluluğunda olduğu için.” (Sara F. Matthews-Griecon, Bedenin Tarihi 1. cilt, hazırlayanlar: Alain Corbin, Jean Jacques Courtine, Georges Vigrello, çev. Saadet Özen, YKY, İst. 1. baskı Mayıs 2008 s. 171,172)
(20)                      İnternetten www.ihya.org Sahih Buhari Hadisleri
(21)                      http://www.abna.ir/data.asp?lang=10&id=386229
(22)                      http://hadis.ihya.org/kutubusitte/konu/377.html
(23)                      Turan Dursun Din Bu  
      (24)      “Hadis:
            İbn Abbas'tan, şöyle dediği aktarılır:
            "Hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimseye zina cezası uygulanmaz."
            (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu’l-Hudûd/30, hadis no: 4465; Tirmizî, Kitabul-
            Hudûd/23, hadis no: 1455.)
            Hadis:
            "Hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimse öldürülmeli"

             Aynı İbn Abbas'tan, Peygamberin şöyle dediği de aktarılır:
             "Hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimseyi öldürün! Onunla birlikte,
              hayvanı da öldürün!" (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu'l-Hudûd/30, hadis no:
              4464.)

Sahih Buhari’nin topladığı birçok hadis günümüz baskılarından çıkarılmıştır. Aşağıda Almancasını aktardığım hadis Türkçesinde yoktur. İlgili hadisin kısaca meali şudur: Kadınları regl olan erkekler ahırdaki dişi genç hayvanlarla cinsel ilişki kurabilirler.
“Ibn Sharib erzählt, Ib Abdul Talib habe gesagt: Immer wenn seine Frauen sich in ihrer monatliche Reinigung (d.h. Menstruation) befanden, sah ich den Gesandten Allahs (sws) des öfteren in der Nähe seiner Kamelherde. Dort pflegte er liebevollen Umgang mit den weiblichen Tieren, wandte sich aber mitunter auch den Jungtieren beiderlei Geschlechts zu. (Sahih Al-Buchari Bd. 2, Nr. 357)” http://www.pi-news.net/2007/05/im-namen-allahs-sex-mit-nutztieren-in-ordnung/

Keza İran’ın dini önderi İmam Humeyni koyun, inek, deve gibi hayvanların cinsel ilişki sonrası öldürülmesini ve etinin kendi köyünde değil uzak bir köyde satılmasını buyurmaktadır:
Ein Mann kann Geschlechtsverkehr mit Tieren wie Schafen, Kühen, Kamelen haben. Jedoch sollte er das Tier töten, nachdem er seinen Orgasmus hatte. Er sollte nicht das Fleisch an die Leute in seinem eigenen Dorf verkaufen; jedoch das Fleisch ins nächste Dorf zu verkaufen ist erlaubt.? (Zitat aus Tahrirolvasyleh, von Ayatollah Ruhollah Khomeini; Band 4 Darol Elm, Ghom, Iran, 1990) )” http://www.pi-news.net/2007/05/im-namen-allahs-sex-mit-nutztieren-in-ordnung/