29 Ekim 2015 Perşembe

Korna Çalmak


Dolmuş şoförü korna çalıyor ve önümüzdeki otomobil hareket ediyor. Aslında trafik normal seyrinde ilerliyor, korna çalmanın harekete hiçbir katkısı yok, ama şoförümüz kornasıyla trafik akışkanlığı arasında bir bağ kurmuş, iradi bir bağ… Üşenmedim düt düt’lerine dikkat ettim...   bence kornayı öyle bir ayarlıyor ki,  öndeki arabanın korna uyarısını alışıyla hareket olanağı aynı ana denk geliyor... herkes alışmış buna... minibüs şoför mahallinin topoğrafyası da teşvik edici; otomobiller alçakta, o yüksekte; trafiği güdüyor... böyle bir yanılsama şehirdeki korna seslerinin yoğunluğunu açıklayabilir.. herkes bir diğerini güdüyor.. paylaşılmış yanılsama…

13 Ekim 2015 Salı

Diktatör Paradoksu



Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö'yü ağırlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, görüşme sonrasında ortak basın toplantısı gerçekleştirdi. Yabancı bir gazetecinin sorduğu "Halk sizden korkuyor. 'Diktatör' olduğunuzu söyleyenler var. Ne diyorsunuz?" sorusuna "Diktatörün olduğu bir ülkede herhalde böyle bir soru soramazsınız.” dedi. 

Bu bir diyalog mu, yoksa retorik bir soru üzerinde saltanat sürmek mi? Konuşma bir soru-cevap şeklinde, diyalog haliyle değil de monolog olarak yeniden kurulsa yeridir, o zaman şöyle bir cümle çıkar: ‘Benim diktatör olduğumu söyleyenler var, diktatörün olduğu bir ülkede bunu kim söyleyebilir ki?’

Buna hazırcevap bir retorik olarak bakmayalım sadece. Bir klişe bu elbette ve klişelerde cevvallik arayanlar bunu abartılı bir iltifat için yaparlar. Cumhurbaşkanı benzer bir soruya daha önce de aynı şekilde cevap vermişti. Hatırlıyorum. Başka ülkelerin devlet başkanlarına da benzer sorular sorulmuş, benzer cevaplar verilmiştir. Burada patinaj yapmayalım. Ama bu klişenin konuşanları aşan ilginç bir mantığı var, bir söz oyunu bu ve oyun böyle kurgulanınca cevap veren konuşmanın akışını kesmiş oluyor. Bakın konuşmaya tek taraflı son veriyor demiyorum, konuyu bitiriyor. Müsamerede son sözü söyleyip galip gelmek gibi. Nakavt.

Elimde Michael Clark’ın ‘Paradokslar Kitabı’ var, daha önce okuduğum bölümleri şöyle bir karıştırdım yukarıdaki paradoksa birebir uyan bir paradoks yok. Ama öncelikle yukarıdaki konuşmanın bir paradoks olduğunu açıklamam gerekiyor. Şunu hemen baştan belirteyim, paradokslar bizi çözümsüzlüğe itmez, paradoksa ilişkin soracağımız soru böyle birbiriyle çatışkılı iki önermenin nasıl bir arada bulunabildiği değil, nasıl kafamızı karıştırdığıdır. Algımız nasıl birinden diğerini seçmeye eğilimliyken hep aynı çıkmaza düşer? Bu önermeler içinde belli bir kavramı aklımızda bir kerteriz olarak, bir sabite olarak tutarız ve bunun farkına varmayız, sorun tam da buradadır oysa.

Mesela ‘Hovarda Paradoksu’: Yaptığınız kötü bir şeyden utanmak, utanmazca davranmaktan iyidir. Ama utanç duymaktan ötürü kendinizi iyi hissederseniz, bu, utanç duygunuza gölge düşürür… Utanmazca bir iş yapmakla bir duygu olarak utanç eşleşince sanki ortaya bir erdem çıkacakmış gibi bir formüle dayandırırsanız önermeyi  paradokstan kurtulamazsınız. Burada paradoksu güçlendiren, sırf erdem adına kendi utancı için teyakkuzda olan özbilincin bu “iyi” sayılabilecek aynı utancın ayağını kaydırmasıdır. Ama utanç zaten özbilinçle deneyimlenebilen bir duygu değil. Utancınızı bizzat kendiniz analiz etmeye kalktığınızda utanç olmaktan çıkıyor, yani utancınızı ele almaya utanmadığınızda ve üstelik bu utancı duyduğunuz için “iyi” tarafta olduğunuzu size telkin eden uyanık bir tarafınız varsa. Yani utanç bu durumda duyduğunuz şey değil, yendiğiniz şey oluyor. Bir süreçten geçtiğimiz halde kavramın da aynı kaldığını düşünüyoruz.

Yukarıdaki diyalogun paradoksu şurada: Ortada bir diktatör varsa ona diktatör diyemezsiniz. Eğer ona diktatör diyebiliyorsanız ortada diktatör yoktur… Ama bu mantık tam da yakındığı şeyi talep etmez mi? Şimdi birinci tekil şahısla devam ettirelim mantığı: 'Benim diktatör olduğumu söyleyin ki, diktatör olmadığım anlaşılsın…' Saçma. Bu mantık kendini diktatörlükten feragat üzerine mi kuruyor, yoksa lafı ben diktatör sözcüğünün içini dolduracak her şeyi yaparken siz de varın bana “diktatör” diyerek kendinizi özgür hissedin demeye mi getiriyor?.. Bence feragatin narsisistik bir yatırıma dönüştüğü kurgusal bir eşik burası. Burada “diktatör” sözcüğünün kötü izlenimi üzerinde uzlaşılmış gibi görünüyor. Ya diktatör olmaktan ve bu sözcüğün kendisi hakkında kullanılmasından gizlice haz alan biri varsa karşımızda?.. Yani paradoksun bütün yükünü 'diktatör' sözcüğünü dile getirene yıkarak. Öyle ya, eğer ortada bir diktatör olsaydı 'diktatör' sözcüğü korku yüzünden bu sözcüğü kullananın ağzından çıkamazdı. Bu durumda paradoks şöyle olur: Eğer 'diktatör' diyorsanız, ortada sizi korkutacak kadar bir diktatör yoktur, eğer demiyorsanız bu zaten diktatörün hem olduğunu gösterebilir hem de olmadığını... Her halükârda paradoks 'diktatör' diyenin değil, diktatörlükten hoşlanan ve olamayan (korkuyu hep yeniden üretmek zorunda olan) diktatörün paradoksudur. Bir devlet başkanına 'diktatör' diyebilme gücü devlet başkanının saldığı korkunun yetersizliğiyle açıklanabilir tabi, ama rasyonel olan söyleyenin cesaretiyle açıklamaktır.

İletişim kanallarına konulan sansür yüzünden, diktatörlük, 'diktatör' diyenlerin cesaretlerinden kamuoyunun haberdar olamadığı durumla ilgilidir ki, devlet başkanının bu monologu zaman zaman  dış bir soruyla diyalog kılığında görünür... Yani gerçek-diğeri’nin cesaretini dolayımlaştıracak güçtür diktatör, cesareti gösteren yoktur burada, vekaleten dile getiren vardır. Yani,  tam da bu çatlak seslerin olmadığı ortamın kendisi olarak diktatörlük.

Ama yine de gizli bir paradoks her şeye yön veriyor: Hiçbir diktatör günümüzde ‘diktatör’ sözcüğünün tasarrufuna sahip değil. Ben diktatörüm diyemiyor. ‘Diktatör’ sözcüğünün kötü izlenimi üzerinde uzlaşmak zorunda: Bir diktatör, ben diktatörüm dediği zaman diktatör olamaz, diktatör olduğu zaman ben diktatörüm diyemez… Cumhurbaşkanı kendisi dışında dilin evrimiyle gelişen paradoksa tabi, asalakça...Yoruldum.


1 Ekim 2015 Perşembe

Kapitalizm Derken Ne kastediyoruz?..



Kapitalizm Derken Ne Kastediyoruz?

Michael Moor’un 2009 yılı yapımı ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ belgesel filmini geç de olsa izledim. Dünyanın en gelişkin kapitalist ülkesinde de ‘kapitalizm’in pek matah bir sözcük olmaması tuhaf.   İyi ama bu kadar düşman edinmesine rağmen kapitalizmi ayakta tutan ne? Sözcük tu kaka, ama nesnesine herkes teşne.  Gerçi filmde George W. Bush iktidarının son zamanlarında yaptığı bir konuşmada kapitalizme açıktan övgü de düzmüştü: “Kapitalizm gelmiş geçmiş en iyi sistemdir,” diyor, sonra söz bir an ağzından kaçmış gibi “hür teşebbüs sistemi” diye düzeltiyordu… Ne de olsa ‘hür teşebbüs’ eski Soğuk Savaş döneminin meşru dili.

Komünizmle karşıtlığına dayanarak bir takım iktisatçılar tarafından patavatsızca savunulsa da kendi içinde sorunlu bir sözcük kapitalizm, etik değil. Sadece sitem edilirken, öfkelenirken anılıyor; işsizliğin, enflasyonun, iflasın, sömürünün, adaletsizliğin vb sebebi olarak gösterilen bir uzlaşı sözcüğü… Yani olumsuz ne söylerseniz içine çekmeye hazır bir sünger gibi, mezhebi geniş. Tam da bu özelliğiyle insanoğlunun başına musallat olmuş bir doğal afet muamelesi görüyor. Kaderci bir sızlanmanın nesnesi. Sözcüğün asıl sorunlu tarafı burası. Herkes kapitalizme karşı, ama o kimseye karşı değil. Şeytan gibi dilsiz…  Çünkü bu şikâyet ve karşı olma hali kapitalizmi temsil eden bir irade karşısında yapılamıyor (çünkü böyle bir irade yok). Sözcük bu hale nasıl geldi? Şeytan inancının pragmatik tarafını anlamaya çalışalım…  İnsanı baştan çıkaracak hazları yaşatıp ondan sonra pişmanlıkla akla gelmesi. Yani ayartmanın değil, pişmanlığın adı olarak Şeytan. Günahların sebebi ilan edildiğinde arıtıcı bir sözcük: cezbedici tarafı ayartmasında değil, arıtmasında!.. İş olup bittikten sonra bütün suç üzerine yıkılabiliyor.  Kapitalizm de Şeytan gibi kendini her tür olumsuzlamaya teslim edebiliyor. Kapitalizm bir icat değil, ama sözcüğü bir icat.

İnsan  Marx’tan beklerdi bu sözcüğün icadını, Almanca eserlerinde  ‘kapitalismus’ diye bir sözcüğü hiç kullanmamış. Ama sözcüğün olumsuz anlamı üzerinde manipüle edici rolünü (özellikle başyapıtı Kapital’le) kimse inkâr edemez. Bu sözcüğün etimolojisi 1880’lerin sonlarında Engels, Franz Mehring ve Werner Sombart’ın yazılarına dayanıyor(1), dönemin her şeyi bir “izm”le modelleme modası sayesinde kapitalizm adlı bir sözcük literatürümüze girmiş. Sözcük, kendi olgusal tarihinden daha yeni.  Bu durum, bir hastalığın adının hastalığın tarihinden daha yeni olmasına benzetilebilir mi? Tam değil. Bir hastalığın adı, teşhise yönelik olduğu için tedaviyi ve korunma yöntemlerini de akla getirir. Oysa kapitalizm sözcüğü, adlandırmanın karakteri gereği diğer kavramlardan ayrışmaya hizmet etmesi gerekirken, bunu yapmaz; kendi üzerine gelen bütün sitemkâr kavramları içine çeker ve onları birbirine karıştırır, kendi özelliği kılar. Hep söylenir adaletsizlik ve eşitsizliktir kapitalizm. Doğrudur. Ama bu adaletsizlk ve eşitsizlikten söz etmenin kendisi de kapitalizmdir. Adaletsizlik ve eşitsizlik sadece kapitalizme özgü olmadığı halde faili kapitalizm olarak belirlemek kapitalizmin izin verdiği bir tepki biçimidir.  

Dünyada kötü olan her şeyin müsebbibinin kapitalizm olması bir şey, bunu durmadan dillendirmek, müzmin mızmızlanmanın sebebi yapmak başka bir şey. Birincisi olguysa, ikincisi ideoloji. Ama nasıl bir ideoloji?

Kapitalizm kötü… Son iki yüz yıldır tüm dünyada kötülüğü sözcük olarak temsil ediyor. Hemen bir çelişki: İnsanlar kötü olanı biliyorlar ama kötüyü ortadan kaldıracak iradi güce sahip değiller. Sakın kapitalizm sözcüğünün yaydığı ideoloji kendini insan bilincinden muaf tutan aşırı harici bir şeyin  adı olmasın. Nesnel olduğu için kendine yönelik her tür eleştiriyi tolere eden bir sistem… Yani kendi bilincini de nesnel olarak öte tarafa koyan insanoğluna sorumsuzluk imkânı tanıyor. Öncelikle bir dil alışverişi bu. Sebebi biliyorsunuz, ama bu bilmenin de sebebe intikal ettiğini bilmiyorsunuz.

Çok daha adaletsiz ve eşitsiz toplumlar da oldu bu dünyada ama adlarına kapitalizm demiyoruz. Üstelik adlarına kapitalizm dediğimiz, birbirinden dağlar kadar farklı ülkeler var. Mesela Almanya ile Bengladeş’i alalım. Aralarındaki uçuruma rağmen bu iki ülkeyi ‘kapitalizm’ adı altında birbirine nasıl benzeştiriyoruz? Kapitalizmin bütün dünyada ortak olan tözü ne? Emperyalizm ve kapitalizm kategorik ayrımı bunu anlamamız için yetmiyor. Bu ayrımın daha aşağılık, daha sömürücü, daha ilkel, vahşi kapitalist toplumda yaşadıkları halde azgelişmiş ülkeleri kendi sefil hallerinin sorumluluğundan azat eden özel bir işlevi de var. Batı’dan Doğu’ya doğru gidildikçe kapitalizm sanki dışarıdan gelen, yerele ait olmayan bir sistem gibi algılanıyor. ‘Kapitalizm’ sözcüğünün yaydığı ideolojiden kastımız bu: dikkati nesnesinden negatif anlamla yüklü sözcüğe kaydırmak.

Ama kapitalizme bu kavramlarla karşı çıkarken bir muhatap bulamazsınız, muhatap bulduğunuz insan da zaten dile getirdiğiniz adaletsizliği ve eşitsizliği sizinle  malûm kapitalizme bağlamaya hazırdır. Bu sefer de sizin suçlayacak bir fail bulmak için çıktığınız yolda kapitalizm karşınıza bir nesnel durum olarak çıkar ve suçlamalarınızı da kendi nesnelliğine dahil eder, kendi içinde bağdaşık kılar.  Tuhaf… Sanki “hayalet”e benzer. Marx’ın sözünü ettiği komünizm hayaleti gibi korkutucu değil ama… kapıdan kovulsa bacadan giren sırnaşık bir hayalet bu. Evet, tekrar soralım: Kapitalizm nasıl bir sözcük?

Adeta kurban edilmiş, sahipsiz. Ama asla mağdur olmayan orta malı bir sözcük…

Sözcüğün anlamı sözlükte nesnel bir ölçüyle tanımlanır, ‘zeitgeist’ denilen çağın ruhu (yorumu) pek hesaba katılmaz. Sözlük yazarları nihayetinde anlamı konuşulan dilin içinden elde ettikleri halde, sözcükleri bir gelenekmiş gibi konuşmanın canlı ruhundan soyutlarlar. Bu yüzden sözcükler sözlüklerde muhafazakârdır. Belki de sözlük yazmanın şöyle bir çekiciliği var: sözcükleri insanlara Tanrı vermiş gibi anlamları içinde dondurmak. Ama burada takılıp kalmayalım, başka bir yere varacağım.  Bazı sözcüklerin yaydıkları olumsuz imaj sözlük anlamlarından önce gelir. Hemen nakde çevrilen, peşin bir anlamdır bu. Sözcüğün olumsuz vurgusu bir tür kült anlam yaratır. Mesela ‘şişman’ sözcüğü… Sözlükte bize herhangi bir yargıda bulunmadan bedenin görünümüyle ilgili bir tanım verilir. Oysa ben, ‘O yıl biraz şişmanlamıştım,’ gibi bir cümle kurduğumda kendimle ilgili olumsuz bir durum bildirmiş olurum. Olumsuzluk, hastalık ve çirkince bir fiziksel görünümün çağrışımıyla şişman sözcüğünden ilk izlenim olarak öne fırlar. 

Kapitalizm sözcüğü de olumsuz bir anlam iletir. Ekonomik kriz dönemlerinde daha da olumsuz. Kriz öncesi günlük yaşamda pek kullanılmayan bu sözcük birden manşete çıkar. Bunu kapitalizme karşı olanların başarısı sayabiliriz. Ama bu kapitalizmin de başarısıdır: Sözcüğe vur, sisteme dokunma.
Kapitalizm sözcüğü (gönderen) sanki gönderilenin üstünü örtüyor; gönderen bu yapının izin verdiği boşluklarda dümen çevirenleri deşifre edebiliyor sadece. Ama yapıdan sapma olarak. Suçlanacak failler ortaya çıkarken, kapitalizmin tüm toplumu saran (iflah olmaz) bir haleti ruhiyeymiş gibi algılanması kaydıyla. Kolay iş. Kapitalizme karşı çıkmanın suçu yok. Aksine kapitalizmi savunmak tabu bile sayılabilir. Kapitalizme karşı çıkanlar bu konfor içinde rahatlar. Hükümete karşı çıkmaktan daha risksiz. Çünkü kapitalizm bir doktrin değil, var olagelen bir toplum zemini, insanı tuhaf bir genellemeyle ekonomik-insana çeviren yapı. Kapitalizm hiçbir yerde böyle tarif edilmemesine rağmen, sözcüğün ilettiği bu olumsuzluk insanoğlunun genel olumsuzluğunu da üstleniyor. Adeta insanoğlunun alameti farikası. Bu yüzden ‘kapitalizm’ sözcük olarak kapitalizmin koruyucusudur da.

Çünkü salt sözcüğü söyleyince hiçbir şey söylememiş de oluyorsunuz. Dedik ya, özel bir sözcük kapitalizm.

Bu işin ehli olan Marx’a başvuralım. Ama bir Marx eleştirmeni olan Karl Popper’dan başlayarak.

                                                            Karl Popper

Marx, Marksisistlerce de zor okunan bir yazar olduğu için ikinci elden, didaktik okunur. Anti-Marksistler neredeyse hiç okumazlar, ansiklopedilerden, başvuru kaynaklarından bilgi almak yeter onlara. Biraz daha entelektüel olanlar Batı’da birçok Marx eleştirmeni arasında belki de en önemlisi sayılan Karl Popper’ı tercih eder. Türkiye’de de üniversite çevresi aydınlarını etkilediği bilinir. Karl Popper’ın Açık Toplum ve Düşmanları adlı eserinin 2. cildinin nerdeyse tümü Marx eleştirisine ayrılmıştır. Bundan on beş yıl önce okumuştum, benden hiç beklenecek bir davranış değil ama bu yazı dolayısıyla yeniden okudum; ve fark ettim ki, Popper Marx eleştirisini kapitalizm üzerine yaptığı kategorik bir ayrım üzerinde temellendirmiş. Gariptir, Popper bu ayrımı bir dipnotta vermiş. Dipnotlar yazarların mütevazı bir açıklaması gibi görünse de okuyucuyla irtibatı koparmayan, sonradan akla gelen gizli telkinler de içerir. Şöyle demiş: “Marx’ın incelediği ve ‘kapitalizm’ adı verilen devreye ‘dizginlenmemiş kapitalizm’, kendi devremize de ‘araya girmecilik devresi’ demeyi öneriyorum.” (2) Popper demeye getirmiş ki, Marx, ‘dizginlenmemiş kapitalizm’ devresinde yaşadığı için sonradan yapılan iyileştirmeleri göremedi. Ömrü yetmedi değil, kehaneti yanlış çıktı anlamında.
Gerçekten de Komünist Manifesto’da yer alan ‘en gelişkin ülkelerde’ yapılabileceklere ilişkin taleplerin büyük bir kısmı bugün Batı’da gerçekleşti. Popper’ın göremediklerini de katarsak fazlasıyla gerçekleşti. Hatta bugün Batı’da miras hukuku tartışılıyor, miras vergisi çok ağır. Özel mülkiyetin kaldırılması ise Marx’ın ironik biçimde dile getirdiği gibi zaten kapitalist üretim ilişkilerinin büyük oranda hallettiği bir şey. Acaba komünizm mi gerçekleşti? Acaba biz dille ilgili bir yanılsama yaşıyoruz da ‘kapitalizm’ eskinin bir kalıntısı olarak ara sıra hortlayan bir sendromun adı mı?.. Şaka… Hayır, ne böyle bir şaka ne de Popper’ın denetlenebilir bir ‘kapitalizm’ sözcüğünü tercih etmesi bizi yanıltmasın. Sözcükler değişince yaşam değişmez. Ama sözcüklerle yaşamı ideogramlara çevirebiliriz. Verili bir sistem olan kapitalizmi, komünizm karşıtlığında güya seçilmiş bir sistem halinde görebiliriz.  Adam Smith, Ricardo  gibi büyük iktisatçılar kapitalizmin kurucu düşünürleri değildi, iktisat teorisinin kurucularıydı ve Marx’ın kapitalizm eleştirisinin sürekli teyakkuzda olan tarafı bu teoriye yönelikti. Unutmayalım Kapital’in alt başlığı ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisi’dir.  Kapitalizm, planlı, hesap edilmiş bir doktrinle kurulmadığı  (işin deterministik kısmından, yani ‘başka türlü olamadığı için öyle olan’dan söz ediyorum), iktisat teorisine göre selef olduğu halde (teoriden önce deney), Popper garip biçimde bir teorinin değil aslında bir nesnelliğin tarafı oluyor. Bir düşünür için ne acı! Acaba Popper kapitalizmi arkeolojik bir kalıntı, bir sit alanı gibi mi görüyor?..

Komünizm-kapitalizm karşıtlığı içinde anlaşılmayan ve kendini kanıtlamak zorunda bırakılan hep komünizm olmuştur. Kapitalizmin ise kendini savunmaya ihtiyacı yok, o zaten var. Ama meşruiyetini var olmasından değil, bu karşıtlık içinde hatırlanan varlığından alır; sürekli yenilenen varlığından. Marx komünist toplumda yaşam hakkında çok az şey söyledi bize. Söyleseydi de ayıp ederdi. En veciz sözü uzun süredir slogan olarak da kullanılan ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’dir (Gotha Programı’nın Eleştirisi). Marx’ın ideal toplum için verdiği küçük bir ipucudur bu, kapitalizm karşısında etik çıkışını göstermesi bakımından ise derin bir söz: Üretime az, entelektüel (zihinsel ve meziyet geliştirici) faaliyet için bol zaman. Marx sadece kapitalizmi eleştirmedi, ekonomi politiğin asli kavramlarını eleştirdi, geleceğin toplumunun ne olacağını değil, kapitalizm üzerinden ne olmaması gerektiğini anlattı bize. Buna göre mesela olmaması gereken bir şey reel sosyalizmde oldu: Çalışma fetişizmi!..

                                                               Karl Marx

Adı kapitalizmin karşıtı biçiminde söylenegelen komünizm tarihsel bir dönemde hem muhalefette hem de iktidardaydı. Aslında muhalif olurken de kendi içinde birilerini muktedir yaparak sıkı bir hiyerarşiyi gelenekselleştiren komünist hareket anti-kapitalist olmayı beceremedi. Ve bugün bir ad fetişizmine gerek yok. Adlar da kirlenir. Çünkü ‘izm’ler arasındaki karşıtlık ‘ist’ler arasında yok. Amprik olarak böyle. Karşıt anlamlı sözcükler benzeş bir düzlemin iki ayrı ucunda konumlanır (genellikle sıfatlar arasında olur bu). Yaşlı-genç (ömürle ilgili bir düzlem), iniş-yokuş (arazi yapısıyla ilgili bir düzlem), aydınlık-karanlık (ışıkla ilgili bir düzlem) gibi. Oysa bir kapitalist, sermaye sahibi bir girişimciyken; komünist, bir zihniyetin taraftarıdır; aynı düzlemde yer almazlar. Bir kapitalist bal gibi komünist olabilir mesela (tersi de doğru).

Nasıl hâkim bir üretim ilişkisi haline gelirse gelsin, hangi değişimleri geçirirse geçirsin kapitalizmin hastalıklı yapısı değişmiyor. Marx’ın anlattığı kapitalizmin değişmeyen, mutlak özellikleri var. Marx kapitalistlerin sırlarını açığa çıkaran bir maliye müfettişi değildi. Bir ve birçok sır var ortada ama, bunlar sırdaş burjuvalar tarafından gizlenen sırlar değil. Farkında olunmayan (kapitalistin de farkında olmadığı) ve Marx’a kadar da keşfedilmeyen sırlar. Marx kapitalist toplumun analizine metadan, kendi deyişiyle ‘ekonomik hücre’ biçiminden başlar. Yani meta denilen şey evrensel kapitalizmin tüm yapısal özelliklerini bünyesinde toplayan ana birimdir. Nasıl Big Bang Teorisi evrenin başlangıç noktasını hidrojen atomunda temellendirdiyse Marx da kapitalizmin başlangıç noktasını metada  temellendirir. Bu temellendirme aynı zamanda insanoğlunun kendi eliyle içine düştüğü yanılsamanın tarihini de başlatır. Meta yüzünden insanlar varlığını absürt bir düalizm üzerine kurar. Marx kurgusal olarak bu düalizmi ilk formüle eden düşünürdür: Metanın kullanım değeri ve değişim değeri. Amacım konuyu özetlemek değil burada. Merak edenler için bol kaynak var, bilenler için de tekrara düşmek istemiyorum. Metanın bu düalist karakteri, Popper’ın, birçok Marx eleştirmeninin ve tabi ki insan evladının anlamadığı kurucu yanılsamaya denk gelir. Meta, içinde “metafizik incelikler, teolojik süslerle dolu pek garip bir şey”(3)dir. İnsanlar arasındaki ilişkiler metalar arasındaki ilişkidir aslında. Absürdün kurucu temeli değil mi bu? Ekonomi politik bu kurucu absürt durumu çözümlemeye çalışmaz, rasyonalize etmeye çalışır.  İki anlamda da rasyonalize eder: hem kapitalizmi akılcı hale getirir, hem de insanı kadim bir töze indirger. Marx daha Kapital’in önsözünde uyarmıştı bizi meta çözümlemesinin sığ bir gözlemciye küçük ayrıntılar gibi gelebileceğini. Gerçekten de Marx’ın değer teorisi Kapital’in anlaşılması en zor kısmıdır. Oysa Marx naif bir noktadan çıkış yapar: O değişim değerinden değil, kullanım değerinden taraftır!

Kanuni Sultan Süleyman zamanında Hollanda büyükelçisi tarafından İstanbul’dan alınıp ilk kez Hollanda’ya getirilen lale soğanı yaklaşık bir asır sonra spekülatif bir meta olmuş. Şaibeli bir tarih bilgisidir ama insanlar bundan söz etmeyi severler. Güya 1636 yılında Hollanda halkı lale soğanını tıpkı konut gibi bir yatırım aracına dönüştürmüş. Yükte hafif pahada ağır bir statü sembolü haline gelen lale soğanlarını biriktirmeye başlamış. Öyle ki bir lale soğanı yetenekli bir zanaatkârın yıllık gelirinin on katına kadar alıcı bulmuş. Bir yıl sonra lale borsası birden çökmüş… Bugünden bakıldığında lale borsası bir çılgınlık gibi algılanır. Münferit, tarihin çok kısa bir aralığında ve sadece Dünya’nın belli bir yöresinde olmuş bitmiş bir olay gibi. İnsanlığa ya da tümüyle Hollanda ulusuna mal edilemeyecek, kimseyi böyle bir cedde sahip olduğu için rencide etmeyecek manik bir olay. Oysa bu olay insanlığın içinden çıkamadığı bir metafor olarak da ele alınabilir. Mesela lalenin yerine ‘altın’ı koyarsak ne fark ederdi? Ve soralım: Altın neden değerlidir?

Dünya’da az bulunduğu için diye kestirme bir cevap verilebilir. Dünya’da az bulunan birçok şey vardır ve hiç de değerli değildir. Mesela doğal bir aşınmayla kalp şeklini almış çakıl taşı da Dünya’da çok azdır herhalde. Bir şeyin değerli olabilmesi için talep edilmesi ve üretimi için harcanan (ortalama emek süresi) zamanın fazla olması gerekir. Azbulunurluk harcanan emeğin süresini uzatır. Mesela 1 ton kaya/toprağa 5 gram altın gibi. Meta olması azbulunurluğu doğurur, az bulunması onu meta yapmaz… İyi ama sorunun karşılığı gelmedi hâlâ, altın neden değerlidir? Değerini kendinden alan metafizik bir metalin kendi içinde kurduğu döngüsel nedensellik:
        -Altın neden değerlidir?
        -İnsanlar değer verdiği için.
      -İnsanlar neden değer verirler?
    -Altın değerli olduğu için.

Altın, kullanım değeriyle değişim değeri arasındaki tam bir kopukluğu gösterir bize. Bunun görülmeyişinin nedeni altının para olarak da kullanılmasıdır. Para özelliği metanın bu karakterini iyice örtbas eder. Marx, Kapital’i yazmadan önce notlar biçiminde tuttuğu defterlerden oluşan Grundrisse adlı eserini nispeten daha özgür yazmıştır. Altın hakkında bir yığın teknik bilgi verir bize. (4) Bütün bu bilgiler altının para olmaya yatkınlığıyla ilgili metalik bilgilerdir. Yani altının para olarak kullanımıyla, değişim değerinin özdeş olduğu durum. Oysa günümüzde kağıt para karşısında altının bu kullanım değeri iptal edilir, veya ondan ayrıştırılır. Altının talebe bağlı değişim değerini sürdürmesinin nedeni insanın tıpkı bir zamanlar laleye duyduğu mani gibidir. Klasik mani. Altına olan bu düşkünlükle ilgili çok eskilere bakmak gerekir.  Altın ilk başlarda dinî bir metaldir; oksitlenmez, asitte çözüşmez, ergime gücü yüksektir vb. Altın bu özelliğiyle kralların sembolüdür, ölümsüzlüğü temsil eder. Marc Eliade ayrıntılarıyla anlatır bu tarihsel süreci. (5) Ama artık altın ölümü temsil eder, altın ocakları ve yoğun arsenik kullanımıyla doğanın ölümünü!.. Kapitalizmde değişim değeri kullanım değerine karşıdır.

Nobel ödüllü iktisatçılar George A. Akerlof ve Robert J. Shiller metanın bu ikili karakterini gösteren bir başka metafordan söz ederler, Enfes Elma metaforu. Biraz uzun ama “kullanım değeri” güzel:

“Halen Enfes diye anılan elma çeşidinin tadını günümüzde neredeyse hiç kimse sevmiyor. Ve buna rağmen bu elmalara her yerde rastlıyoruz. Genellikle kafeteryalardaki, büfelerdeki ve hediye sepetlerindeki tek seçenek bu elmalar. Ancak Enfes Elmalar, bu isim altında bütünüyle başka bir elmanın pazarlandığı on dokuzuncu yüzyılda çok daha lezzetliydi. Enfes çeşidi 1980’lerde ABD’de giderek en çok satan elma haline gelmişti. Elma meraklıları başka çeşitlere geçmeye çalıştığında elma yetiştiricileri kârlarını kurtarmaya çalıştılar. Enfes Elma’ya bir Pazar talebi yarattılar. Bu elma türü, insanların başkalarının sevdiğini sandığı ucuz elma haline geldi. Çoğu yetiştirici lezzetten vazgeçti. Daha yüksek getirisi ve daha uzun raf ömrü olan nesillere geçerek elmayı ucuzlattılar. Bütün bir bahçenin ürününü bir anda toplayarak fiyatı düşürdüler, artık elmalar olgunlaştıkça toplanmıyordu. Enfes Elmalar lezzetli oldukları için satılmadığına göre, lezzet için fazladan harcama yapmaya ne gerek vardı? Kamuoyu bir elmanın bu kadar ucuzlayabileceğini düşünemediği gibi, genellikle lezzetsiz elmanın böylesine yaygın biçimde satılmasının ardındaki gerçek nedenleri de anlayamıyordu.” (6)


Tabi bir de artı değer var, doğrudan üretimden elde edilip günümüzde kambiyo senetlerinin, bonoların, türev araçlarının, kredi iflas takası gibi muamma kağıtların içine sızıp iyice görünmez olmuş sömürü biçimi. Absürt sömürü… Her zaman sorulacak soru şu: Sömürü bitti mi?


                                                                                    Karl Marx
             Karl Popper

(1)    Gerçi Braudel bunu daha eskiye Louis Blanc’a kadar götürür. (bkz. Ferdinand Braudel, Maddi Uygarlık, C. 2  s. 205, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, gece yay., Ankara 1993
(2)    Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, s. 309, Bölüm 19, dipnot 9, Çev. Harun Rızatepe, Remzi Kitabevi, 4. Basım, Nisan 2000, İstanbul.
(3)    Karl Marx, Kapital, c.1, s.92, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yay. 1. Baskı, Ankara 1975
(4)    Karl Marx, Grundrisse, c. 1, s.103-114,  Çev. Arif Gelen, Sol Yay. Ankara 1999
(5)    Mircea Eliade, Demirciler ve Simyacılar, Çev. Mehmet Emin Özcan, Kabalcı Yay. İstanbul 2000

(6)    George A. Akerlof ve Robert J. Shiller, Hayvansal Güdüler, s. 166, Çev. Neşenur Domaniç, Levent Konyar, Scala Yayıncılık, 2010 İstanbul.