21 Ocak 2017 Cumartesi

Özgürlük



Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, AKP'nin müfredattan çıkardığı evrim teorisine ilişkin "Evrim teorisine inanan özgürce kendi düşüncesini ifade edebildiği gibi, buna inanmayan da özgürce kendi düşüncesini ifade edecektir" dedi.

Karşımızda evrim teorisini anlamayan bir zihniyet olsa iyi; çok daha kötüsü var: özgürlük sorununu anlamıyor…

Yasa koyucu gibi söylüyor: “…düşüncesini ifade edecektir.” Yani iki karşıt düşünceye ifade özgürlüğü tanıyan icazet merkezi gibi…

Taraf olduğu halde bitarafmış gibi, üst hakem kuruluymuş gibi söylüyor: “özgürce” sözüyle filli durumda evrim teorisinin devletçe yasaklandığını kamufle ederek. Yani sanki sadece insanların değil devletin de bir özgürlük sorunu varmış gibi…

Özgür olmak fiilinin ikinci tekil veya ikinci çoğul hali özgür olmayı bir başkasının tasarrufuna hapseder ve paradoksa yol açar. Biri size özgürsün(üz) dediği zaman bu gerçekte özgür olmadığınız anlamına gelir. Bu yüzden Kuran çevirilerinde geçen Farsça kökenli “azat” ile “özgür” eş anlamlı değildir.

Bütün dünyada “özgür” sözcüğü olumlu anlamda kullanılıyor. Tuhaf olan da bu zaten; demagojiye en yatkın sözcük.


Evrim teorisini bilirsin ya da bilmezsin… Darwin evrim teorisinde milat. Bir takım mutedil İslamcıların ya da şunun ortasını bulalım diyen entelektüel mütedeyyinlerin ‘Evrim dinimizde de var’ lafları palavra. Darwin’i kendisinden önceki sözümona evrimcilerden ayıran en önemli fark zaten evrim teorisinin kendisi: Evrimin tamamen olumsallığa (doğa serbest güreşir) dayanması. Mikrop sözcüğünü tarihte ilk kim kullandıysa mikrobun kâşifi de odur diyemeyeceğimiz gibi (sözcükler keşiflerden önce gelir) evrimden ilk kim söz ettiyse teorinin sahibi de odur diyemeyiz. Evrim teorisine inanılmaz, bilinir. Bilmesen bile doğru kabul edersin. Einstein’ın teorisini de bilmezsin ama doğru kabul edersin (doğru kabul etmekle inanç arasındaki fark!). Bu evrensel eğitimin tüm insanlara bahşettiği bir ayrıcalık: Bilmiyorsun ama doğru kabul ederek cahil görünmekten yırtıyorsun. Öğretmenlerin bildiğini bilmek yetiyor. Bilimin bilmekle ilgili yaygınlaşması böyle bir vekâletle gerçekleşir, aklımızda olsun.

Mehmet Görmez sorunu ‘evrim teorisine inananlar ve inanmayanlar’ diye bir özgürlük alanına taşıyor güya, sanki evrim teorisine inananlar diye bir din var…

Darwin’den sonra evrim teorisinde birçok şey değişti, ama DNA’nın keşfinden sonra evrim teorisinin ispatı gibi fuzuli bir çaba bitti, aklımızda olsun.


Özgürlük demişken: 

8 Ocak 2017 Pazar

Kar Hapsi


                         
               
                                                                  Ara Güler

CEZA

Öğrenciler kendilerine verilen cezayı yanlış anlarlar. Kabullenmezler demiyorum aksine kabullenmeye her zaman hazırdırlar. Ama bu yanlış anlamada yalnız değiller, öğretmenler de eşlik eder onlara. Öğretmenlerin konu olan davranışa verdikleri cezanın yerini cezanın bir yan etkisi olan sessizlik alır ya; sessizlik cezayı kabullenmenin bir efekti olduğu halde  ceza anlamına gelir burada. İdeal bir pedagojik ortamda olması gereken sessizlik... Her iki taraf da gözden kaçırır bunu. Sessizliği sağlayan otorite azıcık gevşediğinde öğrenci cezadan da kurtulmuş gibi olur ve gürültü yeniden başlar. Bu kez gürültü ceza konusu olur ve sessizlik ceza olarak uygulanır. Okullarda 100 desibelin üzerinde ses şiddeti. Çocukların intikamı… Milli Eğitimin kısır döngüsü…


YAŞLILIK

Kendimi elimde bastonla yürürken ve önüme çıkan taşları yolun kenarına yuvarlarken hayal ettim. Bir süre sonra yürüyüşe çıkmamın amacı buymuş gibi geldi. Yaşlılık hali. Bu işi hayırseverlik duygusuyla yapıyordum ama yaptığım iş pek yayaların lehine değildi. Daha çok araba yolundaki taşları atıyordum bankete. Bak bak yolun ortasına geçtim ve nerden sürüklenmişse koca kartonu kenara çektim. Elin kamyoncusundan bir selam koparacağım diye düştüğüm şu hale bak. Hayırseverlik duygusu ha, hadisene bir tür yaranma bu… Buradan kendime söz veriyorum asla böyle bir moruk olmayacağım, asla!.. (ünlem işareti iyi duruyor burada, dursun)


İtiraf bir israf… Galiba bunu söylememde kafiyenin rolü fazla.


BAKIŞ ve MEKÂN

Metroda bakış küçük, çok kısa dokunuşlarla sınırlı. Metro flörtöz bir mekân değil. Bunun nedeni bakışın baktığı anda yakalanması değil, kaçamaması. Herkes bilir bunu; camlara yansıyan görüntü bile içeriyi daraltır. Flörtöz mekânlar üzerine kıyaslamalar yapılabilir (ticari bir kafayla bile yapılabilir bu). Benim favorim sinemalardı. Eski Ankara sinemaları. Kapılar açılmadan fuayede beklenen süre… tatlı terbiyeli bir uğultu, bir kadının topuklu ayakkabı sesi, afişlerle oyalanma ve bakışlar…


MECAL

Yaşlıların ölümü kabullenmeleri… Burada ölümü kabullenmek bilgece bir davranış gibi geliyor; doğrusu yaşlıların artık ölüme direnecek mecalleri yoktur.


ÇİVİ ve TAHTA

Çivi tahtaya çakılır ve çakıldığı yerde sağlam bir şekilde durur. Biz bu haliyle maharetin çivide olduğunu sanırız, oysa tahta bünyesine giren bu yabancı cisimle moleküllerini sıkılaştırmıştır, çiviyi tutan budur… Ne işe yarar bu söz?


GEVEZELER

Gevezelerde hafıza sorunu var. Anlattıklarını unutuyorlar. Yıllar önce geveze biriyle birkaç gün geçirmiştim. Üçüncü gün dayanamadım “Seni dinlemediğimin farkında değil misin?” dedim ona. “Neden dinlemiyorsun?” dedi. “Çünkü hep aynı şeyleri anlatıyorsun,” dedim. “Yaaa!” dedi, bir süre sessizce durdu. “Biliyor musun Ömer,” dedi, “psikiyatrım bana devamlı konuş, anlat dedi.” Sustu ve öylece kalakaldı. Mahzun hali etkiledi beni. “Bak,” dedim ona, “acıyı nerede çekiyorsun?.. Sessiz kalınca mı? Hiç sanmıyorum. Sen böyle aynı şeyleri anlatıyorsun ya, çevrendeki insanlar bir süre sonra ilgilerini kaybediyorlar, sen ilgilerini çekmek için daha çok çaba harcıyorsun ve terk ediliyorsun. Psikiyatristin yanılıyor… Sus ve John Lee Hooker dinle…”


        

3 Ocak 2017 Salı

Bayrak, Ezan ve Sosyal Bilinçdışı



15 Temmuz darbe girişiminden üç gün sonra metroda (İstanbul) üst panele monte edilmiş ekranda   bir video izledim. Hacıosman’dan Gayrettepe’ye gidene kadar iki kez. Videonun linkini vermek isterdim ama internette bulamadım, ne Youtube’da ne İstanbul Büyükşehir Belediyesinin sitesinde. Bu videoyu ararken AKP’nin daha önce yayınlanan RTE’nin İstiklâl Marşı’nı okuduğu ve Yüksek Seçim Kurulunun yasakladığı videoyu buldum. Meğer metroda izlediğim video o seçim videosunun  kısaltılmış versiyonuymuş, ses yerine İstiklal Marşı’nın 8. Kıtası alt yazı olarak geçiyor (yani ezan, din, namahrem sözcüklerinin olduğu kıta).

Video, şehrin yüksek bir tepesinde upuzun bir direğe çekili bayrağın kara paltolu, kara gözlüklü, kara eldivenli bir adam tarafından indirilmesiyle başlıyor. Bayrak aşağı inerken gölgesi şehrin üzerine düşüyor. Gölge, karartıcı kocaman bir leke. Gölgeden bayrağın indirildiğini fark eden insanlar, işlerini güçlerini bırakıyorlar; kırdan, caddeden, köprüden koşarak, iskeleden atlayıp denizden yüzerek (burada reklamcı izleyicinin survivor sempatisine güvenmiş olabilir) direğin etrafında toplanıyorlar, küme halinde birbirlerinin üzerine tırmanıyorlar, en son bir genç adam direğin yarı beline inmiş bayrağın ipini yakalıyor ve elinden bırakmadan aşağı atlıyor, bayrak da göndere çekiliyor.  Ekseni  bayrak direği olan koni şeklinde insan yığını ve bu yığına ara yollardan koşan insan seli.  Video  RTE’nin fotoğrafıyla son buluyor. Bu bir reklam. Nokta.

Şimdi başka bir hikâye anlatacağım, gerçek bir hikâye. Ne alâka demeyin, bağlantı kuracağım. Bu hikâyeyi Marshall Sahlins’in Tarih Adaları kitabından aldım. Yorumlar bana ait.

1844-46 yılları arasında Yeni Zelenda’da Maoriler İngilizlere karşı ayaklanır. Bu ayaklanmayı anlamak için elimizde yerli halk Maori dilinde kilit bir sözcük var: Tikanga. Varlığın kendini değil ezeli geçmişi temsil etmesi demek; sonsuzluk kurgusu… tıpkı Nietzsche’nin ‘bengi dönüş’ü gibi geçmişi şimdide yaşatan töz. Ritüelin “tekrar”ıyla geçmiş bir türlü geçmeyen zaman. Geçmişin şimdiyle paradoksu “tekrar”a tutunuyor. Zihnin bir işlevi olarak aktif hatırlamadan değil, geçmişi sonsuzluğun garantisi olarak konumlayan simgesel hatırlamadan besleniyor… Yazar bu durumu daha iyi anlatmak için bir antropologtan, Elsdon Best’ten aktarıyor:
 “Eskilerin Maori yerlisi için bir düşmana ‘Senin babanı’ ya da ‘Atanı yedim’ diyebilmek (bu olay kendinden on kuşak önce gerçekleşmiş bile olsa) katıksız, tertemiz bir sevinç kaynağıydı.” (1)

Çin Seddi’ni gezen AKP veya MHP milletvekillerinin Çinli rehbere dönüp ‘Sizin atalarınız burayı bizden korkusuna yapmıştı biliyorsunuz değil mi?’ demesi gibi. Gerçekten de böyle sözler söylendi. Tarihle kurulan aidiyet bağı aynı anda, yani tarihsel bir konudan söz edildiği anda garip bir senkron yaratıyor; aidiyet sadece soy ağacında değil, zamanın içinde kuruluyor. Zaman akıp geçse bile tüm geçmiş şimdiki zamanda, veya hiç de yanlışlanamayacak tersi tabirle şimdi-geçmişte ikamet ediyor. Antik çağın dünyayı mitolojide dondurup baki kalması gibi.

Maoriler niçin ayaklandı?

Devam edelim. İngilizler, Adalar Koyu’ndaki nicedir en kalabalık Avrupa yerleşimi olan Korororeka’da kendi bayrağını dalgalandıran bir direk dikerler. Maori asi (‘asi’ adlandırması İngilizlere ait tabi) Hono Heke ve savaşçıları Haziran 1844 ile Mart 1845 arasında tam dört kez bu bayrak direğini keserler. İngilizler başta saldırının bayraklarına olduğunu düşünürler. Oysa Maorilerin hedefi doğrudan bayrağın asılı olduğu direkti. Simgeler arasında bu ayrım görünmüyordu. 19. Yüzyılda bayrak direğe asılıyordu, direği olumluyordu: daha yüksek, daha görünür, daha hâkim. İngilizler bayrağı görürlerken, Maoriler direği görüyorlardı. Ama saldırı iki simgeyi de özdeşleştirmişti. Bu özdeşlik paylaşılmış bir bilinçdışı da üretiyordu: Sosyal bilinçdışı.

Simge,  hem kompakt yapısıyla anlamı çoğaltır, hem de kendi kökenini unutup “tekrar” üzerinden hafızayı yok eder. Aktif hafıza olayı hatırlarken, “tekrar”a dayalı hafıza sadece “tekrar”ı hatırlar (bu durumda ritüeli, simgeyi). İşte bilinçdışıyla bilincin gidip geldiği bir odak olarak simge, bu ikilemde biri modern diğeri yerli iki halkı karşı karşıya getirdi. Simgeler farklıydı ama savaşma sebepleri tek bir simgeye indirgenmişti. Savaş için simgesel mutabakat gerekiyordu. Bunu nasıl açıklayacağız?
Önce simgelerin farkından başlayalım.

Direk: Maoriler.
Bayrak: İngilizler.

Maori için cinsel edim kozmogoninin “özet”i gibi, eril Gök (Rangi) ile dişil Yer (Papa) arasındaki ilk birleşmenin tekrarı. Burada karşımıza ağaçların babası ve gövdesi olan Tane çıkıyor. Tane’nin mitolojik konumu Yer ile Gök arasında mücessem bir bağ sağlamak. Doğum fizyolojisi bu ağaç üzerinden karmaşık versiyonlarda bir yaratılış öyküsü sunuyor. Maoriler kendi cinsel edimlerini mitolojiyle dolayımladıkları için bu ağaca görselliğine uygun hem kısırlaştırıcı hem de üretken bir rol atfetmişler. Çünkü ‘Tane başının üzerine dikilip Yer Ana’yı bastırıyor ve atasını öldürmeyi yansılayan bu edimle, Gök Baba’yı Yer Ana’nın koynundan iteliyor. Daha sonra Gök’ü dört direğin üzerine oturtarak insan soylarının Yer’i ele geçirmesini sağlıyorlar.’ Yani insan Tane’nin çöpçatanlığı sayesinde Gök’ün yerine kendisi geçiyordu. Ama burada bir soru soralım, Tane gerçekten de modern insanın “simge” dediği kavramın özelliğini taşıyor muydu? Hayır. Maoriler Tane ağacıyla bir ilişki kuruyorlardı, yaşayan, birbirini doğrudan etkileyen, ağaçtan yapılan her bir imalatın, her bir dikimin bir öncelik, ayrıcalık kazandırdığı bir bütünleşme. Mesela ağaçtan yapılma kanolar insanlara meşru bir göç, göçmen statüsü veriyordu; direkler tazeyse, bu, yeni dikildikleri anlamına geliyordu ve kurnazlıkla direklerini ateşte kurutanlar daha önce mukim olmuşlar gibi yerin asıl sahibi sayılıyorlardı. İlkel insanlarda (2) nesnenin görünüş ve imgesinin, insan karakterine aynı şekilde nüfuz ettiğini gözden kaçırmayalım. Mitolojik nesne devredilen, değiş tokuş edilen, taşınan bir mizaç gibi işler insan ruhuna. (bkz. Lucien Levi-Bruhl, İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve Simgeler, özellikle Beşinci Bölüm.)

İngilizler için bayrak direği, bayrağın simgesel bir parçası değildi. Ama saldırıyla simgeleşti; saldırının stratejik hedefi olduğu için. Maorilerin direği kesmeleri, her seferinde İngilizlerin direği yeniden dikmelerine neden oldu: ‘Seni gördüm, geri adım atmıyorum.’ Bu karşılıklı restleşme iki ayrı simgeyi aynı boylamda eşitledi. Bu sadece simgenin eşitlenmesi olsa iyi, moderni ilkelin bilinçdışıyla eşitledi. İlkelde olan bilinçdışı, modernde yok demek istemiyorum, demek istediğim iki ayrı bilinçdışı ilkel lehine eşitlendi. Dolayısıyla iki taraf da birbirini tanıyamadı. Bu tanıyamama süresi içinde çok şiddetli çarpışmalar oldu. Düz bir şekilde baksak, mesela bu savaşın arabulucusu rolünü üstlenip, taraflara bir direk yüzünden savaş mı olur desek, bu durumda simgeyi gücünden elediğimiz için hiç yoktan üçüncü bir husumet kanalı açmış olurduk. Üstelik bu kanal bir kaosa neden olur, iki tarafın savaşmalarına rağmen simgeyle buldukları “ortak” dili inkâr ederdi. Bayrağa bir bez parçası dediğinizi düşünün (gerçekte öyle olduğu halde). Zaten simgenin gücü böyle diyebilmeye karşı gösterilecek şiddetli potansiyel tepkiyi bünyesinde saklı tutması. Öte yandan burada savaşın nedeni olarak gösterilen aynı simge (direk), durum anlaşıldığında barışın da bir öğesi haline geliyordu. Düşünün yabancılar diktikleri direkle Yer’le Gök arasında kurulan cinsel bağa kendilerini yerleştiriyorlar ve bunun sağlayacağı soydaşlıkla ülkenin asıl sahibi görünüyorlardı. Maorilerin kendileri için bir yaşam algısı ve yaşam tarzı olan bu durum, söz konusu direk ancak yabancılar tarafından dikilince bir simge haline geliyordu. Kendi elindeyken muhlis bir nesne, yabancının elindeyken melun bir simge. İşin ilginci  Maoriler İngilizlerin direk konusunda kendileri gibi düşündüğünü sanıyorlardı. Geç de olsa durumu anlamak hep modern tarafa düşer. Anlayan taraf empati beklenen taraf anlamına da gelir tabi. Freud Totem ve Tabu’da “Onların (ilkellerin) ruh hayatında kendi gelişimimizin iyi muhafaza edilmiş ilk aşamasını buluruz.” der. Burada Freud’un söylediğiyle polemiğe girmeyecek şekilde şunu da eklemek gerekir: İlkellerde artık geride bıraktığımız halimizi değil, onlara bakarak tarih içinde dönüşmekten tanıyamadığımız şimdiki halimizi daha çıplak görme imkânına kavuşuruz. Modern ancak ilkel karşısında kendisiyle karşılaşır, bunun tersi de doğrudur. Bu karşılaşmanın, yani kendiyle diğerinin dolayımıyla karşılaşmanın her iki tarafa da yansıyan olumsuzluğunu bir utanca vardırmak… bu yazının yapmak istediği bu. Gerçekten de sosyal bilinçdışı denilen şey bir kitle psikolojisine denk geliyor. Kendini belli bir yığının küt zihninden çekip çıkarmak isteyen bireyin en önemli duyarlılığı utanç. Farkına varmak ve nasıl şu kaba saba ruh haline düştüm de sürünün içinde yer aldım diye utanmak.

Düz anlamıyla cinselliği utanca çeviren kültürün bu cinselliği ikame sembollerle bir tapınç nesnesine dönüştürmesinin utancı? Cinselliği yalın haliyle müstehcen kılan ve cinselliği simgelerle kamufle eden muhafazakâr kültüre karşı simgesel tapınç nesnelerini çözümlemenin müstehcen etkisi. Bu, müstehcenliğin en ağır hali. Çünkü müstehcenliği kendi dışında görmeye alışmış bakışın kendinin farkına vararak tam da bu durumu müstehcen kılması…

Bayrak ve direk=fallus… Direkle fallusun ilkel ilişkisi Maorilerde daha dolaysız; Freud’un tabiriyle  daha iyi muhafaza edildiği için bu örneği seçtik.

Modern anlamda bayrak muhtemelen Çin kökenli ve ipekten yapılıyor. Batı bu bayrağı Haçlı Seferlerinden sonra öğrendi. Deriden yapılanlardan daha hafif, daha esnek. Rüzgârda durmadan salınıyor. Hareket ilgi çeker, kendine baktırır. Başlangıçta dağınık askerleri bir arada toplama amacı taşıyan bayrak, bir güç temerküzü. Henüz bir yeri ele geçirmenin simgesi değil, sonradan buraya varıyor. Bayrağın yüksek bir yere konmasıyla, yüksekliğin bayrağın bir uzvu haline gelişi arasındaki kopuş direkle başlıyor. Mızrağın veya sopanın ucundaki bayrağı yüksek bir yere dikmekten, bizzat bu yüksekliği direkle kendine dahil eden bayrağın özel bir tarihçesi olmalı.  Adeta politize olmuş bir cinsellikle kendini teşhir eden bir fallus var karşımızda. Bir toplanma, bir işaret yeri olmaktan hâkim bir şekilde görünür olmaya geçiş. Bayrak direği, günümüzde bir teknolojiye, mekanik bir sisteme de denk geliyor. Guinnes rekorlar kitabına girmek için sürekli geliştirilen bir mimarisi var. Rekorlar sırasıyla Türkmenistan (133m), Azerbeycan (162m), Tacikistan (165m) ve en son Suudi Arabistan (171m) tarafından kırılmış. Türkiye’nin en uzun bayrak direği Ankara Cebeci 50. Yıl Parkı’nda (100m). Ülkeler arası benzerliğe dikkat.

“Bir içgüdü hiçbir zaman bilinç nesnesi haline gelemez.” (3) Doğru. Ama güdüymüş gibi davranan ve güdüymüş gibi kendi kendini bağışlayan her davranış bilinç nesnesidir. İnsanlar bayrağa ve direğe bir içgüdüyle yönlendiriliyorlarmış gibi koşarlarsa ortada bilinci ilgilendiren bir durum vardır. Çünkü bilinçdışı bilincin nesnesidir.

 Malûm, Türk-İslâm sentezinin iki bileşen simgesi bayrak ve ezan. Bu iki simge bazen birbirine karşı rekabet halinde (yeşile karşı kırmızı), bazen müttefik. Yakın tarih için söyleyelim, Çözüm Süreci denilen dönemde bayrak iktidara karşı kullanılan bir simgeydi. Son yirmi yıldır her iki simge öyle ya da böyle yaşamımızda daha etkin. Bir kere bayraklar yaygınlaştı. Sivil halkın meşruiyet aracı haline geldi, asker uğurlama taşkınlıklarından kaçak inşaata kadar her yer bayrak. Köyden kente geçişin ve hızlı iskânlaşmanın bir aracısı olarak bayrak mesela, bir eşitlik, bir kabul talebi de içeriyor gibi. Pratik bir kentleşme adabı. Bayrak direklerinin boyu uzadı, özel bakım isteyen devasa bayraklar asıldı.

Bayrak  için uzun direk neyse ezan için de hoparlör o. Daha görünür olandan daha işitilir olana duyumsal koşutluk. Hoparlörle ezan sesinin desibeli arttı, çevre kanununda belirtilen ses eşiğini aştı. Agresifleşti. Minareler dışında, sokak aralarına hoparlörlerle adeta ezan şubeleri kuruldu. Bazı yörelerde ezan merkezi sisteme geçti. Ses olarak fallus, hatta düz anlamıyla erkek sesi. Kadın müezzin yok mesela.

15 Temmuz’da bayrak ve ezan tarihte belki de hiç olmadığı kadar yakınlaştı. Bu yakınlaşma bayrak ve ezanın sözlüklerde yapılan genel geçer tanımlarını temsil etmeyen bir davranış üzerinden oldu. Şiddet. Herkese bir iktidar imkânı tanıyan, aynı anlama gelmek üzere herkese bir meşruiyet hakkı tanıyan şiddet temsili. Ve bundan daha önemsiz olmayan kamuflaj: es kaza duyduğu ilk anda darbeyi desteklemişse, darbeci olan gruptan bir tanıdığı, geçmiş bir ilişkisi varsa bile bayrak her şeyin üzerini örtüyordu; anonimin parçası olmak her şeyi temize çekmeye yetiyordu. Hazır bir şiddet potansiyeli; aynı zamanda iktidarda kim olursa olsun her tür iktidara bir uzlaşı daveti, hazır bir ateşkes simgesi… Bu iki simgenin (ezan ve bayrak) bu derece başat bir karakter taşıması yüzyıllardan gelen bilinçdışı yatırımın ürünü. İki simge de insanlar hiçbir şey yapmasa bile durdukları yerde onlar adına varlığı olumlayıcı. Mümin camiye gitmese de ezana kulak vermesi, bacak bacak üstüne atmışsa bacağını indirmesi, bayrağı görünce her şeyi yerli yerinde algılaması… tüm bunlar hazır bir saygının, herkese temkinli olmayı telkin eden iki önemli aidiyet öğesinin bileşeni. Ama bu aidiyet bileşenleri, “iç düşman” ilânıyla kendi yurttaşını da aidiyetin dışına atan simgeler. Kim tekbir getiriyorsa diğeri dinsiz, kim elinde bayrak taşıyorsa diğeri hain. Bayrağın ve ezanın çok seri bir şekilde oluşturduğu “biz” ve açıkta kalanlar (ya bizdensin, ya değilsin) “biz”in sahiplendiği şiddet imkânının kime yöneleceğini, kimi sindireceğini de belirlemiş oluyordu. Bayrak ve ezan o anda, yani bu fiili durumda bildiğimiz anlamları temsil yeteneğinden sıyrılıyor ve doğrudan “biz” denilen insanların şiddetini temsil ediyor. Hatta şiddetin kendisi olur. Beden: tekbirin ve bayrağın mücessem hali. Ama burada anlatmak istediğimizden tam tersi bir anlam çıkmasına karşı da uyanık olalım. Hayır, bu yapılanlar bayrağın ve ezanın temsilini değiştirmiyor, sadece bu genel geçer temsilin vaat ettiği anlam birileri tarafından diğerlerine karşı kullanılıyor; eylem anlamı daraltsa da, amaç kavramın (sembolün) kapsayıcılığını ele geçirmek! Bayrak evrensel anlamıyla bağımsızlığı değil, muktedir olanın etrafında toplanmayı ve diğer grubu dışlamayı, sindirmeyi temsil etse bile gönderilen hâlâ sözcüğün bu ilk sözlük anlamıdır. Temsil ve anlamı ele geçirme arasındaki ayrım bu hareketli dakikalarda görünmez. Bayrak ne kadar görünür olursa bu ayrım o kadar muğlaklaşır. Bayrak ve tekbir güya “tarafsız”, ama kim elinde sallarsa, kim söylerse onun tarafında. Kullanışlı. Bayrak insanı temsil edeceğine insan bayrağı (diyelim Kurtuluş Savaşı’nda  düşmanın üzerine yürürken) temsil ediyor. Burada şu örnek iyi gidecek: Büyük kentte yaşayan Doğu Karadenizli biri normal zamanlarda İstanbul şivesi konuşurken öfkelendiği zaman Karadeniz şivesi konuşur. Dil öfkeyle kendiliğinden şiveye kaysa da, gerçekte bilinçli bir tercih de vardır altında. Kestirip atan, iletişimi kesen şive sadece öfkeyi temsil ediyormuş gibi görünürken aslında çoğullaşmak için  hemşerici (etrafta Karadenizli biri varsa diye) çağrıyı temsil eder.

Haklı olarak şöyle bir soru sorulabilir. Bir toplumda kriz anlarında neden adaleti temsil eden simgeler (mesela terazi) değil de fallusvari simgeler öne çıkar? Çünkü fallus ancak bir tehdit karşısında (kastrasyon) simge olabilir. Tehdidi somut bir şey olarak düşünmeyelim, fallusun teminatı açısından imgesel olması daha makbuldür. İmge somut olan “düşman”a giydirilir. Aslında kendi halinde bayrak ve ezan yoktur, insanla ilişkisinde vardır ve insanın semptomu olarak kendi halinde durdukları yerden şiddet olarak fırlarlar. Tıpkı Maorilerde Tane ağacının olmaması gibi, Maoriler onu kendi cinsel kaygılarının bir semptomu olarak yaşarlar (kaygılarını giderirler). Ama Maorilerde bu düz anlam, yani fallusun cinsellikle direkt ilişik olması, ta başta sözünü ettiğim AKP reklamını da tuhaf bir olumsallıkla aynı düz anlama çevirme yeteneğine sahip. İlkellikten biraz hallice bir durumun ilkel üzerinden çözümlenmesi. Modern öncesi bir durumla modernizm arasında gidip gelen bir marazilik. Fallus bayrak görünümünde bir simge değil elbette. Bayrak sayesinde reklamda olduğu gibi insanların birbirine yakınlaşma ihtiyacı cinsel. Fallus bu semptomu böyle bir dolayımla ortaya çıkardığı için, insanlar bu fallusa eklemlenmek istedikleri, onda vücut buldukları, bizzat direğin etrafını sarmalarken kendileri fallus oldukları için… Böyle bir olumsallık başka hiçbir ülkede kurgu bile olsa bu kadar deşifre edici olmazdı. Aynı zamanda bir itiraf bu. Demek ki bu ülkede fallus olmak sosyal bir fantezi. Bunun entelektüel analizi, ya da içerden birinin bu fanteziyi teşhir etmesi utanca neden olmaz mı? Beklentimiz bu.

Simge ve söylem üzerinden kurulan eşzamanlılık… Günde beş vakit okunan ezan, duyulan bu dış ses, tüm mahallede herkesi içine alan bir eşses olarak bilinçdışında bir aidiyet oluşturur. İşitsel aidiyet. Ezanın hem ibadet hem de propaganda aracı oluşunun yanında bu işitsel tarafı sessizce herkesi kendi mahremiyetinde aidiyet biriktirmeye zorlar. Biri sizin yerinize ibadet eder, kimliğinizi sesle onaylar. Namaza gitmeseniz de sizi davet eden, orada olduğunuzu varsayan, bu sesle varlığınızın olumlandığını, güvende olduğunuzu bildiren bir üst ses. Öyle ki türlü dertlerden muzdarip olsanız bile, bu sesin mahşeri uzaklığı ile kendi derdinize nötr kalırsınız. Dikkat edin, tarafsız ve kayıtsız anlamında nötr değil burada olan. Hayatın gailesini bastıran, uhrevi anlamda. Öyle ki, bu ses duyulduğu zaman müzikler susmalı, duygu kendini daha üst bir sese adamalı. Lacan’ın söylediği evrenselin kendinin istisnasından doğduğu tezi, ezanın istisnası ve aynı zamanda sesin de istisnası olan hoparlör sayesinde gerçekleşir. Ezan yereldir, ama hoparlör evrenseldir. Kendi olan (yerel) ses Batı teknolojisiyle (hoparlör) birleşerek aşırı yerelleşir. Ziya Gökalp’in medeniyetini alalım ama hars bizden olsun dediği şey tam da budur işte. Ama ses otantikliğini kaybeder. Bu durum bizi yerel ile otantik arasındaki farka götürür. Yerel olan batı teknolojisi karşısında bir oryantasyon çabasının ürünüyken, otantik olan bu çabanın uzağında yerelin henüz erişemediği kendine yeterlik halidir. Bu yüzden toplum hızla yerelleşir, otantikliğini kaybeder. Nokta. Bu konu başka bir yazıya…

(1)    Marshall Sahlins, Tarih Adaları, s.71, Çev. C. Hakan Arslan, Dost Kitabevi, 1998, Ankara
(2)    ‘ilkel’i aşağılayıcı bir sıfat değil isim tamlaması olarak kullandığımı belirtmeme bilmem gerek var mı?
(3)    Freud, Metapsikoloji, s.175, Çev. Dr. Emre Kapkın-Ayşen Tekşen Kapkın, İstanbul, 2002