27 Ocak 2016 Çarşamba

Rönesasani



Fotoğraftakiler müze salonunda buzdolabı değil, çıplak heykellerin üzerindeki örtü!

17 milyar euroluk anlaşma için İtalya Başbakanı Matteo Renzi İran Devlet Başkanı Hasan Ruhani’ye jest yapmış, Roma’daki çıplak heykelleri tesettüre sokmuş.

Almancada 'unterwürfigkeit' sözcüğü kullanıma göre insana alçakgönüllülükle yaltakçılık arasında salınan bir esneklik tanır. Öte yandan bu sözcük bir indirgemedir de. Bu örtme eylemi gerçekten de alçakgönüllülüğü değil, ancak diğerinin seviyesine inilerek kurulabilen bir iletişimi gösteriyor. Tayyip Erdoğan’ın oğlunun düğününde eğilip gelinin elini öpmeye çalışan Berlusconi’nin de böyle bir kültürel indirgemeyi birebir ifade eden ‘Ah Berlusconi ne kadar da Ortadoğululara benziyorsun dedirten’ bir vücut manevrası vardı. Tabi Garibaldi İtalya’nın birliğini sağladı diye Roma ve Floransa’nın kültürel geleneğini sürdürmek bu zatların omuzlarında yük değil. Tarihte sadece belli kentlerde yaşanan kültürel aydınlanmanın tüm ülkeye mal edilmesi gibi tuhaf yanılsamalara İtalyanlar da sahip. Mesela Floransa rönesansı yaşarken Sicilya yontma taş devrini yaşıyordu…

Muhalif kanattaki Cumhuriyet Senatosu Başkan Yardımcısı Maurizio Gasparri ne güzel de demiş: “Bu bir kültürel fahişeliktir.”


Buraya kadar indirgenenin düştüğü durum... Peki indirgenilen Hasan Ruhani’nin düştüğü durum ne? Cebindeki 17 milyar euroya rağmen gerçek Roma’yı göremiyor, tesettürü görüyor, gözün çıksa daha iyi...

26 Ocak 2016 Salı

The Good Lie



Okula gittiğim ilk günün sonunda babam beni almaya gelmedi, ya okul erken dağılmıştı, ya da babamın işi çıkmıştı. Okul evden uzaktı, beş buçuk yaşındaki bir çocuk için epey bir uzak. Babamın gelmeyeceğine inandım, belki de evimi tek başıma bulacağımı sandım, hatırlamıyorum. Hatırladığım şey bir başıma yola düşmem ve hiçbir yerin bana tanıdık gelmemesi, nasıl akıl ettiysem soldan tepeye tırmandım, dar bir sokaktan... sonra bir merdiven başında durdum ana caddeye doğru baktım, bunları yazarken her şey gözümün önünde, babam sokağın köşesinde, iniş aşağı nasıl da koşuyorum, ona sarılırken nasıl da ağlıyorum… Benim ilk kavuşmam buydu… Randevulaşan iki kişinin kavuşması gibi değil… yitik iki kişinin kavuşması gibi… Bazen olur; vapur iskelesinde, durakta, iki kişi birbirini görür ve sarılırlar, çığlık atarlar, kadınlarda olur daha çok (çünkü şu dünyada çığlık onların hakkıdır), durur izlerim. Filmlerde bedenim titrer… Güzel film..

18 Ocak 2016 Pazartesi

Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok!




Kadın kendi acısının ciddiyetinden emin değil, söze dökmeye değer mi acaba?.. Ama yine de onu doktora getiren bir şey var, üstesinden gelemediği bir şey.

“Acı çeken o kadar çok insan var ki… Onlar gerçek travmalar yaşamışlar, bana gelince dolabıma tonlarca giysi yığmak ve bankada hep ekside bir hesabımın olması, sizi bir hiç için rahatsız ediyormuşum gibi geliyor… Söyleyecek ilginç hiçbir şeyim yok, bunun hiç yararı yok. Gerçek sorunları olanlarla kendimi karşılaştırınca utanıyorum.”

Sözü dolandırıyor gibi. Ama bir taraftan da bu sözler kadının şimdiye kadar doktora başvurmakta gecikmesinin gerekçesi. Konuya giriş yaptığını sanıyor, oysa birazdan sözünü edeceği acıdan ayrı bir acı açıkladığı. Kadın farkında olmasa da birbirinden özerk acılara bölünmüş, birbirinden ayrı periyodlarda  acı çekiyor, ama acısının kıymeti konusunda şüpheleri var, başkasına anlatmaya değer olup olmadığını bilmiyor. Asıl önemlisi bu tereddüdün başlı başına bir acı çekme biçimi olduğunu ve acısını dönüştürdüğünü de bilmiyor.

Devam ediyor: “Ben parasını har vurup harman savuran bir kadınım ve alışveriş ederken kendime hâkim olamıyorum, o kadar! Aynı zamanda, o kadar boş, gelip geçici şeyler için o kadar para harcadığım için kendimi suçlu hissediyorum… Hatta bazen o kadar parayı harcadıktan sonra eve dönünce oturup ağlıyorum, midem bulanıyor…”


Kadının asıl trajedisi gerçek bir trajediye sahip olmaması sanki, bu onun kendine bakışta elindeki tek kozu, normal olmadığını bilmek, normalleşmenin tek yolu. Yine de sözünün sonunda trajik bir etki yaratmak için bir dahiliye doktoruna söylenebilecek sözü söylüyor: ‘midem bulanıyor.’

Kadının bilinci bu kadar kendine açıkken doktora ihtiyacı ne?

Bilinçdışı bir muğlaklık arıyor olmasın, acaba doktorun elinde böyle bir teşhis var mı?

Kadın önce kendisi yaratıyor bu muğlaklığı… Doktora başvurmasının sebebi, kontrolsüzce alışveriş etmesi mi, yoksa alışveriş sonrası yaşadığı suçluluk duygusunun ağır etkileri mi? Çünkü bu ağır etkiler beğenerek aldığı giysilerin sevincini burnundan getiriyor. Suçluluk duygusuyla kontrolsüzce alışveriş arasında bir kopukluk olmalı. Sigarayla kanser arasında da bir öngörü kopukluğu vardır ama bu kopukluk insan üzerinde patolojik bir etki bırakmaz. Çünkü uzak bir ihtimaldir bu, o zamana daha çok vardır. Oysa alışveriş ve suçluluk duygusu arasındaki boşluk çok sürmüyor, belki de hemen başlıyor. O zaman buradaki soru şu: suçluluk duygusu alışveriş esnasında neden öngörülemez durumda, buna yol açan ne? Patolojik olanın suçluluk duygusu değil, bunu unutturan sebep olduğuna yoğunlaşırsak…


Sistem bize kendimizi çirkin hissettirecek bir döngü yaratıyor ve bizi bundan kurtaracak çağrıyı sürekli kulağımıza fısıldıyor. Buna doktora gitmek de dahil…   

16 Ocak 2016 Cumartesi

Gezgin Monolog








Videoyu yayınlayanlar adını ‘Diyalog’ koymuşlar. İroni burada başlıyor zaten. Plastik sandalyelerde oturan etrafı çembere almış militanların duruşuna bakalım önce: Dizler bitiştirilmiş, eller önde kenetli, omuzlar büzülmüş ve vücut itaat gereği hafifçe öne doğru eğilmiş; sanki kadınlarla erkekler haremlik selamlık da ayrılmışlar. Bu bir diyalog dinleyicisi değil, monolog dinleyicisi. Abdullah Öcalan volta atarken Sakine Cansız hiç de sakin olmayan bir vaziyette sorulara cevap veriyor, sorgulanıyor…

Konuşmanın başında Apo şöyle bir laf ediyor:

“Kadının mütevaziliği, kadının bence hoşgörüsü, kadının fedakârlığı ile izah edilebilir. Bir çırpıda, o evliliğin vardı, onu bozmak kadar özverilisin.”

Abdullah Öcalan Türkçeyi kötü kullanıyor. Zorunlulukları yok, kimse onlara Allahın dağında Türkçe resmi dildir demiyor. Ama Abdullah’ın en iyi konuştuğu dil Türkçe, Sakine’nin de öyle. Hani sömürgeci devlete karşı onun dilini kasten bozarak konuşmak diye bir eylem olsa neyse; bir Kızılderili düşünün ki mücadelesinin bir parçası olarak kasten İngilizceyi yarım yamalak konuşsun. Olmuyor… Geçelim bunu Türkçeyi kötü de konuşsa biz anlamaya çalışalım. Ne demek istiyor acaba?

Evliliği bozmak mı özveri? Bozuk bir evliliği sürdürmek mi?.. Yoksa kocasını sevdiği halde sırf dava için mi bozdu evliliğini?.. Bunu bilmiyoruz, bu konuya girilmiyor. Abdullah devam ediyor:

“Bizim yaptığımız eleştirinin çok ilginç bir yanı var, onu göreceksin.” diyerek başka bir mecraya giriyor. Ama dikkat edelim tek adam Abdullah kendisinden “biz” diye söz ediyor. Bu “biz”in hem somut hem de soyut bir referansı var: Orada oturmuş dinleyen militanlar “biz”, bir de ‘sen’in dışındaki herkes olarak yalnızlaştırıcı etkisiyle “biz.”

Abdullah Ortadoğu toplumlarında bildik eleştirme yöntemini kullanıyor: önce övgü, sonra sövgü:
“Benden daha cesaretli hatta gözüpeksin.” diyor.  Ve ekliyor, “Son kitabında da, neydi ismi? ‘Kavgam?.. Yaşamım Bir Kavgaydı…’”

Sakine düzeltiyor:

“Hep Kavgaydı Yaşamım.”

Abdullah kitabın adını bilmiyor. Unuttuğundan belki, ama unutmasını kendi aleyhine değil Sakine’nin aleyhine kullanıyor. Umursamazlığını gösteriyor. Doğru mu söyledim, umursamazlığını mı? Bir numara bu; önemsizleştirmek için umursamazmış gibi davranıyor.

“Yine de sağlamsın istediğin yere gidebilirsin. Biz harbi insanlarız.” Nedir sorun hâlâ bilmiyoruz. ‘Sağlamsın, istediğin yere gidebilirsin.’ Bir de pekiştiriyor özgürlük vaadini, bizde yamuk olmaz, ‘Biz harbi insanlarız.’ diye.

Abdullah: “Özgürsün değil mi eskiye göre en azından?”

Sakine: “Başkanım arayışım da kavgam da özgürlüktür.”

A: “Keşke o kavga dilini tam sisteme kavuşturup yürütebilsen seni TANRIÇA bile yapabilirdik.”

“Biz” denilen bu örgütün bazı kadınları tanrıça yapma gibi bir melekesi var. Bu sahneyi otoriter bir moda ajansı küratörünün çalışan bir mankeniyle konuşması olarak yer değiştirebiliriz. ‘Özel hayatına dikkat edip, sistemli çalışsaydın seni şimdi tanrıça bile yapabilirdik.’

A: “Direngen bir kız…”

‘Bir kız…’ burada bir gençleştirme operasyonu... bir iltifat yok, bir küçümseme var.
Sakine söze karışıyor ve başkanına hak veriyor, sisteme ulaşamadığını söylüyor. Daha devam edecekken Abdullah sözünü kesiyor:

A: “Tabi sen gerçekten sisteme ulaşsaydın çok ünlü bir kişi olman içten bile değil. Bu cesaretin, bu fedakârlığın seni benden yüz kat güçlendirirdi.”

Tanrıça olmak, ünlü kişi olmak, güçlü olmak PKK militanının alter egosu. Ama hala sorunun ne olduğunu bilmiyoruz. Nedir bu sisteme ulaşmak?

A: “Aslında ben sizin kadar çalışamam. Ben bu işleri sizin yüzde biriniz kadar bile yapamam. Ama az mı çalıştım? –Hayır. Nedir mukayese edersek benimkiyle sizinki?..”

Sakine tam burada araya giriyor, lafı Başkanının ağzından alıyor, onu yüceltiyor:

S: “Başkanım sizde tümüyle bir sistem var.”

A: “Sistem ve halka halkaya ekleniyor değil mi?”

S: “Süreklilik var Başkanım, her biri diğerini tamamlıyor. Her biri yeni bir halka yaratıyor.”

A: “Daha kaba bir örnek verirsek, kurduğum binanın yüzüncü katını inşa ediyorum şimdi, temel o kadar sağlam…”

Ve nihayet asıl soruna geliyor, Sakine Cansız'ın içeri düşmesine ve içerde yürüttüğü mücadeleye... Sakine Cansız'a güvenlik güçleri "Canavar Kız" lakabını takmışlar. Güvenlik güçleri hazır ellerindeyken isteseler bu canavar kızı  bir askerin potini altında başını ezerek öldürebilirlerdi. Neden öldürmemişlerdi acaba? Abdullah'a göre güvenlik güçleri de akıllıydı, öldürseler Sakine de Mazlum Korkmaz gibi, Zilan gibi kahraman olurdu.

A: "Senin çok daha acımasız, fakat T.C.'ye çok büyük yarar getirecek biçimde öldürülmen gerekiyordu.İşte bunun biçimini buldular, ben hemen gördüm tabi. Görür görmez seni anladım, diğerini de anladım. T.C. beni en temiz yüreklerimden neden vurmak istedi? İşte soru işaretleri, sanırım bu çözümleme temelinde çarpıcı bazı cevaplara ulaşabilirsiniz. Küçük bir olay mıydı? Değil. Senin o zaman adın da duyulmuş. Zindan pratiğinde tabi epey direnmişsin, haklı olarak daha da fazla başarmak istiyorsun. Değil mi? Çok net ortaya çıkıyor. (Dış ses olarak araya gireyim… Konu ölüm… Ölümün bereketi… Başkan henüz ölmemiş militanının ölmesi halinde ortaya çıkacak ihtimalleri konuşuyor… Sanki her militan kendi ölümüne yatırım yapıyor, ama sağ kalırsa gösterdiği her direniş adının daha çok duyulmasını sağlayacak. Eğer T.C. bu şöhreti kullanırsa çok tehlikeli. Kim için tehlikeli? Abdullah için tabi ki. Dikkat edelim: Burada alıntıladığım sözlere değil sadece, Abdullah’ın ses tonuna da: ‘Senin o zaman adın da duyulmuş. Zindan pratiğinde tabi epey direnmişsin, haklı olarak daha da fazla başarmak istiyorsun. Değil mi? Çok net ortaya çıkıyor.’ Bir militanın direnişi örgütü için, kendi onuru için mi? yoksa adını duyurmak, başarı kazanmak için mi? Sanki survivor yapıyorlar ve Sakine'nin reytingi Abdullah'ı aşmış...)

O zamanlar Marks’ı aştığını henüz söylememiş olan Başkan, Marks’tan bir alıntı yapıyor:

A: “Meşhurdur, Napolyon için Marks’ın bir sözü var, kulaklarınıza küpe olsun; diyor, ‘Fransa’yı peşkeş çekmek için, bütün Fransızları hırsızladı, çaldı.’”


Abdullah kitabı okumuş olabilir. Ama Napolyon Bonapart’la Louis Bonapart’ı birbirine karıştırıyor. Dikkat ediyorum ikinci kez ‘Napolyon… İmparatorluk kurdu’ falan deyince konuyu karıştırmadığı, konuyu bilmediğini anlıyorum. Marks’ın Louis Bonapart’ın 18. Brumaire’ine yeniden baktım, motomot Abdullah’ın alıntıladığı söze rastlamadım. Ama benzer sözler var (age. Sol yay. S. 64-65, Ankara, 2002).
kafasında tarihsel zemin olmadığı için binaların katlarını kaçak çıkıyor. Sistem bu.

A: "Romanda bunları çok iyi işleyeceksiniz," diyor.

Abdullah sadece Marks'ı değil, Jdanov'u da aşmış.

A: "Benim için bir kadın yaratmak veya bir kadın özgürlüğü geliştirmek başlı başına bir sevda... Bir özgür kadın, bir güzel kadın yaratmayı da o kadar yürütüyorum."

Bakıyorum Sakine'ye montunu boğazına kadar kapatmış, elleri vücuduna yapışık... Özgür mü?.. Atmaca yetiştiricisi, atmacasını salıverdiğinde izlediği şey özgürlük değildir, atmacanın uçması ve itaatle yuvasına dönmesidir.


Bu adam nasıl lider olmuş düşünmek lazım. Abdullah’ı anlamak için değil sadece, bir halkı anlamak için… Sakineleri, Sırrı Süreyyaları anlamak için...