19 Temmuz 2014 Cumartesi

Domates



Domates domatestir elbette, ama Nesli Çölgeçen’in Züğürt Ağa filmindeki bu sahnede Şener Şen’in ‘domatees!..’ nidasıyla başka bir şey olur.

‘Domates…’

Bir ses her şeyden önce,  ama göstergesi kendi olmayan bir ses.

Domates sesi kendi nesnesine kavuşana kadar birçok ilişkiyi aşama aşama kat ediyor.

İlkin duyulmayan bir ses: ‘Domates…’

Sonra daha güçlü ‘Domateees!..’

Şöyle diyelim, birinci domates, ‘Hu huuu ben geldim…’  İkinci domates ‘Beni duyan var mı?’ ya da ‘Orda kimse yok mu?’ gibi… ‘Var mı?’ ‘Yok mu?’ ikisi de aynı anlama gelebilir ama, müşterinin varlığını olumlayarak ve olumsuzlayarak sorma Şener Şen’in mimiklerinde bir sırayı takip ediyor, sanki şöyle: bu ses acaba doğru bir ses mi? Var mı? Yok mu? İkincisinde kendi vazgeçişine daha hazır.

‘Domates!’ nidası hem metonimi , hem metafor. Bakın bu ikisi aynı anda olmaz; dikkatinizi çekerim, yani çok özel bir durum… ‘Domates’ nidası hem ‘domates satılıyor’ (şu anda burada), hem de ‘alan var mı?’ anlamına geliyor. Olan biten Hegel’in aufhebung kavramını çağrıştırıyor, ama bir süreç içinde olan bişey yok… Nidanın kendisi kurucu bir kavram haline geliyor:

Domates, hem satılan domates; nesne değil, nesnenin sunumu (müşterinin ayağına gelen, seyyar satıcı tarafından satılan ve daha ucuz olabilen); hem de bizzat müşterinin adı!..

Evet, müşterinin adı ‘Domates’… Bunu biraz açalım… Alıcı olan müşteriler bu nidaya icabet ederek birer domates olduklarını gösteriyorlar. Öte yandan ‘domates!’ nidası henüz muhatabını seçmemiş, ortaya atılmış bir ‘Hey!’ seslenişi değerini de taşıyor, yani genel bir ad. Ama insanlar bu seslenişi üzerlerine alınıyorlar ve pencereden bakıp istekte bulunuyorlar. Herkes özellikle kendisinin ‘domates’ olduğunu iddia ederek birbirleriyle yarışıyor.

Ama sahne asıl komik olma gücünü şuradan alıyor: ‘Domates!’ nidası ‘Ben geldim’ demektir de. Ama bu Şener Şen’in ilk gelişi olduğu için buradaki ‘ben’ henüz olgunluk kazanmamış. Özel ad değeri kazanabilmesi için bu sesin iyi çıkması ve bu sese iyi kulak verilmesi gerekir: ‘Domatees!’ Yani ‘Ben domatesim’…


Ağa ve kâhya hiyerarşisi şehirde Züğürt Ağanın şoför (hem seslendirmen), kâhyanın tezgâhtar (hem arabanın kasasında) işbölümü içinde yeniden kurulmuş;  polisin arabalarını götürdüğünü fark eden kâhya sorun çözücü olarak ağasına yöneliyor… ‘Ben domatesim’den ‘domatesler benim’ aşamasına geçiş…


Vaktiyle bir arkadaşımla tarla kiralayıp domates yetiştirdim... Domatesten tiksindim, bir yıl domates yiyemedim. Asıl yabancılaşma nesnenin kullanım değerine yabancılaşmadır... domatesin tadına yabancılaşma... daha da ötesi domatesin bizzat kendi nesnelliğine yabancılaşması: 'nerde o eski domatesler...'


8 Temmuz 2014 Salı

Büyük Ölüler



‘Ölü ölmüş’ diye yanlış bir ifade kullanırdık çocukken. Muhtemelen büyükler de kullanırdı. Sonra üniversiteli okumuş abilerimizden bir takım uyarılar geldi, ölü ölmez dediler. Bu kadar basit… Niye farkına varmamıştık?..

Oysa ne demek istediğimiz belliydi. Ne demek istediğimiz anlaşılıyorsa sözün terkibinde çelişki yakalamak anlamı saçma yapmazdı ki. ‘Güneş battı.’ derken Kopernik öncesi Dünya merkezli bir anlayışı sürdürüyor değilim; sözcükler tutarsız olabilir; iletmek istediğim bu tutarsızlık değilse anlam herkes için makuldür. Bu kadar basit… Basit mi?.. Değil…

 Üniversiteli abilerimizin, öğretmenlerimizin dediği gibi bir sorun vardı ama bu fiille fail arasındaki senkronsuzluktan kaynaklanmıyordu. Dikkatimizi gramer hatasına değil, birinin ölümünü bildirirken yaptığımız çarpıtmaya verelim; uzak birinin, hatırası yaşamayacak sıradan birinin ölümünü dillendiriyorduk. Farkında olmadan ölüm karşısında hayatın tarafını tutuyorduk. Bir tedbirdi, kim öldüğünün merakına baştan bariyer koyan, onun ruhunu içimizde yaşatmayacak bir tedbir:
 -Kim öldü?
-Ölü öldü.

Birisi ölüyordu ama ‘Ölü’ tabiriyle kavramsal olarak da ölüyordu.
İnsanların büyük çoğunluğunun ölümü sıradandır. Ama bütün ölüler sıradandır.
Önce ölüleri ölü olarak ilan etmek sonra yeniden öldürmek gerekiyor.

Geçen yıl çok eskiden tanıdığım bir arkadaşımın öldüğünü öğrendim. On yıl önce ölmüştü. İsmini hatırlıyordum, yaptığı işi, memleketini biliyordum, sevgilisiyle sorunları vardı, baş başa konuşup gülüştüğümüz birkaç an, yaşadığım bir şey çağrışım yapar kırk yılda bir aklıma gelirdi, ama çok kısa bir süre. Onu hatırladığım süre onunla paylaştığım süreyle eşdeğer oluyordu sanki. Ve hep aynı şeyleri hatırlardım. Bir yerlerde yaşadığını aklımdan geçirip unuturdum.  Çevremde ortak tanıdık da olmadığı için iş hayal gücüme kalmıştı. Ama o yaşasaydı bile benim onunla ilişkisizliğim değişmiş olmayacaktı.  Ölüm haberiyle onun fişini yeni çekiyordum ama onu on yıl boyunca, üstelik ölüyken yaşatmıştım ve şimdi de öldüğü bilgisiyle yaşatacaktım. Onunla ilgili artık farklı şeyler mi hatırlayacaktım? Hayır, aynı şeyleri hatırlayacaktım. Hatırlamak, sınırlamaktır; geri kalan her şeyi öldürmek. Ben de öyle yapmıştım, onu ancak böyle ölümsüzleştirebilmiştim.

‘Geçen seni düşündüm,’ deriz. Yani geçen seni var ettim deriz. Bu sözüm diğerine ulaşırken üç ayrı zamanı senkronize eder: 1. Geçmişte seni düşündüm; 2. Bunu şimdi söylüyorum; ben bunu söylerken geçmişi çağırıyorum ve sen geçmişi şimdi yaşıyorsun; 3.Gelecekte de benim tarafımdan düşünülebileceğini varsayabilirsin… Diğerini var etmek diğerinin varoluşundan daha karmaşık bir işlemdir. Diğerini bendeki izlenimi olarak var edebilirim, onunla fantezi kurabilirim, onu başka biri haline getirebilirim; bunu onun bendeki sureti ölü olduğu için yaparım; bu ölü hal onun benim düşüncemin nesnesi olmasından kaynaklanır. Tıpkı natürmort gibi. Natürmort, ‘ölü-doğa’ olduğu için natürmort değildir, ölünün de ölüsü, yani asıl resim olduğu için natürmorttur (boyadır, tuvaldir). Benim onu var edişimle onun benden bağımsız varoluşunun birbirini göz ardı edeceği ortadadır. Benim onu var edişim ona can vermediği halde, o bunu varsayarak kendine can verir. Ama bunu ancak hayattaysa yapabilir; dolayısıyla insanın kendi varlığı diğerinin var edimine muhtaç bir varoluş arz etse de bu hep tek taraflı yaşanır. Bu varoluş diğerinin var edim gücünü varsayma halidir aynı zamanda. Ama ölüler bu ilişkiden münezzeh olduğu halde, yani bu tek taraflı bir var edimken neden ölüleri yeniden var etmeyi sürdürürüz? Çünkü canlıyken de ölüyken de onları var edişimiz aynıdır: hatırlama, adını anma… Ama canlıların varoluşu onlara bu ölü-mirasıyla çeşni kattığı, hatta varoluş denilen şey ölülerden miras kalan ortak hafızanın da sürdürülmesi demek olduğu için ölülerimizle yaşarız. Onların kafamızdaki imgelemleri onlar canlıyken de ölü formundadır. Ölüler bunu bilmez elbette, ama yaşarken biliyorlardı, en azından talep ediyorlardı. Biz de canlılar olarak her edimimizde bunu umuyor ve talep ediyoruz. Ölüm ötesine taşmak istiyoruz; bu sadece bir istem değil (ölümsüzlük dürtüsü), insani varoluşa sadakat da. Bu yüzden ölümsüzlük dürtüsü herkes gibi olmaya yönelik bir aidiyet dürtüsü aynı zamanda.


Heidegger, Nietzsche’nin “Bu, evet yalnızca bu intikamın kendisidir: İrade zamandan ve zamanın ‘geçmiş’ olanından ikrah eder.”(1) sözünü irdelerken intikamla zaman arasındaki ilişkiye odaklanır; insan zamanın hem çektiği ıstırap dolayısıyla geçip gitmesini ister hem de zamanın geçip gitmesinden ötürü hayıflanır. Bu hayıflanmada zamanın geçip geçmemesi elindeymiş gibi bir irade beyanı da var. İntikam, sanki zamanın geçmiş olmasıyla ilgili bu hayıflanmayı diri tutmak için bilincin sürekli hatırlatma eyleminde bulunmasıyla meydana çıkar. Heidegger, Nietzsche’nin zaman ve intikam arasında kurduğu duygusal bağı bir nedensel ilişkiye çevirmeye çalışır. Ama bu sözün Nietzsche’nin  kastetmediği başka bir anlamı olabilir mi? Bu iki kavram, yani zaman ve intikam arasında kurulabilecek başka bir ilişki imkânı?.. -Hazır bu iki kavram yan yana gelmişken… Kavramların birbirleriyle nedensellik bağı, bizi ta başa köken arayışına götürse de, bu çoğu zaman yanıltıcıdır, insanın bünyesel eğilimi, yani daha radikal bir istem olan dürtü, kavramın bekasını biz farkında olmadan ele geçirmiştir bile.
  
İnsan sadece fiziksel ıstırap yüzünden değil, şimdiki zamanı bir bekleme zamanı olarak yaşadığı için zamanın geçmesini ister. Beklenti durakları, zamanı yaşamın anlamı haline getirdiği için böyledir. Gelecek zaman başka türlü hissedilen,  hâkimiyet kurulabilen (henüz gerçekleşmediği halde) bir zaman olmadığı için de böyledir.  Öğrenci teneffüs zilinin çalmasını bekler, nihayetinde son ders zilinin çalmasını, en nihayetinde yaz sömestrinin bitmesini, daha ilerisi okulun bitmesini vb bekler. Ama başarı dürtüsü tüm bu geçip gitmelerin içinde hiç geçmeyen bir sabite olarak durur.  Başarı kendi başına saf bir kavram değildir oysa, başarı hep başkasına karşı başarıdır… Dikkat edelim intikamsı bir kavram…

İntikam insani bir duygudur. Ama, acaba zamanla ilgili bir saplantı olabilir mi?

Sürekli aynı olan bir şimdi, bir güven duygusu yaratır; geçmişi şimdi kılar intikam… Zamanın geçmesine karşı bir ikrah değil, zamanın geçmesine karşı bir sigorta; intikam sayesinde zaman yerinde sayar, çünkü intikam hiç geçmez, saat bir şeye takılıp durmuştur! İnsanın asli dürtüsü olan ölümsüzlük intikam üzerinden hem hayat kaynağına kavuşur hem de kendini gizler.  Ölümsüzlük başkasının hafızasına tenezzül eder, sırnaşır, tamahkârdır. Meramını intikam, başarı, dava, gibi sabitelerle ifade ederek istemini dolaylılaştırır.   Evet, Nietzsche’nin tersini söyleme vakti: intikam; bırakalım zamanın geçmesine tepki oluşunu, zamanın bir kapsül içinde dondurulmasıdır…

James Joyce Ölüler adlı öyküsünün ölülerle bağlantısını en sona saklamıştır. Türkçe baskısı elli sayfa civarında uzun bir öyküdür bu. Gabriel, karısı Gretta ile teyzelerinin her yıl verdikleri dans partisindedir. Bir yığın misafir, danslar, konuşmalar… Gabriel’in dikkatini partinin (ve öykünün) sonuna doğru misafirleri yolcu ederken merdiven başındaki bir kadın çeker. İçerdeki odadan Gabriel’in önünde durduğu açık dış kapı yüzünden belli belirsiz duyabildiği bir müzik sesi gelir.  Kadın karanlık bir köşededir ve önce tanıyamaz onu. Tanıyamaması sadece karanlıktan değildir (ışığa alışan gözün birden loş bir yere bakarken körleşmesi), kadının uzaklığından, dalgınlığından, ve hüznündendir. Sonra tanır onu, karısı Gretta’dır! Bir süre izler, izledikçe yalnızlaşır; çünkü bu haliyle karısı başka birisidir:

(Gabriel) Söylenen şarkıyı işitmeye çalışarak ve karısına bakarak holün karanlık köşesinde durdu. Bir şeyin simgesiymiş gibi bir zerafet ve bir esrar vardı karısının duruşunda. Yarı karanlık bir merdivende duran ve uzaktan gelen bir müziği dinleyen bir kadın neyin simgesi olabilir diye düşündü. Ressam olsa onun o duruşuyla resmini yapardı. Başındaki mavi şapka karanlığa karşı saçının bronz rengiyle, eteğindeki koyu çizgiler de açık olanlarıyla kontrast oluşturacaktı. Ressam olsa, Uzaktan Müzik koyardı tablonun adını.”(2)

Epifani (hakikat anı); James Joyce eserlerinde yapar bunu. Freud’un dil sürçmesi kavramına benzer biçimde, James Joyce’un eserlerinde de olay sürçmesi vardır: kişi birden karşısına çıkan hakikatle yüzleşir. Gabriel karısıyla otele gidince öğrenir gerçeği. Karısını etkileyen şarkının adı The Lass of Aughrim’dir (3). Karısı şarkıyı çok eskiden tanıdığı Michael Furey adlı bir çocuktan dinlediğini söyler. Gabriel huysuzlanır, işkillenir, kıskanır; karısı o çocuğa âşık mıdır yoksa? Gretta çocuğun öldüğünü söyler. Belki de kendisi için öldüğünü. Gretta bir kış mevsiminde kasabayı terk edip rahibe okuluna gidecekken, o sırada hasta olan ve evinden dışarı çıkmaması gereken âşık Michael geceleyin Gretta’nın kapısına gelir ve aşağı inmesi için camına taş atar. Gretta aşağı iner ve Michael’in tir tir titrediğini görür, ona evine gitmesini yoksa ölebileceğini söyler. Michael, “Yaşamak istemiyorum,” der ve o geceden bir hafta sonra da ölür.

Gretta o zamanlar belki de Michael’e âşık değildi, kocasının onca ısrarına rağmen bunu söylemez zaten. Söylese “geçmişe ait bir aşk” deyip üzerini bir kez de beraber külleyeceklerdir. Ama Gretta adı geçen şarkıyı yeniden dinlediğinde aşk gibi bir etkilenmeye kapılmıştır. Şarkı onu geçmişe götürür ama bu şimdiki zamanlı bir duygulanımdır. Bak şimdi: bir ölüye mi âşıktır? Ya da kocası Gabriel bir ölüyü mü kıskanmaktadır? Evet; burası tam yeri, öyküden soyutlanarak birinci sorumuzu soralım: Ölü nasıl bir öznedir?

Sevgilinin gaybubeti (yokluktan farklı) aşkın derinleşme sebebidir; İnsanlar sevgilinin orda olmayışlarına, ordayken bile mecaz bir uzaklık taşımalarına, ele avuca gelmeyişlerine bir kez daha âşık olurlar… Ve bu yokluğun en inandırıcı hali ölümdür. Bir ölü sevildiğini bilmez elbette, ama insan yaşarken ölünce de sevilebileceğini öngörebilir. Yaşarken hissettiği sevgiye bu gelecek zamanı da katar. Kendisi yokken oluşacak sevgiye henüz sağken yatırımda bulunur. İnsanlar ölümden sonraki yaşama inandıkları için sevilmek istemezler, sevgiyi tam da yaşarken bu haliyle hissettikleri için isterler. Gretta’yı etkileyen Michael’in yakalandığı amansız zatürreeden ölümü değil, onun için ölmesidir. Yaşamak istemediğini söyleyince hastalığı cömertliğinin (kendini feda) kanıtı haline gelmiştir.  Ve Gretta Michael’in o zamanlar çaldığı müziği yeniden duyunca bir tür ağıt dinler gibi olur.  Çok yoğun bir varoluştur bu. Michael kendi ölümünün zımni bedeli olarak bunu Gretta’nın hatırasından nasıl talep ettiyse, Gretta da buna sadık kalarak aynı şekilde hatırlıyordu. Matem ödeşme duygusudur.  Diğerinin yokluğuna karşılık diğerinin acısını çekmek… Diğeri hayatını kaybederken (dolayısıyla kaybettiği şey  kendisi olduğu için “kaybetme”nin tüm ağırlığı hayatta kalanın üzerine yıkılır), hayatta olan diğerini kaybetmiştir. Yani hayatta olanın kaybettiğiyle (sahip olduğu yakınını kaybetmek), ölenin kaybettiği (kendi hayatı) farklı olduğu halde, matem iki kaybı tek bir acıyla birleştirir: hayatta olan kendi kaybettiği yanında ölenin adına onun kaybettiği hayatın da acısını çeker. Matem yoğun bir hatırlamayla bu ödeşmeyi sağlıyormuş hissini yaşatır: ölenin kaybettiği kendi hayatıyla ilgili yaşayamadığı acıyı onunla özdeşleşerek yaşar. Freud’un sözünü ettiği “ölüm güdüsü” tam da bu olmasın?.. Ölüme karşılık geride bırakılan diriltici imgelemin cazibesine kapılmak…

İnsan ölümü ritüellerle rasyonalize eder. Matemi ritüele çevirir. Önce ölümü zorunlu gerçek olarak kavrar: Herkes ölür. Hayvanla insan arasındaki mukayesede bir olanak daha: ‘İnsan ölümü rasyonalize eden bir hayvandır.’ Herkes öldüğüne göre benim hayata karşı bir ayrıcalık beklentisine girmem yakışık almaz. Ama bu rasyonel benimsemeyi daha ileri götüren, benim kendi kendime doğal bir zorunlulukla ölmem değil de biri eliyle öldürülmemdir. Trobriand Adası yerlilerinin (bkz. Malinowski) ölümü büyüye bağlamaları ile tektanrıcı insanların ölümü Tanrı’ya bağlamalarının mantığı aynıdır: ‘Ey insanlar siz kendi kendinize ölmeye muktedir değilsiniz, sizi bir öldüren var.’

Ölümü rasyonalize ediyoruz ama, bu bizim lehimize mi bakalım.
Hayvanlar ölümü rasyonalize etmezler. ‘Hayvanlar’ gibi yanıltıcı olabilecek bir genellemenin içinden matemle ilgili genel bir tutum çıkarmak zor. Ama bir yakınımızı kaybettiğimizde bizim yaptıklarımızla, bir yakınını kaybeden hayvanın yaptıkları (veya yapmadıkları) arasında gözlemleyeceğimiz bir takım farklar (veya benzerlikler) ölümle ilişkimizi anlamamıza yardımcı olabilir. Çünkü insanoğlunun  varoluşu bir sapmadır: hayvanlıktan sapma. Hayvan stabilize bir voroluşken, insan hayvan oluşunu ölüm ritüeliyle terk ederek insanileşir (‘insan’ kavramının metafizik karakteri yüzünden hiç bitmeyen bir insanileşme süreci),  Descartes’ın söylediği ölüm kaygısının insana tanıdığı bir avantaj değildir bu, ölüm sonrası ölünün hayata devam etmesiyle ilgili bir varoluş sorunudur.

Ölünün varolmaya devam etmesi bir avantaj mıdır gerçekten? Yanı başımızda bir hayvan ölüyorsa, ona bakarak evet. Yalnız bu ‘evet’in ancak bir küçümsemeyle söylenebileceğine dikkat edelim. Hayvanın ölümü ( sahiplerinin kişileştirdiği evcil hayvanları bir yana bırakalım) onun bir hayvan olarak görülmesi hasebiyle yeterince trajik olmaz zaten ve varlığı ölüm sonrasına taşmaz.

Kaldığım köyde, karlı bir kış günü komşumun yavruyken de tanıdığım Kangal kırması iki kardeş köpeğinden erkek olanını kurtlar yemişti. Köpekler gece yarısından sabaha kadar havlayıp durmuştu. Sabah baktım dişi köpek boğuşmanın yaşandığı bayırda huysuzca dolaşarak acı acı havlamaya devam ediyordu. Belli ki kurtlarla boğuşmaya katılmamış, kaçmıştı, evin civarında bir yerde kendini emniyete alıp havlamıştı sadece.
Karın üzerindeki tüyleri kokluyordu, sonra evin bulunduğu tepeye çıkıp dikkatli dikkatli sağa sola bakıyor, tekrar aşağı iniyor ve kardeşinden kalan izleri kokluyordu. Köpeklerin duyargalarına uygun olarak görsel değil kokuyla ilgili bir izdi bulduğu. Kokuyu duyunca heyecanlanıyordu, kardeşi buradaydı işte, ama yoktu! Olmadığını kafasını kaldırınca anlıyordu, gel gör ki burnunda tüten taze koku yüzünden ikna olmuyordu. Tıpkı kilide yerleştirdiği anahtarı çevirip duran ama kapıyı açamayışına akıl sır erdiremeyen birinin düştüğü durum gibi.

İnsanın ölüsünden geriye kalan izlerin duyumsal etkisi ise hemen ortadan kaldırılır.Ama insanın ölüsü bereketlidir.Hayvanların, bitkilerin, mikroorganizmaların ölüsünden kömür, petrol, humuslu toprak oluşur. İnsanın ölüsünden devletler, uluslar, büyük davalar yaratılır. Daha da ötesi ölümsüzlük yaratılır. Uhrevi anlamda değil, seküler anlamda ölümsüzlük: “… içimizde yaşar”! Seküler bakış ölüden ölümsüzlük yaratırken, uhrevi bakış ölümsüzlükle yattığı yerde rahat bırakmadığı ölüyü yaratır. (4)

Marks’ın ölü-emek (5) tabirini burada metafor olarak kullanabiliriz. Marx  ölü emek kavramını kullanırken sanki bunu canlı emek zıtlığında söylemiş gibi duruyor. Oysa sıfatlar arasında zıtlık ille de tamlamalar arasında zıtlık doğurmaz. Canlı emek, yani işçinin emek gücü, akışkan çalışma faaliyeti; ölü emek ise patronun sahip olduğu tüm değişen ve değişmeyen sermaye toplamı. Marx ölü emek tabirini kullanarak patronun sahip olduğu sermayenin de gerçekte bir emek yekûnu olduğunu ifade ederek burjuvazinin zenginliğini çarpıtıyor.  Öte yandan ölü emek, emekgücünün kendi canlı faaliyetinin sonucunda veya başlangıcında (başkasının emekgücünden kalan) ölü formuyla kendi ürününe yabancılaşmayı da ifade eder. Ölü emek formuyla işçi hem kendi emek gücünün sahibi olmaktan çıkar, hem de aksine (gerçekte kendisinin ürünü olan) ölü emek ona sahip olur.

Canlı insanların da diğer insanlarda bıraktıkları imgeleriyle ölü forma dönüştükleri söylenebilir.. İmgeleri kendilerine ait değildir, o diğerlerine aittir ve canlı insanlar bu ölü imgelere sadakat göstererek kendi ölümlerini tekrarlarlar. Kronik bir ilişki. Hergün aynı şeyler yaşanır durur. Aynı şeylerin yaşanmasından aynı saatte işe gidip gelmeyi, aynı lokantaya gitmeyi, aynı gazeteyi okumayı vb kastetmiyorum, daha çok tanıdığımız aynı insanların karşısında bıraktığımız izlenime şaşmaz biçimde uygun davranmayı kastediyorum.  Bunun nedeni basittir aslında; biz insanlar kendi anatomik ölüm sürecimiz, diyelim son safhada can çekişme halimiz, sonra ceset olarak çürümemiz dışında başka bir varoluş haline transfer olmaya yazgılıyız.

Eğer diğerinin bilincinde yer alacak bir şeyler yapmazsak her ölüm daha da erken ölüm olarak tehdidini artırır.  Tabi burada yakınını kaybetmiş birinin sıcağı sıcağına yaşadığı acıyı tenzih etmeme gerek var mı bilmem. Kastım, genç yaşta ölmüş birinin geride bıraktığı bu sıcak acının, diyelim birkaç kuşak sonra duvarda asılı fotoğrafına bakan torunlarının ‘yaşasaydı şimdi 102 yaşında olacaktı,’ gibi bir bilgiye dönüşen ironik acısı...

Ölümsüzlük, ‘inanıyorum o halde var’ gibi bir ön kabulden değil, elimizde olmadan kapıldığımız aidiyet dürtüsünden beslenir. Milan Kundera Ölümsüzlük kitabında bu dürtünün evli Goethe ile başkasıyla evli Bettina arasındaki ilişkide yaşanan ilginç ve bir o kadar da harcıalem örneğini verir: Bettina, Goethe’nin ölümsüzlüğünü biliyor ve adının onun adının yanında anılması için ona yakın duruyor. Peki bu ölümsüzlüğün garantisi ne?  Tamam Goethe yaşadığı zaman da meşhurdu, ama günümüze kadar onun bu ününü sürdüren, kitabında Goethe’den söz eden Milan Kundera ve biz okuyucular değil miyiz? Bu ölümsüzlüğü sürdürmeye yükümlü müyüz? Eserlerinin ve bu eserleri yazan Goethe’nin ölümsüzlüğünü taşıdığımız bilginin ölümsüzlüğüne nasıl dönüştürüyoruz? Şöyle de sorabiliriz: Goethe’nin eserlerinin doğal mirasçılarıyız, ama onun bize verdiklerini, tıpkı bir armağan karşısında duyduğumuz ödeşme tepkisi gibi onu yücelterek mi geri ödüyoruz?
Tam tersine onu yücelttiğimiz için eserleri büyük olmasın? Hiçbirimiz Goethe’yi arşivin tozlu raflarında keşfetmiyoruz; onun yüceliği koro halinde tekrarlanıyor ve biz onu dünyanın kayda değer bilgi arşivi içinde hazır buluyoruz.

Bugün Goethe ya da Sophokles (Shakespeare de olabilir) gibi yazsak güzel değil gülünç karşılanırız. Bu taklitçi sayılacağımızdan ötürü mü böyledir, yoksa geçmişteki ifade biçiminin bugünü anlatmada bize tuhaf gelişinden mi? Eğer ikinci şık doğruysa neden geçmişteki bu klasikleşmiş eserleri yüceltiyoruz o zaman? Eğer birinci şık doğruysa bu zaten büyük eserlerin üzerimizdeki ölümsüzlük etkisinden dolayı değil midir? Yani biz büyük eserlerin orijinalitesini baş tacı etmek için onlara her tür benzerliği küçümsemeyle taklitçi ilan ederek bu ölümsüzlüğün gönüllü taşıyıcıları olmuyor muyuz? Ama yüzyıllar sonra,  ‘bizim bundan çıkarımız ne?’ gibi faydacı bir soruya sapmadan, daha basitçe neden böyle bir eğilimin içindeyiz diye sormak da hakkımız.
Marx bir üçüncü şıktan söz etmiş:

Ama zorluk, Yunan sanatının ve destanının toplumsal gelişmenin belli biçimlerine bağlı olduklarını anlamakta değildir. Zorluk, bunların bizim için hâlâ bir estetik doyum sağlamaları ve bazı bakımlardan bizim için ulaşılamayan normların ve modellerin değeri olmalarıdır.
“Bir adam çocuksuluğa düşmeden çocukluğa dönemez. Ama o, çocuğun saflığından hoşlanmaz mı ve daha yüksek bir düzeyde onun gerçeğini yeniden-üretme özlemi duymaz mı? Çocuk doğasında, her dönem kendi öz niteliğinin doğal gerçekliğinde yeniden yaşadığını görmez mi? İnsanlığın tarihsel çocukluğu, bir daha asla dönülmeyecek olan insanlığın o en güzel açılma dönemi, niçin bizi sonsuzluğa kadar büyülemekte devam etmesin? Huysuz çocuklar vardır ve büyük adam tavırları takınan çocuklar vardır. Antik çağın birçok halkı, bu kategoriye girer. Yunanlılar normal çocuklardı. Onların sanatının bizi büyülemesi, o sanatın içinde büyüdüğü toplumun ilkel niteliği ile çelişki oluşturmaz. Bu büyüleme, tersine, bunun sonucudur, ve o sanatın doğmuş olduğu, ve ancak doğabileceği, yeteri kadar olgunlaşmamış toplumsal koşulların hiçbir zaman geri gelmeyeceği gerçeğine bağlı bir büyülemedir.” (6)

Marx, antik çağ eserlerine verdiğimiz estetik değeri naif ve nostaljik duyarlılığımıza bağlıyor, insanlık kendini antik çağın genel mirasçısı ilan ederek ideal çocukluğunu orada buluyor ve yüceltiyor. Doğru mu bu? Yani biz sırf tarihsel çocukluğumuz hatırına mı bu eserleri baş tacı ediyoruz, klasikleştiriyoruz? O zaman estetik bilincimize belli bir tarihsel konjonktür algısının da eşlik etmesi gerekmez mi?. . Bayağı zahmetli bir iş. Üstelik iki kat zahmetli. Bir taraftan tarihi koşulları göz önüne getirerek eseri hoş göreceğiz, diğer taraftan eseri bu tarihsel koşullardan soyutlayarak onu bugünümüzün de estetik değeri olarak daim kılacağız. Bugün Nazım Hikmet şiiri yazılamaz, dili, sentaksı, üslubu, ritmi çağımızın algısıyla eşleşmez, sözcüklerin başka çağrışımları, insanların anlatılacak başka sorunları, konumları vardır artık. Ama Nazım Hikmet gibi yazmanın bugün abes kaçması onun şiirinin güzelliğine halel getirmez.  Bu her güzel şiirin şairine bağlı özgün yapısıyla ilgili olduğu kadar,  zaman üstü estetik kapsayıcılığıyla da ilgili elbette. Ama Nazım’ın şiirinin güzelliğini onun şimdiki zamanlı dikte edilen büyüklüğünden nasıl ayırt edeceğiz? Daha doğrusu güzellik nasıl oluyor da yaşayanlar üzerinde bir şahsın büyüklüğüne evrilebiliyor? Demek istediğim Nazım’ın şiirlerinden etkilenmeyle, Nazım’ın büyüklüğünden etkilenme iki ayrı psikolojiye denk gelir; üstelik bu şairin kendisinde olmayan bir düalizmden beslenir.
Güzellik yargısının genel geçer olabilmesi için bilinçle yaptığımız tercihten başka, bilinçdışı bir yönelimimizin de olması gerekir. Bize güzel diye sunulan bir şeyi  ‘güzel’ diye tekrar edip durduğumuz bir yönelim... Bir eserin gerçekten güzel olmasıyla, genel bir kabulün ifadesi olarak güzel olmasını birbirinden ayıralım. İnsanlar bir antik çağ eserine bakarak tek tek özgün bir psikolojik süreçten geçip nihayetinde tüm bunların derlemesi olan toplu bir estetik beğeni kazanmıyor. Hepimiz toplu bir bakışın onaylayıcı güdümünde koroya katılıyoruz.  Ama ilgili eserin üzerimdeki özgün etkisini yeniden yorumlayarak ondaki güzelliği yeniden ortaya çıkarmam mümkün; bu anlamda sanat eserinin bitmemişliğini yaşarım. Ama antik çağ sanatının genel kabul olarak yüceliği bitmiş bir şeydir, ölümsüzdür. Aslında bu yüceltme korosuna katılarak yaptığımız şey ölümsüzlüğe kendi payımıza düşen katkıyı sunmaktır. Peki bu başkasının ölümsüzlüğüne katkı yapmamız (bu ölümsüzlüğün aracısı olmamız) bizi birer diğergâmlar haline mi getiriyor? –Hayır. Bunu kendi ölümsüzlüğümüzü teminat altına almak için yapıyoruz. Burada olan ne ölüm ölümsüzlük arasındaki mistik ilişkidir, ne de ölünün adından söz etmedir. Burada olan geçmiş, şimdi ve gelecek zaman arasında kurulan senkronik ilişkidir. Tam da bu senkroniye en ideal örnek Mesih’tir: Geçmişte ölmüş, Allah katına yükselmiş, ve gelecekte yeniden dönecektir. Ama bu gelecek belirsiz olduğundan her an tahakkuk edebilir, yani şimdiki zamanlı bir uyanıklık geçmiş ve gelecek zaman arasındaki bağı dinamik bir şekilde saklar. Bu yüzden Mesih iddiasıyla yola çıkan bir yığın tarikat liderinin cazibesi iki uç zamanı birleştirmesinden kaynaklanır… Çünkü ölümsüzlük bu senkroniyle mümkündür, bu senkronize etmeyi de (buna koordinasyon da diyebiliriz) yaşayanlar olarak sadece biz sağlarız. Sonsuzluk bir donma eylemi, bir değişmezliktir. Geçmişin yüceliği nesnesinin yüceliğinde değil öncelikle bu soyut yüceliğin ölümsüzlüğündedir. Geçmişi isimsiz insanlardan oluşan bir tarih olarak hatırlamayız, tarihe ortak hafızamız diyorsak bunu ancak Büyük Ölülerle mimlediğimiz içindir. Büyük Ölüler kendi davalarını, eserlerini bugüne aktararak (aslında bunu yaşayanlar olarak biz sürdürürüz), bugünün geçmişte bir kök kazanması ve aynı konuların yinelenerek süreğenleşmesi sayesinde zamanı algılayışımıza sonsuzluk hissinin eşlik etmesini sağlayan aracılar haline gelirler. Bu ölüm korkumuzu bastıran bir şeydir. Tıpkı 12. ayda kış mevsiminin her sene gelmesi gibi. Bunu bilmek, öleceğimizi bilsek bile gelecek planları yaptığımız bir güven duygusuyla ilişiktir.

Büyük Ölülerin ölümsüzleştirilmesi ölüm korkusunu sosyal bir aidiyet içinde bertaraf etmeyi sağladığına en iyi örnek savaşlardır. İnsanlar öleceklerini bilirler ama davaları sonsuza dek yaşar.

Büyük Ölülerin ölümsüzleştirilmesinin bir de etik boyutu var.  Büyük Ölünün mükemmelleştirilmesi için yapılan maddi ve manevi yatırımın bu yanı direkt görülmez. Büyük Ölüler eşitlikçidir. Kendileri eşitlikçi oldukları için değil, yaşayanlar onu emsal göstererek onun eşitsiz büyüklüğü altında eşit olma imkânını elde ettikleri için. Buradaki eşitlik itidali, yaşayanların kendi aralarındaki eşit olma ihtimalleri değil, aksine kendi aralarındaki eşitsizliğe ancak Büyük Ölülerin tüm yaşayanlara üstünlüğünü dikte ederek tahammül edebilmeleridir.
Eşitlik negatif bir erdemdir: Hem üsttekinin alttakine gösterdiği teveccüh biçiminde, hem de alttakinin üsttekini feragat etmeye zorlamasıyla. Ama sınıflı toplumlarda karşılıklı eşitlik yoktur, bir üçüncünün iki taraf üstündeki hakem(hakim=egemen) konumu kabul edildiğinde eşitlik ortak bir talep olabilir. Hiç şüphesiz ilk akla gelen kanun önünde eşitliktir. Ama kanuna gelene kadar eşitliği bozan birçok etmen yürürlükte. Kaldı ki kanun karşısına çıkmak negatif karakterli eşitliğin vardığı en son noktadır. Eşitlik en çok benzerler arasında güçlü bir dürtüdür. Benzerlikten kastımız sınıf ve statü konumu elbette.

Alçakgönüllülük de eşitlik referanslı negatif bir erdem değil midir? Üstteki alttakine alçakgönüllü davranabilir ama tersi olmaz. İnşaat işçisi müteahhide alçakgönüllü davranamaz. Örneğimizi daha da somutlayalım: yirmi yaşlarında enerjik, sağlıklı, sportmen bir inşaat işçisi; yaşlı, hastalıklı ama zengin müteahhit karşısında alçakgönüllü olamaz. Bu davranış ona yasaklandığı için ya da görgüsüzlük olarak karşılanacağı için değil, alçakgönüllülük ancak müteahhidin statüsünü doğruladığı için böyledir.  Alçakgönüllülük müteahhidin statüsünün bir uzantısı, ama ruhsal bir uzantısı değil, konumu gereği hak ettiği bir davranış olarak uzantısıdır. Alçakgönüllülük hiç de öyle her içinden gelenin  “iyi” olmak için başvuracağı anonim huylarımızdan değildir, alçakgönüllü olmak için deyiş yerindeyse sertifika gerekir. Alçakgönüllülük zıttı gibi görünse de gizli bir kibri besleyebilir. Bu negatif erdemi sevgiden nasıl ayırt ederiz öyleyse? Alçakgönüllülükte diğerine gösterilen teveccüh dolaylama kendini sevmeye dönüşür.

Büyük ölülerin yüceltilmesinin arkasında ‘eşitlik’ dürtüsünün olduğunu söylemek ilk başta ilginç gelecek. Çünkü bir ölünün büyüklüğü ile onu yüceltenler arasında eşitlik aramak paradokstur. Ama biz Lacan’ın ‘Büyük Öteki’ kavramını ‘Büyük Ölü’ kavramıyla yer değiştirerek Tanrı üzerinden ne demek istediğimizi göstermeye çalışalım.

Tanrı, Büyük Ötekilerin en büyüğüdür. Tanrı’nın büyüklüğü deneyimlenerek elde edilen bir bilgi değildir; her şeyden önce bir bilgi değildir, bir arzudur. Tanrı’nın varlığına inanç, bir mantık çıkarsamasından çok, evrenin ve zamanın başıboşluğuna karşı insanın bir düzen arama ihtiyacına karşılık gelir. Ama bu da sorulara sadece kestirmeden karşılık veren bir bilgidir. Bu bilgiyle ne yapacağımızı bilemeyiz; bu bilgiyle kalsaydık başıboşluktan kurtulamazdık yine de. ‘Tanrı evreni ve canlıları yarattı…’ Eee sonra? Bu bilgiyi niçin verdiğin bilginin kendisini önceler. Tanrı’nın büyük olduğunun söylenmesi Tanrı’yı yüceltmek için değil, insanları aşağılamak içindir. Biz aşırı yüceltilmiş bir Tanrı sayesinde “eşit” hale gelebiliriz ancak. Aramızda eşit olmasak bile Tanrı katında eşit olmamız için herkesin onun en büyüklüğünü teslim etmesi gerekir: ‘Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var.’ Bu “eşitlik” elbette bir yanılsama. Çünkü bu kez de Tanrı’nın en büyük olduğu tesliminin yanında ona en yakın benim, ya da onu ben temsil ediyorum gibi seküler bir büyüklük yürürlüğe sokulur. Peygamberlerin ömrü Tanrı’nın varlığını ispatlamakla değil, kendilerinin peygamber olduğu iddiasıyla geçmiştir: ‘En Büyük Ötekiye en yakın benim.’ Böylelikle ortaya seküler en büyük olanağı çıkar.
Büyüklüğün mühendislik tarafı hiç eksik olmaz. Silsile halinde devam eder. Peygamber öldükten sonra bu kez de peygambere en yakın olanların iddialarıyla yeni büyüklük olanağı doğar. Dikkat edelim peygamberin en büyük ilan edilmesinin mutabakatı üzerinde döner bu çabalar. Acaba burada alçakgönüllülükle mütevazılık arasında bir ayrım yaratabilir miyiz? Alçakgönüllülük denilen erdem daha baştan Ölü-Büyük’ün müritlerine gösterdiği örnek davranışken mütevazılık Ölü Büyük’ün en büyük olarak kabul edilmesiyle kurulur. Sonra bu mütevazılık kavramın anonimleşmesiyle ‘haddini bilmek’ biçiminde yaygınlaşır ve itaat haline gelir. Kime itaat? Ölü-Büyük’ün büyüklüğünü silsile halinde devam ettiren canlı büyüklere. Alçakgönüllülük bir tercihken, mütevazılık sosyal bir dayatmadır.





Sarıyer Rumelifeneri Köyü’nün mezarlığına girince sağ çaprazda bir mezar taşı dikkatimi çekmişti vaktiyle. Üzerindeki yazı yüreğime işlemişti: ‘Kimsesiz Fatma.’  Bu yazıyı yazarken aklıma geldi, sahi kimin nesiydi bu Kimsesiz Fatma? Rumelifeneri’nde yaşayan öğrencim Ali Aslan’ı aradım, benim için köyün yaşlılarından bir bilgi alabilir miydi? İşte Ali Aslan’ın topladığı bilgi: “1960’lı yıllarda Rumelifeneri Köyü’nde vefat ettiği tahmin edilmektedir. Kadın köye çalışmaya gelmiş. O zamanlar köyde balık ağları tamiratı işleriyle kadınlar uğraşıyormuş.  O da bu işi yapmış. Rumelifeneri Köyü’ne yerleşmiş fakat ne evlenmiş ne de çocuğu olmuş. Kimsesiz Fatma en çok karanlıktan korkarmış. Öldüğünde mezarının üstüne ışık konmasını bile istemiş. Fakat köy halkı buna pek sıcak bakmadığından ışık konmamış mezar taşına...”



(1)   Heidegger, Düşünmek Ne Demektir? Çev. Rıdvan Şentürk, Paradigma Yayıncılık, İstanbul 2009, s.58
Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Çev. Turan Oflazoğlu, MEB Yayınları, İstanbul 1997, s. 157… Aynı paragrafın bu kitaptaki çevirisi şöyle: “Öç ruhu, evet, yalnızca şu: istemin zamandan ve zamanın “böyle idi”sinden tiksinmesi.”
(2)   James Joyce, Dublinliler, Çev. Murat Belge, İletişim Yayınları, s. 236, 1. Baskı, İstanbul 1987
(3)   Bu şarkıyı Youtube’dan dinleyebilirsiniz. Hakikaten de insana kaybolmuş bir şeyleri hatırlatan hüzünlü bir şarkıdır: http://www.youtube.com/watch?v=43q-ZeMhFaQ
(4)   Seküler ölümsüzlüğe, öldükten sonra ismin yaşaması örnek verilebilir. Uhrevi ölümsüzlük ise daha basit görünmesine rağmen daha karmaşıktır: “Her canlı ölümü tadacaktır.” Bu sözü söyleyen Tanrı şöyle demeye getirir: ‘Ey insanlar kendi kendinize öldüğünüzü sanmayın, sizi ben öldürüyorum.’ Tanrı ölümsüzlükle ölümün biteviyesizliğini kendi hâkimiyeti olarak dayatır. Ama inancı hevese çeviren asıl hâkimiyet insanın yeniden diriltileceği vaadi üzerine kuruludur.
(5)   Karl Marx, Kapital, 1. Cilt, s.239 Çeviren, Alaattin Bilgi, 1. Baskı, Sol Yayınları 1978,

(6)   Karl Marx, Grundrisse cilt 1, s.47, Çev. Arif Gelen, Sol Yayınları 1. Baskı, Ankara 1999