27 Haziran 2015 Cumartesi

Sosyal Bir Yaygınlık ve Aşırılık Olarak Müzik

                
 
                                                                                                          
(…)bas sesleri en uzak köşeden bile duyulabilen walkmenlerine başlarıyla tempo tutan mankafalar…”(1)

Cees Noteboom’un Bütün Ruhlar Günü adlı romanında geçiyordu bu söz, ayraç ortalarda bir yerde kalmıştı ve ne zamandır ara vermiştim bu kitabı okumaya. Bu satırların altını çizmiştim, bal gibi hatırlıyorum. Bu sözde ne ince bir fikir ne de hoş bir betimleme vardı, sadece aynı durumda aynı tepkiyi gösteren bir yandaş (duygudaş) bulmuştum kendime. Yazarın öfkesine hısım olmuştum.

Şöyle düşündüm: insan sorun ettiği bir şeyi yazmalı asıl.  Akademik düşünmeden farklı olarak insanın kişiselleşmiş bir sorununun etrafında kafa yormasının özgürleştirici bir tarafı da var. Bakın insanın ele aldığı bir sorunun ister istemez kişiselleşmesinden söz etmiyorum, çıkış noktası olarak (mahreç) kişisel sorun. İşte bu.


MÜZİK VE DUYGUSAL KÜNTLEŞME

Tabi “mankafa” tabirinin çevirmenin bir buluşu olduğunu teslim etmem gerek. Biraz kaba ama. Sadece aptallığı değil, aptallığın bir görünüm kazanmasını da ifade ediyor; kafada kulaklık, sanki kafanın çalışma belirtisiymiş gibi dışarıya yayılan ‘dum tıs’ sesi ve bu sesin beyne takviye yapan bir tür motor sesini andırması. Hayır, ben bu sözcüğü kullanmayacağım yine de. Anlatacaklarım için “küntleşme” daha uygun bir sözcük. Çünkü bir paradoksa da işaret ediyor; yani müziğin neden olduğu duygusal coşkuya karşı yine müziğin neden olduğu duygusal küntleşme. Ama benim bu sözcükle yapmak istediğim (yaptığım) bir tiplemeden çok, hemen herkesin içine düşebileceği bir durum tespitine de refakat etmek. Müzik her yerde: giyim mağazalarında, cafelerde, toplantılarda, dizi filmlerde (dizi filmler araya diyalog serpiştirilmiş klipler gibi nerdeyse), toplu taşım araçlarında, trafikte, plajlarda, piknik alanlarında, okul zillerinde, Kadıköy Meydanı’nda, Beyoğlu’nda… birinden kurtuluyorsunuz, birine yakalanıyorsunuz… Sesler hoyratça kulaklarımıza teşne… İşkence gibi. Farkındayım işin ‘işkence’ kısmı son derece öznel; herkes için geçerli olmayabilir. Ama ‘İşkence’ tabirini kentin gürültüsü üzerinden dillendirseydim herkesle mutabık bir söz söylemiş olurdum. Soru şu: Ortadoğu kentleri neden bu kadar gürültülü? Veya tersine Batı’nın büyük kentleri neden daha az gürültülü? İnsanların birbirini dinlememesinden kaynaklanan gürültüden söz ediyorum, diğerinin sözünü ağzına tıkayan, yaygaracı, çığırtkan gürültüden. Hiç de enflasyondan, gayri safi milli hasıladan, Kürt sorunundan daha önemsiz değil. Ve müziğin bu gürültüye “katkısı” ne? Salt müzik olarak değil, müzik çalma biçimiyle insan varoluşunun ikamesi olarak müziğin rolü?


MÜZİK DİNLEME Mİ, MÜZİK ÇALMA MI?

Yazarın sözünü ettiği walkmen çağı, 80’ler, 90’lar; ıpod’lara, mp3’lere, müzik çalan cep telefonlarına daha var. Bir tarihi var müziğin. İnsanlar otuz altı bin yıldan beri müzik yapıyorlar. Benim ilgilendiğim müzik “çalma”nın tarihi. Günümüzde bir müzik aleti çalmayı, ya da şarkı söylemeyi çok aştı müzik yapmak. İnsanoğlunun gramofonun icadından beri müzik dinlemekle, bir müzik aleti çalma arasında ara bir evreye yerleştiğini söyleyebilirim. Ve bu ara evre uzun süre devam edeceğe benzer. Teknoloji aktif olanı pasif, pasif olanı aktif hale getirmiş gibi. Hayatında hiç müzik aleti çalmamış biri, kurma kolunu çevirerek, manipleye iğne takarak ve iğneyi özenle plağın üzerine koyarak parçayı çalar. İnsanın müzik teknolojisiyle ilk tanışması böyle oldu. İşin ilginci insan bu “çalma” işine kendisini iyice inandırdı. Çalacağı zamana ve çaldığı parçaya kendisi karar vererek, müzik dinleme pozisyonundan, elinin altındaki teknolojik cihazla aktif halde müzik çalma pozisyonuna geçti. Çaldıkları müziğe hiçbir katkıları olmadığı halde yaptıkları işi müzik parçalarını sıraya koyma tarzlarıyla idealize eden DJ’ler bu ara evre için ilginç bir örnek sayılabilir. Kimse söylediklerimden DJ’leri  küçümsediğim gibi bir anlam çıkarmasın.  Verdiğim örnek bu müzik “çalma” işinin ne kadar yaygınlaştığıyla ilgili.

Teknolojik müzik cihazları öncesi insanları müzik aletleriyle ilişkisine göre ikiye ayırabilirdik: 1. Müzik aletini çalan, 2. Müzik aletini çalanı dinleyen. Teknolojik cihaz, çalan ve dinleyeni aynı kişide birleştirdi. Elbette bir müzik aleti çalar gibi yeteneğini konuşturan birinden söz etmiyoruz; düğmeye basmanın, sesi açmanın ne gibi bir meziyeti olur ki… Ama cihazla kurulan mülkiyet ilişkisi çalma kararını da sahibine veriyordu; çalmakla dinlemek arasındaki direkt ilişkiye ek olarak ‘diğerine de dinletme’ gibi üçüncü kişileri de kapsayan bir ses eşiği çizerek. Dinletme burada çalmanın bir türevi gibi görünüyor, dinleyen müzik cihazı sahibinin çaldığını dinlemeye hevesli olsa bile,  dinleyenin bu dışarıdan gelen sese tuhaf biçimde maruz kaldığını henüz hesaba katmıyoruz.  Burada dinleyenin de bir kararı var gibi. Müziğin kaynağına yakın duruyor, kulak veriyor.  Müzikteki teknolojik sıçramayla diğerinin sesine maruz kalma hali bir kişi hakları sorununu da beraberinde getirdi. Ama çok sonra. Neden çok sonra?..  Çünkü ilk başlarda bu cihazlara sahip olmak bir zenginlik göstergesiydi,  ses hem cihazın gösterilesi varlığına işaret ediyordu, hem de salt sesi duyuruyordu… Ve transistorlu radyonun icadından sonra herkesin ortak dinlediği radyodan müzikle mahrem ilişki kurduğu yeni bir özel hayat başladı. Diğeri kaynağı dışarıda olan bu sese ya isteyerek kulak veriyordu, ya da ses eşiğinin misafiri konumuna düşüyordu, bir tür imrenmeyle.

Bu teknolojik müzik cihazlarının menşeinin Batı olduğunu hatırlayalım. Tabi görgüsü de onlardan geldi. Bizdeki görgüsüzlük denilen şey, teknolojiyle davranış arasında zaman içinde kurulan ve bir düzene oturan ilişkiyi sürekli bir ‘geç kalmışlık sendromu’yla takip etmekten kaynaklanır: Batılıya yetişme, ama kendi hemşerisinden ileride olma hoyratlığı. Bu görgüsüzlüğün en iyi örneklerden birini ‘Alamancı’ denilen Batı’dan memleketlerine tatile gelen işçilerde görmemiz tam da bu yüzdendir. Batı’dan edindiği son teknoloji harikası pilli radyo teybinin sesini kökleyerek dolaşmaya çıkan ‘Alamancı’, komşusuna caka satar. Müzik dinlemenin aynı zamanda dinletmeye, veya müzik dinlemenin dışarıdan gelen sese maruz kalmaya dönüştüğü bir dönem başlamıştır artık. Müziğe maruz kalmakla, onu canı gönülden dinlemek arasında kararsız bir denge…  Müziğe maruz kalmanın ne olduğunu biraz açayım diyorum.

Kendi kişisel tarihimle devam edeyim:
Pikabın yeni yeni yaygınlaştığı yıllar, 70’lerin başı. Belki on haneye bir pikap düşüyor. Pikap sahibi olanlar da her çıkan plağı satın alamıyorlar. Kasabanın meydanına açılan bir sokakta bir plakçı dükkânı. Sürekli müzik çalıyor, o sırada dükkânda bulunan müşterisi için ve dışarıya reklam için; ama plağı baştan sona dinletmiyor. Sanki şöyle demeye getiriyor, baştan sona dinlemeniz için satın almanız gerekir, film fragmanı gibi. Ama biz sokaktan geçenler bu kadarına bile razıydık o zamanlar. Yürüyüşümüze eşlik eden bir mezurluk dinleti bizi başka bir havaya sokmaya yetiyordu. Sırf bu plakçı dükkânında çalıştığı için popüler olan biri vardı; hatırlıyorum herkes ona yakın olmaya çalışıyordu, bilmiyorum belki dükkân sahibinin olmadığı zamanlarda plağı doyasıya dinlemek için, belki plağı ödünç de alabilmeyi umdukları için… Bir de sinema tabi; çok daha güçlü bir sesle, film başlamadan ve film arasında müzik çalınan cennet. Son çıkan plakları sinemada baştan sona dinlemek mümkündü. Müziğe maruz kalmakla onu canı gönülden dinlemenin çakıştığı yıllar. Müzik onu dinleyen herkesi ortak bir mekânın sakini haline getiriyor. Bu durum, aynı mekânda bulunmaktan daha fazla bir şey: ortak hafıza ve ortak duygu… müziğin sesi ulaşabildiği her yeri bir mekân olarak yeniden belirliyor. Müzik, Fareli Köyün Kavalcısı gibi herkesi bir araya topluyor; çünkü bir armağan, bir eşantiyon… Sonra dolmuşlar var: Parfüm ve sigara kokulu dolmuşun camına başını yaslarsın Orhan Abi (Gencebay) ninnisini söyler, o sıralar bir sevgilin olmasa bile kafadan uydurursun, şarkı sana bir sevgili bağışlar, “sevgilin” yanında müzik bitene kadar yolculuk da bitmesin istersin falan…

Teybin yaygınlaşmasıyla müzik daha da ulaşılabilir oldu, kopyalama ile herkes ucuz yoldan kendi kaset imalatını yaptı, herkes kendi derlediği müziği dinleme imkânına kavuştu. Ama müziğe maruz kalmanın alanı da genişledi; bunun özellikle şehirlerarası otobüs yolculuğu yapanların başına gelmesi kaçınılmazdı. Herkesin az buçuk bir müzik zevkinin de oluştuğu yıllar, ama ortalama dinleyici cihaz sahibinin çaldığı müziğe zevkini uydurmak zorundaydı. Yani patronun keyfi (cihazı çalan böyle bir statüye de otomatikman sahip oluyordu) zevk nüanslarını ortadan kaldırıyordu… İbrahim Tatlıses’in Samuha adlı kasetinin yeni çıktığı günlerdeydi (80 öncesi). Bir gün İstanbul’dan Kars’a düştü yolum, yirmi dört saat yolculuk. İlk kez Kars’a gittiğim için etrafı da seyrederim diye şoförün arkasından almıştım biletimi. Yirmi dört saat boyunca hiç durmadan bu kaset önlü arkalı çalıp durdu. Şoför değişti, kaset değişmedi. Peki hiç yeter artık diyen oldu mu? Hayır. Peki benim hoşuma mı gitti müzik? Hayır. Peki neden sesimi çıkarmadım? Korkumdan değil, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Durumu otomatikman kabullenişim yüzünden. Evet ama başka bir şey daha var: Otobüs sahibinin (veya genel olarak firma sahibinin) yolcular üzerinde otorite kurduğu dönemdi, yolcular şoförün tarafındaydı, yolculuk süresince şoförün rahatlığı esastı… O yılların hemen sonrası bir makalede okumuştum, olayın kahramanı tanınmış bir entelektüel; aklımda biri kalmış ama yanlış hatırlama ihtimaline karşı isim zikretmeyeceğim. Yine o yıllarda şoförün arabesk müzik çaldığı bir yolculuk sırasında kahramanımız şoföre arabesk müzik dinlemek istemediğini söylemiş. Şoför iyi ama ben seviyorum demiş. Kahramanımız ben sevmiyorum, müşterinin dediğini yapmak zorundasınız diye karşı koymuş. Şoför müşteriler de seviyor, sizden başka istemeyen yok demiş. Nerden biliyorsunuz demiş kahramanımız. Oylama yapalım demiş şoför. Belki de müzik konusunda ilk referandum o zaman yapılmış ve kahramanımız 39’a 1 kaybetmiş. Evet oylamanın da gösterdiği gibi böyle bir dönemden geçtik. Şimdi artık turizm, Avrupa Birliği standartları falan derken otobüslerde, dolmuşlarda, taksilerde yüksek sesli müzik çalmak yasak… Bununla ilgili kanunlar, yönetmelikler var. Mevzuat dolu.  Ama müzik her yerde, eskisinden çok daha yaygın ve çok daha sırnaşık… Diğerinin çaldığı müzik gürültü olarak algılanmıyorsa bu yukarıda sözünü ettiğim geç kalmışlık sendromu devam ediyor demek ki… Çünkü insanlar kendilerinde de olmasını isteyerek imrendikleri teknolojik müzik cihazlarını artık elde edebiliyorlar, diğerinin çaldığı müziğin gönüllü dinleyicisi olmakla, müziğe emrivaki maruz kalmak arasındaki aşamadan kendilerinin de “dinleyici”lerini yarattıkları bir aşamaya geçtiler.


MÜZİK OLARAK GÜRÜLTÜ

Müziği gürültüyle ifade ettiğime göre bir gürültü tanımı da yapmam gerekiyor. Britanyalı fizikçi G.W.C. Kaye “Yersiz ses” demiş gürültü için, Alman bilim insanı Hermann von Helmholtz “sanki birbirine karışarak kargaşaya yuvarlanan sesler” demiş. (2) Ama ben kendime göre yapacağım bir gürültü tanımından medet umabilirim ancak. Çünkü benim “gürültü” dediğime çoğunluk “gürültü” demiş gibi görünmüyor. Bu yüzden gürültü konusunda daha ikna edici kriterlerim olmalı. Yani benim “gürültü” diye şikâyet ettiğim seslerin diğer insanlar için de “gürültü” olarak algılanmasına önayak olmalıyım.
Bunun denenmiş masraflı bir yöntemi  var… Geçtiğimiz yıllarda Çeşme Aya Yorgi Koyu’nda villa sahibi Çelebioğlu ailesi bitişiğinde sabaha kadar yüksek sesli müzik çalan beach cluplerle böyle bir dalaşmaya girmişti. Çelebioğlu ailesi beach cluplere karşı kendi bahçelerine dev kolonlar kurmuş, çok daha baskın bir sesle mehter marşı ve İbrahim Tatlıses çalmış. (3) Aldoux Huxley’in ünlü romanının adıyla söyleyelim: Ses Sese Karşı (4) bir durum.
Kolay kolay kimsenin bütçesi bunu kaldırmaz, daha mutedil yöntemler gerek.

Müzik çalan biriyle aramda şöyle bir konuşma geçtiğini varsayabilirim:
Ben: Müziğinizi bana duyurmayacak biçimde çalın.
O: Müzikten hoşlanmıyor musunuz?
Ben: Müziği siz dinliyorsunuz, ben gürültü dinliyorum.
O: Siz bu kadarcık sese gürültü mü diyorsunuz? Şu otobüsün motor sesine, şu somunu gevşemiş vidaların yol açtığı metalik seslere, şu insan uğultusuna, şu dışarıdaki araba seslerine gürültü demiyorsunuz da müziğe mi gürültü diyorsunuz?..
Ben: Evet, o dedikleriniz de gürültü ama gürültü sesin karakterinde değil burada, keyfi oluşunda. Bu dediğiniz gürültülerin hiçbirine bir şey yapamam, ama size müdahalede bulunabilirim, böylelikle siz kendi sesinizi kısabilirsiniz, yani iradi bir gürültüden söz ediyorum.

Görgü gelişmekte olan ülkelerde teknolojiyle eş zamanlı gelişmez. İthal edilen teknolojinin sesleri gelişmekte olan ülkelerde daha çok çıkar.  Çağımızda dikkat dağınıklığı sendromuyla uyumlu algısal bir atmosfer: Müzik hem dinlenen hem de duyulmayan bir şey haline geliyor, bu iki hal saniyeler içinde birbirini takip edebiliyor. İnsanlar müzik dinlemiyor, müzik çalıyor. Bu iki durum arasında ayrım yapmak için sözcükleri bilerek zıt anlamda kullanıyorum, kasten abartıyorum. “Çalmak”la diğerlerinin hayatına bulaşan bir müzik kastettiğim. Şehrin gürültülü akustiğine “katkı” yapan müzik. Diyelim ki bu kendi iyi niyeti içinde şehrin gürültüsünü bastırmak ya da kaçış için dinlenilen müzik olsun, ama diğerine duyurmak (dolayısıyla diğerinin müziğe maruz kalması), müzik aracılığıyla diğeri nezdinde varolmak bir müzik dinleme tarzı değildir, bir “çalma”dır bu. Yani yan anlamıyla da “çalma”; diğerinin dikkatini çalma, bakışını çalma… Diğerinin bundan rahatsız olmama hali, (nüans payını göz ardı etmeden söyleyeyim 'bağışık' hali), sorunu ortadan kaldırmaz, sorunun duygusal coşkudan duygusal küntleşmeye giden bir süreç içerdiğini de gösterir. Şuna benzer:  Bir dönem deodarantlarda kullanılan kloroflorokarbonların doğaya zarar verdiği bilinmiyordu ve insanlar fıs fıs yapmaktan hoşlanıyorlardı ve bu kokuya “maruz kalan” diğer insanlar da bundan rahatsız değillerdi ve kokuyu snıf snıf içlerine çekiyorlardı. Ne zaman ki ozon tabakasının delindiği anlaşıldı, herkes rahatsız da olmaya başladı ve kloroflorokarbon kullanımı yasaklandı. Buradaki rahatsızlık duyumsal bir rahatsızlık değil, ama bu, bilinç sayesinde duyumsal rahatsızlığı da ayartıyor. Tıpkı ter kokusunu bastırmak için kullanılan deodarantın ter kokusuyla birleşince daha kötü kokması gibi; ama bu kötü kokuyu algılamak için sadece iyi bir burna değil ‘sonradan görme’ denilen insan tipini tanıyıp rahatsız olmaya da ihtiyaç vardır. Çoğu zaman insan duyusu bu sosyal algıyı takip eder. Eğer bu sözünü ettiğim müzik-gürültüsü, gürültü olarak algılanmıyorsa, bunun nedeni buna uygun bir sosyal görgünün (aslında görgüsüzlüğün) yürürlükte olmasıdır. Ortadoğu şehirleri Avrupa şehirlerinden çok daha gürültülü ve müzik bunun içinde önemli bir öğe…

Teknolojik müzik dinleme cihazları olmadan önce müziğin yarattığı duygusallıkla, çağımızda müziğe yönelen duygusal boşluk birbirinden çok farklı. Bir arkadaşım cep telefonunun kulaklığını evden çıkarken unuttuğunda kaç kez telaşla yarı yoldan döndüğünü anlatmıştı. Neden bu kadar önemli diye sormuştum. Müzik dinliyorum demişti. Peki kulaklığını almasan evde unutsan ne hissederdin diye sormuştum. Kötü hissederim demişti.
Bu müziksiz kendini kötü hissetme üzerinde biraz duralım; ama kendini yalnızken değil, kalabalık içinde kötü hissederken insan müzikle bağını nasıl kuruyor, onun üzerinde… Her nesnenin kullanımı sosyal davranışa dönüşünce kendi ek nedenlerini de yaratır. Ve bu ek nedenler zamanla asli nedenler haline gelir, başlangıçtaki “neden” vadesi dolunca bertaraf olur. Ama biz davranışımızın meşruiyetini ilk neden üzerinde kurmaya devam ederiz. Yani sözel olarak; zihnin klişeye olan yatkınlığıdır bu. Mesela müzikten hoşlanıyorum deriz. Ama kulaklıktan müzik dinlemenin insanın kalabalıkta yalnızken içine düştüğü avare, sakar savunmasızlıkla çok daha yakın bir ilişkisi vardır. Kulağın içindeki ses çoğullaştırıcı, boşluk doldurucu bir etki yaratmıştır bile. İnsan ellerini devreye sokar, (dokunmatik)ses düğmesiyle oynar, kulaklığının kablosunu düzeltir, bakışına uyuşuk, dalgın bir yön verir, bakıp da görmeme haline düşer… Müzik müphem bir iletişim yaratıyor; kendini dayatma ve kendi halindelik çifti içinde. Toplumsal görgü sizin diğerinin elindeki tablet veya cep telefonunda ne yaptığını izlemenizi ayıpladığı için onun bedensel alanı da genişlemiş olur, ama sırf sizin görme sınırlarınız daraldığı için de. Ses bedeni hayali bir çitle kuşatıyor.


BEDENİ KAMUFLE EDEN MÜZİK

 İnsanlar barlarda, cafelerde yüksek sesli müziğin kuşatmasında birbirleriyle konuşmaya çalışıyorlar. Aralarındaki iletişim bir yanılsamaya dayanıyor: İletişimi bütün bu hengâmenin içinde birbirlerinin sözcüklerini havada kapmakla kurmuyorlar, iletişimi tam da konuşmayı güçleştiren bu atmosferin kendisi sağlıyor. Mesela müzik birden kesildiğinde nesnelerin sesiyle, kendi çıplak varlıklarıyla, kendi doğrudan sesleriyle baş başa kaldıklarında bu fasıla derin bir sessizlik gibi gerginlik yaratıyor. Diskoteklerde içki, dans ve asıl yüksek sesli müzik çiftlerin birbirlerine dokunmasını hızlandırıyor, beden yüksek sesli müziğin içinde kamufle oluyor… Giyim mağazalarında biteviyesiz müzik çalar; malûm, hızlı ritmik parçalar. Eğer bir şekilde kendimi oralarda bulmuşsam rahatsız olur ve bir an önce çıkmak isterim. Bu yazı üzerine düşünürken mağazanın tezgâhtarlarıyla, kasiyerleriyle, müdürleriyle konuştum. Neden sürekli müzik çalıyorsunuz diye sordum. Müzik güzeldir dediler, konsept dediler, canlılık veriyor dediler, müşteriyi rahat hissettiriyor vb dediler. Peki bunun için müşteriyle bir anket çalışması mı yaptınız diye sordum. Hayır, böyle bir anket çalışması hiçbir yerde yapılmamıştı. Batı’da müzik müşteri ilişkisine yönelik deneyler, gözlemler yapılmış. Mesela hızlı müzik müşterinin de temposunu artırıyor, onu parasını savuracak bir havaya sokuyor, reyonlar arasında özgürce dolaşırken ona panoptik (gözetlenme hissi) bir duygu da veriyor, ama flu bir duygu bu, daha çok sesin mekâna hükmetmesiyle ve ancak alışveriş yaparsa oradaki varlığını güvenceye alacağıyla ilgili bir duygu. Dikkat edelim müzik müzik değil burada, manipüle edici bir dış ses. Yabancılaştırma(die Verfremdung) efekti değil, yabancılaşmanın(die Entfremdung) ta kendisi… Ama ‘geç kalmışlık sendromu’yla çifte yabancılaşma: hem müziğe yabancılaşma, hem de Batı’dan aldığı bu uygulamanın orijinalitesine (nedensel bilgisine) yabancılaşma.
Fransız psikolog Nicolas Gueguen 2010 yılında yaptığı bir deneyde yaşları 18-20 arasında olan 87 kızın kendileriyle 5 dakika süreyle kek veya bio-kek üzerine konuşan bir adamın konuşma sonunda yaptığı bir şeyler içme ve telefon numarasını verme teklifini o sırada fonda çalan müziğe göre değerlendirdiklerini görmüş. Kızların %52’si romantik müzik çalıyorsa teklifi kabul etmiş, ama başka bir müzik çalınca ancak %28’i. Müzik alışveriş davranışlarını da etkiliyor: Leicester (İngiltere) Üniversitesi’nden Adrian North’un 1997 yılında bir süpermarkette yaptığı araştırmada müşterilere akordiyonla çalınan Fransız parçaları ve üflemeli çalgılarla Alman parçaları dinletilmiş. Sonuç: Fransız müziği çalıyorsa müşterilerin %77’si Fransız şarabı, Alman müziği çalıyorsa %73’ü Alman şarabı almışlar. Müzik içkiyi daha çok içirtir: Yine Nicolas Gueguen tarafından bira içen erkekler üzerinde yapılan bir araştırma (2008): Alçak sesli müzikte 15 dakikada bir bira, yüksek sesli müzikte 12 dakikada bir bira. Ama araştırmacı bir tereddüde düşmüş; acaba yüksek sesli müzikte heyecanlandıkları için mi çok içiyorlar, yoksa konuşamadıkları için mi? (5)  
Tüm bu işlevselliği yanında müzik bir taklit imkânı da sağlar: Üst sınıfların ya da imrenilesi grupların dünyasını kendi ruhlarına katmak için. Müzik bu ruhun sınıfsal geçişlerini taşır; video klipler, müziğe eşlik eden bir hayal dünyası klişesi de üretirler.


MÜZİK=AKUSTİK GÖLGE

Kanadalı besteci ve akustik bilimci Murray R. Schafer, kentlerde duyulan seslerin üçte ikisinin insan ve teknolojik seslerden oluştuğunu söylemiş ta 1971’de (6). Bunun ne kadarının insan sesine, ne kadarının teknolojik müziğe ait olduğunu bilmek de ilginç olabilirdi. Darwin hayvanlarda oynak olan kulağın insanlarda evrimsel süreçle nasıl güdükleştiğini, neden sabitleştiğini açıklamıştı.  İşittiğimiz ses bize tanıdık geliyorsa, kulağımızı radar gibi çevirmemize, ayrıca başımızı o yana döndürmemize gerek kalmıyor.(7)   İnsanın duyumsal evrimi işittiklerini zihinsel bir yetiyle kendi içinde görselleştirmesiyle uyumlu. İşittiği şeyi görmesine gerek kalmıyor. Yan bakışlarla görebiliyor, ya da işittiği varlığı farz edebiliyor. Yani kulak yarı göz gibi de çalışıyor. Hayvanlarda olduğu gibi tehlike uyarılarını alan, ya da avını tanımlayan işitme değil bu; hayır, demek istediğim böyle bir göz kulak koordinasyonu değil. Bir varoluş biçimi; kendi sesi ve diğer seslerin koordinatları içinde kendini var hissetmek. Orhan Veli’nin ‘İstanbul’u Dinliyorum’ şiirinde ses algısının anında panoramik algıyla yer değiştirmesi gibi mesela… Bu yüzden İnsanın sesini duyurmasının, bağırmasının tüm tarih boyunca değişmeyen bir dürtüyle devam ettiğinden emin olabiliriz. Ama zaman sonra şöyle bir fark belirleyebiliriz: Eskiden bağırmak uzakta olan bir insana seslenmekken, modern yaşamda bağırmak civardaki sesleri bastırıp sözü diğerine iletmek içindir. Birincide ses mesafeyi aşar, ikincide başkalarını. Ve başkalarını meşru biçimde aşan müziktir ses. Müzik gürültü olmadığı “kulağa gelen hoş ses” ön bilgisiyle yerli yersiz çalındığı için gürültüdür bizzat. Aslında bu sesin müzik olarak adlandırılması bir yanılsama. Sesin kaynağını tanımakla ilgili bir duyumda bulunuyoruz sadece ve bu tanıma elimizde kalıyor. Sesin dayanağının müzik olduğunu bilmemiz, sesi “müzik” olarak bağışlamamıza yetiyor belki de. Gürültüye bağışık olmakla bağışlamanın çakışması… Oysa kulağımıza çalan sadece müzikten arta kalan bas seslerin ritmik vuruşları. Sesin karakteristiği açısından böyle, ses kaynağından uzaklaştıkça tiz seslerin zayıf dalga boyları eleniyor bas sesler baki kalıyor.  Dünyanın bütün müzik parçalarını bir ritimde eşitleyen monoton bir ses duyuyoruz: aslında sadece şiddet.

 

Dışarıya ses taşıran (yüksek sesli müzikle) kişi kendi bedenine gönderme yapar, talep ettiği esas olarak duyulabilirlik değil sesle değişken panoramik algı sayesinde görülebilirliktir. Ses anlamını görülme talebi üzerine kurar.

Beşiktaş-Kadıköy Vapur İskelesi’nin salonuna giriyorsunuz (fark etmez her iki yaka da olabilir), duyduğunuz şey bir uğultu. Yanınızdakiyle konuşmuyorsanız (ya da yalnızsanız) civardaki seslerin ancak bir kısmını anlayabiliyorsunuz, duyduğunuz sözcükler cümleyi tamamlatmıyor size. Uğultu konuşanların mahremiyetini koruyan (güvenceye alan) bir örtü ses haline geliyor. Bu durumda ‘ses kulağa karşı’… Herkesin konuştuğu bir ortam uğultuya dönüşüyor; bunun bilimsel açıklaması, ses dalgalarının aynı anda kulağa gelmesi ve ses kaynaklarının birbirinden ayırt edilmemesidir… Kontra bir duruma bakalım bir de: Ormanda yürüdüğünüzü düşünün, kuşlar birbiri ardı sıra öterler, bu sadece farklı ağaçlarda olmalarından kaynaklanmaz, kuş öterken diğer kuşu arar ya da biri diğerinin ötüşüne karşılık verir, bir ses örüntüsü oluşur. Uğultuya karşı ses örüntüsü…

Kulaklık takmış bir yığın insan, kendi dünyalarında şehrin akustiğine karşı müzik dinliyorlar belli ki. İşte huzursuzluk yeniden başlıyor: İçlerinden birkaçı sesi köklemiş, dışarı taşan ‘dum tıs!’ sesleri. Ses kulaklıkla iç çamaşırı gibi mahrem bir hüviyete bürünüyor. Sesi kökleyerek içine daha çok çekerken dışarı da taşırıyor, ilgili kişi yüksek volümün yarattığı bir tür uyuşmayla dışarı taşırdığı bu sese karşı kayıtsız. Sesin bu taşkınlığını hınzırca biliyor belki de, ama ses o sırada içinden geçenlermiş gibi dış dünyaya karşı sağırlaştırıyor onu.  Bütün bu uğultunun içinde bu ses kendi aleyhime kulağım tarafından filtre ediliyor ve kulak zarımı titretiyor. Kabul etmeliyim ki, tek tük insan ancak sesi bu kadar açıyor, ama kimse müdahale etmediği için baskın ses bu ‘Dum tıs’ sesi. Bu uğursuz ses herkesin içinde bulunduğu ortamın da sesi haline geliyor. Dolayısıyla öfkeli sessiz dünyamda herkesi bu menfur sesle işbirliği yapmış gibi görüyorum… Nasıl bir ses bu?.. Bütün dikkatimi ele geçiren bir ses. Mekanik bir gürültü olsa iyi;  gürültüden öte bir şey. Mesela vapurun motor sesi, desibeli çok daha yüksek ve yolculuk süresince durmadığı halde, bu ‘Dum tıs’ sesinin rahatsız ediciliğinin yanına bile yanaşamaz. Zihin zorunlu gürültüleri optik olarak dengeler, kör gürültüye dönüştürür, yani hayal dünyamız gördüklerimizle şimdileşir, ya da gördüklerimiz üzerinden eğretileme yapar bizi başka zamanlara götürür. Ama bu ‘Dum tıs’ sesi zamanı mutlak olarak şimdileştiriyor, ve bu şimdiki zaman “müziğin” monoton ritmiyle bitmeyen bir şimdiki zamanda patinaj yapıyor… Mesela fon olarak çalınan müzikte, ne bileyim bir film müziğinde zihniniz kulağınızın önündedir, ama sizden kendi varoluşunu talep eden, size karışan, musallat olan “müzik” sizin önünüzdedir… Aslında beni gerçeğe götürecek soruyu hâlâ sormadım. Belki de sırası. Soruyu ben kendi açımdan, yani kendi rahatsızlığımı merkez alarak sordum. Şimdi tersini yapmalıyım: Neden yüksek sesli müzik veya genel olarak şehrin gürültülü akustiği önemli bir sorun olarak görülmüyor?.. Ya da rahatsız oldukları halde onları bunu söylemekten alıkoyan ne?.. Evet bu son soruya hemen verecek cevabım var. Çünkü bu soruyu çevremde herkese sordum. Bu ufunetli (evet bu ses için bütün kötülük çağrıştırıcı sözcükleri kullanacağım) sesten ya yeteri kadar rahatsız olmuyorlardı, ya da bunun gelip geçici olduğunu düşünüyorlardı. Ama gelip geçici olan sadece diğerleri değildi, kendilerini de öyle görüyorlardı. Mekânsal mıydı bu gelip geçicilikten kastedilen? Hayır zamanın gelip geçiciliğini de telafi edici (alışkanlık kazandırıcı), önemsizleştirici bir temenni olarak yaşıyorlardı. Rahatsızlığın geçmesini istemek zamanın geçmesini istemekle özdeşleşiyordu. Trafikte bas seslerini sonuna kadar açmış Şahin veya Doğan gibi, veya camları filmli modifiye edilmiş otomobiller gibi, yine aynı ritmde ve çok daha yüksek: ‘Dum tıs!’ Ve kimsede tıs yok.


MÜZİĞE MARUZ KALMAK

Şöyle mesela:Evde birinin piyano çalmasından o kadar korkuyorum ki, bu olduğunda, tıngırtı bittikten sonra da hâlâ devam ediyormuş gibi bir tür halüsinasyona kapılıyorum. Bunun tamamen benim hayalimde olduğunu bildiğim halde sesleri açık seçik işitebiliyorum.” (8)

Sarıyer’e bağlı bir sahil köyündeyim. Havalar ısınmaya başladı mı, müziklerinin seslerini açmış arabalar tepelere park ederler. Sesleri “dum!.. dum!..” diye evimin içinde yankılanır. Üç seçeneğim vardır: yaz günü pencerelerimi kapatmak, gidip konuşmak, ya da jandarmayı aramak. Birinci ve üçüncü seçeneğin işe yaramadığını biliyorum: pencereyi kapatıp ailecek sıcağa katlanmayı seçsek bile ses derinden yankımaya devam ediyor. Jandarmanın elinde desibel ölçer alet olmadığı için ceza kesemiyor, müzik çalanlar bunu biliyor ve jandarma gittikten sonra inadına sesi daha çok açıyorlar. Geriye gidip konuşmak kalıyor. Gidiyorum, konuşuyorum. Evimi gösteriyorum. Sesin oraya ulaşabileceğine inanmayanlar çıkıyor. Akustiği anlatıyorum onlara, ses dalgalarını, Cevabını bildiğim bir soru olduğu halde onlara 1950’lerden kalma bu eğlence modelini neden sürdürdüklerini soruyorum nazikçe. Velhasıl sesi kesiyorlar. Ama on beş dakika sonra yeniden açıyorlar. Her seferinde şaşmaz biçimde böyle oluyor bu. Denenmiştir.


Birinden rahatsız olma ile rahatsız olduğunu söyleme, bir gerçek ve o gerçeğin yalın ifadesi gibi algılanabilir. Ama değil.  Dil, yalın ifade olarak rahatsızlığın doğal bir uzantısı gibi kurulmaz burada. Mesela başınız ağrır ve ‘Başım ağrıyor’ dersiniz. Ama birinin dinlediği müzikten rahatsız oluyor ve bunu dillendiriyorsanız, söyleme biçiminiz son derece nazik de olsa diğerinin cezasını da kesmiş olursunuz. Söylemek sadece kendini ifadeyle sınırlı kalıyor görünse de, olumsuzlama olarak diğerini de ifade eder.  Çünkü diğeri size rahatsızlık veren bu eylemi; haz aldığı için, kendini tutamadığı için, alıştığı için, öyle rahat ettiği vb için yapar, sizin uyarınızla eylemine son verecekse kendi rahatlığından vazgeçmiş olacaktır, öte yandan kendine çeki düzen vermek gibi bir yaptırıma boyun eğecektir, bu bir duruş bozgunudur da. Tersi bir durumda şöyle de söyleyebiliriz: Diğerinin çıkardığı sesi “gürültü” olarak algılamak bir hiyerarşi talebidir. Gürültü çıkaran bir hiyerarşiye göre davranmasa da, gürültüye katlanan kendini mütevekkil kıldığı oranda hiyerarşinin alt basamağında görür. Öte yandan rahatsız olmak bunu söyleme imkânını da içerir. Aksine eğer rahatsız olduğunuzu diğerine söylemekten kaçınırsanız daha çok rahatsız olmazsınız, daha çok tahammül etmiş de olmazsınız, sineye çeker ve bir süre sonra da kanıksamış olursunuz. Ama bu kanıksama, ifade etme ile sineye çekme arasındaki bocalamanın ardından gelmedi, böyle bir bocalama bir an dışında belki de hiç yaşanmadı. Böyle bir bocalamanın yaşanması için bunun etraftan sık sık ya da arada bir tekrarlanması gerekir. Peki nedir o zaman bu diğer insanların rahatsız olmama durumu?.. Burada ‘kanıksama’ ile ‘alışma’ sözcükleri arasındaki farkı belirginleştirebilirsek bu genel ruh halini (rahatsız olmama) anlayabiliriz. İki sözcük arasında sanki biri diğerinin sonraki kademesiymiş gibi bir ilişki var. İnsan sanki önce kanıksar, sonra alışır gibi. Çünkü kanıksama, tepkisizlik; alışma, huy edinme ve uyum gösterme davranışlarını zincirleme birbirine bağlamış görünür. Ancak bir sorunumuz var: Acaba kendi tepkisizliğimize mi alışıyoruz, yoksa ele aldığımız müptezel ritmik seslere mi?.. Çünkü insanın bu rahatsız olmama halinin dönüşüp dönüşmeyeceğini (uykusundan uyandırılıp uyandırılmayacağını) bilmeye ihtiyacım var… Tepkisizlik salt korkudan olamaz, bu bir yerden patlak verirdi. Oysa alışmak sorunu ortadan kaldırmadığı gibi, kişiyi sorunun bir parçası haline getirir.
Bence tepkisizlik çok daha temel bir hususla ilgili: Bireysel hakları bilip bilmemekle…
Ve bu hakları yaşayıp yaşamamakla…

İstanbul’da yeni çıkan belediye otobüslerinde orta kapının sağındaki panelde yolcu davranışlarına ilişkin bir takım uyarı işaretleri yer alır. Bunlar arasında kulaklıktan taşan müzik de temsili olarak gösterilmiştir. Bu bir Batı görgüsü ve o levha bir Batı standardı olarak oraya konmuş. Ortadoğuluların aklına böyle bir şey gelmez.






Her toplu taşım aracına bindiğimde kulaklığından dışarıya yayın yapan en az bir adölesan bulunur. Adölesan diyorum, çünkü böyle dandik bir ses yayan kafa adölesanlık yaşını da uzun bir evreye yaymış demektir…
Bireysel haklar açısından soru basit: Dinlediğin müziği bana neden dinletiyorsun?.. Üstelik ara sesler elenmiş, basla tiz arasında garip bir tını; müziğin artığı, molozu diyebileceğim bir tını havada salınıyorken… Bu insanları uyardığımda dışarıya ses yaydıklarının farkında değillermiş gibi bir tavır takınıyorlar, ama bu tavrın içinde rahatsız olacak ne var ki diyen ukala bir serzeniş de var. Sanki bireysel haklar arasında bir savaş yaşanıyor. İlgili kişinin müzik dinleme hakkı ile benim kafamı dinleme hakkım savaşıyor. Tabi burada benim diğerinin müzik dinleme hakkına halel getirecek bir müdahalem yok. Ama bunu söyleyene de rastlamadım değil: ‘Sen benim müzik dinleme özgürlüğüme karışamazsın!’ diyen bir genç kız çıkmıştı mesela… Yüksek sesli müzik dinleyenlerin ruhsal durumu sese maruz kalıp hiçbir müdahalede bulunmayanların ruhsal durumuyla çakışıyor. Yüksek sesli müzik çalmanın sinemada kötü karakterin arazlarından biri oluşuna delalet eden iki örnek film geliyor aklıma. Biri Harvey Keitel’in başrolünü oynadığı Citiy of Industry(8) filminde kötü soyguncu karakteri oynayan Stephen Dorff’un otomobili kullanırken yüksek sesli müzik çalması, diğeri Keanu Reeves’in başrolünü oynadığı John Wick (9) filminde Rus Mafya şefinin psikopat yeğeninin arabasıyla benzin istasyonuna yüksek sesli müzikle girmesi. Bas seslerin etrafa yaydığı şiddet, kötünün içinde debelenen şiddetin ikame sesi… Müzik artık, duygusallık yaratan, insanları karakterize eden bir araç değil sadece, toplumsal bir dışavurum alameti aynı zamanda.
Oysa müzik saf haliyle şuydu: “Bir Beethoven sonatında değerli olan şey nedir? Notalar dizisi mi? Beethoven’in onu bestelerken hissettikleri mi? Dinlenildiğinde insanda oluşan zihin durumu mu? ‘Bunu şöyle cevapladım,’ demişti Wittgenstein, ‘bana her ne söylenirse söylensin reddederim. Bunun nedeni açıklamanın yanlış olması değil, bir açıklama olması olurdu.’” (10)

Kulaklıktan taşan ya da uzaktan gelen dum dum ritmik seslerin "müzik" sözcüğüyle ifadesi paylaşılmış bir yanılsama. Asıl "müzik" sözcüğüyle ilgili bir sorunumuz var. Müziğin yakınında duran için bu sözcük doğrudur, ama uzağında olan için bu sözcük sadece sesin kaynağını ifade eder, gerçek etkisini değil. Izgara yakan için ateş etleri pişirir, hemen yakında  asılı çamaşırı olan biri için ateşin isli kokusu kirleticidir. Etleri pişirenin şöyle dediğini farz edelim: 'Yaktığım ateş sizin çamaşırlarınızı da kurutuyor.' Burada garabet sırıtırken, sırf "müzik" sözcüğünün kapsama alanı yüzünden ilkinde aynı garabet görünmüyor. Oysa fizik kanunu gereği ses kaynağından uzaklaştıkça dönüşüyor; artık bu ses molozuna müzik dememiz bir dil hatası. Nasıl ızgaradan yayılan dumana kömür demiyorsak, dum dum sesine de müzik dememeliyiz. 

Bu yazıyı yazarken ses yalıtım ürününü tanıtan bir firmanın ilanıyla karşılaştım. Rasyonel düşününce bir ses yalıtım ürününün pazarlanmasında hedef kitlenin sesin kaynağına yönelik belirlenmesi gerekir. Hayır tam tersine bu ürün sese maruz kalan insanların bulunduğu bilumum mekânlara yönelikti. Kapitalizmin mantığı tam da böyle işliyor işte: Teknolojinin ortaya çıkardığı sorunu yine teknolojiyle çözmek; ama teknolojinin içeriğini pazarlanacak ürünün hedef kitlesi üzerinden en geniş zeminde belirleyerek. Diyelim evimizin duvarlarını ses yalıtım ürünüyle kaplattık. Akşam perdeleri çektim, dışarıdan hiç ses gelmiyor. Ha Brooklyn’de oturuyorum, ha Eyüp’te… Adı geçen ürün sesi yalıtmakla kalmıyor, sesten beni yalıtıyor aslında, çünkü oturduğum mekânı doğrulayan şey dış seslerdir, oraya ait olan sesler, mekânı anıştıran sesler; bir gaz tüpü sesi duyuyorum mesela ve imgelem harekete geçmiş oluyor: tüp arabası, tüpçü, tanıyorum o adamı, karşı kaldırım ve buradayım. Aslında maruz kaldığımız müzik de mekânla ilişkimizi koparıyor, tıpkı ses yalıtım cihazı gibi çalışıyor, bedenimizi yalıtıyor…


Müzik bir demokrasi sorunu bu ülkede. Seçimler yaklaşıyor. Seçime en az on beş gün kala partiler üzerlerine kolonlar yerleştirdikleri minibüsleri, otobüsleri sokaklarda, caddelerde  bangır bangır müzik yayını yaparlar yine.

Müziği seviyorum, yüksek sesli müzik dinlemeyi de. işte dinliyorum bir tane Bon Iver’ın Holocene’i… Sesi köklüyorum… Duyuyor musunuz? Duymazsınız, pencerelerim kapalı…





(1)    Cees Noteboom, Bütün Ruhlar Günü, s.45, Çev. Burcu Duman, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012
(2)    David Hendy, Gürültü, Sesin Beşeri Tarihi, s.12, Çev. Çiğdem Çidamlı, Kolektif Kitap, 1. Baskı, Nisan 2014, İstanbul.
(3)    Konuyla ilgili bilgi için bkz. Banu Şen-İki Ateşin Ortasında, www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21044132.asp
(4)    Aldoux Huxley Ses Sese Karşı, Çev. Minâ Urgan, İletişim Yayınları, İstanbul… Romanın orijinal adı, ‘Point Counter Point’tir. Gerçekte bir müzik terimidir.
(7)    C. Darwin, İnsanın Türeyişi, s.23, Çev. Öner Ünalan, Onur Yayını, Üçüncü Baskı, Şubat 1978, Ankara
tr.wikipedia.org/wiki/Darwin_çıkıntısı: Kulakta Darwin çıkıntısı; kulağın üst kıkırdağında heliks diye tabir edilen bu kısım insanların %10,4’ünde bulunuyor. Maymunlarda bu çıkıntıya yapışık kaslar kulağın çeşitli açılara hareket etmesini ve sesleri yönlere göre daha iyi algılamasını sağlıyor.
(8)   Ludwig Wittgenstein, Kesinlik Üstüne, s. 200, Çev. Doğan Şahiner, Metis Yay., Kasım 2009, İstanbul
(9)    (Yön. John İrvin, 1997, bizde Hırs Tuzağı adıyla gösterime girdi)
(10)(Yön. Chad Stahelski ve David Leitch, 2014)
(11) Ray Monk, Wittgenstein Dâhinin Görevi, s.439, Çev. Berna Kılınçer-Tülin Er, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005

                                                                                    

 

 

 

 

 


 

24 Haziran 2015 Çarşamba

Sarayda İftar

                                                      https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&cad=rja&uact=8&ved=0CBwQqQIwAA&url=http%3A%2F%2Fwww.hurriyet.com.tr%2Fgundem%2F29362440.asp&ei=hJiKVbifPIORsgH_rZSYBQ&usg=AFQjCNHsBNrPCJWwaKSLvtTsnjTTt4CeIA&sig2=wl9sKd1N14-mFHPld4-EeQ&bvm=bv.96339352,d.bGg



Bir taraftan göstermeye, bir taraftan da gizlemeye çalışmak… Buna ekabirlerin ziyafet paradoksu diyelim (ısrarlı değilim, ekabirlerin iftar paradoksu da olabilir).

Tok açın halinden anlamazmış derler, hayır efendim aç tokun halinden anlamaz.
 
Masanın dizaynı: insanların dizilişi dairenin etrafındaki çember gibi(mesela dikdörtgen bir masada oturan insanlar dikdörtgen olmazlar, burada itaat daireden elde ediliyor);  olur da ‘pi’ sayısıyla halkanın uzunluğu hesaplanmaya kalkışılırsa buna dikkat edilsin. Yalnız halkada bir sandalyelik boşluk bırakılmış, bu kasıtlı. Boşluğun tam karşısında Cumhurbaşkanı oturuyor. İster istemez  boşlukla Cumhurbaşkanı’nı birleştiren hayali bir hatta neden oluyor bu durum; bildiğimiz ‘çap’ yani. Bayağı çaplı bir masa. Çapın karşı yakayı işaret eden ucu simetrinin vektörünü de göstermiş; ama sadece bu da değil, arka planda görünen üç uzun kapının ortasındaki kapının orta çizgisi Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu bu hattı onaylıyor; ve ayrıca yanlardaki bayraklar da aynı hizmeti veriyor, zatı muhteremi  tam ortaya almış: makamın referans noktası!..

Demişler ki açıklamalarında: “Kendi imkanlarını, kendi personelini ve kendi mutfağını kullanarak konuklara verdiği bir iftarın yalan ve tezvirat eşliğinde kara propaganda…” Hemen soralım ‘kendi imkânları’ derken neyi kastediyorsunuz? Bir müessese mi burası?..

Bir de ‘algı operasyonu’ ibaresini sokuşturmuşlar bir yere. Bu ‘algı opreasyonu’ geometrik olsa gerek. Masanın dizaynıyla olan tam da bu. Bütün bu bedenler (bedenlerin geometriye itaati) sanki fotoğraf için oradalar.

Yalnız masanın ortasındaki nesneye (çiçek galiba) takıldı aklım. Oraya nasıl konulmuş olabilir? Kendi imkânlarıyla mı? Vinçle falan…