29 Mayıs 2015 Cuma

Mercedes Kadir



Malatyalı Mersedes Kadir’in hikâyesini yeni öğrendim (Özer Ekrem Güngörmüş'ün facebook sayfasında paylaşımıyla). İşte:

“Divane dediğin!..
"Fotodaki kişinin ismi Kadir , Mersedes Kadir. Akli dengesi yerinde değil ve bütün gün üstünde dolaştığı önünde Mercedes arması olan sopayı Mersedes'i zannederek yaşıyor.
"Buraya kadar tamam. Anlatmaya bayıldığım kısmı bundan sonra başlıyor.. Koskoca bir şehir , Kadir'in Mersedes hayalini her şeyiyle sahiplenmiş durumda.. Kadir trafik ışıklarında duruyor, arabasını park ediyor, diğer arabalar trafikte ona yol veriyor, ona göre park ediyor. Bütün şehir o "Mersedes"in farkında! Kadir sopasını Mercedes servisine götürüyor, ustalar bütün ciddiyetleriyle arızaları anlatıyor, bir usta sopaya teyp takıyor, diğeri aynasını, armasını yeniliyor..
"Sıkı durun; trafik polisleri yanlış yere park ettiğinde ya da 'çok hızlı gittiğinde' Kadir'e ceza yazıyorlar, zamanı geldiğinde muayeneye gönderiyorlar! Bir koca şehir, Malatya, Kadir'in hikayesini onunla birlikte yaşıyor.
Bir 'deli'nin sopasına göre yaşayan şehirlerin, sopayla, sapanla, satırla birbirlerini kovalayan şehirlere dönüşmesini gördükçe bu hikaye çok hoş gelir insanın kulağına.. Anlarsınız umarım..”

Bir alıntı bu. Kim yazmış bilmiyorum.
Foucault’nun tarihin bir yerinde kapattığı deliler, ne de olsa bizde hâlâ kamusal alanda. Deliler bizim için, bir yöreye özgünlük, canlılık kazandıran ögelerden biri. 
Sanıyorum Diyanet Başkanının Mercedes krizi Mercedes Kadir’in ‘ülke çapında deli’ mertebesine erişmesine vesile olacak bir potansiyele sahip. Evet Mercedes Mehmet ile Mercedes Kadir arasında bir paralellik kurulabilir. İşte size kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘Paralel Yapı’. Dökülelim bakalım…

İlk gösterge ‘Mercedes Kadir’ lakabı.

Lacan söylemişti; galiba şöyleydi: ‘Mesele çıplak bir kralın çıplak görülmemesinde değil, giyinik bir kralın giyinik görülmesinde.’

Batılı Mercedes ve yerli Kadir. İki kutup var burada: Batılı ve yerli.  Batı medeniyetinin konfor, güvenlik, sükse ve köklülüğü temsil eden arabaların kralı Mercedes’i ile Anadolu'nun Malatyalı bir sokak delisi olan Kadir'i. Hayır, yerlilik egzotik olan değil burada, sonradan gelen diğerine ayrıksı duran da değil; bu terkip hem Kadir’den hem de Mercedes’ten farklı bir şey yaratıyor: artık “yerli” tam da bu ikisinin tuhaf bileşiminde ortaya çıkarken kendisi olabiliyor. Sözcükler pervasızca kullanılabilir, gerçekte bir araya gelmesi mümkün olmayan şeyler sözcüklerle bir araya getirilebilir. Bu topraklarda insanlara takılan Batı menşeli lakaplar Batı’dan geleni evcilleştirmeye yarar. Kimsenin böyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum ama lakaplar “yabancı” olanı benimsemek için kendiliğinden laboratuvar işlevi görür. Sokak delilerinin tam da bu sebeple denek olarak kullanıldıklarını düşünelim. Tutkudan, imrenmeye, tiye almaya, küçümsemeye kadar birçok duygunun karmaşası Mercedes Kadir. Öyle ya neden ‘Anadol Kadir’ değil de Mercedes Kadir?.. Unutmayalım bir “deli” kendisinin değil normal insanların göstergesidir. Dikkat ettiniz mi, terkibi söküme uğratmak için yola çıkmışken, nihayetinde kendimizi parçaları yeniden birleştirirken buluyoruz… Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası’ndan, Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü’ne ve Mercedes Mehmet’e (Diyanet İşleri Başkanı) uzanan hikâyeyi bir araya getirmek… İlgili yazıda söylendiği gibi, Malatya Kadir’in hikâyesini yaşamıyor, kendi hikâyesini yaşıyor. Ve Kadir bir toplumun hikayesini vaat ederek vekaleten yaşıyor!..

Bir “deli”nin kendisinin değil normal insanların göstergesi olmasını biraz açayım. Deliliği fantezilerimizin çığırından çıkmış hali olarak tanımlasam çok mu ileri gitmiş olurum? Hem çığırından çıkmış hem de gerçekleşmiş. Hangisi daha baskın? Gerçekleştiğine delinin kendisi inanıyor, ama biz gerçekleşme olarak sadece deliliği görüyoruz. Mercedes Kadir’in bacaklarının arasında taşıdığı yontulmuş kavak ağacını Mercedes sanması için Malatyalıların desteğine ihtiyacı yok. O buna inanmış zaten. Hoş Malatyalılar da onu bu rüyasından uyandırmamak için “oyun”u sürdürmüyorlar. Onlar kendi oyunlarını oynuyorlar. Bu oyun sadece Kadir’le değil, hatta daha çok kendi aralarında kurdukları bir iletişim biçimi. Kadir’e de Mercedes’li birine gösterdikleri saygının aynısı gösteriyorlar, nezaketle eğlenceyi takas ediyorlar (aslında gösterdikleri nezaket de eğlencenin bir parçası, bu nezaketi oyunun bozulmamasına gösterilen ihtimam olarak ele almak gerekir), herkes Kadir’i merkez alarak yaşamına bir renk katıyor.

Nasıl bir eğlence? Kavak ağacını Mercedes sanan biriyle başlayan ve her türlü saçma sapanlığı içinde barındıran ucu açık bir eğlence değil bu. Bir sınırı var. Daha doğrusu bir kurgusu. Kadir’i de içine alan gizli bir sağduyunun yol gösterdiği bu kurgu hakkında biraz daha konuşmalıyız. Yalnız bu sağduyunun geçerlilik kazanabilmesi için kimsenin Kadir’in bacakları arasında taşıdığı kavak ağacını Mercedes sanmasına halel vermemesi gerekiyor. Deliliğin bu kurucu öğesine herkesin saygı göstermesi şart.  Oyun ancak böylelikle  rasyonel biçimde devam edebiliyor. Asıl burada sormak gerekir: Neden delilik birden rasyonel bir karaktere bürünüyor? Mesela Ekşi Sözlük’te Mercedes Kadir başlığıyla açılan sayfaya girilen bir entry şöyle: 

“bir gün mersedes kadir arabası(sopası) arızalandı diye sanayiye gider. usta arızasını söyler ve 3 gün sonra gelip alabileceğini belirtir. tabi mersedes kadir 3 gün sonra gelir usta daha işinin bitmediğini yarın gelmesini söyler. mersedes kadir bu şekilde 2 hafta boyunca gider gelir. bir gün yine gider sanayiye ama usta işinin daha bitmediğini söyler tabi mersedes kadir sinirlenir artık ve şunu söyler yeter artık yap şu arabayı 2 haftadır eve yürüyerek gidip geliyorum :)” (#51650872 25.05.2015 22:01acisiz ve derinden)

Bu olayda Kadir’in Mersedes’i sahici yerine konunca geri kalan her şey de otomatikman rasyonelleşiyor. Mercedes kavak ağacı kılığına girince arızalanması ve servise götürülmesi de son derece normal, tamiri geciktiği için Kadir’in sinirlenmesi ve iki haftadır evine yürüyerek gidip geldiğini söylemesi de. Tamirci elindeki kavak ağacı üzerinden böyle bir absürd konuşmayı yaparken Kadir’in deliliğine sadakatle bağlı kalıyor, sonrası kendi mesleğinin kapsamı içinde yapılabilecek diyalogların akışında devam ediyor. Eğlence de burada zaten; Kadir ise kendi deliliğinden sapmadan tamircinin mesleki prosedürüne sadık kalıyor. Soruyu da tam burada sormamız gerekiyor: Kadir deliliğini neden devam ettirmiyor (neden sapmıyor)? Mesela şöyle: gerçek Mercedes’te olması gereken tüm malzeme yoksunluğunu bir arıza olarak düşünüp aynısını kendi kavak ağacına da istese, bu olmayınca tamirciyle kavga etse… Elbette bunu yapacak deliler de vardır.  Ama bu bir "doğal seçilim". Sokak delileri aslında “seçilmiş” deliler. Mercedes Kadir, sokak delisi olduğu için, kendi deliliğine sokağı ortak edebildiği için sokakta barınabiliyor. Biliyoruz ki birçok deli türü var ve her deli sokakta barınamaz. Kadir’in bacağının arasında taşıdığı kavak ağacını Mercedes sanması bir delilik ama, arabaların en iyisinin Mercedes olduğunu bilmesi son derece rasyonel! Toplumun imrenme duygusuyla benzeşiyor. Kavak ağacıyla sapıtıyor, Mercedes’le aklını kazanıyor. Kadir’in deliliğini sınırlayan, daha ileri gitmesine izin vermeyen toplum aslında. Çünkü deliliğin asıl kurucu ögesi görünmüyor; kavak ağacını Mercedes sanmak bir türev... deliliğin asıl kurucu ögesi Mercedes'i bir arzu nesnesi, bir fetiş nesnesi haline getirmek. 

Ya kendinin de kavak ağacı olduğunu sansaydı.

Evet böyle bir delilik türü de var. Ama bu delilik patolojik değil. Çünkü bu delilik toplumu yönetme biçimi! Mesela kendini önemli sandığı için altına Mercedes çekilen ya da altına Mercedes çekildiği için kendini önemli sanan deli. Daha ötesi paranoyak olduğu için değil, altına zırhlı Mercedes çekildiği için paranoyak olan bir Mercedes Mehmet…

21 Mayıs 2015 Perşembe

Bebek, Cami ve Diskotek



Burada güya camiyle diskotek arasında “güven” kavramı üzerinden bir karşıtlık kurulmuş. Teslim edelim ki bu tür akıl yürütmelerin ikna gücü yüksek. Çünkü insanların büyük bir çoğunluğu mukayese ile hüküm verme eğiliminde. Fazla enerjiye gerek yok. Her iki şekilde de enerji tasarrufu; birincisi mukayese hazır bir lokma olarak geliyor, ikincisi kişinin kendini bu hazır lokmayla taraf ve aidiyet içinde olumlaması kolay. 

Mukayese insan aklının en basit düşünme yöntemi. Örnekler üzerinden mukayese ile somut durumlar üzerinden muhakemeyi birbirine karşıt düşünme yöntemi olarak ele alıyorum. 

Bu sözü başka bir örnekle çürütmek çok zor değil. Mesela Ortadoğulu Müslümanların mebzul miktarda barındığı Almanya’da terk edilen bebekler kiliselerde sırf bu iş için ayrılmış bölmeye bir kutu içine bırakılır, çocuk doğrudan bakım ünitesine alınır, kimse annenin peşine düşmez. Şimdi bu örnekle yukarıdaki sözü yeniden şöyle yazmak mümkün: ‘Hıristiyanlar kötü ve güvenilmez olsalardı, bebekler kiliseye bırakılır mıydı? Siz hiç (Almanya’da) camiye bırakılan çocuk gördünüz mü?..’ Oysa Türkiye’de bebekler sadece camiye değil, umumi tuvalete, çöp konteynırına da bırakılıyor.  

Örnekler üzerinden düşünmekten somut durum üzerinde düşünmeye terfi etmek; düşünmenin öğesi olarak iki faklı sözcüğü, yani ‘örnek’ ve ‘somut’u birbirinin karşıtı kılarak yeniden düşünmek; güzel… başka bir zaman diyeyim ve geçeyim…   Şimdilik bu iki sözcüğün farklı kullanımına dikkat çekmek isterim, düşünmenin ögesi olarak iki faklı sözcük… 

Mukayeseyi bırakalım biz de muhakeme edelim o zaman, yukarıdaki sözde neler var bakalım: cami-dindar, bebek-bebeği terk eden ve diskotek… cami-dindar ile bebek-bebeği terk eden birbirini içeriyor, diskotek ise dışarıda, yani kıyaslanan örnek (bir kurgu tabi bu; bebek diskoteğe bırakılmıyor ama imam hatip lisesine de bırakılmıyor. Diskotek seçimi kasıtlı burada). Anne çocuğunu cami kapısına bırakınca “kötü” olmaktan kurtulmuyor, aksine cami kötülüğün gerçekleştiği yer haline geliyor, tıpkı ayakkabı hırsızlığının gerçekleştiği yer haline gelmesi gibi. Anne çocuğunu cami kapısına bırakmakla kendi “kötülüğü”nün derecesi hakkında bir seçim yapıyor, bebeğini cami kapısına bırakarak daha az kötü oluyor belki. Ama Almanya’da bebeğini kiliseye terk eden bir anneden daha çok kötü. Burada cami kendini diskotekle değil Almanya’daki kiliseyle kıyaslamalıydı. İşte örneklerle düşünmek ile somut durum üzerinde düşünmek arasındaki fark… 

www.dw.de/anonim-doğumun-önü-açıldı/a-16671488



15 Mayıs 2015 Cuma

Gerçek Lüks


Kilyos, Uskumruköy ve Zekeriyaköy’ün kavşak noktasında bilboardda okudum bu ilânı; ilânın içinde “borges” dikkatimi çekti önce, sonra otobüs virajı dönene kadar cümlenin başını ve sonunu getirdim. Site içinde villa ilanıydı bu (aklımda kaldığı kadarıyla aktarıyorum):
“Gerçek lüks bahçende Borges’in ‘Kum Kitabı’nı okurken yan komşudan gelen Miles Davis’in So What’ını dinlemektir.” (Sonra baktım ve yukardaki fotoğrafı çektim, metni bire bir ezberlemişim, hiç benden beklenmeyecek bir şey.)

Şimdi gerçekten de youtube’dan M. Davis’in So What’ını dinliyorum ve Borges’in daha önce okuduğum Kum Kitabı’na bakıyorum; altını çizdiğim satırlara...

“- Kolombiyalı olmak ne anlama geliyor?

- Bilmiyorum, diye yanıtladım. Bir inanış şekli.

- Norveçli olmak gibi, diyerek onayladı.” (Kum Kitabı)


Aslında kitap okurken müzik dinleyemem, ama bu ilânın hatırına tecrübe etmek istedim. Hoş, çalan Miles Davis de olsa müziğini bana duyuran bir yan komşu istemem hani… ‘Gerçek lüks’ öyle mi? Eksik kalsın…

Borges ve M. Davis kokteyli; entelektüel zengin ve site içinde villa!.. İlginç… Şaşırmayı seviyorum!.. Dilerim akşama kadar sürsün bu şaşkınlık, nasılsa bir fikir oluşur kafamda… Yalnız bir soru: Bu ülkede şaşkınlık neden hep “sonradan görmeler” üzerinden geliyor?
Tabi burada iki “sonradan görme" var, hatta üç… Birincisi reklamcı, ikincisi villa müşterisi... üçüncüsü  kim? Borges’i ve M. Davis’i gerçek anlamıyla sonradan görenler (yoksa lüks olduğuna neden inanılsın ki? Yüz liraya hem Borges'in yeteri kadar kitabına hem de M. Davis'in parçalarına sahip olunabilir)… Favori “sonradan görme” bu ilanla ajite olabileceği düşünülen villa müşterisi… Nedir sonradan görme? Proust’un “sonradan görmesi” değil, bu toprakların “sonradan görmesi”?.. Her şeyden önce bir talep!.. Hem sahip olacak,  hem de imrendirecek!.. sonradan görmenin içine düştüğü ikilem...  sonradan görmenin imrendirme çabası kendi imrenmesini anında bastırdığı için acayip şeyler olur hep... andırma ve gülünçlük...  Modernizm ancak gülünç olduğu sürece benimseniyor. Tam benimseme de değil; gülünçlük üzerinden gelen bir uzlaşma belki.

Yok edilen ağaçlarla elde edilen arsalar üzerine yapılan binalar. Üçüncü köprü ve yeni havaalanı yolu için kesilen çevre ormanının ise sadece adı kaldı. Bir ad satıyorlar. Önce adını koyalım orman sonradan gelir mantığıyla... doldurma toprak, peyzajla terbiye edilmiş ağaçlar... gerçekten de ada biçiminde yapıntı bir orman hayal edebiliriz, Heidegger'e ilham veren orman içindeki açık alan (kayran) metaforunun tam tersi, binalarla dolu açık alan içinde orman(cık). Ve birbirinin aynı olan villalar. Borges okuyan ve M. Davis dinleyen cebi para görmüş birinin az buçuk mimari bilgisi, mimari zevki olduğunu varsayarsak neden bu villalardan birini alsın?.. Aksine Ormanada’dan bir villa alan "sonradan görme" kendini Borges’i okumuş ve M. Davis’i dinlemiş sayabilir (haberdar olma ve mutabık kalma anında bu meziyeti kazandırır herkese, popülizmi hafife almayalım).

Ekşisözlük’te okumuştum, ‘Kapitalizm bu, Che Guevara’yı öldürür, posterini satar.'

Zekeriyaköy’e ilk yerleşenler kafa dinlemek isteyen şirket yöneticileri, bir kısmı yurt dışında eğitim görmüş, üniversite hocaları falandı. Daha tenha bir yapısı vardı. Az bina ve çok bahçe gibi, ve önünde imara henüz açılmamış boş arazi, orman… On yıl içinde (son dört senesi çok hızlı olmak üzere) adım atacak yer kalmadı. Yani ilk zenginlerin buraya yerleşme gerekçeleri ortadan kalktı. Sanıyorum ilk gelenler arasında M. Davis dinleyenler ve Borges okuyanlar da vardı; bir paradoks ama  ilk gelenler binalarını M. Davis dinleyen komşusu olamayacakları yeni türedi zenginlere satıp başka yere gitme yolunu seçiyorlar yavaş yavaş. Göz göre göre bir sınıf sirkülasyonu... Yakında ben de gideceğim buralardan, en yakın billboarda en az on kilometre uzak olacağım...





 

                                                                                             Lütfen kulaklıkla...