21 Mart 2015 Cumartesi

Nevruz


Batı’da karnavalların bugünkü kutlanışı tarihsel köklerine yabancı. İnsanlar eğleniyor. Eğlencede maske önemli. Başka bir kılığa girmek, kendinden uzaklaşmak. Çünkü arzular ancak “başka” biri olunca özgürleşiyor... (Maskeye başka biri olmaya duyulan arzunun emaresi de diyebiliriz.)

Tarihsel köklerine yabancı dedim ama belki hâlâ şöyle bir bağ sürüyor: Karnaval bir şeyin kutlanması değil, perhize girmeden önceki son çılgınlık; bunu ölüm öncesi dünyaya veda partisi gibi de düşünebiliriz. Karnaval sözcüğünün etimolojisinden destek alıyorum burada, carna vale ‘hoşça kal et’ anlamına geliyor. Özellikle Almanya’nın Ren bölgesinde kutlanan Fasching de köken olarak vaschang sözcüğünden geliyor ve anlamı oruçtan önce konan ‘son içki’ imiş. Hem veda ediyor hem de parti yapıyorsanız, eğlencenin rengi değişiyor. Çünkü iki sözcüğün yan yana gelmesi oksimoron. Veda partisi özlemi yok etmeyi de amaçlıyor böylelikle. Bu yüzden dibine kadar eğlence. Alkol komasına girenlerin çokluğunu buna bağlayabiliriz. Tabi bilinçdışı bir bağ bu. Ama bir şey var (aslında birçok şey) Batı’da insanlar eğleniyor; sarhoş oluyor, çakırkeyif oluyor, patavatsız oluyor, dans ediyor, flört ediyor, sevişiyor ve ipin ucunu kaçıranların bir kısmı da ölüyor.

Bizde Nevruz hâlâ tarihsel köklerinden kurtulamamış. Oysa bir âdet tarihsel köklerinden kurtulduğunda (eski tabir daha güzel: ‘azade olduğunda’), eğlenceye dönüştüğünde gelenekselleşebilir ancak… Biri mesaj yolluyor, biri okuyor, bir yığın insan da bir araya geliyor ve herkes diğerine bayağı da kalabalıkmışız biz yahu diyor; birileri ateş yakıyor, vali, belediye başkanı ve garnizon komutanı kombinasyonundan oluşan zadegân ateşin üzerinden atlıyor… Hiç değilse ateşin üzerinden atlarken dötünüz yansın da eğlence olsun bari. O da yok!.. Alevler henüz yükselmişken odunların çeperinden teğet geçiyorlar.

20 Mart 2015 Cuma

Kulak Misafiri


Nasıl olduysa konuşmalarına kulak verdim.

İkinci sınıfa giden Bora, birinci sınıfa giden Sude’ye:
“ ‘Gevşek’ desene,” diyor.

Sude birazcık; hayatında ilk kez avokado tadacak birinin tereddüdü kadar birazcık duraksıyor.
“Gevşek.” Yüzünde tatlı, başına gelecek komikliğe razı peşin bir gülümseme.

Bora, karşısındaki bu tatlı kıza bakıyor, bakıyor, diliyle dudağını ıslatıyor ve:
“Espriyi unuttum.” diyor.

Arkamı dönüyorum:
“Espri bu Bora,” diyorum ve katıla katıla gülüyorum.

Onlar benim gülmemi yanlış anlıyorlar, sanıyorlar ki, ‘gevşek’ kelimesinin ardından söylenecek kafiyeli tekerlemeyi ben biliyorum. Bilmiyorum.

Öğrencilerle aramda bir gülme hiyerarşisi var. Ya onlar bana gülüyorlar, ya da ben onlara. Nadiren hep beraber gülüyoruz. Galiba pedagojik bir tuhaflığın içindeyim hep.

10 Mart 2015 Salı

Mehmet Pişkin’in İntiharı Üzerine

                                                





Mehmet Pişkin’in videosunda intihar sözcüğünün geçtiği yerler biplenseydi bir istifa konuşması dinlediğimizi sanabilirdik. Bıkmış, motivasyonunu ve amacını yitirmiş, yetenekleri körelmiş bir çalışan; sevmediği işinden istifa ediyormuş gibi rahat, öte yandan arkadaşlarını, hatıralarını geride bırakıyormuş gibi de hüzünlü. Huzurlu-hüzün gibi bir terkip uydurası geliyor insanın. Ama Mehmet Pişkin’in yüzünde bundan fazlası var. Bir kere kararlı. Rahatlığı da buradan geliyor belli ki. İnsanları en çok şaşırtan da bu rahat hali. Videonun başında ‘Bu bir intihar notu’, ‘Yaşam defterimi kapatıyorum’, ‘Bana ayrılan sürenin sonuna geldim’ derken, sözcükleri biraz da belagat titizliğiyle kullandığı belli, hafif alaycı. Önce ciddi, tok, dümdüz bir söz, sonra insana acaba dedirtecek bir kayma…

Herkes gibi benim de intihar eden tanıdıklarım oldu, ama yakından tanıdığım iki kişinin intiharından çok etkilendim. Onların son zamanlarına tanık olanlardan uzun uzun dinlemiştim, kimse intiharlarına anlam veremiyordu. Ben de veremiyordum. Tamam o tarafını karıştırma diyeceğimiz bir takım intihar eğilimleri vardı ama neden son zamanlarda bu kadar rahatlardı? Kafalarının içinde çözümü bulmuşlardı ve sessizce kararlarını vermişlerdi deyip işin karmaşa tarafından kurtulmak ve psikiyatriye şükretmek mümkün tabi… Ama belki de intihar edenin intihar nedenlerinden çok,  daha sonra intihar edecek olanlar üzerindeki nedensel etkisi üzerinde durmak gerekir; yani intiharın sosyo-psikololojik nedenlerinden öte, intiharın kendisi için bir neden haline gelmesi…  Etologlar bize hayvanların intihar etmediklerini söylüyor. Onlar güdülerinden saparak bazen ölüme yönelirler. İntihar düşüncesi bize tüm insanlık tarihinden miras kalır ve intihara eğilimli olan kişi bu düşünceyi diyelim uzun süre yedeğinde tutar, ama bir türlü gerçekleştirmez, sonra ertelemeye başlar (intihar eğiliminin kendini her gün tekrarlayan sabit bir fikre dönüşmesi, bunun gizli bir b planı olması, intiharın ertelenmesinin de sebebi aslında. Neden daha önce değil de o gün diye sormak gerekir. Ama bu karar anının sinsice, sessizce gelmesi, bünyeyi ele geçirmesi, moda tabirle belki de intiharın fıtratında var. ) ama onu kafasından bir türlü atamaz. Öyle bir hale gelir ki, kişi intiharı arzu etmeye başlar. Başlangıçta intiharın sebebi olarak gösterilebilecek sorunlar bu kaçınma arzu ikilemi sırasında artık unutulur ve intiharı icra etme adımı bizzat kendi sebebi haline gelir. Acı çekip intihar etmeyi düşünmekten, intihar edemediği için acı çekme evresine geçiş…

Mehmet Pişkin’in intiharında üç ayrı karar var. Ölmek, seçilen yöntem (iple: yalnız, hızlı) ve video çekmek. Kronolojik olarak ilk başta video geliyor (videoyu ölmeden yarım saat önce çektiği söyleniyor), ama biz videoyu izlediğimizde ölüm çoktan gerçekleşmiş oluyor. Bu ters kronolojinin bir kurgu olmamasına rağmen üzerimizde nerdeyse kurgusal diyebileceğimiz etkisi var, bizi afallamış halimizle baş başa bırakıyor. Buna sonra değineceğim…

Mehmet Pişkin bu üç kararı da kendi serbest iradesiyle almış. Ama görünmeyen bilinç dışı diyebileceğimiz bir dördüncü karar daha var. Videoda konuşurken kullandığı dil. Mehmet Pişkin kime hitap ediyor? Yakınlarına, arkadaşlarına mı?.. Hayır. Onlara da hitap ediyor ama dolaylı bir şekilde (sadece dakika 5.03’te arkadaşlarını kastederek ‘Güzel insanlarsınız hepiniz’ diyor duyulur duyulmaz bir sesle)…
İnsanın dil yeteneği kadar ‘herkes’e hitap edebilen bir konuşma tarzı geliştirmesinin de bir tarihi olmalı. Tabi insan yekûnunun ‘herkes’ denilen imgeye terfi etmesiyle ilgisi var demek istediğimin. Bu ‘herkes’in Heidegger’in “Das Man”ı gibi tarihe aşkın bir varoluşu yok. İlk ne zamanlarda başladı acaba? Burada olmayan, ama varsaydığımız insanlar. Bir hitabet sorunu bu. 

Kendinizden bahsedeceksiniz ve hazırda kimse sizi dinlemeyecek, yani gerçekte o anda yanınızda değiller, daha da ötesi onları tanımıyorsunuz. Böyle bir şeyin mümkün olması bile mucize aslında. İcat gibi. Şiir de böyle işlemiyor mu?

Burada anahtar sözcük muhatap; İnsan kendinden söz edecek ama muhatabı belirli bir kişi veya belirli bir topluluk olmayacak; ve ben kendimi ‘herkes’e anlatma imkânına kavuşacağım. Önce kendimi anlatma ihtiyacı (heves de diyebilirsiniz) sonra muhatap olarak seçtiğim ‘herkes’. Kronolojik bir ayrım değil bu; bir sıralaması, bir hiyerarşisi yok. Dille ilgili kendini yeniden kurma sorunu. Edebi süreç içinde şöyle bir kademelendirmede  bulunabiliriz: Shakespeare’in oyunlarında karakterlerin monolog halinde tiratları olur. Karakter kendi kendine konuşur, sanki biri duyuyor gibi değil de, biri duysun diye (mesela Tanrı’ya konuşurmuş gibi; bu anlamda Tanrı ideal bir muhataptır); sözcükler bir yerlerde sıkışmış ve salvoya tutulmuş gibi art arda patlar. Seyirci duyduklarını kendisine söylenmiş olarak değil de dolayımlı bir şekilde salonun karanlık tarafından dinler. Oysa Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notları’ında kahramanımız duyulacağından emin bir şekilde, bir muhatap edinmiş halde konuşur. Teknik olarak buna iç-ses deriz; ama monologdan fazladır. Düşünün ki dışarıda bir kulak söylediklerinizi pür dikkat dinliyor, ama sadece bir dinleme organı değil bu kulak, sözlerinizin kendi içinizde yankılanmasına da sebep olan bir ruh ikizi aynı zamanda. Onunla diyalog halindesiniz, falso yaparsanız yüzünü ekşiteceğini bildiğiniz için sözlerinizi tartıyorsunuz, onun tarafından denetleniyorsunuz, hatta yer yer uzlaşarak onun ağzıyla konuşuyorsunuz. Onun varlığının böylesi bir tahayyülü,  sizi kendinizi ifade etmeye sevk eden, belki de ikna eden tek şey; sizi dinliyor, hiçbir sözünüzü kaçırmıyor, sizi olumluyor, sorular soruyor, derinleşmenize fırsat tanıyor vb. Bu ‘herkes’ hem somut değil, hem de var. Konuşan kişi ise somut. Ama bu konuşmanın gerçekleşmesi için ‘herkes’in zaten somut olmaması gerekiyor. Mehmet Pişkin videodaki muhatabını ‘herkes’ olarak seçiyor. Seçiyor derken bilinçdışı yönelim dili, halihazırda böyle bir kurgu içinde buluyor. Örnek verelim: Mehmet Pişkin, videonun başlarında (dakika 1.14’te ) “Çok uzun zamandır mutsuzum aslına bakarsanız, bunu yakın arkadaşlarım bilir zaten.” derken muhatabını, ‘yakın arkadaşlarını’ basamak yaparak daha üst bir merciden genel özne olarak belirliyor. 

Biz, yani bu videoyu izleyenler somut izleyici olmadan önce Mehmet Pişkin’i kendi “biz”ine çoktan hitap etmiş buluruz. Biz bu videoyu izleyenler olarak ne kadar çok olursak olalım onun “biz”ine yine de erişemeyiz. Bize (yani herkese) hitap eder ama, burada hitap edileni değil, salt kendisini anlatan bir insanı görürüz. Ama kendisini anlatan bu insan böyle genel bir özneyi muhatap almasaydı bu hitabın olamayacağını göremeyiz. Tam da intihar ‘herkes’te varlığını sürdürmekle ilgili bu tuhaf arzudan beslenir. Mehmet Pişkin Tanrı’ya inanmadığını söylüyor ama Tanrı’ya böylesi bir inançsızlık, öldükten sonra ‘herkes’te yaşamak gibi gizemli, utangaç bir Tanrı inancını telkin etmekten de kurtulamaz. Ölmeye karar vermiş bir “ben” ve bunu ilan ettiğim ‘herkes’. ‘Herkes’ yok; ama olduğu varsayımı o kadar gerçek ki, bu varoluş “ben”i kendi kendine konuştururken hiçbir yadırgamaya mahal vermiyor. ‘Herkes’in yabancı ile aşina olunan arasında salınan muğlaklığı, ama ille de anlayış ve hoşgörüye dair cömertliği onu ideal muhatap haline getirirken aslında onun karşısında “ben” kendini yeniden idealize etme imkânına kavuşuyor… İşler karıştı. (Karmaşık bir gerçekliği tek bir cümlede ifade etmeye kalkıştığımızda olur bu.)

Biraz daha basitleştirelim: Mehmet Pişkin intihar edecek. (Edecek değil etti.) 'Bu mesela intihar eden şairlerin sözlerini neden daha büyük bir ilgiyle dinliyoruz sorusuna benziyor. Çünkü artık egosuz bir kişi konuşmaktadır, onu beğenip beğenmememizin onun egosuna yapabileceği bir katkı yoktur; tamamen bizim irademize, muhakememize teslim olmuştur. Bizden hiçbir karşılık beklemeden bize seslenen bu sesi sevmemek için bir nedenimiz yoktur.' (1)  İntihar etmeye kararlı. Kararında haklı olduğuna bizi ikna etmek için konuşmuyor. ‘Herkes’in karşısında var olmak için konuşuyor. Böyle bir konuşma yapması da intihar gibi bir karara dayanıyor. Bunun tersi de doğru olabilir, yani intiharı böyle bir konuşma yapmasına dayandırabiliriz. Ama karar ve icraat birbiri içinde eridiği için ayıklanamaz halde. Çünkü kararın kendisi bir icraat. Yani bize (‘herkes’e) konuşurken biz intihar kararına ilişkin bir yönlendirmenin içinde buluruz kendimizi. Oysa konuşmanın kendisi intihar kararından özerk bir icraat. Bize açıklama yapması icraatın sadece küçük bir kısmı, Mehmet Pişkin asıl bu konuşmayla kendini yeniden var ediyor. Ve akabinde intihar bu konuşmayı hakikat kılıyor. Biz ancak 13 küsur dakika içine kompakt edilmiş Mehmet Pişkin’i tanıyoruz. Onun bize ayırdığı süre bu kadar. Onu tanıyor muyuz gerçekten? Bunun bir önemi yok. O kendisini kendi bildiği gibi tanımamızı sağlıyor. Ve bu “tanışmanın” sonunda da dediğini yapıyor. Bir aldatma aldatılma ilişkisi içinde değiliz (ah keşke öyle olsaydı). Bizi bir illüzyonun içine sokuyor, böyle olmasını amaçlamamışsa da. ‘Herkes’ ile izleyici olan bizim varlığımız arasındaki kronolojik mesafe; tıpkı fotoğrafı çekilenin objektife bakması ile fotoğrafa her bakanın orda kendine bakıldığını görmesi gibi.  Evet acılı bir şaşkınlıkla kalakalmamız bundan. Videodaki “canlı” görüntüyle, o “canlı” görüntü sahibinin birazdan yok olduğunu bilmenin tuhaflığı; bocalarız burada. Aslında her iki halde de bir görüntü vardır elimizde, ölümün sahiciliğine erişemeyiz. Kendi ölümünü haber veren Mehmet Pişkin, ve bu ölümü doğrulayan dış-haber. İzlediğimizin tümüyle gerçek olduğunu baştan biliyoruz, yani biz sonunu bildiğimiz bir olayı baştan izliyoruz. Bunun üzerimizdeki etkisi, kurgusu ters olan kronolojiyi bir türlü doğal akışına çeviremeyişimiz. Videonun kronolojisiyle gerçeğin kronolojisi (ki gerçek şaşmaz biçimde kronolojik ilerler) birbirini öteler. ‘Herkes’ karşısında kendini idealize eden bir adam nasıl oluyor da intihar edebiliyor?.. Ekşi Sözlük’te Mehmet Pişkin başlığıyla açılan sayfaya henüz öldüğü gün 688 yazı yazılmış, bugün (bu yazının yazıldığı 16.12.2014) itibarıyla da toplam 1646 yazı.

Adettendir, intihar karşısında ilk savunmamızı makul bir sebep arama üzerine kurarız. Kendini neden öldürdü?.. Bu yazının amacı bu soruyu cevaplamak değil. Biz yaşayanlara ilişkin başka bir soru:  Mehmet Pişkin’in intiharında bizi etkileyen ne?.. Mehmet Pişkin zaten intihar sebebini anlatıyor, ama önce makul sebepleri eleyerek: 
“Gördüğünüz üzere öyle alkollü, herhangi bir uyuşturucu etkisi altında değilim, gayet aklım başımda… Konuyu yeterince, uzun süre serbest irademle değerlendirdiğimi düşünüyorum… hatta enikonu değerlendirdiğimi düşünüyorum… birçok arkadaşımla konuştum bu süreçte; dolaylı ya da doğrudan… okudum araştırdım… hatta doktora gittim… ama sonunda bu kararı aldım…”

İntihar etme kararını alıyor, peki kendini videoya çekmesi bu kararın neresinde? O da bir karar değil mi? Üstelik bu videoyu yakınları için çekmiyor, ‘herkes’ için çekiyor. Bu iddiamızı videoyu sadece bir paylaşım sitesinde yayınladığı için değil, kafasında oluşturduğu ‘herkes’i muhatap aldığı için de ileri sürüyoruz. Yukarıda sorduğumuz soruyu yineleyelim: nasıl birisidir bu ‘herkes’? Bir dildir. Ama konuşan bir dil değil, uslu uslu dinleyen bir dil. Öyle ki varlığı tahayyül edildi mi, konuşan kendi varlığını onun içinde kaybeder, sessiz varlığı sessiz acıları dile gelir. Konuşmanın; kendinden söz etme hevesinin kamuflajıdır ‘herkes’. Böyle bir kurguyla kendi kendine konuşma bir delilik hali olmaktan çıkar. Ve biz onun yarattığı ‘herkes’ salonunda koltuklarımıza oturduğumuzda kendimizi birden onun muhatabı olarak buluruz, ama biz konuşamayız. Teknik olarak konuşamayız değil, bizim dilimizi de kendine ayırdığı için konuşamayız. Burada Mehmet Pişkin’in asıl yarattığı ‘herkes’ değil, bu ‘herkes’ dolayısıyla yarattığı yeni-kendisidir. Hayatına son noktayı koymadan önce olmak istediği, hatırlanmak istediği, herkesin huzurunda yeni-kendisi.

Mehmet Pişkin güzel insan… Nazik… Sigarayı bırakalı yıllar oldu, ama Mehmet Pişkin’in sigara içişini görünce canım bir tane yakmak istedi… Sigarayla şehvet ilişkisi kuran nadir insanlardanmış... Mr. Morgan’s Last Love filminde Michael Caine şöyle bir laf etmişti; aklımda: “Hayatın kendisini sevmeyiz aslında… Mekânları, hayvanları, insanları, hatıraları, yemeği, edebiyatı, müziği severiz.” Mehmet Pişkin, sigarayı, şarabı ve Ella Fitzgerald’ı seviyormuşsun işte. Bu yeterdi…

Bir tişört yazısıymış:  ‘BİR ZAMANLAR MUTLUYDUM AMA ŞİMDİ İYİLEŞTİM…’

(1) Sözün bu kısmı arkadaşım Enis Akın'ın katkısı.