19 Kasım 2017 Pazar

Düğünün Son Dakikaları



                                                   


ERMENİ DÜŞMANLIĞI

Neden Ermeni düşmanlığı Rum ya da Rus düşmanlığından farklıdır? Neden hakaret ve küfür Ermeniler üzerinden edilir? Ölçü, "ihanet" ve saldırganlıksa Ermeniler son sırada olmalı. Başka bir şey var: Kolay katledilmeleri (sahipsizler); sonrasında da katledilmiş olmaları. Ermenilere karşı ırkçı nefret katletmeden önce başlamadı bence, katledilmelerinden sonra başladı (kendinden tiksintiyi de kamufle eder biçimde; çiftanlama dikkat: Öldürülebiliyor, o halde öldürebilirim)… Naziler de Yahudilerden asıl katletmeye başladıklarında nefret ettiler. Ölümü hem diğerinin ölümü olarak izlediler hem de en ufak tereddüt göstermeden beden bulmuş formuyla ölümü cezalandırdılar ne vicdan, ne merhamet… ölüme karşı bu tür yabancılaşma olası suçluluk duygusunu da cezalandırıyordu. Schindler’in Listesi’ni hatırla… Yahudiler öldürülürken hiç gıkı çıkmaz. Mukavemetsiz ölürler. Diğerinin ölümü kabullenmesiyle, berikinin cezayı veren cellat rolü arasındaki düzen ancak ırkçı nefretin hakimiyetiyle sağlanır.
Bir de ırkçılık eşitlik ihtimali üzerinden başlangıç yapar. Zencileri köle olarak çalıştırırken Güneyliler henüz ırkçı değildi. Irkçılık diğerinin özgürlük imkânından sonra başladı.


DÜĞÜNÜN SON DAKİKALARI

İçkiler içilmiş, oyunlar oynanmış, herkes yorgun. Herkes masasına çekilmiş. Meyve tabağında son üzüm taneleri… son elma dilimleri, suyunu vermiş, rengi paslanmış. Son çiğnemeler. Derken bir şarkı başlıyor: 'Benzemez Kimse Sana.' Kimi bağırarak eşlik ediyor şarkıya, kimi belli belirsiz mırıldanarak. Ve herkes kendi ‘Benzemez Kimse Sana’sına dalmışken şarkı da bu duyguyu anonimleştiriyor. 'Benzemez Kimse Sana'nın ortak özelliği orada namevcut olması; ikinci tekil şahıs -e halinde söylendiği halde gönüllerde üçüncü tekil şahıs olması... demek istediğim düğünün bu son dakikalarında herkesin ‘benzemez kimse sana’sı nasıl son derece tekil bir anlama geliyorsa o kadar da çoğul. İlginç olan bunun bir düğün ritüeline dönüşmesi… hakikaten ya, benzemez kimse sana; itirazım bunu koro halinde söylemek istemezdim.


YİNELEME

Kâmil Koç’un muavini otobüsün önünden arkaya doğru tek tek her yolcuya ‘Su ister misiniz?’ diye soruyor. Nazik ve usanmış. Bazen ‘Siz ister misiniz?’ diyor bazen de sadece ‘İster misiniz?’ Bunu cam kenarında oturanlara söylüyor. Acaba yinelemeden kurtulmak için mi? İkram edilenin su olduğu aşikâr, cam tarafında oturanın bunu anlamaması imkânsız; ama buradaki sözcük tasarrufu yolcunun aklına bir hürmet değil; muavinin yinelemeden kaçış noktası. Yineleme yine var ama en azından bir çeşitlilik içinde.


                               ZAMAN

Bekleme (veya beklenti) olmayınca zaman yoktur.


                               HAFIZA

Yanomamölerde ‘gerçeğe sahibim’ demek diğerinin hafızasına sahibim anlamına geliyor. Eskilerde sözlü kültürün yazılı kültüre benzer bir işleyişi olmalı. Bilge kişi hatırlayan kişiydi de. Bunun doğrusu ne sorusunun cevabı için o kişinin hafızasına başvuruluyordu. Bilge kişi hafıza yarışmasının birincisi değildi, diğerlerinin hafızasına sahip kişiydi. O kişi belirlendi mi, diğer bütün hafızaların kerteriz noktası kendiliğinden oluşuyordu. Al bunu Yunus Emre’nin ilahi aşkına uygula. İlahi aşk, yasak aşkı gizleyen ikame aşk olabilir. Kaynağında öyle olmasa bile dilden dile aktarımında.





Resim, Edward Hopper

10 Kasım 2017 Cuma

Resmî Atatürk Fotoğrafı




Atatürk’ün en yaygın fotoğrafı. Bütün okullarda duvara asılı; kaymakam, vali, bilumum makam odalarında da. Vaktiyle bir kurul Atatürk’ün yüzlerce fotoğrafı arasından bu fotoğrafı seçmiş olmalı. Karar verirken ne konuştular acaba? Belki de hiç konuşmadılar, tepeden biri bu olsun dedi ve oldu.

Atatürk’ün devlet kurumlarına asılan fotoğraflarının bir tarihçesi yazılabilir. 

Bir tanesi özellikle ilginç. Atatürk’ün yazıya eğilmiş, masaya hükümran, tam bir dikkat yoğunluğuyla kalemini hareket ettirirken çekilmiş fotoğrafı. Objektife bakmıyor, dolayısıyla biz ona bakabiliriz. Fotoğrafta bile izlemeyi kolaylaştıran şey değil mi bu? Ama biraz dikkat edince bu fotoğrafın kendi fotoğrafını imzalayan Atatürk olduğunu anlıyoruz. Ne var bunda? Fotoğrafın gerçek hikayesini eleyen, sadece fotoğrafın imajına dayalı resmî bir Atatürk yaratma eğilimi var. Bunun hesaplanmış, baştan itibaren stratejisi çizilmiş bir uygulama olduğunu varsaysak bile beni asıl ilgilendiren toplumu yönetenleri de yöneten  dürtü.



Bu fotoğrafa ressam Rene Magritte’in Bu Bir Pipo Değildir’i gibi ‘Bu Atatürk değildir’ demek geçiyor içimden.

Resmî Atatürk fotoğraflarının ortak özellikleri:

-     Yaşsızdır. İleri yaşın fazladan bir hürmet vesilesi olduğu bizim gibi geleneksel toplumlarda genç yaş hiyerarşide sakınca yarattığı için, Atatürk’ün 50’lilerinde çekilmiş fotoğrafları, bürokratların ortalama emeklilik yaşını da göz önüne alırsak gayet “isabetli”. Bakışlarındaki enerji ve bilgelik onu yaşsız kılıyor.

-        Resmi kıyafetli. Kolalı gömlek, koyu renk ceket, kravat.

-   Sert, güçlü bir yüz ve dudaklarında gülümsemeye hazır bir sempati. Belli bir mesafede herkesi kucaklayıcı.

-   Bütün kişisel sorunlarını halletmiş, uykusunu almış, karnını doyurmuş (çoğu fotoğrafında sigara elindedir, rötuşla sonradan kaldırılır). Uzağa bakıyor. Uzağa bakma sosyal ülkünün metaforu. Ve çene yukarı kalkık... gökyüzüne bakmanın gökyüzüne değil, Atatürk’ün yüzüne yaptığı gönderime verin dikkatinizi, bu profil duruş bakana bir konfor sağlıyor. Ferahlama…

-      Atatürk odayı fotoğrafının asıldığı yere göre dizayn ediyor. Merkezi bir konum alıyor. Koltuk ve masa fotoğrafın izdüşümünde simetriyle ikiye yarılıyor. Odaya bir iç boyut katıyor.


6 Kasım 2017 Pazartesi

Gecikmiş Yas




Enis Akın bir şiir eleştirisi yaz dedi bana Natama Yayınlarından çıkan kitapları gönderdi. Beceremedim. Benim yapacağım iş değildi. Ama bu sayede şiirler okudum. Kendime bir şiir saati bile ayırdım. Şiirin şifa verici etkisinden söz etsem... Babam öldü, yasını tutamamıştım. Aşağıdaki şiiri okuyunca tuttum, daha da tutacağım. Herkes ruh ikizini arar,  babası ölen çocuklar birbirine benzer. Bir yaş gelir kaçınılmazdır, herkes birbirine benzer.


cehennem kırılanların buluştuğu yere denir
gözleri kocaman on yaşım soruyor:
babamın öldüğünü anlıyorum
ama neden gelmiyor eve akşam’lunca
o gelmeyince salata hep kalıyor (Enis Akın)

5 Kasım 2017 Pazar

Cam Filmi Yasağı...





Devletin güvenliğiyle milletin güvenliği karşı karşıya. Bu tuhaflığı daha da derinleştiren ve beni klavyenin başına oturtan haber Konya’dan geldi.

Konya'da bir yıl önce 400 bin liralık yatırım yaparak, otomobil cam filmi için iş yeri açan ve 10 kişiye istihdam sağlayan Durmuş Koç cam filminin yasaklanması nedeniyle iflasın eşiğinde.” (02.11.2017 tarihli gazetelerin haberi)

Konya bu haber için neden ilginç? Şimdilik Konya’nın mutaassıp bir yer olduğunu aklımızda tutalım.

Arabalarda cam filmi neden yasaklandı? Devlete millete zararı ne?

Bilinen resmi gerekçe cam filminin terör saldırılarına kolaylık sağlaması ve sürücünün görüşünü kısıtlaması. Yani güvenlik sorunu.

Arabalarına cam filmi taktırmış sürücüler ve cam filmi üreticileri ise cam filminin ultraviyole ışınlarından ve dışarıdan gelebilecek saldırılardan koruduğunu söylüyorlar. İlave edeyim, cam filmi camın darbeye karşı tuzla buz olmasını önlüyormuş, ben de yeni öğrendim. Yani onlarınki de güvenlik sorunu. Madem güvenlik sorunuyla yasaklanıyor, arkası kapalı panelvanları, kamyonetleri, kamyonları ne yapacaksınız? Haklılık terazisinde sivil vatandaşların kefesi daha ağır basıyor.

Ama peşin söyleyeyim bu yazı ‘Cam Filmi’ başlığı taşısa da konunun taraflarca tartışmasına hakemlik vaadinde bulunmuyor. Bu yazı cam filminin bir yıl arayla hem serbest bırakılması hem de yasaklanması dolayısıyla biraz antropoloji, biraz dilbilim, biraz da felsefi deneme kokteyli. Buyurun bakalım.

Yasaklama nedeniyle, insanların bu cam filmini kullanma nedeni arasında bir çakışma olması gerek. Güvenlik kavramı bu çakışmayı sağlamıyor, birinin güvenliği diğerine tehdit olduğu için değil, kavram totolojiye dönüştüğü için sağlamıyor… O zaman bir art dil var. Yasaklama nedeninin bu art dilini deşifre etmek istiyorum.

Cam filmi özel yaşamı mahremiyete dönüştürüyor. Bu iddiamı bir ara başlık kabul edin.

Özel yaşam: privacy(ing.), privatsphare (alm.)
Mahremiyet: intimacy (ing.), intimitat (alm.)

Biraz açıklayayım. Bu iki sözcük genellikle yakın anlamlı, hatta eş anlamlı kullanılır. Bu iki sözcük bırakın akrabalığı konumuz açısından düşman bile sayılabilirler. En azından benim niyetim fesatlık edip aralarına nifak sokmak.

Özel yaşam; bedenin dış mekânda sahip olduğu alanın bir dokunulmazlık kazanması… Mimariyle başlar, günümüz teknolojisi ekipmanlarıyla devam eder: kendine ait oda, dolap, çanta, cep telefonu, ajanda, günlük, ev, ofis, facebook… Sosyal sözleşmelerle emniyete alınır. Özel hayatın çok eski bir tarihi yok, Rönesans’tan sonra üst sınıflarda başlayan bir akım diyelim. Evet önce bir akım, sonra ihtiyaç. Pantolon gibi.

Mahremiyet;  bedenin bizzat kendisidir. Bedenin örtünmeyle dış imalarının sınırlanması. Burada örtünmeyi mecaz anlamıyla da kullandığımı belirteyim. Örtünmeyle ayıp yerler görünmemekle kalmaz (elbette örtü çoğaldıkça ayıp yerler de çoğalır), diğerine yasaklanır da. Yasak, örtünmede bu çift vurguyla güçlenir; göstermek de yasak bakmak da...

Mahremiyet sözcüğünün İslamiyet’te daha özgün bir anlamı var gibi. Mahremiyetine dokunmak denir,  alabildiğine geniş anlamda. Bir kadının transparan hali kendi mahremiyetini aşmasıyla değil, diğer örtük kadınların bedenini ifşa ettiği için mahrem sayılır. Kızlı erkekli bir arada kalıyorlar diye öğrenci evlerine baskın yapanları düşünelim, aynı mantıktan geçinirler. Yetkililer; apartman veya mahalle, ilgili evin dışında kalan ailelerin mahremiyetine dokunduğu için bu baskınlara hakları olduklarını söylerler.  Mahremiyetin korunması adına özel hayatın saldırıya uğradığı bu durum ancak Ortadoğu ülkelerinde görülür. Bunu yazarken aklıma başka bir örnek geldi. İran’dan Pakistan sınırını geçen Özcan Yurdalan gümrük binalarının olduğu alanda işemek için tuvalet arar bulamaz, sonra yakınlarda derme çatma metruk bir binanın bu iş için kullanıldığını öğrenir, tuvalet demeye bin şahit lâzım pis bir köşeye işerken arkasından bir Pakistanlı yanaşır ve sert sesle “Müslüman değil misin sen?” diye sorar, “Müslümanlar ayakta değil çömelerek işer. Günah değil mi bu yaptığın?” (1) Bölmeli tuvalet inşa edip her bireye özel alan (privacy) tahsis etmek yerine, ayakta işemenin Müslüman ahalinin mahremiyetini taciz ettiğini söylemek. Sosyal alınganlığın böylesi. Bu yüzden Müslüman ülkelerde pisuvar tartışması hiç bitmez. Önünde duran için pisuvarın geçici bir süre özel mekân olduğunu anlamazlar. Bu kafaya göre erkek çömelerek işerken güya seksüel kimliğini kaybeder. Aslında görünmezlik… çömelip işerken beden kendi kabuğuna çekilir, mahremiyeti bir utanç şablonu haline getirir (bakanı da utanç eşiğinde bırakan bir feminen duruşla). Ayakta işemede ise güya bir meydan okuma vardır, utancı kendisine bakanla paylaşır. Ama her iki davranış bu kontrast içinde gerilimli bir anlam kazanır... Neyse buraya fazla takılmayalım.

Otomobil yarı özel-yaşam mekânı. Gerektiği yerde güvenlik görevlilerine açık. Camlardan içerisi göründüğü için herkesin bakışına da açık. Otomobil, erotizmi zaten bu yarı açıklığın verdiği teşhir gücünden almaz mı? Otomobilin cam filmiyle büründüğü tesettürle kazandığı erotizm ise başka. Dilin söylemekten imtina ettiği nesnellik iki kesimi uzlaştırıyor burada. Bir videoda izledim, bir sürücü otomobiline cam filmi taktırma nedenleri arasına kızının, eşinin otomobil içinde dışarıdan görünmelerini istememesini de katıyordu. Erkekler başlarının belaya girmemesi için cam filmiyle kadınlarını katmerli bir tesettüre sokuyorlardı yani. Mutaassıp çevre için son derece uygun. Ama öte yandan kaçamak yapan çiftler sevişmelerini, oynaşmalarını cam filminin aynı tesettürüyle emniyete alıyorlardı. Buna tesettürün ikilemi diyelim. Cam filmi müşteri portföyünü kendiliğinden zenginleştiriyordu. Kaçamak gerçekleşmese de gerçekleşme ihtimali için bir ön yatırım sayılabilirdi. En kötüsü için de yatırımdı: kaçamak hiç yaşanmasa bile olmayan bir sevgiliyi gizleyebilirdi (sadece varlığını değil yokluğunu da gizleyen... işleve bakın, daha ne olsun). İşte suskunluk bu oksimoron uzlaşının bedeli.  Diğerinin görmesine değil hayal gücüne seslenen bir erotizm iş başında burada. Çiftlerin cam filminin koruyuculuğunda arabanın içinde yaptığı icraat devletin iffetine dokundu. Cam filmiyle trafikte dolaşan, yol kenarında park eden, bulunduğu yeri “müsait” yere dönüştüren kara yağız otomobillerin cinsel teröründen söz ediyorum.

Cam filmini bizi Madam Bovary'ye götürecek bir zaman makinası olarak kullanılabiliriz. Madame Bovary’nin yayımlanışından hemen sonra yasaklanma gerekçesi Emma’nın sevgilileriyle etrafı kapalı faytonda zina yapmasıydı. Emma’nın zina yaptığı mekân, bütün faytonları zan altında bırakmıştı. Fayton dedik ama aslında doğru ad pencereleri ve üstü kapalı bir fayton çeşidi olan Landau. Faytonların zan altında kalması Flaubert’in suçu değildi elbette, Flaubert bu tür faytonu zina simgesi olarak da görüyordu. (2) İroni mi dersiniz bilmem Hamburg’da Madam Bovary’nin yayımlandığı yıl, cinsel ilişki amacıyla araba kiralanabiliyor ve bu arabalar Bovary adıyla biliniyordu.(3) Recaizade Mahmut Ekrem’in Bihruz Bey’i (Araba Sevdası) de bu landau arabalarının kurbanıdır aslında. Landau yarı müstehcen bir sözcüktü. Şöyle de diyebiliriz: gerçek yalın haliyle o kadar da müstehcen değildir, dil müstehcendir. Landau'ları yasaklamaktansa Madam Bovary'i yasaklamak daha ekonomikti.

Cam filminin yaydığı başka yan anlamlar da var tabi. Araba sahibinin lehine statü bulanıklığı sağlıyor. Gizemleştiriyor. Mafya imajı tam da bu bulanıklaşmayla faydalı hale geliyor. Gizemin tehlike boyutu cinsellik boyutuyla müttefik. Güvenlik görevlileri cam filmli arabaları kontrol edince neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlar; zengin, nüfuzlu birileri mi, iş pişiren birileri mi (bu durumda otomatikman utanç tarafına düşüyorlar)? Bir de içeriyi görme çabasının küçük düşürücülüğü vs.

Şimdi… hal böyleyken iki taraf da cam filminin bu asli cinsel rolüne ilişkin tek laf etmiyor. Bu suskunluk ya da varsaymamak neden acaba?

Rumelifeneri’ne giderken Koç Üniversitesi’ni geçtikten yaklaşık iki yüz metre sonra yol hem sola doğru keskin bir virajla kırılır hem de sağa doğru eğimli bir alana açılır. İzbe bir yerdir burası. O zamanlar cam filmi falan yok, on beş yıl öncesi. İnsanlar arabalarını bankete ya da eğimli alana çekip Boğaz’a doğru manzara kesiyorlardı. Sonbaharda göçmen kuşları gözlüyorlardı. İnsanların orada bulunmalarının meşru nedeni. Ama burası aynı zamanda kaçamak için biçilmiş kaftandı. Çiftler burada aşna fişne ederlerdi. Bir gün devlet geldi buraya bütün giriş yerlerini iptal eden bariyerler yaptı. Nedenini de şöyle açıkladılar: Yolun altına arabalar uçuyor. Özellikle aşna fişne konusuna değinmediler. İşin tuhafı bariyerlere karşı çıkan insanlar da değinmediler. Bu ketum ağız birliği bir uzlaşmaydı aslında. Nesnenin çoğul anlamı (sote bir yer, manzara yeri, kuş gözleme yeri, kaza yeri vb), yasaklamada tek anlama iniyor, bu anlam da başka bir anlamla gizleniyor. 

Bir cam filmi imalatçısı ürünün reklamını yaptırsaydı cam filminin bu cinsel kamuflaj işlevinden söz etmediğini görürdük. Alıcı ve satıcının bu ağız sıkılığı ürünün onurunu korumak için gerekli bir şey. Bu iki suskunluk birbirine benziyor. Güvenlik konusu burada ikame bir dil olarak sorunun üzerine çullanmış durumda ama birbiriyle çakışmıyor. Aradığımız çakışma suskunlukta. Bu, cinsel baskıya tepki olarak gelişen freuden ikame kavramından farklı. Çünkü bu ağız sıkılığının bir dili yok ama yine de bir dil. Çünkü buradaki ikame dil değişim değerinden cam filminin kullanım değerine kaymış; ürünün kendisi düz anlamıyla bir dil olmuş. Dil cinselleştiği anda ürünün kullanım değerine zarar veriyor. Dil halihazırda meşru kullanım değeriyle barışık: güneşin ultraviyole ışınlarından koruyor, hırsızlık olaylarına karşı camın parçalanmasını önlüyor vb. Bu bilginin sakladığı şey cam filminin opaklığıyla örtüşüyor. Yani ürünün meşru düz anlamı ürünün satışının teminatı yan anlama kefil oluyor. Belki şu kusurlu reklam demek istediğimi daha iyi anlatır: Bir zaman önce fındık için yapılan cinsel çağrışımlı aganigi naganigi reklamı fındığın satışını düşürmüştü. Öyle ya cinsel gücümü artırsın diye fındık alacaksam, bu benim cinsel güçsüzlüğümü de ele veren bir şey olmuyor muydu? Hem yarısı kadın olan tüketici kesimini yok saymak pek akıllıca değildi. Fındığın böyle cinsel sağaltıcı etkisi vardıysa bile bu daha meşru faydalarının arasında gizlenmeliydi.

Nesnenin sağladığı ortak değeri dil bozuyor.


Cam filmi cinselliğin  tesettürü

Cam filmiyle gizli olan gösterilen olur. Ama bu gizlilik, gizli olanı arayanın bakışına dönüşür. Yani gizliliğe (cam filmine) bakan kendini görür. Ama yine de gösterilen, bakanın camda yansıyan sureti değildir. Tahmindir. Devletin nezdinde bu durum panoptik bakışı devletin aleyhine çevirir. Görene görünmezlik sağlayan sorgulama odasının ayna-camını düşünelim. Aksine cam filmiyle devlet zanlı pozisyonuna düşüyor. Alın bunu röntgenciyle karşılaştırın. Röntgenciye utanç tarafında olmasını veren şey görmesi ama görünmemesi değildir; görünmemek için çaba sarfetmesidir, saklanmasıdır (saklanırken bedeninin aldığı çarpılma ne gülünçtür). Babam ben çocukken geceleyin penceremizi dikizleyen (tabi bu dikizlemede daha çok kulak faaliyettedir) bir röntgenciyi yakalamıştı. Bunu gülerek anlatmıştı. Muhtemelen röntgencinin çarpılan bedenine tanık olmuştu. Ama burada şöyle bir not düşelim: Röntgencinin izlenen tarafından görüldüğü an, karşılıklı belki bu görme anı kadar kısa süren eşit bir utanç yaşanır. Röntgencinin olay yerinden kaçmasını sağlayan da bu izleneni duraksatan utanç anıdır.

Devlet gözetlerken utanç tarafında olamaz.

Görülmeden görmek bir dikizleme tekniği olduğu halde arabanın cam filmi tam da bu tekniğe icabet ederek dikizleme konumunu karmaşaya düşürüyor. Bununla kalmıyor dikizlenme riski olanın eline dikizleme silahını veriyor. Şöyle düşünün, cam filminin güvencesiyle arabanın içinde iş pişiren çifti görmeye çalışanlar bu halleriyle içerdekilerin dikizledikleri olurlar.

Nesnenin işlevi çoğaldıkça nedensellik de çoğalır. Bir nesneyi satın almanızın birden çok nedeni olabildiği gibi her nedene uygun farklı farklı müşteri de olabilir. Bu anlam çoğalmasına karşı yasak görünüşte genel bir “zarar” ilkesinden hareket eder. Mesela kenevirin yasaklanması keyfin değil zararın yasaklanmasına tekabül eder. Gelgelelim ( bu sözcüğü de ilk kez kullanıyorum, ‘gelgelelim’… gelelim abi) keyif de bu yasak payından en az “zarar” kadar nasiplenir. Keyif hiyerarşiyi bozar çünkü. Yani keyfin toplum disiplinine verdiği zarar da hiç küçümsenemez. Totoloji tam kıvamına geldi işte şimdi: Arabanın tesettürü toplumun mahremiyet güvenliğine zarar veriyor.

19. Ve 20. Yüzyılın sonlarına kadar çalışma hayatını aksatan cinsellik genel bir sosyal disipline bağlanmıştı. Viktoryen tutuculuk sanayi devrimiyle uyuşuyordu. Günümüz dünyasında çalışma hayatı daha gevşek (en azından disiplin inandırıcı değil, daha çok işten atılma tehlikesiyle mobbing gibi uygulamalara karşı psikolojik geri çekilme var), üstelik cinsellik her şeye katışabilen bir meta artık ve her yerden pörtlüyor. Aslında yazının tarihi arka planı da olsun diye tam bundan söz edecektim, yoruldum.

Konya haberinin kendi içeriğini de aşan haber değerini sizin yorumunuza bırakıyorum...

Dinlenme zamanı...


Şu parça güzel…





(1)Özcan Yurdalan, Pakistan Yolculuğu, Om Yay. İst. 2002

(2) Haz. Philippe Aries, Georges Duby, Özel Hayatın Tarihi,  Çev. Ali Berktay, Yapı Kredi Yay. 4. cilt, s. 327, İst. 2008

(3) Julian Barnes, Flaubert'in Papağanı, Çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, Ayrıntı Yay. s. 187, İst. 2001


28 Ekim 2017 Cumartesi

Görünüş, Özdür



Haberin başlığıyla anlattığı olay arasındaki mesafe, tereddüt; hatta çekinmeden kafa karışıklığı diyeyim, haberin içeriğini oluşturuyor. Daha açıkçasını haberi okuma sürecini öğelerine ayırarak söyleyeyim: Başlık beni kendine çekiyor. Neden çekiyor? Hayret duyguma sesleniyor çünkü. Ama birbirinden farklı iki hayret duygusunu art arda uyandırınca başarıyor bunu. Tuzağa düşüyorum. Başlıktan sonra okuduğum haber metninin başlıkla çelişmese de birinci hayret duyguma yakışmayacak biçimde sıradan olduğunu anlıyorum.

Bu ikinci hayret duygusunun bir tür hayal kırıklığıyla; öte yandan anlatılanlarda başlığı yalancı çıkaracak hiçbir şey yokmuş hissiyle baştaki güçlü hayret duygumu söndürmesi  ilginç. Haberin içeriği denilen şey algımızı sürükleyen bu labirent işte.

Şimdi haberin başlığını okuyorum: Çin Füzesi ABD Tankını Yok Etti.

Bu başlıkta bir tatmin yok mu? Haset üzerinden gelen bir intikam. 

Kahrolsun ABD diyen bir yanımız hazır zaten. Vurdu ya da isabet etti değil ‘Yok etti’…. Sürecin ikinci ayağı başlıktan sonra bir beklenti içine girmemizle başlıyor. Şahsen benim kafamda bir sahne hemen uyanıyor: ABD tankının mevzilenebileceği en yakın coğrafik konum Çin’in Vietnam sınırı. Geri plandaki bilgim bu mizansenle uyumlu. Vietnam epey zamandır Çin’le toprak sorunlarından ötürü ABD’nin kendisine uyguladığı silah ambargosunun kaldırılması için uğraşmıştı. 2015 yılında Vietnam, ABD ile Ortak Vizyon Anlaşmasını imzalamıştı. ABD ile Çin’in doğrudan karşı karşıya geleceği yer orasıydı. Çin, Vietnam sınırından tampon bölgeye giren ABD tankını füzeyle vurmuştu. Süper iki devlet arasında dünya barışını tehdit eden ciddi bir sorun. Hemen devamını okuyalım... Peh! Haber metni bu hayalimi boşa çıkarıyor. Meğer Peşmergelerin elinde olan Çin füzesi Irak’ın elinde olan ABD tankını vurmuştu. İnsanlar arasındaki savaş sanki nesnelerin menşei arasındaki savaştı. Sanki ABD ve Çin Irak’ta düzenlenen silah fuarına katılmışlar ve gösteri yapıyorlardı. Cümleyi ‘sanki’yle şartlasak bile bunun gerçeğe hiçbir zararı yoktu. Absürt olan buydu. Olası bir Kürdistan devletine karşı İran ve Türkiye’yle müttefik olan Irak’ın ABD tankına, ABD’nin el altından desteklediği Kürtler Çin füzesiyle karşılık veriyordu. Vekalet savaşı ama sanki silahların müvekkil ilişkisi sürekli değişiyordu. Bütün bu karmaşayı başlık sadeleştiriyor ve aşağılık yanımıza sesleniyordu: Kahrolsun imrendiklerimiz!




Çin füzesi, ABD tankını yok etti


ABD yapımı M1A1 Abrams tankı, Çin yapımı HJ-8 füzesiyle vuruldu.
(Sol gazetesinin 27 Ekim 2017 haber başlığı)


                                                                 *  *  *

Augustinus İtiraflar’ının henüz ilk sayfalarında 16 yaşındayken arkadaşlarıyla karıştığı bir olayı anlatır. 

Bağımızın yakınlarında bir armut ağacı vardı, armutlar öyle iştah açıcı da değillerdi. Ben ve bir sürü genç gece yarılarına kadar alanlarda oynadık. Gecenin karanlığından yararlanarak armut ağacının yanına gittik ve ağacı silkeledik ve düşen armutları topladık.” (1)

Augustinus bu ergenlik kabahatini abartarak kendini hırsız diye suçlar. Kendine karşı bu cüretkâr kıyımda ilginç bir kurnazlık vardır aslında. Bir kere bu “hırsızlık” itirafına tam 7 sayfa ayırır. Kendini o kadar suçlar ki Tanrı’ya bir şey bırakmaz. Böyle diyeceğiz ama biraz dikkat edince itiraf etmenin bundan çok daha öte bir amacı olduğunu anlarız. Nihayetinde Tanrı’nın bildiği bir günahı itiraf etmiş de sayılmazsınız değil mi? Augustinus da insanlara itiraf ediyordu?

Hangi insanlara?

Bunu tesadüfen Michael Parenti’nin Gizem Olarak Tarih’ini okurken buldum. İsa’nın çileci, yoksul ve bağnaz takipçilerine kendilerini beğendirmek isteyen varlıklı kilise liderleri kendi zengin köklerini küçümser göründüler. Augustinus da başlarda, Hippo piskoposu olarak görev yaptığı sıralarda şu duyuruyu yaptı: “Pahalı bir giysi… bir piskoposun giyeceği bir elbise olarak kimi zaman bana hediye edilebilir, ama bu, fakir bir ana babanın kendisi de fakir olan oğulları Augustinus’a yakışmaz.”(2)

İtiraflar’ını okurken anlıyoruz ki Augustinus hiç de fakir değilmiş, ailesinin bağı bahçesi varmış. Bunu güzelce itiraf ediyor, “bağımızın yakınlarında” diyor. Sahiciliğin tam da daha önce söylediği bu yalanı itiraf etmeye dayanması gerekirken, armut çalma itirafındaki abartı diğerini gölgede bırakıyor. İtirafın işlevi doğrular arasından seçim yapmaktır.


İnsanlar matbaanın icadından önce kime yazıyordu?..

(1)Augustinus, İtiraflar, Çev. Dominik Pamir, s.35, İst. 1997
(2) Michael Paranti, Gizem Olarak Tarih, Çev. Ali Çakıroğlu, İst. 2004



22 Ekim 2017 Pazar

Devletin Sesi









‘Yüzelliiki… Hacıosman Metro, Sarıyer, Zekeriyaköy, Kısırkaya!’

Otobüsün hoparlöründen bir kadın sesi her durağa yanaştıkça tekrarlıyor bunu. Herhalde otuz saniyede bir. Kimsede ne yadırgama, ne huysuzlanma.

KANIKSAMAK: Tekrarı dış dünyanın bir özelliği olarak olduğu gibi kabul etme. Dış dünyayı her şeyin yolunda gittiği örüntü olarak algılamak.

ALIŞMAK: Tekrarı dış dünyanın ritmi olarak içselleştirmek.


Hayatla uyum için gerekli iki meleke. İkisi de bende yok. Seslere karşı savunmasızım. Önceden bağışıklığım vardıysa da artık yitirdim.

İETT otobüslerinde bu anons ilk ne zaman başladı? Bu sorunun cevabı ben bu anonstan ilk ne zaman rahatsız olmaya başladım sorusuyla muhatap değil. Demek benim de anonsu kanıksadığım bir zaman dilimi varmış. Zaten yukarıda yaptığım ayrımdan bu yönde bir fayda bekliyorum. Kanıksamak rüya görmek gibidir, birden rüyanın içine düşersiniz, nerden çıktı bu demezsiniz. Reddetmek aklınıza gelmez. İlgili dış dünya nüvesini hemen benimsersiniz. İşin ilginci ne zaman benimsediğinizi unutursunuz. Nasılsa rüyada uykuya dalma zamanının dışına itildiğinizi bilmiyorsunuz. Alışmakta ise dış dünyaya uyum sağlama yarı uyanık çabayla sürer, ama alışınca da döngü sizi içine alır. Benim durumum hangisine giriyor? Karışık efendim… Sorunu bu karışık durumdan başlatmak istiyorum.

Galiba üç ay önceydi. Sıcak güneşli bir öğle sonrası. Tek başımaydım. Otobüsün ortasında ikili koltukta oturuyordum, yanım boştu.

‘Yüzelliiki… Hacıosman Metro, Sarıyer, Zekeriyaköy, Kısırkaya!’

Hoparlör tam tepemdeydi, ses sonuna kadar açıktı. Şoförün yanına gittim, sesi kısmasını söyledim. Kıstı. Kıstı ama sesi duymaya devam ettim. Kanıksama durumum ilk o zaman bozuldu. Mürtet olmak gibi bir şeydi bu.

Şoför beylere buna benzer müdahalelerim oldu peyderpey.

Başımdan geçen hikâyelerin çoğunun mekânı toplu taşım araçlarına ait. Çünkü kendimi riske ettiğim tek yer oralar. Birçok risk. Bunların arasında trafik kazası en sonda geliyor. Normal biriyim ben. Kastettiğim risk seslerle ilgili. Otobüsün aksamından çıkan gıcırtılar, bariyeri aşarken tabanın asfalta temasından çıkan sürtünme sesi (kamaştırıcı bir ses ama bereket her zaman olmuyor), klima uğultusu, dışarıdan gelen korna sesi… hayır bunlar da değil. Herkes gibi bu seslere alıştım. Bakın burada ‘kanıksadım’ demiyorum, ‘alıştım’ diyorum. Bu sesler ruhumda makul birer tınıya sahip. Zorunlu sesler. Hem işitiyorum o halde var, hem işitiyorum o halde varım sesleri. Alışamadığım iki ses yolculuğu berbat etmeye yetiyor. Biri kulaklıktan taşan benim müziğin cürufu dediğim ‘dum tıs’ sesi, diğeri kahkahalarla ve hayret nidalarıyla uzadıkça uzayan telefon konuşmaları (daha çok kadınlar yapıyor bunu; ergen olanları ve şehirde nispi özgürlük yaşayan yarı köylü olanları). Zorunlu olmayan keyfi sesler. Yani rahatsızlığımın adaletle ilgili etik bir temeli var. İsaiah Berlin’in ‘negatif özgürlük’ kavramı için güzel bir örnek olabilir bu. Dalayım mı bu konuya? Yok böyle iyiyim…

Rahatsız olduğum seslere bir üçüncüsü eklendi: Devletin sesi.

Devletin sesi zorunlu mu, keyfi mi?

Üç hafta mı iki hafta mı ne önceydi. Günlerden Pazar, hava güzel, otobüsün cam tarafına oturmuşum. Yanım boş. Dışarı bakıp eğretileme yapmak için birebir. İkinci durağa varmadan başladı:
‘Yüzelliiki… Hacıosman Metro, Sarıyer, Zekeriyaköy, Kısırkaya!’

Dikiz aynasında şoförü aradım… öyle ya konuşulacak biri mi? Ablak suratlı. Dalgın. Daha önce görmediğim bir adam.  Saçları seyrek ve uzun. Islak ıslak keline doğru yaymış.  Aksi bir şey var saçlarında. Bir izlenim, bir genelleme… tamam hatırladım, bu saç şekli bana eski Adana Valisi Hüseyin Avni Coş’u hatırlattı. Hani vatandaşa gavat diyen Vali. Bu çağrışım sanki içimden geçenlere karşı bir tedbir koydu; kendi kendime telkinde bulundum, otur oturduğun yerde dedim.


Bütün durakları ezbere biliyorum. Otobüs durağa varmadan içimden sayıyorum: ‘on, dokuz, sekiz, yedi…’ sıfır der demez başlıyor: ‘Yüzelliiki…’

Migros Durağında yanıma bir adam oturdu. Kalın enseli, minik gözlü bir adam. Sesli sesli soluyor. Belki de adamın bu sesli sesli soluması bardağı taşıran son damla oldu.

Durum tuhaf geldiği için değil kendi tahammülüm tuhaf geldiği için başladı eylem.

 “Müsaade eder misiniz?” dedim adama. Ayağa kalktım. Omuz çantamı kimse yerime oturmasın diye koltuğa bıraktım. “Şoföre bir şey soracağım.” dedim. “Bana sorun.” dedi adam. “Yok, sizlik değil,” dedim. Şoförün yanına gittim. Bu kez ayrıntılara gireceğim. Hüseyin Avni Coş falan takmıyorum. Radikal bir teklifle söze girdim:

“Şu anonsu kapatsanız,” dedim. Cidden radikal. Daha önce ‘Şu sesi kısar mısınız?’ diyordum.

Şoför bana gözlüğünün üstünden bakarmış gibi baktı. Ama gözlüğü yoktu.

“Niçin?” dedi.

“Ses rahatsız ediyor.” dedim.

“Kapatamayız, talimat var.”

“Bu anons kimin için?”

Bir süre duraksadı. Cevabını bilmediğini anladım. Yine de şunları söyledi:

“İşitme engelliler için.”

Bu kez duraksama sırası bendeydi. İşitme engelliler için ses! Herhalde işitme problemi olanları kastetti dedim içimden.

“Bu işitme engelliler aynı zamanda görme engelli mi? Monitörden okuyabilirler.”

“Dediğim gibi talimat var… şimdiye kadar sizden başka rahatsız olan olmadı.”

Son söz saldırı. Olageleni normalize ediyor. İnsan zihninin yuvası: çoğunluk. Çoğunluk o anda gösterilebilir bir olgu olmamasına rağmen onu imal ediyor; ve oraya yerleşiyor. Ben sormadan önce bir fikri yoktu, şimdi var. Sayemde fikir sahibi oluyor Hüseyin Avni. Michael Foucault dispozitif kavramını tarif etmedi, şimdi bu durum üzerinden edebiliriz: İktidar en üstten en alta devredilebildiği için bütün toplumu kuşatan gizli bir şebeke gibi işler… Uzatmadım. Buruk biçimde şunları söyledim:

“Sizin işiniz daha zor,” dedim, “sabahtan akşama aynı şeyi dinliyorsunuz.”

Benden nefret ediyor, ben de ondan. Dikiz aynasından peşimden bakıyor, hissediyorum.

Kös kös yerime oturdum. Yanımdaki adam meraklı, “Neydi?” dedi.

“Şu ses,” dedim, "rahatsız ediyor."

Adam bana “Geçmiş olsun” dedi iyi mi? Sanki bir kulak rahatsızlığım varmış gibi. Hakikaten acaba münasip bir kulak rahatsızlığı mı bulsam kendime; ‘ben vertigo hastasıyım, bu ses vertigomu tetikliyor.’

“Siz rahatsız olmuyor musunuz? Sürekli aynı şeyi tekrar ediyor.” dedim adama.

“Hayır,” dedi adam, “ neden rahatsız olayım? Bu gerekli bir şey… görme engelli var, okuma yazma bilmeyen var.”

“Görme engelli sorsun… hem görme engellilerin mesafe algısı bizden daha iyi. Anons onların bu yeteneğini öldürüyor bence.” Bu dediğim doğru. İlk ve son arabamı bir köre satmıştım. Arabayı kontrol için beni bir tanıdığının yanına götürdü. Yolu o tarif etti, çetrefilli sokaklardan geçtik. ‘Bak ilerde Emniyet Amirliği var, onu geç sola dön.’ dediydi. Sözümü eksik bırakmayayım, arabayı kayınbiraderi kullanacakmış.

“Nerelisin?” diye sordu. Nefretlik bir soru. Yine de söyledim.

“Neresinden?” dedi.

Söyledim.

Şivesi değişti. Doğu Karadenizli.

“Bu milletin yarısı okuma yazma bilmiyor,” dedi.

“Yarısından çok fazlası biliyor,” dedim.

“Bilmiyor,” dedi.

“Otobüslerde bir saha çalışması mı yaptınız?” dedim.

“Ben gemi kaptanlığından emekliyim, bütün dünyayı gezdim.” dedi. “bu anons Amerika’da bile var.”

“Bu anons durak adlarını söylese iyi, sürekli hattın adını söylüyor.” dedim.

“Amerika’da da söylüyor, bütün Avrupa ülkelerinde söylüyor. Ben bütün dünyayı gezdim."

Öfkelendim.

“Nerelisin sen?” dedim.

“Ofluyum.” dedi.

Kestim. Bir keresinde bir Oflu bana medeniyet dünyaya Of’tan yayıldı demişti.


Bu yaşadıklarımdan bazı dersler çıkardım. İşte:

KANIKSAMA KALIPLARI: İnsanların maruz kaldıkları uyarıcı seslerin zamanla süreklilik kazanması, durağanlaşması, olduğu gibi kabul edilmesi. Başlangıcı yokmuş gibi, sanki biz bu seslerin arasına misafir gelmişiz gibi. Düğün konvoyunun korna çalması; asker yolculukları sırasında taşkınlıklar; hoparlörle ezan, sala; cumhurbaşkanı geçerken trafiğin durması ve savulun diyen korna sesleri; bitmeyen yol kazı çalışmaları; öğretmenlerin hazırladığı günlük planlar (pardon bu sonuncuda ses yok).

KENDİNİ EĞRETİLEŞTİRMEK: Her tür pasif halin kendini olumladığı avunma. Kendini eğretileştirme iki temel dayanak noktası buluyor. Birincisi mekânın sahibi, ortağı, hissedarı hissetmeme hali; ikincisi birazdan orayı terk edecek olma hali.

HOPARLÖR SESİ: Hitler şu sözleri Alman Radyosunun Kılavuzuna yazmış: "Hoparlör olmasaydı eğer, asla Almanya’yı fethedemezdik.” Belli ki Hitler  sesin kalabalıklara duyulabilirliğini artıran hoparlörün teknik yanından söz ediyordu. Halbuki hoparlörün Hitler’in kendisinin de farkına varmadığı asıl etkisi  sesi kimliksizleştirmesiydi. Bu üst sese ancak ya sahip olabilirdiniz ya da olamazdınız. Hoparlör sesi dinleyenle sesin sahibi arasına üçüncü bir kuvvet olarak yerleşiyordu. ‘Hoparlör kimin elindeyse o konuşur’ gibi sesin sahibine bir imtiyaz tanıyarak. Bu sesin şiddetinden başka bir şey. Devletin sesi hoparlör sesidir.

ENGELLİ: Ankara’da bir dönem akbil cihazından 65 yaş üstünü belli edecek sesler çıkıyormuş. 65 yaş üstündekiler bundan rahatsız olmuşlar. Bu rahatsızlık yaşın belli olması gibi bir hassasiyete dayandırılsa da bence buradaki rahatsızlık bedavacı görünmeye bir tepki. Faydalanmak ama görünmemek. Engelliler üzerinden yapılan düzenlemeler de herkesin engelli olabileceği bir duruma normal insanları da hazırlama provası gibi işliyor. Demek istediğim başka bir şey: Acaba toplu taşım araçlarında anons engelliler ve okuryazar olmayanlar için gizli bir örtbas (‘gizli’ ve ‘örtbas’ birbirine yakın anlamlı bu iki sözcük işbirliği halinde burada) işlevi mi görüyor? Ama öte taraftan herkesin birbirine yabancılığını garanti altına alan bir gizleme.

ANONS: Sala gibi. Sizin bir yakınınız ölmese de sala sesi herkesi ölenin yakınıymış gibi eşitliyor. 'Sizin de başınıza gelebilir.'

TEKRAR: Sürekli tekrar eden ses bizde hafıza olmasını istemiyor gibidir. Bir otobüs dolusu alzheimer hastası. Anonsun düz anlamı: bilgi vermek. İşlevsel anlamı: engelliler için. Yan anlamı: ses tekrarının oluşturduğu salaklık. Salaklığın toplumsal bir engellilik hali olduğunu nasıl anlatacağız? Düz anlam yan anlamı gizliyor. Aslında yok sayıyor da diyebiliriz. Sesin amaçlamadığı olgu tepkiyle (elbette benim tepkim), tepkiye karşı umursamaz davranarak ötelenmiş bir amaç haline geliyor.

Heyy! Sesimi duyan var mı?

Ben Beethoven dinliyorum. Sizi bilmem.






9 Ekim 2017 Pazartesi

Sahte Diğerkâmlık


                                                         Kitty Genovese

Geçen hafta sonu bir polisiye belgesel izledim. Amerika suç tarihini anlatan filmlerden biri. Katil, kurban, gizem, soruşturma ve çözüm… Kafam bir yerlere takıldı, dün yeniden izledim.


Kitty Genovese 1964’te geceleyin NewYork’ta evine yakın bir sokakta uğradığı bıçaklı saldırıda civarda oturan en az otuz sekiz kişinin olaya tanık olduğu halde yardım çağırmamaları yüzünden ölmüş.

Haberin sunuluş biçimi bu.

Dikkat edilirse burada sadece saldırgan değil, cinayet esnasında kılını kıpırdatmayan otuz sekiz tanık da ölümün nedeni arasında sayılmış. Zaten cinayetin iki aşamada gerçekleşmesi bunu anlamamızı sağlıyor. Saldırgan ilk bıçağı sapladığında Kitty tüm sokağı imdat çığlığıyla inletiyor ve onu herkes duyuyor. Çığlığın şiddetinden mi, yoksa tanıklardan birinin pencereyi açmasından mı saldırgan kaçıyor. Ama kimse Kitty’ye yardım etmeye gelmiyor, telefon açıp yardım çağırmıyor. Yaralı Kitty yardım çığlığı atmaya devam ederek can havliyle bir sokak kadar yürüyor. Diğer sokakta arabasında oturan katil otuz beş dakika sonra kimsenin kendisine müdahale etmeyeceğini anlayınca geri dönüyor, yarım kalan işini bitiriyor, Kitty’yi defalarca bıçaklıyor ve tecavüze yelteniyor.  

Haberi bu skandal karakteriyle ertesi gün manşete taşıyan The NewYork Times, henüz ele geçmeyen katil, ya da ölen kız hakkında tek bir bilgi vermezken 38 tanığın “izleme” hallerini imgeselleştiriyor, bir eşkal haline getiriyor: Diğerkâm olmayanların eşkali. Bu eşkali tasvir edebiliriz: olaya müdahil olmamaları, yardım etmemeleri bir yana; asıl yardım çağırmamalarıyla kafamızda resmi çizilen sinirleri alınmış künt bir topluluk. 

Kim bunlar? Basında geçen bir isim, bir fotoğraf yok. Bir durum. Dünyaya kayıtsız bu bencil insanlar nasıl olmuş da bir araya gelebilmiş? 

Bencillik tek tek bireyleri birbirinden ayrıştırırken suç mahalli onları bu kez ortak davranışın içinde toplu gösteriyordu. Soyutlamanın ön yüzü  tecritse arka yüzü tümevarımdır. Bu soyutlamayı diyelim sosyologlar yapar. Ama bu kez kamuoyu kendine karşı yapıyor. Olayın özgünlüğü (haber değeri) de tam burada zaten. Bu soru konunun sürekli gündemde kalmasını sağlıyor, çünkü bir gizem yaratıyor. Bütün iş gizemi muhafaza edebilmek. Somut durumun somut nedenlerini bulup çözümlemektense sorunu insanın içine düştüğü ahlâki bir yoksunlukla askıda bırakmak gizemin ömrünü uzatıyor. İnsanlar kendi aralarında fısıltıyla makul nedenler arıyorlar. Mesela Nazilerden kaçmış kollarında Yahudi damgası bulunan mahalle sakinlerinin sırf resmî soruşturmaya uğramamak için olaya karışmadıkları söyleniyor. Ama daha önce toplumun duyarsızlığı yüzünden katledilmiş bir halkın asıl diğerkâm olması beklenmez miydi? Sorular soruları getiriyor. Verili bir olgu mutlak gerçek kabul edilince sorular bu gerçeğe toslayacak biçimde yeniden dizayn ediliyor. Bir kurgu. Bu kurgunun mimarlarından A. M. Rosenthal hikâyeyi mahvedeceği gerekçesiyle tanık ifadelerine hiç yer vermiyor. The NewYork Times’ın otoritesi tüm ulusal medyaya editörlük yapıyor. Haberin verilişi herkese diğerkâm olma imkânı bağışlarken şunu telkin ediyor: onlar öyle ben değilim. Bir arınma fırsatı. 

Bu haber diğer basın organlarında tv’lerde aylarca, yıllarca yayınlanıyor, okullarda sosyoloji ders kitaplarında okutuluyor. Olay sonradan acil arama hattı 911’in kurulmasına giden bir misyon bile ediniyor.

Bütün ABD medyası The NewYork Times öncülüğünde otuz sekiz imgesine karşı bir diğerkâm projesi başlatıyor.

İdeolojinin diğerkâm ayağının ilk etkisi:
Hiç kimse bu otuz sekiz tanığın gerçekliğini sorgulamıyor.

Kitty Genovese’nin ölümünden kırk yıl sonra (2004) The NewYork Times olayı yeniden ele alıyor, bu otuz sekiz tanığın haber edilişi hakkında bir takım kuşkular beliriyor. Acaba Kitty’nin komşuları bu kadar duyarsızlar mıydı? Kırk yıl önce yazdığı gibi olaya kayıtsız kalıp yataklarına mı dönmüşlerdi?

Hayır, aslında tanıklarla kimse konuşmamıştı! Kitty’nin küçük erkek kardeşi Billy 50 yıl sonra olayın yeniden peşine düşüyor.

İlk soru, otuz sekiz tanık nereden çıktı?

Billy dava zabıtlarından başlıyor. Oysa tanık olarak ifadesi alınan sadece yedi kişi var, bu yedi kişiden sadece biri sağ ve 86 yaşında. Kitty’nin kapı komşusu bir kadın. Saldırgana ikinci gelişinde kapının eşiğinde müdahale eden kadın; Kitty onun kollarında ölüyor. Tanıklardan başka bir kadın polisi aradığını söylüyor, polis kadına olaydan haberdar olduğunu daha önce olayın ihbar edildiği cevabını veriyor. Yani yardım çağrılıyor! Öte yandan mahalle sakinlerinin büyük bir çoğunluğu olaya gözle değil kulakla tanık oluyorlar. Ve çoğu insan bu olayı bir adamla karısı arasında geçen sarhoş kavgası sanıyor.

Meğer otuz sekiz tanık sayısını ortaya atan basınmış!

Billy Genovese’nin belgeselde sormadığını biz soralım şimdi: Toplum acaba bu otuz sekiz duyarsız insanın varlığına inanmaya neden bu kadar eğilimliydi?

Çünkü diğerkâmlık her şeyden önce bir iletişim biçimi. Yani bir grup insanın diğerkâm olmamaları üzerinden gösterilen öfkeyle işe başlayan iletişim diğer insanlara bedavadan erdemli tarafta olduklarının güvencesini dağıtıyor.
   
Bir kere cinayetin genel karakteriyle duyarsızlığın lokal hali birbirinden ayrışmıştı. Polis, yardım durumunda kendisine ulaşılması gereken bir güç olarak orada hazırdı. Birtakım vatandaşların duyarsızlığı polisin elini güçlendirecekti. Nitekim Kitty’nin ölümünden beş gün sonra katil sivil bir “zenci” tarafından yakalanmasına rağmen polis tarafından yakalanmış gibi lanse edildi. Kahramanımız zenci, katil zenci Winston Moseley’i bir zenci mahallesinde televizyon çalarken yakaladı. Üstelik televizyonu başka birinin evinden çalıyordu, yani kahramanımız olayı "izlememiş" ve anında müdahale etmişti. Sorgu sırasında Winston'un katilin profiline uyduğunu fark eden bir polis onu itirafa zorlamış ve başarmıştı. Elli yıl sonra kahraman zencinin hayatta olmadığını öğrenen Billy, onun oğluyla görüşmüştü. Oğlu babasının kahramanlığını gurur duyarak anlattı. Billy kahraman zencinin oğluna teşekkür edince, zenci oğul şimdiye kadar babam için kimse teşekkür etmedi dedi.

                                                         Winston Moseley

Bu bize neyi gösteriyor?

Diğerkâmlığın maniple edilebileceğini.

Öldürülen Kitty’nin kardeşi Billy Genovese (meşhur suç ailesi Genoveselerle ilgisi yok) olaydan iki yıl sonra 18 yaşındayken gönüllü olarak Deniz Kuvvetlerine yazılıyor ve Vietnam’a gidiyor. Vietnam’da iki bacağını kaybediyor. Vietnam’a gidişini anlatırken şöyle diyor Billy: “Bu hikâyeyi gerçek kabul eden ve ona göre davranan bir ortamda büyüdüm.”

Billy’nin söyleyemediğini biz tamamlayalım: Diğerkâm olmayanlar yüzünden öldüğünü sandığı ablası için diğerkâm duygularla savaşa katılan Billy iki bacağını "feda" ediyor.


                                                Billy Genovese



Bu diğerkâm ideolojisi her daim sesleniyor: Bak şurada katliamlar oluyor, bak şurada çocuklar ölüyor…

Bir diğer asli duygu İNTİKAM… Hollywood’un asla terk etmediği bir duygu… 

The Witness intikama karşı bize Derrrida’nın bağışlanamayacak olanı bağışlama anının örneğini de gösteriyor. İzleyin derim.





  

30 Eylül 2017 Cumartesi

Konuşanın Gerçeği





İLTİFAT

Kadın partide karşılaştığı adama ‘Elbiseme iltifat edebilirsiniz,’ diyor. Adam elbisenin açıkta bıraktığı kadının omuzlarına, sırtına ve yırtmaçtan çakıp parlayan baldırlarına iltifat ediyor. Açık sözlülük bir kuralı çiğniyor, transparan da olsa bedenin elbiseyle ilişkisi mahrem burada. Teşhirci olan söz.


ORTA SINIF KADINI

Evine temizlikçi çağıran orta sınıf kadını (ya da orta sınıf özentisiyle bu mensubiyet duygusunu arada sırada deneyimleyen kadın) temizlikçisine hem kibirli hem de alçakgönüllü davranarak kendini yeni sınıfsal statüsüne inandırıyor. Hem kibirli hem de alçakgönüllü dedik; birbiriyle çelişen bu iki davranışın statüye katkısı tuhaf biçimde eşittir. Orta sınıf kadını için evinin temiz olmasından daha önemlisi evinde temizlikçi kadın çalıştırdığını göstermesidir.


KONUŞANIN GERÇEĞİ

Psikanalizde hasta kendinden söz etse bile bunu dikkat dağıtmak için yapar.

Bir akademisyen İstanbul fatihi 2. Mehmet’in 7 dil bildiğini söylüyor. Eski Yunanca, Farsça, Arapça, İtalyanca…  Tüm bu dilleri sıralıyor; dikkatim ister istemez akademisyenin yüzünün aldığı biçime, ses tonuna kayıyor. Fatih’in 7 dil bildiği bilgisinin safiyane bir aktarımı değil bu. Başka bir şey. Fatih’in 7 dil bildiği bir gerçekse bile, akademisyenimizin gerçeği Fatih'in 7 dil bilmiş olmasını özellikle istediği. Bu iki ayrı gerçek konuşmada tek bir gerçeğe indirgendiği için görünmüyor.


VARLIK VE BELİRTİ

“Tuvalette pire var,” dedi.
Doğruydu, beyaz fayansın üzerinde üç dört siyah nokta zıplıyordu. Tuvaleti ilâçladı. Ama bir hafta sonra pireleri yine orada gördüler. Bu kez hem ilâçladı, hem de fayansın küçük çatlaklarını, klozetin etrafındaki delikleri alçıyla doldurdu. Acaba sürekli açık duran vasistastan gelebilirler miydi? Vasistasın sinekliğini, çerçevesini ve dışını da iyice ilâçladı. Hayır, bir şey değişmedi, bir hafta sonra pireler yine fayansın üzerinde zıplıyorlardı. Sanki dikkatli bakmanın karşılığı bir pireydi… Aslında pireler evin her yerindeydi, sadece tuvalette beyaz fayansın üzerinde açıkça görünüyorlardı. Ya da antropomorfik ifadeyle sadece agorafobisi olmayan pireler oradaydı. Kavramsal görmek somut görmekten farklıydı. Sayın okuyucu, bu durumu bataklık-sivrisinek benzetmesine kurban etme lütfen.


NEZAKET ve İNCELİK

Daha önce bu başlıkta yazmıştım, bir şey daha ekleyeceğim. Nezaket diğeriyle etkileşim halindeyken incelik totolojik bir davranış. İnceliğin hizmet ettiği yer yine kendisi. İncelik kendinde tanımlanmış vasfı korumaya adanmış. Diğerinin inceliği hak etmesi bir yana, incelik berikinin adı. Özellikle incelik yüzünden gerçek kabadır. Bunu zarar hanesine yazıyorum.



SAPMA

Kızım Güldür Güldür Show’u çok seviyor. Bir keresinde oturduk beraber izledik. Oyuncular bir an su koyverip kendi kendilerine gülüyorlar. Bu gülüşlerinde pot kırmanın saklanışı da var. Saklama gülüşün süsü burada. Sahici halleri oyunun gülünçlüğüne dahil oluyor. Hatta asıl espri bu doğal kendini tutamamanın aleniyeti, yarı şeffaflığı. Kızım da oyuncuların en çok bu hallerine gülüyor. Oyuncunun “doğal” sapması oyunun sahiciliğini yani kamera arkasını yeniden üretiyor. Bu gülüş espriyi anlamakla yetinmiyor, hemhallik de talep ediyor.


ATEŞKES


İki savaşan kuvvetin yaralılarını ve ölülerini savaş alanından tahliye etmek için ateşkes ilân etmeleri ne kadar insancıl görünür. Ama bunu yaralılar ve ölüler daha iyi savaşmalarına ayak bağı olduğu için yaparlar genellikle. Kırım Savaşı’nda (1854) Sivastopol civarı Yeşiltepe’de İngiliz-Fransız müttefik güçleriyle Ruslar arasında sadece altı saatlik tuhaf bir ateşkes oldu. Daha birkaç dakika önce birbirine mermi atan askerler dost oldular; rom içtiler, tütün ikram ettiler. Aristokrat Rus subayları Fransızca konuştular, karşılıklı ‘bono Ingles’ gibi bildik iltifatlarda bulundular. Sonunda saate bakınca vaktin dolmakta olduğunu anladılar, tokalaştılar ve ‘Au revoir’ diye vedalaştılar… herkes kendi siperine. Ateşkesin bu psikolojisi bir süre devam etti. Lakayt bir etki yarattı. Fransızlar Ruslarla siperlerinde nişancılık oyunu oynadı. Şöyleydi bu oyun: “Bir taraf süngüsünün ucuna taktığı bez parçasını havaya kaldırırken, diğer taraf ateş açıyordu- her atışla birlikte başlayan tezahürat isabette kahkahaya, karavanada ise yuhalamaya dönüşüyordu.” Orlando Figes’ın Kırım adlı kitabını okuyunca ateşkes hakkında geniş bir yazı düşündüm aslında; şimdilik burada eğreti biçimde dursun bu.

ALDATMA ve KANDIRMA

Aldatmada 'doğru'yla ilişki korkuya dayalıyken, kandırmada utanca dayalıdır... bu da dursun böyle. Zbigniew Preisner dinleyelim.




15 Eylül 2017 Cuma

Türkiye Modernizmi ve Şoför Nebahat

Bu bir Münir Özkul yazısı olacaktı aslında.

Bilirsiniz zaman zaman Münir Özkul ölür ve ardından bu haber ciddi haber kaynaklarınca yalanlanır. Bu haber akışının benim üzerimde bıraktığı etki tanıdığım birinin ölmesi (üzüntü) ve dirilmesi (sevinç) şeklinde seyretmez.  Zaten önceden öldüğünü sandığım birinin ölüm haberini alışımla bu haberin yalanlanması arasında gider gelirim; 'Hayret!' derim. Özetlemek için tek hayret diyorum ama aslında peş peşe iki hayret: Ölüm haberi beni yanlışlarken  'A yaşıyor muymuş?' derim, bu birinci hayrettir; ardından gelen doğru haberin öncekini yanlışlamasıyla tekrar 'A yaşıyor muymuş' derim bu da ikinci hayret olur. Neyse bundan sonra elimden geldiğince Münir Özkul’un yaşadığına ve Arda Turan’ın hâlâ Barcelona’da oynadığına inanacağım. Ömürleri uzun olsun. Münir Özkul ölsün de üzülelim diyen kitleye karışmayacağım belli (Ekşi Sözlük’te atılan başlıklardan biri bu); ve ölmeden  Münir Özkul’a  kadirşinaslıkta bulunayım diye bir gönül borcum da yokken nerden esti bu yazı fikri açıklayayım.

Münir Özkul dört yüz civarında filmde oynamış. Büyük çoğunluğu yardımcı karakterlerde; az da olsa başrol. Ama Münir Özkul’u hafızamıza kazıyan hiç değişmeyen “iyi adam” rolü. Bu “iyi”yi tespit edebilmemiz için etik iyiyle dramatik iyiyi birbirinden ayırmamız şart. Türkiye’de dramatik yok-kişilik etik iyiyi sağlıyor. Dostoyevski’nin tali karakterlerindeki derinliğin azıcığının bile Münir Özkul’da olmaması “iyi”yi nasıl bonkörce sunabiliyor bize? Soru bu. Kendine ait bir karakteri yok, hep aynı jest ve mimik; başrol oyuncusunu konuşturuyor sadece, daha çok komedilerde olan şey. Bu çok ilginç geldi bana. Münir Özkul başroldeki “iyi” karakterin yanında neyi temsil ediyor sorusunun peşine düştüm. Birkaç filmini izleyeyim dedim ve Şoför Nebahat (1970) filmiyle başladım. Filmi izlerken yazının şaftı da kaydı. Başka bir mecraya girdim. Yazının konusu Münir Özkul olacakken Şoför Nebahat oldu. İşte aşağıda.

ŞOFÖR NEBAHAT

Metin Erksan’ın yönettiği Şoför Nebahat (1959) filminin ilk çevriminde Sezer Sezin argo konuşur, racon keser, yıldız anahtarıyla adam döver, meyhanede erkek gibi kavga eder, bilek güreşi yapar ama henüz eteklidir. Süreyya Duru’nun yönettiği Şoför Nebahat (1970) çevriminde ise Fatma Girik pantolon giyer. Dikkatimi çeken bir ayrıntı... Senaryo aynı, sadece on bir yıllık aranın meydana getirdiği bir fark ... Nebahat tiplemesi kendi açtığı erkeksilik kulvarının meyvesini kendi üzerinden topluyor diye not düşelim. Filmin hikâyesinin Attila İlhan tarafından yazıldığını bilmek başka bir ayrıntıya kapı aralıyor. Şoför Nebahat tiplemesi kadının ancak erkeksileşerek sokakta, iş hayatında (tabi iş hayatı derken taksi şoförlüğü bunun en uç hali) yer almasını göstermiyor; erkek dünyasının gizli biseksüel eğiliminin de elini rahatlatıyor. Attila İlhanvari biseksüellikte erkeğin efemineliğindense kadının erkeksileşmesi yeğdir. Bunu Türkiye modernizminin de özgün süreçlerinden biri olarak kabul edelim. Bu sürecin devamı niteliğinde görünmese de 80’li yıllardan sonra yaygınlık açısından sürecin başka bir versiyonu sayabileceğimiz travesti ya da homoseksüel şarkıcılar dönemine daha var. Bu konuya sonra değineceğim.

Önce Türkiye modernizminde Şoför Nebahat’ın neyi temsil ettiğini anlayalım. Bunu anlamak için iki gerçekliği birbiriyle ilintiye sokalım. Gerçekliklerden biri Nebahat tiplemesiyse, diğeri bu filmi sinemada(çok sonra tv’de) izleyen kadın seyirciler: özellikle 60’lardan sonra taşrada açılan sinemalarda. Şoför Nebahat, nişanlı bir ev kızının değişimini anlatırken, asıl başka bir değişime öncülük ediyor, veya bunu istiyor: Kadınları sinemaya çekmek!


Şoför Nebahat tiplemesi Türkiye modernizminde ileri bir merhale. Kadının çalışma hayatına, hem de en eril noktadan radikal bir başlangıç. Erkeklik özgür olmaya yetmezken erkeksileşen bir kadının özgürleştiğini sanmak hoş bir yanılsama. Dünyada pek çok örneği var: Jeanne D’arc, Calamity Jane, Kara Fatma gibi. Ama Şoför Nebahat’ın özgünlüğü erkekten rol çalıp özgürleşmesinde değil, erkeksi olmaktan başka çaresinin kalmamasında. Seyirci için ahlâki bir alt yapı kuruyor. Taksi şoförü olan babası ölüyor, taksinin ödenmesi gereken borçları var, ev kirası birikmiş, nişanlısı desen Nebahat’ın erkeksiliğini olumlayacak biçimde ana kuzusu, fayda yok. Nebahat önce kadın haliyle geçiyor direksiyona, tacize uğrayınca her şey değişiyor, bir sabah birden erkeksileşiyor. Şoför Nebahat, oluyor Nebahat Abla. Buradaki ‘abla’ sözcüğü söyleyenin dilinde seksapeli yok edince imalat tamamlanıyor (1). Böyle bir Nebahat Abla sinemaya gelen kadınla ters düşmez. Çünkü sinemaya gelen kadın taşrada 50’lerin sonunda ve 60’lardan itibaren ilk kamusal alana çıkıyor. Bu çıkışın Nebahat’in trafiğe çıkışıyla koşutluğunu iyi takip edelim. Elbette bu durum Nebahat’i kınayacak ve onu mutaassıp telkinleriyle boğacak sinema dışı binlerce kadını varsaymamıza engel değil. Ama bu kadınlar zaten henüz sinemaya da gitmiyorlar. Şoför Nebahat kendi seyircisini yaratıyor. Bunun erkek dünyasıyla uzlaşan bir başka boyutu erkeksi Nebahat’ın kıskançlığı ortadan kaldırması. Sosyal biseksüel eğilimin tam da bu kıskançsızlık ortamında gürbüzleşmesi.




80’lerden itibaren travesti ve homoseksüel şarkıcıların Türkiye modernizmine katkısı ters bir versiyon ama yine aynı kıskançsızlık ortamında gelişiyor. Erkekler, travesti bir şarkıcıya tavernada eşlik eden kadınlarını kıskanmıyor… Yukarıda dediğim gibi bu konu daha sonra...

(1) Türkân Şoray'a da babasıyla (Ali Şen) balıkçıyı oynadığı Kara Gözlüm (1970) filminde herkes Azize Abla diye seslenir. Azize tezgahının başında şarkı söyleyip oynarken dişiliğini yine bıçkın bir erkeksilikle yumuşatır. Azize de pantolon giyer, ama asla arkasını kameraya dönmez. Azize'nin karşısında klasik müzik öğrencisini oynayan Kadir İnanır'ın alaturka düşmanlığıyla Azize'nin "alaturka" hali başka bir erkeksilik sağlar. Yerel olanın Batı'ya erkeksilikle direnmesi geleneksel bir tavır tabi. Ama burada kadının erkeksileşmesiyle oluşan tavırla sosyal bir uzlaşma gerçekleşiyor. Şimdilik bu uzlaşmaya odaklanarak kendimizi sınırlıyoruz.

11 Temmuz 2017 Salı

Taşınmak




Taşınıyoruz.

Birçok kitap karışmış, kitaplık almıyor, yer dar falan. İşin en zor kısmını yapıyoruz kızımla. Kitapların tozunu alıp konularına ve yazarlarına göre tasnif ediyoruz, koliliyoruz (Microsoft Word altını kırmızıyla çizdi iyi mi, kolilemek diye bir sözcük yok dağarcığında).

Üç ile dört bin arası kitap. Tek tek tozunu alırken saymaya başlasaydım ya! Neyse unutmayayım, diğer evde yerleştirirken sayarım. Tozunu alma faslını dış kapının eşiğinde ayakkabı fırçasıyla yapıyorum. Eğlenceli bir tarafı var, fırçayı vuruyorsun tertemiz. Bazı kitaplarım rutubetlenmiş. Tozlanmasalar daha çok rutubetlenirlerdi, yanlış mı düşünüyorum? Neme lazım güzel kitaplar okumuşum.

Okuduğum kitaplar yeniden elimden geçerken geçmiş zamanla ilgili tuhaf bir ilişki kuruyorum şimdi. Marx’ın iş makinelerine ölü-emek demesi gibi, kitaplar da ölü zamanım benim. Her biri için saatler harcamışım; işte önümde duruyor, kitap o zamanın donmuş hali: Marc Bloch’un Feodal Toplum’u 2007’nin Eylül’ünde basılmış, ama ben 2008 yaz tatilinde okudum. Hatırlıyorum benimle deniz kıyısına gitti geldi bu kitap, sayfaların arasına kum tanecikleri gizlenmiştir belki, hayır silkelemeyeceğim, orda dursunlar. Bir haftanın, bilemedin on günün donmuş hali. Buzullarda sondaj çalışması gibi bu donmayı aşamalandırabilirim: Kitabın sözünü ettiği zaman, yazarın yazarkenki zamanı, benim okurken yaşadığım zaman… hepsi bir kitap. Kitaplara bakarak kendime geçen zamanla ilgili kerteriz noktaları belirleyebilirim. Ama durun o kadar yaşlanmadım daha. Geçen zamanı yeniden yaşayarak zaman kazandığını sanıp zamanı tüketmek; yani aklımdan zorum yok.

Kitaplar benim mülküm de. Kitaplarım olduğu müddetçe asla proleter değilim. Onlar benim kaybedecek şeylerim. Memlekete kızıp başka yere göçemem, onlar gerçek ayak bağım. Kitaplar mülkün iki türünü de karşılıyor; hem gayrimenkul, hem de menkul. Kitaplığı duvara sabitledin mi gayrimenkul. Bu düz anlamı. Metaforu gösterişe dayanıyor… entelektüel yatırım. Okumuş olmamdan söz etmiyorum; okumuş olmamın göstergesi olarak orda bulunmaları önemli… beni tanımlayan bir şey, doğrudan kişiliğime geçiyor. Zenginin gardırobu gibi; sadece övünmek için değil, imrendirmek için de orda. Hadi kendime karşı bu kadar kıyıcı olmayayım, kötü huylarıma karşı uyanığım ben…

Kitaplarla bu gayri menkul ilişkim üç kez kesintiye uğradı. Üçünde de göçer haldeydim. Öğretmen olduktan sonra istikrara kavuştum. Kitaplar aldıkça yığıldı, mekanı muhkem kıldı; tam on yıldır bu evde oturuyoruz, şimdi başka bir eve taşınıyoruz. Ve oradan da kimbilir ne zaman ve nereye asıl kendi evimize taşınacağız. Şimdiden o taşınmanın gailesi de geldi oturdu omzuma.

Kitaplarımın menkul değeri kötümserliğimle ilgili. Bir gün parasız kalırsam satarım diye. Satırların altını kasten kurşunkalemle çiziyorum. Bir gün satmaya kalkarsam kolayca silebileyim. Çünkü çizili kitapların değerinin düştüğünü biliyorum.

Bir gün dünyanın tüm kitaplarını içine alan ve kendini güncelleyen e kitap tabletlerimiz olacak  ve Çince yazılmış bir kitabı anlık çeviriyle kendi dilimizde okuyabileceğiz. O zamana selam olsun.


Peki donmuş zamanı ne yapacağız?


3 Temmuz 2017 Pazartesi

Yürümeye Övgü



Kitabın başlığını bu yazının da başlığı sayın. Yoksa Breton yürümenin başka bir boyutundan söz ediyor.

* * *

Birkaç saatliğine bir araya gelip sonra herkesin dağıldığı bir eylemin gücü nereden geliyor?

Var olmanın özüne ilişkin bir soru bu.

Çünkü varlığın asıl eğilimi belli bir zamanda ve belli bir biçimde var olduktan sonra yok olması. Hiçlik.
İnsanın kendi hiçliğine direncini sağlayan şey, imge.

Toplu yürüme kendi kendini var eden bir “herkes” imgesi sağlıyor, arşivliyor. Bu “herkes” imgesi daha sonraki atıl dönemler için de sermaye. Bu şu demek: eylem, şimdisinden hareketle kendi geçmişini ve geleceğini de kuruyor. Toplu yürümenin insana bahşettiği somut varlık, “herkes” denilen varlığın ete kemiğe bürünmüş hali; dışarıda kalan soyut ‘herkes’i de belki ikna ederek değil ama kavramsallaştırarak içine çekiyor.

Toplu yürümenin düşmanını korkutup korkutmaması bir yana öncelikle eylemciye verdiği cesaret önemli burada. Bir şeyleri değiştirme gücüne inancı, daha önemlisi kendi değişimine inancı… Değiştirirken değişmek, asıl ilgilendiğim nokta burası…

CHP’nin Adalet Yürüyüşü’nün destekçisi HDP ve MHP muhaliflerinin bir araya gelmeleri; ve bu bir araya gelişi her iki taraf için de Zizek’in tabiriyle ‘kibarca görmezden gelme ritüeli’ne bağlamak nasıl mümkün olacak? 

HDP bayrağın kendilerine karşı çekildiğini görmezden gelecek, CHP mitinge katılımın engellenmesine karşı koyarak adını zikretmeden HDP’nin haklarına sahip çıkacak. Solcuların protokol bilmelerini gerektiren bir durum. Geri kalanını adaletsizlik sağlıyor zaten.