25 Mart 2017 Cumartesi

İsa'nın Gücü




                                            Dorothea Lange



İSA’NIN GÜCÜ

Aranızda hanginiz günahsızsa ona taşı ilk o atsın (Yuhanna 7/8), sözündeki kilit sözcük ‘günahsız’ değil, ‘aranızda’dır. Söz konusu zina olunca herkes Magdalena’ya karşı kendini ‘günahsız’ hissedebilir. Taş atan kalabalık günahsızlıklarından kuşku duydukları için değil kendi aralarında günahsız olanı belirleyemeyecekleri için duraksarlar. Taşlayanların arasında kendini günahsız hissedip öne fırlamak diğerlerini küçük düşürür. Söz gücünü tecritten alıyor.



REFLEKS BİR DUYGU: YARANMA

Korkuyu azıcık yaşasalar böyle olmayacak. Hayır, korkudan değil bu! Korkuya içlerinde nefes alacak bir imkân tanımıyorlar, hiç müsamaha göstermiyorlar, hemen terbiye ediyorlar onu: Yaranmayla. Yaranma bedene öyle bir refleksle bağlı ki… dengesini kaybedip düşen bir jimnastikçinin durumu kurtarmak için takla atmasına benziyor… Korku iyidir, seveceğimiz sevmeyeceğimiz varlıkları ayırırken bize refakat eder.


BEĞENİ HİYERARŞİSİ

İnsanlar sosyal medyada beğen tuşunu neden en çok kişi fotoğraflarında tıklarlar? Sadece narsisizmi göstermiyor bu (bütün suçu narsisizme atmayalım babından diyorum, çünkü narsisizm çok da özerk değil); diğerkâmlığı da peşinden sürüklüyor. Yalnız dikkat edelim Marcel Mauss’un armağan kavramı burada tersine işliyor: Fotoğrafını yayınlayan kendini armağan olarak sunmuş olmuyor, armağan beğenide bulunana ait; beğenen borç veriyor, ya da borcunu ödüyor. Bu borç alacak ilişkisi kendiliğinden bir beğeni cemaati yaratıyor. Bir de kendini bu beğeni cemaatinin tepesinde görenler var. Onların “arkadaş”lıkları başlı başına lütuf sanki. Hey, kendinize gelin en tepede Mark Zuckenberg var.


GİZEM

Gizem anlamak istediğimiz şey için bir ipucu olabilir; ama gizem bizim sevdiğimiz bir duygu olursa, bakış sadece gizemi muhafaza eder. Sosyolojik bir olayı esrarlı hale getirmekle, ondaki tuhaflıktan yola çıkmak arasındaki fark? (Howard S. Becker Hariciler’de (s.228) hissetmiş bunu.)


UYUŞTURUCU BAĞIMLILIĞI

Bağımlılık hazla başlamaz. Daha sonra acıyla başlar. Uyuşturucu; uyuşturucu yoksunluğunun semptomlarını gideren ilâç haline geldiğinde. Uzmanlar bunu çoktan tespit etmişlerdir. Benim tesellim oksimoron ifade tarzım.


ŞÜKRAN DUASI

Yetiştirme yurdunda yemek (lapa) ne kadar az olursa şükran duası o kadar uzun sürermiş. (C. Dickens’ın Oliwer Twist’ını okurken)


MUTLULUK

Kitap okurken uykumun geldiği dakikalar, hadi bir sayfa, bir sayfa daha diyerek uykuya direnmem ve nihayetinde yorganın içine doğru kayışım. Biraz önce kitap okurken sırtımı dayadığım kitaplıktan gelen duvar soğuğunun katılaştırdığı omuzlarımın yorganın içinde çözülüşü, kımıldanışlarıma sıcak ürpertilerle cevap verişi...










12 Mart 2017 Pazar

Recep İvedik Seyircisi




VARIŞ

İki katı boşuna inip çıkmışım, nihayet bir görevli bulup sordum; sinema koridorun sonundaymış, gişeler de bak hemen şurada. Saat 15.55. Evden çıkarken 16.30 matinesine yetişmeyi kafaya koymuştum. Güzel, vaktim var. Bugün iki şeyi hayatımda ilk kez yapacağım. AVM’de ilk kez sinemaya gideceğim ve ilk kez bir Recep İvedik filmi izleyeceğim. Metrocity’yi tercih etmemin nedeni bir öngörü, İstanbul’un medyan değerini temsil ettiğine inanıyorum.

İşin en zor kısmı gişeci kızın hangi filme sorusuna cevap vermek. Bir Recep İvedik seyircisi gibi görünmeliyim. Utanıyorum da. Ama fazla değil. Bundan zoru da var: Bir kitapçıdan Elif Şafak romanı istemek gibi. Biliyorum, kibrin entelektüel biçimi de berbat. Kasma dedim kendime. Hatta hiç kasma gülmen gelirse kendini tutma gül, hatta böyle söylediğin zırt pırt aklına gelen bir telkin de olmasın… buna izin verme. Ağzını açık bırak, alt dudağın aşağı sarksın, hafif gülümse… bugünkü arzun buydu ve arzuna kavuşmak üzeresin. 

Tamam. Ama bu ağız kısmı diksiyonumu bozdu. Gişeci kıza Recep İvedik derken ‘c’ ve ‘p’ harflerini yuttum, dilim dolandı ‘Revedik’ gibi bir şey yuvarladım. Ulamaya bak. Mümkünse sıra başı olsun dedim. Araya belagat sıkıştırmasam olmaz, ille olacak. ‘Mümkünse’ ve ‘sıra başı’ öyle mi? Neyse kız dikkat etmedi söylediklerime, önünüzde ekran var ordan seçebilirsiniz dedi ve ilave etti isterseniz 16.00 matinesi de var. Hayır film başlamamış, reklamlar yedi sekiz dakika daha sürermiş. Ekrandan koltuğumu seçtim. Seçerken bir şey dikkatimi çekti. Daha sonra sinema salonunda da doğrulanacaktı bu.

GRUP ve KALABALIK

Benden başka kimse tekli yer seçmemişti. Herkes Recep İvedik filmine toplu gidiyordu. Bunu aklımda tuttum. Salon kadın ağırlıklıydı. Şöyle: Belki kadınlar erkeklerden fazla değildi ama çocukların başında kadınlar vardı, çocukları kollayan ses onlardan çıkıyordu(1). Kadınlar birbirleriyle de sesli konuşuyordu, sanki oturdukları sokakta camdan cama lâf atıyorlar. Ses mekânı imar eder. Sesin bu karakterine aşinayım… tanışık sesler mekâna sahiplik kazandırır ya, öyle; İstanbul’da yaşayan falan kasabalılar buluşması gibi. Ayrıca yerelliğin tecrit edici şiddetini hesaba katın... Çocukların ellerinde mısır patlağı. Saçları jöleli iki genç erkek ön tarafta oturuyorlar, sessizler. Çaprazımda yaşlı adam ve bir kız çocuğu, dede torun herhalde. Geri kalanlar dörderli beşerli gruplar. Birazdan gülme onların hepsini kalabalık haline getirecekti. Gülmenin herkesi içine alan sırnaşık tınısından mıdır nedir,   gülme dokunma özleminin ikamesi gibi işliyordu. Bir eğilim bu. Burada bir ayrım yapayım, gerçek sinema seyircisi değiller, onlar Recep İvedik sayesinde evlerinden ailecek sinemaya doluşmuş gruplar.


GÜLMEK

Ben gülemedim.

Ama gülenlere kulak verdim… Bir kere başıma gelmişti bir otobüs firmasının bekleme salonunda TV’de bir komedi filmi izleyen bir adama takılmıştı gözüm, tam da gülme efekti sırasında gülüyordu, aslında gülmüyordu efekte eşlik ediyordu demek daha doğru, efekt onu zamanlama konusunda yönlendiriyordu sadece, belki de şöyle demeliyim: güler yüzlü olmanın itibarını elde ediyordu (TV’de komedi filmlerinin gülme efekti gülünç anları işaret etmez, insana yalnız olmadığını hissettirir)… Evet, gülenlere kulak verdim; en çok nerede gülüyorlar, nasıl gülüyorlar? Kadınların ve çocukların güldüğü yerler? Arkadan başat bir kadın gülmesi… Gülenlerin amigosu; hem gülmeyi başlatıyor hem de bir şeyler söylüyor:

“Hahha hahha hay! Allah canını alsın, tuh Allah kahretsin seni! Hahha hahha hayy!”

Diğerlerinin gülmesinde onun gülmesinin de payı var galiba. Sinema onlar için bir gülme mekânı. Sinema gülme histerisi yaratıyor ve bağışlıyor. Kadınların uluorta gülmesi kolay iş değil, buna modernizmde alınan bir merhale olarak bakabiliriz. Bir hatun bacımız şöyle sorabiliyor mesela:

“Bugün arkadaşlarla sohbet ederken konu böyle bir detaya geldi. Gülmek günahtır ve bununla ilgili ayetler vardır dedi bir tanesi. Hepimiz şaşırdık açıkçası saçma geldi hepimize. Böyle bir şey varsa hepimiz günahkar olmalıyız şu durumda. İnandırıcı değil. Bu konu hakkında bilgisi olan var mı?”(2)

Bülent Arınç da şöyle söyleyebiliyor:

“Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak.”

Recep İvedik bir gülme filmi. İnsanlar buraya hep beraber gülmek için geliyorlar. Bu kadar insanın yolunun çakışmasını sağlayan ortak dürtüler: Gülmek ama toplu gülmek, ayin gibi. Muhafazakâr şuura karşı yine muhafazakârların toplu suç ortaklığı da diyebiliriz. AVM’de bulunmanın amacı (daha sonra bunu tanıdıklarına anlatma). Ailecek film izlemek, aile bağıyla sosyal bağ arasında kurulan köprü. Gülmenin sinemayla zamana ve mahremiyet mekânına kavuşması, özel bir konum alması (Bülent Arınç’ın söylediğini hem çiğneyen hem de onunla uzlaşan, yoruma açık bir konum)… Tüm bunların yanında muhafazakâr toplumun sinema ihtiyacına cevap vermesi. Benden duymuş olmayın, filmin on dakika arasında ikamet ettiğim yerdeki Kız Kuran Kursu’nun kadın öğretmeniyle karşılaştım, beni görünce şaşırdı ‘Aaaa!’ nidasıyla ‘Siz de buradasınız,’ dedi ‘Kızınız ve eşiniz nerede?’ Yanım boştu ve o boşluğa bakarak konuştum, ‘Evet, yoklar. Buraya yalnız geldim… Siz?’ ‘Ben çocukları getirdim.’ dedi, güldü, filmin kalıntısı bir gülüşle… 

Daha sonra öğrencilerime sordum, altı yedi kişinin hepsi de ailecek gitmişlerdi sinemaya. Saliha hariç. Onun hikâyesini en sonra anlatacağım. Veli toplantılarından biliyorum, öğrencilerimin aileleri muhafazakârdı. Filmin başında Recep İvedik’in katıldığı cenaze namazı sahnesi muhafazakâr gülmeyi iyi anlatıyor. Recep İvedik namaz cemaatinin ön sırasından yer kapmaya çalışırken biriyle itişmesi, imamın kınamsık bakışı ve ‘El Fatiha’ deyince Recep İvedik’in ‘Kimse bilmiyor bu duayı herkes içinden okuyor hocam’ demesi salonda gülmeyi patlatıyor. Burada gülme bir kendine gülme aslında; ama bu ancak dolayım içinde ast üst ilişkisiyle gerçekleşiyor. Dobralık astın üzerinden geliyor. Recep İvedik bir montaj: dobralığı destekleyen iriyarı bedenle kabalığın birleşmesi. Kabalığı kötü anlamda söylemiyorum, naif bir tarafı da var. Naif burada iki kılıkta da kasıtlı göründüğü için ilginç, hem dobra hem kaba. Naife hep güçsüzlüğü yakıştırdığımız kılık Recep İvedik’e uymuyor. Freud, Espri Sanatı’nda naif’i espriye en yakın komik biçim olarak tanımlarken yanılıyor muydu acaba? Önce Freud’un sözünü alıntılayayım, sonra tartışacağım bu sorunu.

“Bir kimse bir yasağı, bu yasak kendinde bulunmadığı ve sonuç olarak hiçbir çaba tüketmeden üstesinden gelebileceği için, hesaba katmadığında naif fışkırır. Naif (safdil) insanın bizi etkilemesi için, o insanın bu yasağa sahip olmadığını bilmemiz yüzde yüz zorunludur, aksi takdirde ona artık naif değil saygısız deriz, sözlerine gülmeyiz, rahatsız oluruz.” (3)

Peki Recep İvedik’e neden gülüyorlar? Naif olduğu için mi, yoksa bu naiflik Recep İvedik tarafından ancak üçüncü kişi üzerinden bir kontrastla elde edildiği için mi? Üçüncü kişi diyorum, çünkü üçüncü kişi uzakta olan, ikinci kişi ise Recep İvedik'le sıkı fıkı olan seyirci.

Çocuklar en çok Recep İvedik’in dünya rekoru için çömelmiş halde halter kaldırırken taytının poposundan sökülüşü esnasında güldüler. Öğrencilerime sorduğumda da aynı sahneye güldüklerini öğrendim. Piaget’nin algı hiyerarşisinde yetişkin algısında ‘götünü yırtmak’ deyimiyle sözün düz anlamının çakıştığı an, çocuk algısında sadece gerçek anlamına sahip. Naiflik çocuğun geride bıraktığı ama hâlâ içli dışlı olduğu bir durum. Çocuk bu gülüşle naife mesafeli bakmıyor, çocukluğunu yeniden üretiyor… Kadınlar kusma sahnelerinde güldüler. O arkadaki kadının kahkahası yok mu?..  Burada biraz durmak istiyorum. Son beş on yıldır mı desem kusma sahneleri pornografik bir gösteri halini aldı. Pornografiden kastım gizlenen gerçeğin insanın yüzüne çarpması, boca etmesi. Aleniyetin şiddeti. Rol yapanın işini de kolaylaştırıyor bu, dikkat safi eyleme ve ağızdan çıkan ifrazata kayıyor. İğrenme rolün gerçekliğini kuvvetlendiriyor. Üstelik iğrenme duygusu seyircinin üzerine yıkılmışken. İğrenme daha çok kokuyla gelen bir duygu olduğu ve sinema henüz bu efekti yaratmadığı halde. Kokuyu çağrıştıran ifrazata dayalı görsel iğrenme sinemada insanın mahremiyetine bir saldırı. Kıdım kıdım ilerledi bu. İzleyici sinemanın gerçekliğini kendi bedenine birebir yansıtarak. Tam da korku filmlerinde gerilime komik filmlerde kahkahaya dönüşecek patlama potansiyeli. Ama bu iğrenme duygusunun komik potansiyeli kadınlarla yakından bağlantılı.  Kadınlar iğrenme duygusunu daha kolay tolere ediyorlar. Onlarda hemşire ruhu var. Öncelikle anneliklerinden geliyor bu, çocuklarının dışkısını, kusmuğunu temizlerken; çamaşır ve bulaşık yıkarken, yatalak büyüklerine bakarken, duruma alışıyorlar. Filmdeki kusma sahnelerinin komik saldırganlığı kusmuğun çevredekilere bulaşmasından kaynaklanıyor. Kadınların kahkaha patlamasının nedeni kusmuğun her tür özeni ilga etmesinden. Kadınların temizlik, özen, titizlik hassasiyetiyle korkuları arasındaki sıkı ilişkiyi Almanca ‘die Sorge’ sözcüğü iyi anlatır. ‘Die Sorge’ Almancada hem endişe hem de özen (sorgfalt) anlamına gelir. Bunu sözcüğün yan anlamı olarak değil yan etkisi olarak düşündüğümüzde insanın ancak özen gösterdiği şey için endişelendiğini anlarız. Ve endişenin patlamaya ihtiyacı vardır. Sürekli pislikle uğraşan ve kendisi temizliğe mahkum olan kadının özeni/endişesinin kusmukla derridacı tabirle yapısöküme uğraması… Ah o kadının kahkahası…

Gülme algısı neden çok hızlıdır?


GÜLME HIZI

Aslında bu soru doğru değil. Gülme ile güldüğümüz şeyin kurgusu arasındaki mesafe çok kısadır. Yoksa bizim gülme modumuz ile olayın gülünç hale gelmesi duygusal bir yatırım işi. Çok güldüğüm bir olayı anlatayım. Bu olay bana anlatıldı. Yıllar önce -12 Eylül bir milattır ya- 12 Eylül’den önce Ankara’da üniversiteli arkadaşlarım Akün Sineması’nın arkasında yer alan nispeten entelektüellere hitap eden Çağdaş Sahne’ye gidiyorlar. Sanıyorum Zoltan Fabri’nin bir filmine. O zamanlar Çağdaş Sahne sinamatek hizmeti de veriyor. Yalnız bir sorun var, film orijinal dilinde ve İngilizce altyazılı. Seyirciler bazı sahnelerde gülüyorlar. Arkadaşlarımın hiçbiri İngilizce bilmiyor ve gülemiyorlar da (acaba seyircinin gülmesini bir efekt olarak algılayıp karanlığın bağışladığı kendi bireyselliklerinde için için gülümsüyorlar mıydı?). Sonra filmin bir yerinde belki de gülme anını tutturmak için arkadaşlarımdan biri salonda çıt çıkmazken basıyor kahkahayı ve yüksek sesle ‘Biz de para verdik amk!’ diyor. Diğer seyirciler buna gülmüyor. Arkadaşlarım da gülmüyor. Ama bu olay anlatıya dönüştüğünde hep beraber gülüyoruz. 

Hayır gülme algımız o kadar hızlı değil. Biz gülmeye hazır hale geliyoruz.


İMRENME

Recep İvedik seyircisinin gülme ihtiyacı imrenme duygusunu yok etmekle ilgili…

İmrenme paradoks bir duygu. Kişi diğerine hayranlık duyarken kendinden utanıyor. Dikkatinin yarısı diğerine yönelikken diğer yarısı da kendine. Biraz açmam lâzım. 

İnsan kıskanırken ya da haset duyarken dikkati diğerinde yoğunlaşır, kendinden çıkar. Kıskanç kişi nedir onda fazla olan diye rakibini meraklı bir gözetimle takip ederken, hasetkârın kem gözleri sürekli kötücül bir beklenti içindedir; nazar etmek ister. Kıskançlık kolay kamufle olan bir duygu. Haset ise bedenin tüm kötücül salgısını dışa vuran, kişinin niyetini destekleyen bir silah. Haset diğerinin üzerinde bıraktığı etkiyle kendini gerçekleştiren kehanet gibi işler. Bende olmayan onda da olmasın der. Bir kitle psikolojisi olarak haset mesela Türkiye’nin Avrupa Birliğine alınmayışı karşısında Avrupa Birliğinin dağılmasını umar... İmrenmeyi bu iki duyguyla kıyaslayarak ele alalım şimdi. Çünkü Recep İvedik filminde ve bu filmi izleyen seyircide bütün yapı imrenme üzerine kurulu.

İmrenme; kıskançlık ve hasetten farklı olarak kendinden hoşnutluğa varabiliyor. İmrenme duygusu kendine karşı kayıtsız değil, insan bu duygusunu bir şekilde özbilince dönüştürebiliyor. Hem bu duyguya hem de bu duyguyu yok etme arzusuna sahip. Bunun en güvenilir yolu taklit. Taklit hem özenmeyi hem de alaya almayı içerebiliyor. Tek bir davranışta bile mümkün bu. Yani imrenme, imrenme duygusundan kurtulma arzusunun da ta kendisi. İnsanlar imrenmenin bu ikili karakterini, kendi lehlerine çevirme eğilimindedir. Şöyle: İmrendiği şeye musallat olan kendisidir, “kurtulma” kendi duygusundan değil de yabancı bir şeyden arınma gibi gerçekleşir. Burada imrenenin taklidini zübbenin taklidinden ayırmak gerekir. Zübbe özenmeyle taklit ederken, imrenen alaya da evrilecek biçimde çiftanlamla taklit eder. Recep İvedik’in uğraştığı kafile müdürü zenne biridir mesela. Batı taklitçiliğinin bu tür bir imrenmeyle sürekli zenne kılığında betimlenmesi boşuna değil, adeta bir gelenek. Batı’yı kendi içimizde züppede mücessem kılmak imrenme duygusuna karşı tamiratı da başlatıyor. Halk (Recep İvedik seyircisi), Batı’yı ancak züppeyle alay edebildiği sürece benimsiyor. Bu ona kestirmeden kendinden hoşnutluk duygusu veriyor.  

Bir öngörüm vardı; hapşırır gibi, gaz kaçırır gibi gülüyorlardı… hani gülme semptomu diye bir olgu vardır, insanlar kaba güldürüde enerjilerini birden boşaltırlar ve kendilerini gülüşlerinde çıkardıkları sesle ele verirler. Tam o anda. Hakikat anı. O ses sınıfsaldır da... iğrenme ve imrenme duygusunu karışımı... Türkiye’de kaba güldürünün tözünde bir değişiklik yok. Karagöz Hacivat ilişkisi. Tarihin bir yerinde bulup çıkarılan Karagöz-Hacivat’ı kastetmiyorum. (Ulusal tarihler kendi kültürlerinin kökenine kesintisiz bir süreç yakıştırırlar, palavra tabi) Gülünçlükte ne değiştiyse her şey Tanzimat sonrası başladı. Mesela 2. Mahmut askeri kıyafeti değiştirmeden önce deneme amaçlı birkaç askere sivil görünecekleri şekilde pantolon giydirmiş, yanlış hatırlamıyorsam Mahmutpaşa taraflarında sokağa salmış. Askerler esnafın elinden zor kurtulmuş az kalsın linç ediliyorlarmış. Muhtemelen “ibne” diye. Olayın kendisi agresifken, olayın yeniden üretilip bu şekilde anlatılması gülünç. Biraz düşününce bu gülünçlükten başka bir gülünçlük yaratılabilir. ‘Eğer şöyleyse etek giyeceğim… eğer böyleyse etek giysin…’ gibi günümüzde kullanılan cinsiyetçi dile nazire Tanzimat sırasında zaten etek giyen erkeklerin ‘Eğer şöyleyse pantolon giyeceğim… eğer böyleyse pantolon giysin’ biçiminde zihnimizde karşı karşıya geldiğini düşünelim. Şu soruyu sormak gerekir: Recep İvedik kaba güldürüyü neden aşırı erkeksi tiplemeyle elde ediyor? Aslında nasıl?.. 

Önce aşırı erkeksilik ne demek? Bunun bende net bir cevabı var: Kadınsızlık!.. Bunu çok geniş anlamda söylüyorum, adamın karısı, sevgilisi olabilir… aşırı erkeksilik kendini kadınlardan dil olarak, davranış olarak kalın çizgilerle ayırma; en ufak bir kadınsı bulaşmaya karşı erkeksi bir teyakkuzla tepki verme hali. Aslında arada sırada ortaya çıkan diğerinin “ibne”liği bu hali koruyor, “ibne”ye gösterilen tepki üzerinden emniyete alınan sosyal bir erkeksilik. Homoseksüelliğin “ibne” üzerinden tarif edilmesi, gerçek homoseksüel popülasyonu da gizliyor. Oysa “ibne”nin ilişkiye girdiği de ibnedir… bunu giren çıkanın belli olduğu bir ilişki biçiminde söylemiyorum, aksine kimin kime girip çıktığının belli olmadığı bir izbelik, bir mezbelelik var ortada. Bu yüzden gerçek homoseksüel kimlik yerli yerine oturmuyor. Acaba Recep İvedik bu sosyal “ibne”liğin tezahürü mü? Dilden bakalım: Batı “ibne”liği temsil ediyor. İçoğlanları parlak, beyaz çocuklardan seçildiği ve Osmanlı’nın batı topraklarından getirildiği için böyle hazır bir coğrafi imaj var zaten. Batılılaşmanın görünür yüzü ilginç, biçimle geliyor ve sırıtıyor; kılık kıyafet ve adabı muaşeretle (‘adabı muaşeret’ Arapça olsa da sözcük terkibi Batı kökenli). Batılılaşmayı Batı’nın dayattığı bir Cizvit faaliyeti gibi düşünmemek gerekir. Batılılaşma talebi hep Doğu’dan geliyor. İki basit dürtüsel duyguyla: haset ve kıskançlıkla. İmrenme daha sonra, bir iç süreç… Tuhaflığa dikkat çekmek isterim burada: Yerel olan Batı’ya karşı bu duygularla doluyken tepkisini göstereceği Batı’yı yine yerelde buluyor. Çünkü batı batıdadır, içimizdeyse batılı değil Batı’ya benzeyenler vardır: Zübbeler, zibidiler, ibneler, Hacivatlar… Marcel Proust Sodom ve Gomorra’da Türk Büyükelçisinin eşinin sonradan görmeliğini anlatırken biraz ihtiyatlı bir dil kullanır, hanımefendiyi madara etmez, biraz kollar. Bunun nedenini biliyorum galiba: Batılı olmaya çalışan bir sonradan görmelik gerçek mekânında göze batsa da gülünçlükten çok zavallılığıyla ön plandadır. Proust adı geçen kadın için “Hafif bir Doğulu bayağılığı ve tenselliğiyle…” (4) der. Ama o kadın Türkiye’ye geldiğinde zübbe olur, Hacivat olur. Şimdi Karagöz Hacivat’tan konuşmanın sırası…


KARAGÖZ ve HACİVAT


Biz Karagöz’e güleriz. Hacivat, Karagöz’ün gülünçlüğünü inşa eder, yan tiplemedir; karakter değildir ama. Hacivat doğru söyleyen, Karagöz hep yanlış anlayan taraftadır. Bu yanlış anlama sözcük oyunlarıyla yürüse de oyunu Hacivat kurmaz. Hacivat sadece konuşur, Karagöz çarpıtır. Çarpıtmanın kasten olmadığını sağlayan bir şey var: Cehalet! Ama bizi güldüren şey Karagöz’ün cehaleti değildir yine de. Biz cahil biriyle ona dışarıdan gelen kültürün karşılıklı birbirini amorf eden haline güleriz. Burada hem kültür çarpılır hem de artık bu karşılaşmayla doğal halini yitiren cehalet. Çünkü Karagöz meraklıdır, öğrenmek ister. Hemen aklıma gelen bir kıyaslama: Karadenizli Temel’de bu merak yok mesela, o inatla değişmezliğini korur. Temel, gülünçlüğü kendi içinde bir üretim olarak, bir tarz olarak yaşar… Hacivat Batı’yı temsil eder. O Batılı sözcükleri kullanır, adabı muaşeretten söz eder, sözcükler mecaz ağırlıklıdır vb. Karagöz Batı’ya karşı kendini savunur güya. Bu bir anlamda doğru da. Ama sonuçta Hacivat kazanır, pedagojik mesaj gereği diyelim. Batılılaşma ancak gülünçlük bedeliyle kabul edilebilir! Ya da doğru sözcükle: kamufle olur. Yerellik batılılaşırken kırıp dökmeden tam da bu gülünçlüğün üretimi. Dipten gelen dalga… Bir savunma…

Şahan Gökbakar Recep İvedik’e karşı gizli ırkçı. Tersine ırkçı da diyebiliriz. Şahan Gökbakar’ın girdiği kılık (davranışı, konuşma biçimi değil), yani kendine verdiği fiziksel görünüm Anadolu’nun bağrını temsil ediyor. Ayının kendinden hoşnut hali. Ege’nin Trakya’nın adamına benzemiyor. Neden böyle dağdan indim şehre tipi? Şahan Gökbakar bedenini başkalaşıma sokuyor; bu tebdili kıyafetten ya da rolünü oynamaktan farklı. Kendi gerçek bedeniyle Recep İvedik’e karşı yabancılaştırma efekti uygulayan bir durum yaratıyor. Şahan Gökbakar bir batılının gözüyle yaratıyor bu Anadolu öküzünü. Var olan yaşayan bir tip değil bu, bir imge. Herkes bu imge üzerinden kendine karşı kontrollü bir ırkçı haline gelebiliyor. Hem, bakın ben aslında böyle değilim diyor hem de onun bizden biri olduğunu akılda tutmamızı sağlıyor.. Kimse Recep İvedik üzerinden kendini olumsuzlamıyor. Peki gülünçlük nasıl ortaya çıkıyor? Paradoks şurada ki, Recep İvedik tipi tam da içimizde Batılılaşan birinin çizebileceği gülünç bir tip!.. Son cümleyi açmam lazım…

Rakım Efendi Felatun Bey ironisi değil, bu tipleri ancak içeriden batılılaşan Ahmet Mithat gibi birinin yaratabileceği gerçeği ironik. Recep İvedik yabancılaşmanın çok başlarında henüz, burada asıl yabancılaşan Şahan Gökbakar. Yerel batılılaşma sürecinde kemale ermiş olan o. Bunu da kendine yabancılaştırma efekti uygulayarak gerçekleştiriyor. Almancada “yabancılaşma” (entfremdung) ve yabancılaştırma (verfremdung) birbirinden farklı iki sözcük. Hegel ve Brecht’in kulaklarını çınlatan bir durum var ortada. Yani her halükarda batılılaşma kazanıyor. Ama bunun mükafatının gülünçlük olması ilginç. Açmak istediğim konu bu.

Gülüyorum o halde iyi noktasına varmış iş. İyi de neden gülüyorum? Tabi bunu kendi adıma soracak değilim. Bir kere hiçbir Recep İvedik filminin tamamını izleyemedim. Beni itti. Neden ittiğini anlatıyorum. Öte yandan insanlar neden ve nasıl gülüyorlar? Ve bu rağbet patlamasının nedeni ne?.. Elimizde bir yığın gülme çeşidi var. Birçoğu histerik. Sorun bir “komedi” filmi olunca gülme sosyal bir histeriyi de gösterebilir. Diyelim ben de bu sosyal histeriye kapılabilirim. Çünkü gülme bulaşıcı bir hipnoz yaratıyor. Sinema salonunda insanların hep beraber gülmesini kastetmiyorum sadece. Ama bu da çok ilginç geliyor bana: Bergson, Freud, Zupancic gülme üzerine yazdılar, kendi gülme özgünlüğümüzün ne olduğunu anlamaktan sapmamak için onların yazdıklarını aklımda tutuyorum. Burada gülmenin bir mekâna ve hazır bir klişeye dönüşmesi ilginç. Gülmek için mekan, zaman ve tipin insanlar için yaratılması ilginç. Aslında absürt! Absürdü kavrarsak gerçek gülme başlar…

Gülme biraz enfiye çekmeye benziyor. Enfiyenin keyif nesnesi olduğu geçtiğimiz yüzyıllarda ipince kıyılmış tütünü burnuna çeken kimse hapşırıyordu. Ama burada hapşırık bir yan etki olduğu halde sanki asıl keyif gibi görünüyordu. Geçtiğimiz yüzyıllar enfiye bağlantısında hapşırmanın ayıplanmadığı zamanlardı. İçinde yaşadığımız yüzyıl da mutluluğun gülmeyle yapıntı bir bağ kurmasından adeta bir gülme fetişizmiyle dolu. Gülmeyle mutluluğun hatta eğlenmenin bir ilgisi yok. Tabi benim çıkıp da ey insanlar aslında siz mutsuzsunuz diyecek halim yok, estağfurullah. Ben kendi mutluluğumun peşindeyim, bu insanlar neye gülüyorlar? Şimdilik bu soruya derinlemesine vakıf olamadığım bir sır muamelesi yapıyorum. İstediğimi bulunca mutlu olacağım, Bayburtlu Zihni gibi güleceğim de…

Gülmenin bir aidiyet tarafı da var, yani toplu gülmenin. Ama bunun kendini mutlu hissetme tarafı bir dolayım üzerine kurulu: Diğerkâm gülme. Ancak başkasına mutlu görünmemiz diğerinin yüzüne yansırsa mutlu olabiliriz gibi… Tabi Recep İvedik bir grotesk. İyi ki bu sözcük var. Ve bu tartışma içersinde açmadım ama bu kavramı komedinin zıttı olarak düşünüyorum… Marx’ın Hegel’in sözüne anıştırma yapan bilinen bir sözü vardır. ‘Tarih bazen tekerrür eder, ama birincisinde trajedi olan ikincisinde komedi olur.’ Bu sözün sonunda yer alan ifade Türkçeye “komedi” diye çevrilmiş. Ben bu sözcüğün orijinal metninde “farce” olduğunu çok sonra öğrendim. Elinizde böyle nüans yaratan bir sözcük olunca her şey değişiyor.

Louis Bonaparte bir grotesk üretebilir ancak. İsmi bile grotesk Louis(16.’ya kadar ulaşmış kral adı) ve Napolyon Bonaparte… Eklektik isim. Recep İvedik… benzer bir eklektikte değil mi? Recep (geleneksel İslami), İvedik (Öztürkçe tuhaflığı)

Biz kendi ismimizi seçmiyoruz, Recep İvedik bizzat komiklik olsun diye seçilmiş bir isim; bize ismiyle baştan komikliği vaat ediyor. Ne var bu seçimde? Öncelikle dışarıdan, yarı batılılaşmış birinin (Şahan Gökbakar) gelenekseli gülünçleştirerek mimlemesi var. Dikkat edin bu gülünçlüğün aşağılamaya yakın bir tarzda elde edilmesi boşuna değil. Mesela Recep İvedik’in arkadaşının adı Nurullah. Hemen belirteyim Kemal Sunal’ın oynadığı Şaban ismi de benzer bir etkiye sahip. Burada birkaç tür yerellik söz konusu. Birincisi Recep İvedik’in komikliğindeki yerellik, ikincisi Recep İvedik’in sataşkanlığıyla gülünç duruma düşen yerellik. Başka? Bu filmi sevenlerin, gülenlerin gişe rekoruna katkıda bulunanların yerelliği. Son derece aktif kendini gerçekleştiren bir yerelleşme süreci… Yerele karşı yerel… Batı düşmanlığıyla ideolojik bir meşruiyete de bürünüyor ama gerçekte ancak böyle bir şablonla batılılaşabilenlerin yerelliği.


FİLM SONRASI SALİHA’NIN HİKÂYESİ


Teneffüste bahçede volta atarken Saliha yanıma geldi.  “Öğretmenim biz filme Metrocity’de gittik.” dedi. “Yaaa,” dedim, “saat kaçta gittiniz?” “Saatini bilmiyorum öğretmenim.” dedi. “Vay be Saliha, belki de karşılaşabilirdik orada.” “Siz hangi salona gittiniz?” “Salon 8’e,” dedim. “Biz de,” dedi. Aynı salona gitmemiz keyiflendirmişti onu. Gülüştük, sonra bir sessizlik oldu. Ama Saliha ille konuşacak bir şeyler bulur. “Annem, babam sinemaya girmediler,” dedi. “Neden?” “Tam bilet pahalı olduğu için, masraf çok olur diye sadece abimle bana bilet aldılar.” dedi. Saliha'nın annesi geçen yıl okulda temizlik işçisiydi, Okul Aile Birliği maaşını ödeyemediği için bu yıl başka bir yerde aşçılık yapıyor. Babası bir sitede güvenlik görevlisi. Saliha mutlu bir çocuk. Belli ki evlerinde sevgi var. Çoğu çocuğun evinde olmayan şey; çocukların hallerinden anlarsınız bunu… Saliha'nın sinema macerası akşam aklıma geldi. Aklımı kurcalayan bir şey vardı, acaba Saliha'nın anne ve babası sinemaya sadece çocuklarını mı götüreceklerdi, yoksa kendileri de gideceklerdi de bilet gişesinde mi fikir değiştirmişlerdi?

Ertesi gün Saliha'ya sordum bunu. “Öğretmenim, babam önce hepimize bilet aldı, sonra pahalı gelince kendilerininkini geri verdi.” dedi… Bu beni hüzünlendirdi. Ama belli etmedim… Komik bir filme giderken bir dram da yaşanabiliyordu. Saliha bunun farkında değildi…
















(1) Recep İvedik filminin vizyona girdiği hafta sonu Taksim’deydim. Galatasaray’a kadar yürümüştüm. İşte izlenimlerim: Hafta sonuna ve güzel havaya rağmen eski kalabalık yok. Kalabalığın kalitesi de değişmiş. Bir iki sene önceye kadar 3 erkeğe 2 kadın düşüyordu, 3 erkeğe 1 kadın düştüğü de oldu ama şimdi 4 erkeğe 1 kadın, ara sokaklarda 5-6 erkeğe 1 kadın. Daha önemlisi güzel kadın çok az. Hatta hiç yoktu desem günaha mı girmiş olurum?
Sinemalarda Recep İvedik 5’in gişe kuyruğu caddeye taşmış, genç bir adam sıranın sonunda bekleyenlerle karaborsa bilet pazarlığı yapıyor ‘15 lira, bak ben size söylim bilet bulamayacaksınız,’ diyor...
İki gün sonra derste Recep İvedik 5’i izleyen var mı diye sordum öğrencilere. Sadece bir kız gitmiş. Ailecek gitmişler. Konusunu anlat dedim. Gülerek anlattı. En çok hangi sahnede güldüğünü sordum. Söyledi. Tamam dedim ben de gideceğim bu filme. Benim adıma çok sevindi…
Martin Scorsese'ın "Silence" filminin vizyon tarihi Recep İvedik 5 izdihamından ötürü ertelenmiş…
Şimdiden gişe ve hasılat rekorlarını kıran Recep İvedik 5 acaba bu toplumun sosyolojik sırrı mı? Recepler arasında el atılası muntazır bir bağ mı var? Evet Recep İvedik 5’e gideceğim ve bu muntazır ilişkiyi gözlemleyeceğim. Grotesk, yani kaba güldürü… sadece gülünçlüğün yarattığı sert bir talep; aşırı yerelleşmeyle geliyor…
Recep İvedik 1’den bu yana nerdeyse on yıl geçmiş. Recep İvedik’le büyüyen koskoca bir nesil…

(2) www.kizlarsoruyor.com › Aşk İlişkileri

(3) Freud, Espri Sanatı, s. 148, Çev. Erdoğan Alkan, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 1996 İstanbul


(4) Proust, Kayıp Zamanın İzinde, Sodom ve Gomorro s.66, Çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 1998 İstanbul


5 Şubat 2017 Pazar

Oyun Üzerine




İnsanlar direkt ilişki kuramazlar. ‘Direkt ilişki’nin muğlak bir ifade olduğunu baştan teslim etmem gerek. Çünkü direkt ilişki deneyimlenebilir bir şey değil. İnsanlar araya üçüncü olguları katarlar, hatta kendileri de bu üçüncü olguların taşıyıcısı hüviyetine bürünürler. Saat kaç? Hava soğuk. Bu kitap çok güzel vb. Daha iyi anlatmak için şöyle söyleyeyim: İnsan hiç konuşmasa bile beden dili üçüncü bir olgu gibi işler. İnsan bedenindeki dilden sıyrılıp üryan kalamaz.

Oyun, çöpçatandır.

Oyun… kendisi de bir üçüncü olgu olmasına rağmen insanları direkt ilişkiye yaklaştıran en iyi araç. Wittgenstein oyunun tanımlanamayacağını söylerken haklıydı. Bir adım daha atalım: İnsan diğer insanı talep eder, ama böyle görünmek savunmasız kıldığından her ilişki oyuna evrilir. Yani oyunun tanımlanamayışı ciddiyetin içinde erimesindendir…


Oyunun çocuk için çekiciliği hayatın sıkı kurallarını ihlâl etmesiyle handikaplı. Oyunun kendi kuralları ise bu ihlâli var olma ciddiyeti üzerine yeniden kurmasıyla özerk. Ne demek istiyorum? Çocuk eğitimle ideal bir norma kavuşabilir, oyunda ise özgün karakterine.

Oyunun itaatkâr ciddiyetin zıttı gibi görünmesinin bir tarihi var tabi. Bu iki kavramı sebep sonuç ilişkisi içinde düşünmek de mümkün. Ama hangisinin sebep hangisinin sonuç olduğuna dair bir milat belirlemek baştan sakat. Sanki doğuştan oyuna meyleden çocukları bir yere hapsedip onları eğitmek; ya da  otoriter pedagojiden sıkılan çocukların oyuna meyletmesi. Hangisi diğerini önceliyor? Oyun ve pedagojinin sırasıyla olumsuz ve olumlu imajı zamanla toplum algısını da oluşturuyor. Geçtiğimiz son iki yüzyılın büyük pedagogları (meslekleri bugünkü gibi bir uzmanlık değilse de) bu algıya karşı ‘çocuk’u icat ettiler. Oyun zamanı ders zamanından ayrıldı. Çocuk oyun arzusunu bu gayri zamana ertelemeliydi. Teneffüs ve beden eğitimi dersleri bunun içindi… Laik eğitimin çocuklar için medreseden veya manastırdan radikal farklılığı pozitif bilim dersleri değil, oyuna tanınan bu imkândı işte: Eğlenmek!


Sadece eğlenmek mi? Hayatı oyunla taklit etmek ve hayatın kasıntı külfetini tiye almak: Çocuk bunu elbette bilgelik olsun diye yapmasın, ama hayata oyunun dolayımıyla dönmek ister istemez bu bilgeliği kazandırır.

Oyunun pedagojiye dahil edilmesinin tarihsel arka planı ilginç.  Türkiye’de yirmi yıllık mazisi var, yok. Eğitimin katı disiplinle yürütüldüğü ilk zamanlarda oyun yasaktı. ‘Oyun oynamayı bırak!’ Disipline uymayan her tür davranışı oyun diye telakki eden geleneksel otoritenin bu sözü, azarlayıcı tonundan hiçbir şey kaybetmeden bugün hâlâ söylenir. Çocuğun dikkat dağınıklığı bir oyuna angaje olduğunu göstermez mi zaten. Oyun kendi başına bir kurallar bütünüyken, ancak dersten kaçışla anomali olur; tam da ders dinleme denilen kurala karşı. Oysa mutlak bir dikkat dağınıklığı yoktur, derse dikkat etmeyen öğrenci oynadığı oyuna dikkat ediyordur. Oyun, anlamı genişleyen bir sözcük (Huizinga, oyun üzerine denemesinde bu sözcüğü dünyanın önemli dillerindeki anlamlarını karşılaştırmış)(1). Öğrenci dersi dinlemediği halde dersi dinliyormuş gibi, arkasına yaslanmış, gözünü öğretmene dikmiş halde bir başka “oyun” oynayabilir: Tiyatral oyun.

Son zamanlarda ‘oyunla öğretim’ diye Batı’dan alınma bir anlayış içindeyiz. Oyunun eğitimle bütünleşmesi. Güzel. Böyle görünüyor.

‘Çocuklar oyun oynamıyorlar, sanki kuralları gerçekleştiriyorlar.’ Böyle bir lâf ettim geçende. Devletin çocukların oyunlarına el atmasıyla olan bu.

Oyun oynamak nihayetinde kuralları gerçekleştirmek olduğu halde, sözün böyle söylenişi kulağa Kant’ın antinomilerinden birini duymuşuz gibi geliyor. Ama dikkat! Oyuna tabi olan kurallar, ayrışıp kurallara tabi olan oyun biçiminde tezahür edebilir. Sözümün arkasında durunca daha iyi fark ettim bunu.   Yağmur yağması da su döngüsünün gerçekleşmesidir ama, yağmur yağınca her seferinde bunu su döngüsünün biteviyesiz tekrarlanan kanıtı olarak yaşamayız; ıslanırız, üşürüz, hüzünlü oluruz vb.

Her toplum oynadığı oyunlara benzer. Daha doğrusu bir oyunun çıkış yeriyle yaygınlaşması arasında kurulan toplumsal benzeşmeyi pedagoji hızlı biçimde sağlar. Mesela bütün çocukların bildiği Mendil Kapmaca oyunu Metin And’ın araştırmasına göre Of’un Kalanas (yeni adı: Çalışanlar) köyünde oynanıyormuş. (2) Bu mendil kapmaca oyununu Ofluların icat ettiği anlamına gelmez.

Ofluların otobüsüyle yolculuk yaptığım bir gün yolculardan biri ‘Dünyaya medeniyet Of’tan yayıldı demişti. Adam buna inanmıştı. Dediği doğru olsaydı bile, keşke bunun şu an yaşayan kendisiyle bir ilgisinin olmadığını anlasaydı.

Mangala diye bir oyunu Milli Eğitim müfredata almış. Türklerin bulduğu bir oyun diye bir de tarihçe yazmışlar. Bir oyunu hangi milletin icat ettiği nasıl tespit edilir ki? Buluntu oyun malzemelerinden mi? Radyokarbon yöntemiyle tarihlendirilen oyun malzemesinin günümüze ulaşması; bu oyunun zengin biri tarafından oynandığını (dayanıklı malzeme) mı gösterir, yoksa oyunun icadını mı? Manyak şeyler bunlar. Dünya medeniyetine katkımız olsun diye düştüğümüz gülünç duruma bak. Şöyle denseydi daha gerçekçi olurdu: Bir zeka oyunu olan mangala Türklerin yaşadığı şu bölgelerde oynanmıştır, şu bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda mangala tahtası bulunmuştur… Hem daha medeni (arkeolojik kazı yapabiliyormuşuz).









(1)    Johan Huizinga, Homo Ludens, s. 47-66, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay Ayrıntı Yay. İst.

(2)    Metin And, Oyun ve Bügü, s. 269, Yapı Kredi Yay. İst. 

21 Ocak 2017 Cumartesi

Özgürlük



Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, AKP'nin müfredattan çıkardığı evrim teorisine ilişkin "Evrim teorisine inanan özgürce kendi düşüncesini ifade edebildiği gibi, buna inanmayan da özgürce kendi düşüncesini ifade edecektir" dedi.

Karşımızda evrim teorisini anlamayan bir zihniyet olsa iyi; çok daha kötüsü var: özgürlük sorununu anlamıyor…

Yasa koyucu gibi söylüyor: “…düşüncesini ifade edecektir.” Yani iki karşıt düşünceye ifade özgürlüğü tanıyan icazet merkezi gibi…

Taraf olduğu halde bitarafmış gibi, üst hakem kuruluymuş gibi söylüyor: “özgürce” sözüyle filli durumda evrim teorisinin devletçe yasaklandığını kamufle ederek. Yani sanki sadece insanların değil devletin de bir özgürlük sorunu varmış gibi…

Özgür olmak fiilinin ikinci tekil veya ikinci çoğul hali özgür olmayı bir başkasının tasarrufuna hapseder ve paradoksa yol açar. Biri size özgürsün(üz) dediği zaman bu gerçekte özgür olmadığınız anlamına gelir. Bu yüzden Kuran çevirilerinde geçen Farsça kökenli “azat” ile “özgür” eş anlamlı değildir.

Bütün dünyada “özgür” sözcüğü olumlu anlamda kullanılıyor. Tuhaf olan da bu zaten; demagojiye en yatkın sözcük.


Evrim teorisini bilirsin ya da bilmezsin… Darwin evrim teorisinde milat. Bir takım mutedil İslamcıların ya da şunun ortasını bulalım diyen entelektüel mütedeyyinlerin ‘Evrim dinimizde de var’ lafları palavra. Darwin’i kendisinden önceki sözümona evrimcilerden ayıran en önemli fark zaten evrim teorisinin kendisi: Evrimin tamamen olumsallığa (doğa serbest güreşir) dayanması. Mikrop sözcüğünü tarihte ilk kim kullandıysa mikrobun kâşifi de odur diyemeyeceğimiz gibi (sözcükler keşiflerden önce gelir) evrimden ilk kim söz ettiyse teorinin sahibi de odur diyemeyiz. Evrim teorisine inanılmaz, bilinir. Bilmesen bile doğru kabul edersin. Einstein’ın teorisini de bilmezsin ama doğru kabul edersin (doğru kabul etmekle inanç arasındaki fark!). Bu evrensel eğitimin tüm insanlara bahşettiği bir ayrıcalık: Bilmiyorsun ama doğru kabul ederek cahil görünmekten yırtıyorsun. Öğretmenlerin bildiğini bilmek yetiyor. Bilimin bilmekle ilgili yaygınlaşması böyle bir vekâletle gerçekleşir, aklımızda olsun.

Mehmet Görmez sorunu ‘evrim teorisine inananlar ve inanmayanlar’ diye bir özgürlük alanına taşıyor güya, sanki evrim teorisine inananlar diye bir din var…

Darwin’den sonra evrim teorisinde birçok şey değişti, ama DNA’nın keşfinden sonra evrim teorisinin ispatı gibi fuzuli bir çaba bitti, aklımızda olsun.


Özgürlük demişken: 

8 Ocak 2017 Pazar

Kar Hapsi


                         
               
                                                                  Ara Güler

CEZA

Öğrenciler kendilerine verilen cezayı yanlış anlarlar. Kabullenmezler demiyorum aksine kabullenmeye her zaman hazırdırlar. Ama bu yanlış anlamada yalnız değiller, öğretmenler de eşlik eder onlara. Öğretmenlerin konu olan davranışa verdikleri cezanın yerini cezanın bir yan etkisi olan sessizlik alır ya; sessizlik cezayı kabullenmenin bir efekti olduğu halde  ceza anlamına gelir burada. İdeal bir pedagojik ortamda olması gereken sessizlik... Her iki taraf da gözden kaçırır bunu. Sessizliği sağlayan otorite azıcık gevşediğinde öğrenci cezadan da kurtulmuş gibi olur ve gürültü yeniden başlar. Bu kez gürültü ceza konusu olur ve sessizlik ceza olarak uygulanır. Okullarda 100 desibelin üzerinde ses şiddeti. Çocukların intikamı… Milli Eğitimin kısır döngüsü…


YAŞLILIK

Kendimi elimde bastonla yürürken ve önüme çıkan taşları yolun kenarına yuvarlarken hayal ettim. Bir süre sonra yürüyüşe çıkmamın amacı buymuş gibi geldi. Yaşlılık hali. Bu işi hayırseverlik duygusuyla yapıyordum ama yaptığım iş pek yayaların lehine değildi. Daha çok araba yolundaki taşları atıyordum bankete. Bak bak yolun ortasına geçtim ve nerden sürüklenmişse koca kartonu kenara çektim. Elin kamyoncusundan bir selam koparacağım diye düştüğüm şu hale bak. Hayırseverlik duygusu ha, hadisene bir tür yaranma bu… Buradan kendime söz veriyorum asla böyle bir moruk olmayacağım, asla!.. (ünlem işareti iyi duruyor burada, dursun)


İtiraf bir israf… Galiba bunu söylememde kafiyenin rolü fazla.


BAKIŞ ve MEKÂN

Metroda bakış küçük, çok kısa dokunuşlarla sınırlı. Metro flörtöz bir mekân değil. Bunun nedeni bakışın baktığı anda yakalanması değil, kaçamaması. Herkes bilir bunu; camlara yansıyan görüntü bile içeriyi daraltır. Flörtöz mekânlar üzerine kıyaslamalar yapılabilir (ticari bir kafayla bile yapılabilir bu). Benim favorim sinemalardı. Eski Ankara sinemaları. Kapılar açılmadan fuayede beklenen süre… tatlı terbiyeli bir uğultu, bir kadının topuklu ayakkabı sesi, afişlerle oyalanma ve bakışlar…


MECAL

Yaşlıların ölümü kabullenmeleri… Burada ölümü kabullenmek bilgece bir davranış gibi geliyor; doğrusu yaşlıların artık ölüme direnecek mecalleri yoktur.


ÇİVİ ve TAHTA

Çivi tahtaya çakılır ve çakıldığı yerde sağlam bir şekilde durur. Biz bu haliyle maharetin çivide olduğunu sanırız, oysa tahta bünyesine giren bu yabancı cisimle moleküllerini sıkılaştırmıştır, çiviyi tutan budur… Ne işe yarar bu söz?


GEVEZELER

Gevezelerde hafıza sorunu var. Anlattıklarını unutuyorlar. Yıllar önce geveze biriyle birkaç gün geçirmiştim. Üçüncü gün dayanamadım “Seni dinlemediğimin farkında değil misin?” dedim ona. “Neden dinlemiyorsun?” dedi. “Çünkü hep aynı şeyleri anlatıyorsun,” dedim. “Yaaa!” dedi, bir süre sessizce durdu. “Biliyor musun Ömer,” dedi, “psikiyatrım bana devamlı konuş, anlat dedi.” Sustu ve öylece kalakaldı. Mahzun hali etkiledi beni. “Bak,” dedim ona, “acıyı nerede çekiyorsun?.. Sessiz kalınca mı? Hiç sanmıyorum. Sen böyle aynı şeyleri anlatıyorsun ya, çevrendeki insanlar bir süre sonra ilgilerini kaybediyorlar, sen ilgilerini çekmek için daha çok çaba harcıyorsun ve terk ediliyorsun. Psikiyatristin yanılıyor… Sus ve John Lee Hooker dinle…”


        

3 Ocak 2017 Salı

Bayrak, Ezan ve Sosyal Bilinçdışı



15 Temmuz darbe girişiminden üç gün sonra metroda (İstanbul) üst panele monte edilmiş ekranda   bir video izledim. Hacıosman’dan Gayrettepe’ye gidene kadar iki kez. Videonun linkini vermek isterdim ama internette bulamadım, ne Youtube’da ne İstanbul Büyükşehir Belediyesinin sitesinde. Bu videoyu ararken AKP’nin daha önce yayınlanan RTE’nin İstiklâl Marşı’nı okuduğu ve Yüksek Seçim Kurulunun yasakladığı videoyu buldum. Meğer metroda izlediğim video o seçim videosunun  kısaltılmış versiyonuymuş, ses yerine İstiklal Marşı’nın 8. Kıtası alt yazı olarak geçiyor (yani ezan, din, namahrem sözcüklerinin olduğu kıta).

Video, şehrin yüksek bir tepesinde upuzun bir direğe çekili bayrağın kara paltolu, kara gözlüklü, kara eldivenli bir adam tarafından indirilmesiyle başlıyor. Bayrak aşağı inerken gölgesi şehrin üzerine düşüyor. Gölge, karartıcı kocaman bir leke. Gölgeden bayrağın indirildiğini fark eden insanlar, işlerini güçlerini bırakıyorlar; kırdan, caddeden, köprüden koşarak, iskeleden atlayıp denizden yüzerek (burada reklamcı izleyicinin survivor sempatisine güvenmiş olabilir) direğin etrafında toplanıyorlar, küme halinde birbirlerinin üzerine tırmanıyorlar, en son bir genç adam direğin yarı beline inmiş bayrağın ipini yakalıyor ve elinden bırakmadan aşağı atlıyor, bayrak da göndere çekiliyor.  Ekseni  bayrak direği olan koni şeklinde insan yığını ve bu yığına ara yollardan koşan insan seli.  Video  RTE’nin fotoğrafıyla son buluyor. Bu bir reklam. Nokta.

Şimdi başka bir hikâye anlatacağım, gerçek bir hikâye. Ne alâka demeyin, bağlantı kuracağım. Bu hikâyeyi Marshall Sahlins’in Tarih Adaları kitabından aldım. Yorumlar bana ait.

1844-46 yılları arasında Yeni Zelenda’da Maoriler İngilizlere karşı ayaklanır. Bu ayaklanmayı anlamak için elimizde yerli halk Maori dilinde kilit bir sözcük var: Tikanga. Varlığın kendini değil ezeli geçmişi temsil etmesi demek; sonsuzluk kurgusu… tıpkı Nietzsche’nin ‘bengi dönüş’ü gibi geçmişi şimdide yaşatan töz. Ritüelin “tekrar”ıyla geçmiş bir türlü geçmeyen zaman. Geçmişin şimdiyle paradoksu “tekrar”a tutunuyor. Zihnin bir işlevi olarak aktif hatırlamadan değil, geçmişi sonsuzluğun garantisi olarak konumlayan simgesel hatırlamadan besleniyor… Yazar bu durumu daha iyi anlatmak için bir antropologtan, Elsdon Best’ten aktarıyor:
 “Eskilerin Maori yerlisi için bir düşmana ‘Senin babanı’ ya da ‘Atanı yedim’ diyebilmek (bu olay kendinden on kuşak önce gerçekleşmiş bile olsa) katıksız, tertemiz bir sevinç kaynağıydı.” (1)

Çin Seddi’ni gezen AKP veya MHP milletvekillerinin Çinli rehbere dönüp ‘Sizin atalarınız burayı bizden korkusuna yapmıştı biliyorsunuz değil mi?’ demesi gibi. Gerçekten de böyle sözler söylendi. Tarihle kurulan aidiyet bağı aynı anda, yani tarihsel bir konudan söz edildiği anda garip bir senkron yaratıyor; aidiyet sadece soy ağacında değil, zamanın içinde kuruluyor. Zaman akıp geçse bile tüm geçmiş şimdiki zamanda, veya hiç de yanlışlanamayacak tersi tabirle şimdi-geçmişte ikamet ediyor. Antik çağın dünyayı mitolojide dondurup baki kalması gibi.

Maoriler niçin ayaklandı?

Devam edelim. İngilizler, Adalar Koyu’ndaki nicedir en kalabalık Avrupa yerleşimi olan Korororeka’da kendi bayrağını dalgalandıran bir direk dikerler. Maori asi (‘asi’ adlandırması İngilizlere ait tabi) Hono Heke ve savaşçıları Haziran 1844 ile Mart 1845 arasında tam dört kez bu bayrak direğini keserler. İngilizler başta saldırının bayraklarına olduğunu düşünürler. Oysa Maorilerin hedefi doğrudan bayrağın asılı olduğu direkti. Simgeler arasında bu ayrım görünmüyordu. 19. Yüzyılda bayrak direğe asılıyordu, direği olumluyordu: daha yüksek, daha görünür, daha hâkim. İngilizler bayrağı görürlerken, Maoriler direği görüyorlardı. Ama saldırı iki simgeyi de özdeşleştirmişti. Bu özdeşlik paylaşılmış bir bilinçdışı da üretiyordu: Sosyal bilinçdışı.

Simge,  hem kompakt yapısıyla anlamı çoğaltır, hem de kendi kökenini unutup “tekrar” üzerinden hafızayı yok eder. Aktif hafıza olayı hatırlarken, “tekrar”a dayalı hafıza sadece “tekrar”ı hatırlar (bu durumda ritüeli, simgeyi). İşte bilinçdışıyla bilincin gidip geldiği bir odak olarak simge, bu ikilemde biri modern diğeri yerli iki halkı karşı karşıya getirdi. Simgeler farklıydı ama savaşma sebepleri tek bir simgeye indirgenmişti. Savaş için simgesel mutabakat gerekiyordu. Bunu nasıl açıklayacağız?
Önce simgelerin farkından başlayalım.

Direk: Maoriler.
Bayrak: İngilizler.

Maori için cinsel edim kozmogoninin “özet”i gibi, eril Gök (Rangi) ile dişil Yer (Papa) arasındaki ilk birleşmenin tekrarı. Burada karşımıza ağaçların babası ve gövdesi olan Tane çıkıyor. Tane’nin mitolojik konumu Yer ile Gök arasında mücessem bir bağ sağlamak. Doğum fizyolojisi bu ağaç üzerinden karmaşık versiyonlarda bir yaratılış öyküsü sunuyor. Maoriler kendi cinsel edimlerini mitolojiyle dolayımladıkları için bu ağaca görselliğine uygun hem kısırlaştırıcı hem de üretken bir rol atfetmişler. Çünkü ‘Tane başının üzerine dikilip Yer Ana’yı bastırıyor ve atasını öldürmeyi yansılayan bu edimle, Gök Baba’yı Yer Ana’nın koynundan iteliyor. Daha sonra Gök’ü dört direğin üzerine oturtarak insan soylarının Yer’i ele geçirmesini sağlıyorlar.’ Yani insan Tane’nin çöpçatanlığı sayesinde Gök’ün yerine kendisi geçiyordu. Ama burada bir soru soralım, Tane gerçekten de modern insanın “simge” dediği kavramın özelliğini taşıyor muydu? Hayır. Maoriler Tane ağacıyla bir ilişki kuruyorlardı, yaşayan, birbirini doğrudan etkileyen, ağaçtan yapılan her bir imalatın, her bir dikimin bir öncelik, ayrıcalık kazandırdığı bir bütünleşme. Mesela ağaçtan yapılma kanolar insanlara meşru bir göç, göçmen statüsü veriyordu; direkler tazeyse, bu, yeni dikildikleri anlamına geliyordu ve kurnazlıkla direklerini ateşte kurutanlar daha önce mukim olmuşlar gibi yerin asıl sahibi sayılıyorlardı. İlkel insanlarda (2) nesnenin görünüş ve imgesinin, insan karakterine aynı şekilde nüfuz ettiğini gözden kaçırmayalım. Mitolojik nesne devredilen, değiş tokuş edilen, taşınan bir mizaç gibi işler insan ruhuna. (bkz. Lucien Levi-Bruhl, İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve Simgeler, özellikle Beşinci Bölüm.)

İngilizler için bayrak direği, bayrağın simgesel bir parçası değildi. Ama saldırıyla simgeleşti; saldırının stratejik hedefi olduğu için. Maorilerin direği kesmeleri, her seferinde İngilizlerin direği yeniden dikmelerine neden oldu: ‘Seni gördüm, geri adım atmıyorum.’ Bu karşılıklı restleşme iki ayrı simgeyi aynı boylamda eşitledi. Bu sadece simgenin eşitlenmesi olsa iyi, moderni ilkelin bilinçdışıyla eşitledi. İlkelde olan bilinçdışı, modernde yok demek istemiyorum, demek istediğim iki ayrı bilinçdışı ilkel lehine eşitlendi. Dolayısıyla iki taraf da birbirini tanıyamadı. Bu tanıyamama süresi içinde çok şiddetli çarpışmalar oldu. Düz bir şekilde baksak, mesela bu savaşın arabulucusu rolünü üstlenip, taraflara bir direk yüzünden savaş mı olur desek, bu durumda simgeyi gücünden elediğimiz için hiç yoktan üçüncü bir husumet kanalı açmış olurduk. Üstelik bu kanal bir kaosa neden olur, iki tarafın savaşmalarına rağmen simgeyle buldukları “ortak” dili inkâr ederdi. Bayrağa bir bez parçası dediğinizi düşünün (gerçekte öyle olduğu halde). Zaten simgenin gücü böyle diyebilmeye karşı gösterilecek şiddetli potansiyel tepkiyi bünyesinde saklı tutması. Öte yandan burada savaşın nedeni olarak gösterilen aynı simge (direk), durum anlaşıldığında barışın da bir öğesi haline geliyordu. Düşünün yabancılar diktikleri direkle Yer’le Gök arasında kurulan cinsel bağa kendilerini yerleştiriyorlar ve bunun sağlayacağı soydaşlıkla ülkenin asıl sahibi görünüyorlardı. Maorilerin kendileri için bir yaşam algısı ve yaşam tarzı olan bu durum, söz konusu direk ancak yabancılar tarafından dikilince bir simge haline geliyordu. Kendi elindeyken muhlis bir nesne, yabancının elindeyken melun bir simge. İşin ilginci  Maoriler İngilizlerin direk konusunda kendileri gibi düşündüğünü sanıyorlardı. Geç de olsa durumu anlamak hep modern tarafa düşer. Anlayan taraf empati beklenen taraf anlamına da gelir tabi. Freud Totem ve Tabu’da “Onların (ilkellerin) ruh hayatında kendi gelişimimizin iyi muhafaza edilmiş ilk aşamasını buluruz.” der. Burada Freud’un söylediğiyle polemiğe girmeyecek şekilde şunu da eklemek gerekir: İlkellerde artık geride bıraktığımız halimizi değil, onlara bakarak tarih içinde dönüşmekten tanıyamadığımız şimdiki halimizi daha çıplak görme imkânına kavuşuruz. Modern ancak ilkel karşısında kendisiyle karşılaşır, bunun tersi de doğrudur. Bu karşılaşmanın, yani kendiyle diğerinin dolayımıyla karşılaşmanın her iki tarafa da yansıyan olumsuzluğunu bir utanca vardırmak… bu yazının yapmak istediği bu. Gerçekten de sosyal bilinçdışı denilen şey bir kitle psikolojisine denk geliyor. Kendini belli bir yığının küt zihninden çekip çıkarmak isteyen bireyin en önemli duyarlılığı utanç. Farkına varmak ve nasıl şu kaba saba ruh haline düştüm de sürünün içinde yer aldım diye utanmak.

Düz anlamıyla cinselliği utanca çeviren kültürün bu cinselliği ikame sembollerle bir tapınç nesnesine dönüştürmesinin utancı? Cinselliği yalın haliyle müstehcen kılan ve cinselliği simgelerle kamufle eden muhafazakâr kültüre karşı simgesel tapınç nesnelerini çözümlemenin müstehcen etkisi. Bu, müstehcenliğin en ağır hali. Çünkü müstehcenliği kendi dışında görmeye alışmış bakışın kendinin farkına vararak tam da bu durumu müstehcen kılması…

Bayrak ve direk=fallus… Direkle fallusun ilkel ilişkisi Maorilerde daha dolaysız; Freud’un tabiriyle  daha iyi muhafaza edildiği için bu örneği seçtik.

Modern anlamda bayrak muhtemelen Çin kökenli ve ipekten yapılıyor. Batı bu bayrağı Haçlı Seferlerinden sonra öğrendi. Deriden yapılanlardan daha hafif, daha esnek. Rüzgârda durmadan salınıyor. Hareket ilgi çeker, kendine baktırır. Başlangıçta dağınık askerleri bir arada toplama amacı taşıyan bayrak, bir güç temerküzü. Henüz bir yeri ele geçirmenin simgesi değil, sonradan buraya varıyor. Bayrağın yüksek bir yere konmasıyla, yüksekliğin bayrağın bir uzvu haline gelişi arasındaki kopuş direkle başlıyor. Mızrağın veya sopanın ucundaki bayrağı yüksek bir yere dikmekten, bizzat bu yüksekliği direkle kendine dahil eden bayrağın özel bir tarihçesi olmalı.  Adeta politize olmuş bir cinsellikle kendini teşhir eden bir fallus var karşımızda. Bir toplanma, bir işaret yeri olmaktan hâkim bir şekilde görünür olmaya geçiş. Bayrak direği, günümüzde bir teknolojiye, mekanik bir sisteme de denk geliyor. Guinnes rekorlar kitabına girmek için sürekli geliştirilen bir mimarisi var. Rekorlar sırasıyla Türkmenistan (133m), Azerbeycan (162m), Tacikistan (165m) ve en son Suudi Arabistan (171m) tarafından kırılmış. Türkiye’nin en uzun bayrak direği Ankara Cebeci 50. Yıl Parkı’nda (100m). Ülkeler arası benzerliğe dikkat.

“Bir içgüdü hiçbir zaman bilinç nesnesi haline gelemez.” (3) Doğru. Ama güdüymüş gibi davranan ve güdüymüş gibi kendi kendini bağışlayan her davranış bilinç nesnesidir. İnsanlar bayrağa ve direğe bir içgüdüyle yönlendiriliyorlarmış gibi koşarlarsa ortada bilinci ilgilendiren bir durum vardır. Çünkü bilinçdışı bilincin nesnesidir.

 Malûm, Türk-İslâm sentezinin iki bileşen simgesi bayrak ve ezan. Bu iki simge bazen birbirine karşı rekabet halinde (yeşile karşı kırmızı), bazen müttefik. Yakın tarih için söyleyelim, Çözüm Süreci denilen dönemde bayrak iktidara karşı kullanılan bir simgeydi. Son yirmi yıldır her iki simge öyle ya da böyle yaşamımızda daha etkin. Bir kere bayraklar yaygınlaştı. Sivil halkın meşruiyet aracı haline geldi, asker uğurlama taşkınlıklarından kaçak inşaata kadar her yer bayrak. Köyden kente geçişin ve hızlı iskânlaşmanın bir aracısı olarak bayrak mesela, bir eşitlik, bir kabul talebi de içeriyor gibi. Pratik bir kentleşme adabı. Bayrak direklerinin boyu uzadı, özel bakım isteyen devasa bayraklar asıldı.

Bayrak  için uzun direk neyse ezan için de hoparlör o. Daha görünür olandan daha işitilir olana duyumsal koşutluk. Hoparlörle ezan sesinin desibeli arttı, çevre kanununda belirtilen ses eşiğini aştı. Agresifleşti. Minareler dışında, sokak aralarına hoparlörlerle adeta ezan şubeleri kuruldu. Bazı yörelerde ezan merkezi sisteme geçti. Ses olarak fallus, hatta düz anlamıyla erkek sesi. Kadın müezzin yok mesela.

15 Temmuz’da bayrak ve ezan tarihte belki de hiç olmadığı kadar yakınlaştı. Bu yakınlaşma bayrak ve ezanın sözlüklerde yapılan genel geçer tanımlarını temsil etmeyen bir davranış üzerinden oldu. Şiddet. Herkese bir iktidar imkânı tanıyan, aynı anlama gelmek üzere herkese bir meşruiyet hakkı tanıyan şiddet temsili. Ve bundan daha önemsiz olmayan kamuflaj: es kaza duyduğu ilk anda darbeyi desteklemişse, darbeci olan gruptan bir tanıdığı, geçmiş bir ilişkisi varsa bile bayrak her şeyin üzerini örtüyordu; anonimin parçası olmak her şeyi temize çekmeye yetiyordu. Hazır bir şiddet potansiyeli; aynı zamanda iktidarda kim olursa olsun her tür iktidara bir uzlaşı daveti, hazır bir ateşkes simgesi… Bu iki simgenin (ezan ve bayrak) bu derece başat bir karakter taşıması yüzyıllardan gelen bilinçdışı yatırımın ürünü. İki simge de insanlar hiçbir şey yapmasa bile durdukları yerde onlar adına varlığı olumlayıcı. Mümin camiye gitmese de ezana kulak vermesi, bacak bacak üstüne atmışsa bacağını indirmesi, bayrağı görünce her şeyi yerli yerinde algılaması… tüm bunlar hazır bir saygının, herkese temkinli olmayı telkin eden iki önemli aidiyet öğesinin bileşeni. Ama bu aidiyet bileşenleri, “iç düşman” ilânıyla kendi yurttaşını da aidiyetin dışına atan simgeler. Kim tekbir getiriyorsa diğeri dinsiz, kim elinde bayrak taşıyorsa diğeri hain. Bayrağın ve ezanın çok seri bir şekilde oluşturduğu “biz” ve açıkta kalanlar (ya bizdensin, ya değilsin) “biz”in sahiplendiği şiddet imkânının kime yöneleceğini, kimi sindireceğini de belirlemiş oluyordu. Bayrak ve ezan o anda, yani bu fiili durumda bildiğimiz anlamları temsil yeteneğinden sıyrılıyor ve doğrudan “biz” denilen insanların şiddetini temsil ediyor. Hatta şiddetin kendisi olur. Beden: tekbirin ve bayrağın mücessem hali. Ama burada anlatmak istediğimizden tam tersi bir anlam çıkmasına karşı da uyanık olalım. Hayır, bu yapılanlar bayrağın ve ezanın temsilini değiştirmiyor, sadece bu genel geçer temsilin vaat ettiği anlam birileri tarafından diğerlerine karşı kullanılıyor; eylem anlamı daraltsa da, amaç kavramın (sembolün) kapsayıcılığını ele geçirmek! Bayrak evrensel anlamıyla bağımsızlığı değil, muktedir olanın etrafında toplanmayı ve diğer grubu dışlamayı, sindirmeyi temsil etse bile gönderilen hâlâ sözcüğün bu ilk sözlük anlamıdır. Temsil ve anlamı ele geçirme arasındaki ayrım bu hareketli dakikalarda görünmez. Bayrak ne kadar görünür olursa bu ayrım o kadar muğlaklaşır. Bayrak ve tekbir güya “tarafsız”, ama kim elinde sallarsa, kim söylerse onun tarafında. Kullanışlı. Bayrak insanı temsil edeceğine insan bayrağı (diyelim Kurtuluş Savaşı’nda  düşmanın üzerine yürürken) temsil ediyor. Burada şu örnek iyi gidecek: Büyük kentte yaşayan Doğu Karadenizli biri normal zamanlarda İstanbul şivesi konuşurken öfkelendiği zaman Karadeniz şivesi konuşur. Dil öfkeyle kendiliğinden şiveye kaysa da, gerçekte bilinçli bir tercih de vardır altında. Kestirip atan, iletişimi kesen şive sadece öfkeyi temsil ediyormuş gibi görünürken aslında çoğullaşmak için  hemşerici (etrafta Karadenizli biri varsa diye) çağrıyı temsil eder.

Haklı olarak şöyle bir soru sorulabilir. Bir toplumda kriz anlarında neden adaleti temsil eden simgeler (mesela terazi) değil de fallusvari simgeler öne çıkar? Çünkü fallus ancak bir tehdit karşısında (kastrasyon) simge olabilir. Tehdidi somut bir şey olarak düşünmeyelim, fallusun teminatı açısından imgesel olması daha makbuldür. İmge somut olan “düşman”a giydirilir. Aslında kendi halinde bayrak ve ezan yoktur, insanla ilişkisinde vardır ve insanın semptomu olarak kendi halinde durdukları yerden şiddet olarak fırlarlar. Tıpkı Maorilerde Tane ağacının olmaması gibi, Maoriler onu kendi cinsel kaygılarının bir semptomu olarak yaşarlar (kaygılarını giderirler). Ama Maorilerde bu düz anlam, yani fallusun cinsellikle direkt ilişik olması, ta başta sözünü ettiğim AKP reklamını da tuhaf bir olumsallıkla aynı düz anlama çevirme yeteneğine sahip. İlkellikten biraz hallice bir durumun ilkel üzerinden çözümlenmesi. Modern öncesi bir durumla modernizm arasında gidip gelen bir marazilik. Fallus bayrak görünümünde bir simge değil elbette. Bayrak sayesinde reklamda olduğu gibi insanların birbirine yakınlaşma ihtiyacı cinsel. Fallus bu semptomu böyle bir dolayımla ortaya çıkardığı için, insanlar bu fallusa eklemlenmek istedikleri, onda vücut buldukları, bizzat direğin etrafını sarmalarken kendileri fallus oldukları için… Böyle bir olumsallık başka hiçbir ülkede kurgu bile olsa bu kadar deşifre edici olmazdı. Aynı zamanda bir itiraf bu. Demek ki bu ülkede fallus olmak sosyal bir fantezi. Bunun entelektüel analizi, ya da içerden birinin bu fanteziyi teşhir etmesi utanca neden olmaz mı? Beklentimiz bu.

Simge ve söylem üzerinden kurulan eşzamanlılık… Günde beş vakit okunan ezan, duyulan bu dış ses, tüm mahallede herkesi içine alan bir eşses olarak bilinçdışında bir aidiyet oluşturur. İşitsel aidiyet. Ezanın hem ibadet hem de propaganda aracı oluşunun yanında bu işitsel tarafı sessizce herkesi kendi mahremiyetinde aidiyet biriktirmeye zorlar. Biri sizin yerinize ibadet eder, kimliğinizi sesle onaylar. Namaza gitmeseniz de sizi davet eden, orada olduğunuzu varsayan, bu sesle varlığınızın olumlandığını, güvende olduğunuzu bildiren bir üst ses. Öyle ki türlü dertlerden muzdarip olsanız bile, bu sesin mahşeri uzaklığı ile kendi derdinize nötr kalırsınız. Dikkat edin, tarafsız ve kayıtsız anlamında nötr değil burada olan. Hayatın gailesini bastıran, uhrevi anlamda. Öyle ki, bu ses duyulduğu zaman müzikler susmalı, duygu kendini daha üst bir sese adamalı. Lacan’ın söylediği evrenselin kendinin istisnasından doğduğu tezi, ezanın istisnası ve aynı zamanda sesin de istisnası olan hoparlör sayesinde gerçekleşir. Ezan yereldir, ama hoparlör evrenseldir. Kendi olan (yerel) ses Batı teknolojisiyle (hoparlör) birleşerek aşırı yerelleşir. Ziya Gökalp’in medeniyetini alalım ama hars bizden olsun dediği şey tam da budur işte. Ama ses otantikliğini kaybeder. Bu durum bizi yerel ile otantik arasındaki farka götürür. Yerel olan batı teknolojisi karşısında bir oryantasyon çabasının ürünüyken, otantik olan bu çabanın uzağında yerelin henüz erişemediği kendine yeterlik halidir. Bu yüzden toplum hızla yerelleşir, otantikliğini kaybeder. Nokta. Bu konu başka bir yazıya…

(1)    Marshall Sahlins, Tarih Adaları, s.71, Çev. C. Hakan Arslan, Dost Kitabevi, 1998, Ankara
(2)    ‘ilkel’i aşağılayıcı bir sıfat değil isim tamlaması olarak kullandığımı belirtmeme bilmem gerek var mı?
(3)    Freud, Metapsikoloji, s.175, Çev. Dr. Emre Kapkın-Ayşen Tekşen Kapkın, İstanbul, 2002