21 Kasım 2015 Cumartesi

Yetersiz Bakiye



Duraktaki kadının hali dikkatimi çekti. 


Otobüs durağa yanaşınca anons: ‘Nalbant Çeşme’. Söylenince nalbant neyse de sanki çeşme hâlâ ayaktaymış gibi anlaşılıyor, göz bir çeşme kalıntısı arıyor. Yolun kenarında, musluksuz, bir duvar kalıntısı gibi. Şimdi bir oto yıkamacının, bir pizzacının ve yukarıda lüks bir kuaför salonunun olduğu yerde vaktiyle bir de nalbant varmış. Hayal etmek zor… Yaşlı bir adamdan dinlemiştim, gençliğinde köyünden Sarıyer’e katırlarla odun taşırmış, o zaman yol yokmuş, bu binalar da. Tam tepenin zirvesinde bir nalbant olması akla yatkın, hem hayvanların soluklanması için mola yeri de. Yaşlı adamlar böyle konuşunca eskiyi mi özlüyorlar yoksa bugünkü halimize şükretmemiz için bize telkinde mi bulunuyorlar anlayamazsınız. Galiba şaşırmamızı istiyorlar; eminim öyledir, vaktiyle çektikleri çilenin dinleyen üzerinde uyaracağı etkinin empati değil şaşkınlık olması işlerine gelir. Şaşkınlık=canlılık... Ne olursa olsun, durağın öyküsünün aşağıda anlatacaklarıma bir katlısı yok. Ama ben ‘Nalbant Çeşme’ anonsunu duyunca etrafa bakarım, ne de olsa İstanbul’da duyduğum en güzel durak ismi bu.


Ve duraktaki kadının hali dikkatimi çekti. Çantasını eliyle askısından tutmuştu, omuzda taşımak için büyük, yolculuk için küçük sayılanlardan. Sanki günübirlik bir yolculuğa çıkmış. Daha çok hava alanlarında gördüm galiba bu çantalardan... ama filmlerde.   Çantasını tuttuğu tarafta omzu aşırı biçimde aşağı çökmüştü. Bedenin simetrisini bozan bu çanta tutuşları belki de sürekli çanta taşımaktan zaten deformasyona uğramış bedeni kamufle de ediyordu. Tam da burada bir benzetme geliyor aklıma: Kocasının zoruyla çarşafa giren kadın farkında olmadan çarşafın türev etkisine boyun eğer, artık çarşaf kadının mutsuzluğunu gizliyordur, mutsuzluğuna sebep olan şey mutsuzluğunu koruyordur; buna olumsuzlamanın olumsuzlanması değil, olumsuzlanmanın olumlanması denir… Konu duraktaki kadın ama daldan dala atlamayı severim.


Çantasını tutuşunda kadının hayal kırıklığını gördüm, bir şeyleri yoluna koyamamıştı ve geldiği yere geri dönüyordu. Bu kadar. Ben onun hikâyesini sonlandırmışken kadın oturduğum ön koltukta bir anda gözlerimin önünde belirdi. Kadının hikâyesini sonlandırışım aslında bakışımın kadın üzerinde ne kadar kaldığının bir başka ifadesi. Terk ediyordum onu. Ama burada genel bir laf edeyim, kadın ilgi çekiciyse hikâye de uzuyordu. Bunu diğer kadınlara haksızlık olmasın diye bir nebze mahcubiyetle itiraf ettiğimi belirtmeliyim. Af edersiniz, yazıda ‘Bir nebze mahcubiyet’ sözü, sözü aynen tekrar etmekten başka nasıl anlatılır bilmiyorum.

Oysa hikâye kaldığı yerden devam ediyordu. Önce akbil cihazından o malum ses duyuldu:

“Yetersiz bakiye!”

Pardon, bir şeyi atladım. Kadının hareketleri çok yavaştı, donuk. Hayal kırıklığıyla uyumlu sayılırdı gerçi ama hareketlerindeki donukluk gözlerinde yoktu, dalgın değildi. Gözlerinde yaptığı her şeyi takip eden ihtiyatlı bir dikkat vardı; hani görmek için değil kendisini gözetleyenleri savuşturmak için bakan insanlar vardır, üzerinde gezinen bakışlarla göz göze gelmekten çekinmeyen bir dikkat huzmesi. Aynen öyle. Ve onunla göz göze gelince bitirdiğim hikâye kaldığı yerden devam etti. Olan şu:

Kadın akbilini cihaza hemen okutmadı, akbili elinde miydi, yoksa çantasından sonradan mı çıkardı fark edemedim. Normali durakta bekleyen bir yolcunun akbilini elinde hazır tutmasıdır. ‘Yetersiz bakiye!’ sinyalinden sonra kadın sanki yedek bir akbili varmış gibi çantasını karıştırdı ve sanki bulamayınca yüzünü “biz” yolculara döndü. İşte o anda önde tekli  koltukta oturan benimle göz göze geldi. Ama bana bir şey söylemedi. Zaten kimse bana kolay kolay ‘Fazla akbiliniz var mı?’ diye sormaz. Savcı bakışı var bende. Bunu Uzunköprü’de bir köfteci söylemişti (adam bu sözüyle tüm hayatımı özetledi iyi mi).

Standart sorudur bu: ‘Fazla akbiliniz var mı?’ Ama bu soru standart bir davranışın peşinden gelir. Şöyle: Sanıyorum herkes (hadi herkes demeyeyim), otobüse binmeden akbilinde kontür olup olmadığını bilir. Ama akbilini cihaza basar ve o ‘Yetersiz bakiye!’ sözünü duyurur. Neden?

‘Yetersiz bakiye!’ uyarısı bir duyurudur aynı zamanda, otobüsün içindeki yolcuların üzerinde karar anını yaratır, yardım edip etmeyeceklerini belirledikleri anı… bu an otobüsteki yolcuların akbili olmayan yolcuyu gözlemlemek için kazandıkları zaman anlamına da gelir. Akbili olmayan yolcu kasten bu etkiyi yaratır, insanların yüzlerine baktığında işi kolaylaşır, kime yöneleceğini bilir. Ama asıl etki sosyolojik: kimse başkasının yardımına muhtaç görünmeyi sevmez, bu yüzden ‘Yetersiz bakiye!’den parasızlığı değil, unutkanlığı veya ihmalkârlığı çağrıştıran bir etki yapması beklenir. ‘Yetersiz bakiye!’ sözü akbili olmayan yolcuyla diğer yolcuların arasına giren illüzyon sestir. Dikkat dağıtır.

Kadın benimle göz göze geldi ve beni es geçti. Şoförün arkasındaki koltukta oturan orta yaşlı kadına “Sizde var mı?” dedi. Duyulur duyulmaz bir sesle söyledi bunu. Bazıları yüksek sesle söyler, ‘Fazla akbiliniz var mı?..’ Ya ortaya, ya da birine söylerken kaçamak bakışlarla diğerlerini sorusuna ortak ederek. Akbillerini vermeyecek yolcular kendi hallerindeymiş gibi bir tavır takınırlar, duymazdan gelirler, ‘Yetersiz bakiye!’ sözünü duydukları anda, bazılarının yüzünde bir seğirme olur, kararsızlık, yardım edeceği kişiyi seçme anı falan… Soru ve karşıdan gelecek cevap net olmasına rağmen o kadar çok olasılık vardır ki… Durun birkaç tanesini sıralayayım. İnsanları tanımak eğlenceli bir iştir. Daha eğlencelisi bana benzediklerini keşfetmek. 

Bazen daha sorulmadan akbilimi uzatırım, içimden gelir. Malûm harici basmalarda bir akbilin fiyatı 2,15 lira. Çoğunlukla para almam. Para uzatanlar ya bütün para uzatırlar, ya 2 lira, ya 2,50 veya 3 lira. Fazlalığı cebime atmaktansa 2 liraya yuvarlamayı tercih ederim. Ama  2 lira uzatanlar bana itici gelir, bonkörlük hakkımı elimden alırlar, onlar kendi hesaplarını çoktan yapmışlardır. Tamam teşekkür ederler, ama bu teşekkür sadece akbilimi vermem yerine geçer, on beş kuruşun teşekkürü arada kaynar, hatta bir tek teşekkür bu on beş kuruşluk alacağı örtbas etmeye yarar. Peki neden yaparım bu yardımı? Diyelim otobüste kimse beni tanımıyor, buna rağmen bu yardımla otobüsteki yolcular hakkımda cömert, hayırsever, bonkör gibi sıfatları bana yakıştırabilirler. Çevremizde “iyi” tanınmak için onca lüzumsuz masrafa göre hiç de pahalı sayılmayacak bir yöntem değil mi, maliyeti 2,15 lira. Hem o insanların daha sonra beni görüp hatırlamaları da mümkün.

Sanıyorum diğer yolcuların akbilini vermeme tavrının nedenlerinden ikisi şu: Uzatılan parayı almak, iyilik için para almamak gibi bir emsal varken, yapılan jesti küçültüyor. İkincisi, birinin parayı uzatması, diğerinin almaması, parayı uzatanın ısrar etmesi, sonunda birinin dediği olsa bile arada geçen bu gereksiz enerji kaybı ortada sevilecek bir duygu bırakmıyor…

Orta yaşlı kadın akbilini uzattı. Akbili olmayan kadın akbili basıp orta yaşlı kadına verdi, cüzdanını çıkardı kolundaki çantanın ağırlığıyla bana doğru eğildi, yan gözle baktım, görmek istediğim bu değildi ama gördüm, cüzdanı boştu. Orta yaşlı kadın ‘lütfen’ dedi, parayı kabul etmeyeceğim demekti bu. Bence kadının parasız olduğunu baştan anlamıştı. 

Akbili olmayan kadınla göz göze geldik, cüzdanını çantasına koyarken gülümsüyordu, bu gülümseme orta yaşlı kadına gülümsemesinin son kalıntısıydı, başımı eğdim ve selamlaşıyormuş gibi gülümsemesine  karşılık verdim.


Yukarıda açıklamaya çalıştım ama kimseyi kandırmak istemem, akbilinde kontürü olmayan insanların bunu bildikleri halde neden  akbil cihazına söylettirdikleri hâlâ muamma benim için. Bunun tek tek insanların değil genel bir davranış olması gizemli geliyor bana. Cihazın önceden tasarlanmış psikolojik bir işlevi olmamasına rağmen, insanların cihaz üzerinden kendi psikolojilerini üretmeleri...