12 Ağustos 2014 Salı

Salak Toplum



Sandığın açılmasına daha iki saat vardı ve gelen giden yoktu, avare avare okulun penceresinden plaja bakıyordum ( okul deyişim biraz dil alışkanlığı, biraz da diğer türlüsünü kendime yedirememem; demek istediğim, okul öğrenci yetersizliğinden kapandı ve bina çoktan Kuran kursuna çevrildi), her yer insan kaynıyordu. İnsanlar ille de gruplar halinde; herkes bir şekilde yanındakine bulaşmıştı, sırnaşık bedenler… çocuk sesleri geliyordu, sürekli bir bağırtı… Tepede ve aşağıda kumsalın bitimindeki eğreti toprak yol boyunca park etmiş arabalar; o kadar çoklardı ki, veya bir tür dağınıklıktan o kadar çok görünüyorlardı ki… Yedi yıldır bu köyde oturuyordum ve hiç bu kadar arabayı bir arada görmedim. Hercümerç… kapalı kasa kamyondan panelvana kadar saygısızca park etmiş, birbirinin çıkış yolunu kesmiş çeşit çeşit arabalar… denize paralel, çapraz, dik, arkası dönük, önü dönük… doğal renklerin ortasında bir yığın metalik renkler, ağırlık gride… Evet geçen yıllarla kıyasladığımda insanların zenginleştiğini, araba sahibi nüfusun arttığını söyleyebilirim… ama insanların sahibi oldukları şeyle, sahibi oldukları şeyi kuşatan mekanı birbirinden kopuk algılamalarında değişen hiçbir şey yok… “Evrende her şey minimum enerjiye ve maksimum düzensizliğe eğilim duyar.” Tepeden aşağıya her yana savrulmuş çöpler görüyorum, geri dönüşüm atıkları… bu mesafeden geri dönüşüm atıklarıyla diğer atıkları birbirinden ayırt edişim, gözlerimin keskinliğinden değil, geri dönüşüm atıklarının güneşte parlamasından... Geri dönüşüm atıkları?.. Bu söz beni duraksattı şimdi. Bu sözde bana gerçek gelmeyen bir şey var; bir yanılsama, hatta bir kandırmaca… Ne demek geri dönüşüm? Atılan poşet, cam şişe, pet vb olduğu gibi geri mi dönüyor?.. Palavra! Geri dönüşüm dedikleri endüstriyel işlem dünyayı daha da çok kirletiyor, ve üstelik bu atıkların tamamı geri dönmediği için bu endüstriyel işlem kısır bir döngüyle güya ekolojik bir faaliyetin de gerekçesi olmuş… yani geri dönüşüm sürekli kendini yaratan bir sistem... Bu başka türlü de açıklanabilir, termodinamiğin ikinci yasasıyla… yukarıda ipucunu verdim: entropi!.. bu sözcük sosyal salaklığı açıklayabilir… düşün bi…

Daha üç gün önce fosforlu yeşil elbiseleriyle belediyenin temizlik işçilerini görmüştüm, ellerinde büyük çöp poşetleri sahilin her yanına dağılmışlardı ve bir saat içinde her yeri temizlemişlerdi… Azınlık çalışıyordu ve çoğunluk çöp üretiyordu… Üç beş proletaryaya karşı, yiyip içen mutlu çoğunluk…


Bu sabah denize gittim, sabah erkenden, iki üç kişi vardı sadece, çadırda yaşayanlar uykudaydı, örtüden dışarı çıkmış bir çift ayak gördüm ve gülümsedim, iyi geldi… ve soyunur soyunmaz denize daldım, açıldım… o da iyi geldi… sonra oturdum kuma, ayaklarımı dalganın erişebileceği vaziyette uzattım, kitabımı okudum. güneşin açısı çok güzeldi, kelimeler pırıl pırıl gözümün önündeydi… apaçık alanda yalıtık bir kuytuluk… kitap böyleydi işte… mekanı yeniden dizayn ediyordu… kafamı kaldırmadan bir yirmi sayfa okudum, o da iyi geldi… sonra bir müzik sesi… müzik dediğim bir otomobilin kolonlarından bas sesler: “dum tıs!.. dum tıs!..” bir man kafa sesi köklemişti. Günün ikinci huzursuzluğu başladı. Birincisinden söz etmeyeyim şimdi… Kalktım giyindim, tepeyi çıktım, baktım köyün temizlik işçisi A. çöp topluyordu… bütün sahilin çöpünü ona mı yıkmışlardı?.. Ve biraz daha ilerde park halinde iki araba… Arabalardan biri beyaz renkli Doğan görünümlü Şahin’di, ya da sadece Doğan, ya da sadece Şahin… (anlamam bu modifiye işlerden)… kapıları açıktı ve içinde soyunuk halde iki genç adam vardı, alışkanlıkla sesin onlardan geldiğine hükmettim… yanındaki  beyaz renkli sedan bir arabaydı, ama yeniydi… onu dikkate almadım… kafamda cümleleri kurdum, birinci arabaya yönelip müziği kesmelerini söyleyecektim… Ama önce A.’nın yanına uğradım, biraz oyalanmak, biraz karşımdakileri uzaktan tartmak için… ve A’nın manevi desteğini almak için… Bütün sahil “dum tıs!” diye inliyordu… ve yeni yeni sahile doluşan insanlardan görünürde rahatsız olan yoktu…

“Kolay gelsin A…”
“Sağol Hocam…”

A. elindeki çöpleri dolu siyah çöp poşetine tıkıştırmaya çalışıyordu. Gülümsemesini severim A.’nın, saygılıdır… ama daha çok da mahcup… Diyarbakırlıdır. Bu sene zayıfladı, sanki gizliden bir hastalık taşıyor.
“Bütün bu çöpler sana mı kaldı?”
“Eee ne yapacaksın Hocam?.. Belediyenin işçileri Çarşamba günü geliyor, o zamana kadar bu çöpler durmaz ki…”
“Hımmm” dedim. Ama sonradan düşününce A.’nın bu sözünde ilginç bir savunma yakaladım. A. bana karşı kendini savunmuştu. İşi emrivaki değil de sanki gönüllü yapıyormuş, işinin patronuymuş gibi kendi iradesini öne çıkarmak istemişti.
“Kimse senin değerini anlamıyor A…” dedim.
A. güldü.
Sonra ilerdeki arabayı göstererek “Şunlara bak, kısık sesle dinleyemiyorlar mı?” dedim
“Onların anasını sikim!” dedi A.
“Onların anasını ben de sikim!” dedim… ve müzik sesi birden kesildi, yeni sedan araba gaza bastı gitti. Birinci arabaya yöneldim. Şoför koltuğunda sakallı sert bakışlı kulağında küpe olan adamla, ayakta otomobilin üst kaportasına kollarını dayamış çene sakallı bir başka adam… eşit derecede ikisinin gözlerine de baktım ama içlerinde lider hangisi anlayamadım. Aşağıdan sakallı bir başka adam daha geldi. Üçünün de gözleri bir tuhaftı, kısık, mahmur bakıyorlardı, gülümsemem onları yumuşatmadı.

“Söze nasıl girsem bilmiyorum” dedim, “Yüksek sesli müzik dinliyorsunuz…”
“Abi siz bizi demin giden arabayla karıştırdınız” dedi. “Bizi de uykudan kaldırdı…” Konuşan, çene sakallıydı.
“Yaaa” dedim, ve onlardan özür diledim… biraz önce A.’yla ettiğim küfür aklıma geldi ve bu küfür için özür diledim tabi, ama onlar bunu bilmiyorlardı, nezaketim onları şaşırttı galiba… “Peki, neden uyarmadınız onu?”
“Şurda iki paralık keyfimiz var onunla uğraşıp keyfimizi bozmayalım dedik…” İçimden ‘uykudan uyandırmış işte sizi bundan başka keyfiniz daha nasıl bozulacaktı?’ dedim, ama çene sakallıyı onaylayarak eve doğru yürüdüm…


Her şey birbirinden kopuktu aslında… kopuktan da öte düzensizdi… ama resmi olmayan sonuçlara göre diyen açıklama yüzde 52 oy oranıyla Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduğunu gösteriyordu ve bu açıklamayla her şey bir düzen içindeymiş gibi görünüyordu.

Evet ne diyordum, sosyal salaklaşma ve entropi…

Tepede minimum enerjiyle bir düzen kuruldu mu, geri kalan her şey kendi doğal seyrinde düzensizliğe eğilimliydi.

Salak, hayatın içindeki düzensizliği görmez, bu düzensizliğin müsebbibinin kendisi olduğunu da, o tepedeki düzeni görür. Düzen diye gördüğü klişe sözcüklerdir, birkaç resimdir. Salak kendinden hoşnuttur, her “mutlu” insan gibi ona da başarı gerekir, kendisinin başarması gerekmez, tuttuğu boksör, tuttuğu takım, tuttuğu atlet, tuttuğu parti başarsın yeter. Salağın mutlu olma seçenekleri çoktur, sadece “başarı”dan mutlu olmaz, diğerinin başarısızlığından da mutlu olur… çok gizli mutlulukları da vardır, mesela başkasının başına gelen üzücü bir olaydan mutlu olma hali, Almanlar “schadenfreude” derler.


Seçim öncesi Erdoğan’ı destekleyen bir kadınla konuşuyorum:

Kadın: Erdoğan’ı destekleyeceğim.
Ben: Neden?.. Gerçekten merak ediyorum…
Kadın: Kılıçdaroğlu bana çok sevimsiz geliyor…
Ben: Nasıl sevimsiz?
Kadın: Sevimsiz işte… Ne bileyim itici, onu görünce başka kanala geçiyorum…
Ben: Nedir size sevimsiz gelen yanı? Tipi mi?
Kadın: Aman tipi batsın…
Ben: ……..
Kadın: Mesela Kılıçdaroğlu Başbakan’a “Omurgasız” dedi… Bir Başbakan’a omurgasız denir mi?
Ekrem (Arkadaşım): Omurgasız deyince ne anlıyorsun?
Kadın: Bir Başbakana böyle kötü söz söylenir mi? Ne saygısızlık!..
Ekrem: Ya, sen omurgasız deyince ne anlıyorsun?
Kadın: Omurgasız işte. Omurgası olmayan (kolunu omzundan aşırarak sırtını işaret etti)
Ben: …….

Kadın “omurgasız” deyince ‘engelli’yi anlıyordu, yani sözcüğün düz anlamını, kafasında mecaz anlam yoktu. Üstelik bu yanlış anlama onun aleyhine değildi, ‘engelli’ haklarına sahip çıkarak kendine ahlaki bir pay çıkarıyordu, Başbakana sahip çıkarak da kendi ‘engelli’ olmayan diğergâmlığını hissediyordu, bir güçtü bu.

Seçim sonrası Erdoğan’a oy vermiş bir adamla konuşuyorum:

Adam: Havaalanı, köprü, otoyol, hayvan barınağı… evimin ve arsamın değeri arttı.
Ben: Evini ve arsanı satsan yine bu köyde daha geniş bir arsa alabilir misin? Veya daha büyük, daha konforlu bir ev?
Adam: Önceden evimin değeri 50 bin liraydı, şimdi 1 milyona vermem. Bu değer artışı değil mi?
Ben: Değil… Hatta değeri düştü evinin… Evini ve arsanı satsan bu köyde en çok aynı büyüklükte arsa ve ev alabilirsin, hiçbir şey değişmedi. Ama daha çok kirlilik olacak, daha çok gürültü, daha çok trafik, daha çok kalabalık ve evinin rayiç bedeli arttığı için daha çok vergi ödeyeceksin.
Adam: …… (adamın bu suskunluğundan bana kafayı yemiş muamelesi çektiğini anlıyorum)

Mutluluk düzensizliğe eğilimlidir. Tabi salakların mutluluğundan söz ediyoruz. Bu tür mutluluk entropiktir, yani çeşidi ve alternatifi boldur…

‘Aptal’ anlamına gelen bir yığın sözcük var… çatlak, manyak, budala, zırdeli, tımarhanelik, aklını bozmuş, keçileri kaçırmış, geri zekalı vb. ama hiçbiri “salak” sözcüğünün fonetik çağrışımına sahip değil,  söyleyenin öfkesi ve dışlayıcı bir kestirip atma bir ağız hareketi sayesinde hakkıyla yerini buluyor. Bakın şöyle. “Sallak!..” İnsan dişlerini sıkarak söyler bunu ve ‘lak’ hecesi kızgın bir kedi tıslaması gibi damağın gerilerinde patlar. Sert sessiz ‘s’ harfiyle başlayan (yılan ıslığı) ve ‘k’ (tıslama) harfiyle sonlanan sözcüğün hakaret anlamı doğal öfkenin yansıma sesleriyle harmanlanır. Fısıltımsı bir ton hakimdir söyleyişe, ama yüzde oluşan mimik ve bakış, pek hayırhah bir şey söylenmediğini belli eder. Bir çiftanlam sözcük ses haline geldiğinde kaçınılmaz olur; hem öfkeyi yansıtır, hem de bastırır. Ses hakarete maruz kalan diğerinin olası öfkesi üzerinde baştan bir kararsızlık da yaratır, sanki bu söyleyişte diğerinin hesaplanan kararsızlığı, söyleyenin kararsızlığına dönüşmüştür.

“Sallak!..”
“Ne diyosun sen?!”
“Hiiç… Kendi kendime konuşuyorum…”

Hiçbir sözcüğün eşanlamlı olmayışı, en azından sesle ilgilidir. Ses deyip de geçmeyelim. Dostoyevski’nin ‘Budala’ adlı eseri Türkçeye ‘Salak’ diye çevrilseydi, Prens Mişkin’e ısınamazdık, sempatik gelmezdi. ‘Budala’ sözcüğünde insanın içini okuyan bir naiflikle, insanların sözüne kanan safdillik gider gelir. Budalanın en önemli özelliği acı çekmesidir; çektiği acıyla acının kaynağını algılaması bir tutarlılık arzeder.

Peki “salak” nasıl bir varlıktır?.. “salak”ta en önemli duygu kendinden hoşnutluktur…