4 Eylül 2015 Cuma

Dilenci Çocuklar



Gezi Parkı’nın Elmadağ çıkışında caddeye inen merdivenin duvarında oturuyorum. Yorulmuşum. Zararsızım. Beş dakika sonra oradan biriyim.

Karşı duvarın önünde bir simitçi var,  onu seyretmek güzel. Bütün simitleri satmış, tezgâhı kaplayan gazete kâğıdının üzeri susam dolu. Toparlanıyor, kâğıt tomarları rulo yaparken hiç acelesi yok, bir kadın geçiyor önünden metroya doğru, kalçasını sıkıca saran mini eteğiyle, simitçi kadına bakıyor ben simitçiye. Yok gibiyim.

Güneş binaların ardında şimdi. Meydanın bu kısmı gölgelik, arada serin bir rüzgâr; rüzgârı içime çekiyorum, boş boş oturmuyorum yani, rüzgârla oyalanıyorum, bedenimle ilgili bir derdim varmış da öyle. 'Ohhh!'

Üç kız çocuğu geliyor. Büyük olanı sekiz yaşlarında, koltuğunun altında karton bir kutu. Diğer iki kızın ellerinde kuruyemiş paketleri: en küçüğünün elinde iki tane, ortancasının elinde üç. Aralarında bir münakaşa... sert tartışıyorlar. Ortanca diretiyor, en küçüğü de destek veriyor ona. Kutunun üstündeki yazıyı okuyorum: ‘Papağan.’ Bir kuruyemiş markası bu. “Hepimize verdi”, diyor ortancası. Büyüğü bir şeyler söylüyor ama duyamıyorum. Paylaşmak istemiyor belli. Acaba kardeşler mi? Üçü de çelimsiz, tenleri güneş yanığı. Saçlarının kumrallığında şehrin tozları da pay sahibi herhalde. Bir hayırsever onlara bir kutu kuruyemiş vermiş, alın aranızda paylaşın demiş. Kafamda böyle kurdum, akla yatkın. Büyük olanı en sonunda onları biraz ileriye götürüyor ve birer paket kuruyemiş daha veriyor. Sonra hep beraber, daha ileride çimlerin üzerinde oturan adamların yanına gidiyorlar. Adamların sırtı dönük. Paketi adamlardan biri alıyor, sağ tarafa doğru birkaç adım atıyor ama gerisini takip etmiyorum, dikkatim dağılıyor. 

İki genç çocuk boş simit arabasını iterek önümden geçiyor, arkalarında da simitçi. Mesai bitti. Simitçi ve iki oğlu evlerine dönüyorlar, huzur… yorgunluğum evcil bir iyimserlik aşılıyor bana… 

İçi su şişeleriyle dolu koca bir kovayla genç bir adam geliyor yanıma. Nefes nefese. Bakış alanımı o kadar daralttım ki, her şey birden oluyor ve geçiyor. Sanki bir zorunlulukmuş gibi herkesi tanımlıyorum. Kirli sakallı genç bir adam. Kürt. Kovadaki şişelerden birkaçını duvarın üstüne diziyor… 

Bir erkek çocuğu geliyor, kara kuru. “Amca su size lâzım?” diyor, bana değil sucuya söylüyor bunu, ama bana söylemiş gibi gösterdiği suya bakıyorum yarısı içilip duvarın üzerine bırakılmış bir şişe. Sucu çocukla ilgilenmiyor. “Bir su verir misiniz çocuğa” diyorum. Sucu kovadan bir şişe su uzatıyor çocuğa, çocuk bana gülümsüyor, ben de ona. “Kaç lira?” “Bir lira” diyor sucu. “Buyrun” diyorum. İstesem de istemesem de çocukla sucu arasındaki soruna müdahale eden fuzuli bir "iyiliksever" gibi göründüğümü biliyorum. Yanılmamışım. Birkaç saniye sonra “Ben bunlara her akşam on, on beş şişe su bırakıyorum,” diyor sucu. “Ya” diyorum. Belli ki üzerimde kötü bir izlenim bıraktığını düşünüyor. O sırada çocuğu gözlüyorum. Koşa koşa deminki kız çocuklarının yanına gittiği adamlardan birine uzatıyor şişeyi… Soruyorum: “Suriyeli mi bunlar?” “Hayır, bunlar Adana’dan, Mersin’den geliyorlar… Suriyeliler dilenmez… Suriyeli sansınlar diye mahsustan Türkçeyi kötü konuşuyorlar. Ne alırlarsa parkın ucunda oturan büyüklerine götürüyorlar…” 

“Suriyeli sansınlar diye Türkçeyi kötü konuşuyorlar öyle mi?” diye soruyorum. Aslında sormuyorum, kendi kendime tekrarlıyorum, şaşırmama izin veriyorum. Şaşırma hazzı. Ne dediğimi sucu duymuyor.

Sucunun yaptığım iyiliği birden boşa çıkarması keyfimi kaçırıyor ama verdiği bilgi ilgimi çekiyor. Bodrum sahiline vuran 3 yaşındaki Kobanili Aylan’ın dünyayı sarsan görüntüsüyle vicdanı güncellenen insanoğluna son derece özgün bir dilenci tuzağı. Bir icat gibi. “Tuzak” derken işin kriminolojik tarafını öne çıkarmak istemiyorum; vicdanın bu güncellenmesiyle Kobanili Aylan’ın yerine geçen dilenci çocuklar “ikame” bir rol oynuyorlar, bozuk Türkçeyle Suriyeli çocukları temsil ediyorlar. Bu temsilin o kadar güçlü bir karşılığı var ki, eğer sucu beni uyarmasa ısmarladığım bir şişe suyla hiç yoktan kendimi iyi hissedecektim. Rahatlamış vicdan yorgun bir bedene yakışırdı. Şimdiyse elimde kalan bu “gerçek” bilgiyle ne yapacağımı bilmiyorum… Şaşırıyorum… Sadece şaşırıyorum… Şaşkınlıkta bize sadece dışımızdaki olayın acayipliği yön vermez. Aynı anda içine düştüğümüz kendi bönlüğümüzle dışımızdaki acayipliğin arasında yaşadığımız ikilem de yön verir. Daha doğrusu tam da bu ikilemin adıdır şaşkınlık. Bu yüzden entelektüellerin en çok yararlandıkları ve baskıladıkları duygudur şaşkınlık… ama daha çok baskıladıkları… Ve şaşkınlıktan kurtulmak için çıkıyor ağzımdan bu söz:

“Çocuklara yazık”. 
“Onlar hayatından memnun”, diyor sucu.



"Ben Kürdüm… Biz  dilenmeyiz… Biz direniyoruz.” Gülerek kafamı sallıyorum. Sucu da gülerek karşılık veriyor, onu onaylamam hoşuna gidiyor.

Su ısmarladığım deminki kara kuru çocuk yanında bir kız çocuğuyla bana sesleniyor: "Para... Aç..." Karnını işaret ediyor.

Sucuya bakıyorum. 'Görüyor musun?' der gibi gülüyor bana...



“Siz” diyorum sucuya “Hep burada mısınız? Su mu satıyorsunuz?”
“Ben aslında tekstilciyim”, diyor. Bunu öyle bir söylüyor ki, sanki tekstil işçisi değil de iflas etmiş imalathane sahibi var karşımda… Bu ülkede herkesin 'aslında' diye başlayan gizli bir cv'si var ne de olsa. Şaşırmıyorum.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder