25 Mart 2017 Cumartesi

İsa'nın Gücü




                                            Dorothea Lange



İSA’NIN GÜCÜ

Aranızda hanginiz günahsızsa ona taşı ilk o atsın (Yuhanna 7/8), sözündeki kilit sözcük ‘günahsız’ değil, ‘aranızda’dır. Söz konusu zina olunca herkes Magdalena’ya karşı kendini ‘günahsız’ hissedebilir. Taş atan kalabalık günahsızlıklarından kuşku duydukları için değil kendi aralarında en günahsız olanı belirleyemeyecekleri için duraksarlar. Taşlayanların arasında kendini günahsız hissedip öne fırlamak diğerlerini küçük düşürür. Söz gücünü tecritten alıyor. geniş düşünelim, bu belki de böl ve yönet politikasının ilk başlangıcı.



REFLEKS BİR DUYGU: YARANMA

Korkuyu azıcık yaşasalar böyle olmayacak. Hayır, korkudan değil bu! Korkuya içlerinde nefes alacak bir imkân tanımıyorlar, hiç müsamaha göstermiyorlar, hemen terbiye ediyorlar onu: Yaranmayla. Yaranma bedene öyle bir refleksle bağlı ki… dengesini kaybedip düşen bir jimnastikçinin durumu kurtarmak için takla atmasına benziyor… Korku iyidir, seveceğimiz sevmeyeceğimiz varlıkları ayırırken bize refakat eder.


BEĞENİ HİYERARŞİSİ

İnsanlar sosyal medyada beğen tuşunu neden en çok kişi fotoğraflarında tıklarlar? Sadece narsisizmi göstermiyor bu (bütün suçu narsisizme atmayalım babından diyorum, çünkü narsisizm çok da özerk değil); diğerkâmlığı da peşinden sürüklüyor. Yalnız dikkat edelim Marcel Mauss’un armağan kavramı burada tersine işliyor: Fotoğrafını yayınlayan kendini armağan olarak sunmuş olmuyor, armağan beğenide bulunana ait; beğenen borç veriyor, ya da borcunu ödüyor. Bu borç alacak ilişkisi kendiliğinden bir beğeni cemaati yaratıyor. Bir de kendini bu beğeni cemaatinin tepesinde görenler var. Onların “arkadaş”lıkları başlı başına lütuf sanki. Hey, kendinize gelin en tepede Mark Zuckenberg var.


GİZEM

Gizem anlamak istediğimiz şey için bir ipucu olabilir; ama gizem bizim sevdiğimiz bir duygu olursa, bakış sadece gizemi muhafaza eder. Sosyolojik bir olayı esrarlı hale getirmekle, ondaki tuhaflıktan yola çıkmak arasındaki fark? (Howard S. Becker Hariciler’de (s.228) hissetmiş bunu.)


UYUŞTURUCU BAĞIMLILIĞI

Bağımlılık hazla başlamaz. Daha sonra acıyla başlar. Uyuşturucu; uyuşturucu yoksunluğunun semptomlarını gideren ilâç haline geldiğinde. Uzmanlar bunu çoktan tespit etmişlerdir. Benim tesellim oksimoron ifade tarzım.


ŞÜKRAN DUASI

Yetiştirme yurdunda yemek (lapa) ne kadar az olursa şükran duası o kadar uzun sürermiş. (C. Dickens’ın Oliwer Twist’ını okurken)


MUTLULUK

Kitap okurken uykumun geldiği dakikalar, hadi bir sayfa, bir sayfa daha diyerek uykuya direnmem ve nihayetinde yorganın içine doğru kayışım. Biraz önce kitap okurken sırtımı dayadığım kitaplıktan gelen duvar soğuğunun katılaştırdığı omuzlarımın yorganın içinde çözülüşü, kımıldanışlarıma sıcak ürpertilerle cevap verişi...








12 Mart 2017 Pazar

Recep İvedik Seyircisi




VARIŞ

İki katı boşuna inip çıkmışım. Bir görevli bulup sordum, sinema koridorun sonundaymış, gişeler de bak hemen şurada. Saat 15.55. Evden çıkarken 16.30 matinesine yetişmeyi kafaya koymuştum. Güzel... vaktim var. Bugün iki şeyi hayatımda ilk kez yapacağım. AVM’de ilk kez sinemaya gideceğim ve ilk kez bir Recep İvedik filmi izleyeceğim. Metrocity’yi tercih etmemin nedeni bir öngörü. Bir recep İvedik seyircisi var, bir de ortalama Recep İvedik seyircisi. Metrocity'nin İstanbul’un medyan değerini temsil ettiğine inanıyorum.

İşin en zor kısmı gişeci kızın hangi filme sorusuna cevap vermek. Recep İvedik seyircisi gibi görünmeliyim. Utanıyorum da. Ama fazla değil. Bundan zoru da var: Bir kitapçıdan Elif Şafak romanı istemek gibi. Biliyorum, kibrin entelektüel biçimi de berbat. Kasma dedim kendime. Hatta hiç kasma filmde gülmen gelirse kendini tutma gül, hatta böyle söylediğin zırt pırt aklına gelen bir telkin de olmasın… buna izin verme. Ağzını açık bırak, alt dudağın aşağı sarksın, hafif gülümse… bugünkü arzun buydu ve arzuna kavuşmak üzeresin. 

Tamam. Ama bu ağız kısmı diksiyonumu bozdu. Gişeci kıza Recep İvedik derken ‘c’ ve ‘p’ harflerini yuttum, dilim dolandı ‘Revedik’ gibi bir şey yuvarladım. Mümkünse sıra başı olsun dedim. Önünüzde ekran var ordan seçebilirsiniz dedi ve ilave etti isterseniz 16.00 matinesi de var. Hayır film başlamamış, reklamlar yedi sekiz dakika daha sürermiş. Ekrandan koltuğumu seçtim. Seçerken bir şey dikkatimi çekti. Daha sonra sinema salonunda da doğrulanacaktı bu.

GRUP ve KALABALIK

Benden başka kimse tekli yer seçmemişti. Herkes Recep İvedik filmine toplu gidiyordu. Bunu aklımda tuttum. Salon kadın ağırlıklıydı. Şöyle: Belki kadınlar erkeklerden fazla değildi ama çocukların başında kadınlar vardı, çocukları kollayan ses onlardan çıkıyordu(1). Kadınlar birbirleriyle de sesli konuşuyordu, sanki oturdukları sokakta camdan cama lâf atıyorlar. Ses mekânı imar eder. Sesin bu karakterine aşinayım… tanışık sesler mekâna sahiplik kazandırır ya, öyle; İstanbul’da yaşayan falan kasabalılar buluşması gibi. Ayrıca yerelliğin tecrit edici şiddetini hesaba katın... Çocukların ellerinde mısır patlağı. Saçları jöleli iki genç erkek ön tarafta oturuyorlar, sessizler. Çaprazımda yaşlı adam ve bir kız çocuğu, dede torun herhalde. Geri kalanlar dörderli beşerli gruplar. Birazdan gülme onların hepsini kalabalık haline getirecekti. Gülmenin herkesi içine alan sırnaşık tınısından mıdır nedir,   gülme dokunma özleminin ikamesi gibi işliyordu. Bir eğilim bu. Burada bir ayrım yapayım: gerçek sinema seyircisi değiller, onlar Recep İvedik sayesinde evlerinden ailecek sinemaya doluşmuş gruplar.


GÜLMEK

Ben gülemedim.

Ama gülenlere kulak verdim… Bir kere başıma gelmişti bir otobüs firmasının bekleme salonunda TV’de bir komedi filmi izleyen bir adama takılmıştı gözüm, tam da gülme efekti sırasında gülüyordu, aslında gülmüyordu efekte eşlik ediyordu demek daha doğru, efekt onu zamanlama konusunda yönlendiriyordu sadece, belki de şöyle demeliyim: güler yüzlü olmanın itibarını elde ediyordu (TV’de komedi filmlerinin gülme efekti gülünç anları işaret etmez, insana yalnız olmadığını hissettirir)… Evet, gülenlere kulak verdim; en çok nerede gülüyorlar, nasıl gülüyorlar? Kadınların ve çocukların güldüğü yerler? Arkadan başat bir kadın gülmesi… Gülenlerin amigosu; hem gülmeyi başlatıyor hem de bir şeyler söylüyor:

“Hahha hahha hay! Allah canını alsın, tuh Allah kahretsin seni! Hahha hahha hayy!”

Diğerlerinin gülmesinde onun gülmesinin de payı var galiba. Sinema onlar için bir gülme mekânı. Sinema gülme histerisi yaratıyor ve bağışlıyor. Kadınların uluorta gülmesi kolay iş değil, buna modernizmde alınan bir merhale olarak bakabiliriz. Bir hatun bacımız şöyle sorabiliyor mesela:

“Bugün arkadaşlarla sohbet ederken konu böyle bir detaya geldi. Gülmek günahtır ve bununla ilgili ayetler vardır dedi bir tanesi. Hepimiz şaşırdık açıkçası saçma geldi hepimize. Böyle bir şey varsa hepimiz günahkar olmalıyız şu durumda. İnandırıcı değil. Bu konu hakkında bilgisi olan var mı?”(2)

Bülent Arınç da şöyle söyleyebiliyor:

“Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak.”

Recep İvedik bir gülme filmi. İnsanlar buraya hep beraber gülmek için geliyorlar. Bu kadar insanın yolunun çakışmasını sağlayan ortak dürtüler: Gülmek ama toplu gülmek, ayin gibi. Muhafazakâr şuura karşı yine muhafazakârların toplu suç ortaklığı da diyebiliriz. AVM’de bulunmanın amacı (daha sonra bunu tanıdıklarına anlatma). Ailecek film izlemek, aile bağıyla sosyal bağ arasında kurulan köprü. Gülmenin sinemayla zamana ve mahremiyet mekânına kavuşması, özel bir konum alması (Bülent Arınç’ın söylediğini hem çiğneyen hem de onunla uzlaşan, yoruma açık bir konum)… Tüm bunların yanında muhafazakâr toplumun sinema ihtiyacına cevap vermesi. Benden duymuş olmayın, filmin on dakika arasında ikamet ettiğim yerdeki Kız Kuran Kursu’nun kadın öğretmeniyle karşılaştım, beni görünce şaşırdı ‘Aaaa!’ nidasıyla ‘Siz de buradasınız,’ dedi ‘Kızınız ve eşiniz nerede?’ Yanım boştu ve o boşluğa bakarak konuştum, ‘Evet, yoklar. Buraya yalnız geldim… Siz?’ ‘Ben çocukları getirdim.’ dedi, güldü, filmin kalıntısı bir gülüşle… 

Daha sonra öğrencilerime sordum, altı yedi kişinin hepsi de ailecek gitmişlerdi sinemaya. Saliha hariç. Onun hikâyesini en sonra anlatacağım. Veli toplantılarından biliyorum, öğrencilerimin aileleri muhafazakârdı. Filmin başında Recep İvedik’in katıldığı cenaze namazı sahnesi muhafazakâr gülmeyi iyi anlatıyor. Recep İvedik namaz cemaatinin ön sırasından yer kapmaya çalışırken biriyle itişmesi, imamın kınamsık bakışı ve ‘El Fatiha’ deyince Recep İvedik’in ‘Kimse bilmiyor bu duayı herkes içinden okuyor hocam’ demesi salonda gülmeyi patlatıyor. Burada gülme bir kendine gülme aslında; ama bu ancak dolayım içinde ast üst ilişkisiyle gerçekleşiyor. Dobralık astın üzerinden geliyor. Recep İvedik bir montaj: dobralığı destekleyen iriyarı bedenle kabalığın birleşmesi. Kabalığı kötü anlamda söylemiyorum, naif bir tarafı da var. Naif burada iki kılıkta da kasıtlı göründüğü için ilginç, hem dobra hem kaba. Naife hep güçsüzlüğü yakıştırdığımız kılık Recep İvedik’e uymuyor. Freud, Espri Sanatı’nda naif’i espriye en yakın komik biçim olarak tanımlarken yanılıyor muydu acaba? Önce Freud’un sözünü alıntılayayım, sonra tartışacağım bu sorunu.

“Bir kimse bir yasağı, bu yasak kendinde bulunmadığı ve sonuç olarak hiçbir çaba tüketmeden üstesinden gelebileceği için, hesaba katmadığında naif fışkırır. Naif (safdil) insanın bizi etkilemesi için, o insanın bu yasağa sahip olmadığını bilmemiz yüzde yüz zorunludur, aksi takdirde ona artık naif değil saygısız deriz, sözlerine gülmeyiz, rahatsız oluruz.” (3)

Peki Recep İvedik’e neden gülüyorlar? Naif olduğu için mi, yoksa bu naiflik Recep İvedik tarafından ancak üçüncü kişi üzerinden bir kontrastla elde edildiği için mi? Üçüncü kişi diyorum, çünkü üçüncü kişi uzakta olan, ikinci kişi ise Recep İvedik'le sıkı fıkı olan seyirci.

Çocuklar en çok Recep İvedik’in dünya rekoru için çömelmiş halde halter kaldırırken taytının poposundan sökülüşü esnasında güldüler. Öğrencilerime sorduğumda da aynı sahneye güldüklerini öğrendim. Piaget’nin algı hiyerarşisinde yetişkin algısında ‘götünü yırtmak’ deyimiyle sözün düz anlamının çakıştığı an, çocuk algısında sadece gerçek anlamına sahip. Naiflik çocuğun geride bıraktığı ama hâlâ içli dışlı olduğu bir durum. Çocuk bu gülüşle naife mesafeli bakmıyor, çocukluğunu yeniden üretiyor… Kadınlar kusma sahnelerinde güldüler. O arkadaki kadının kahkahası yok mu?..  Burada biraz durmak istiyorum. Son beş on yıldır mı desem kusma sahneleri pornografik bir gösteri halini aldı. Pornografiden kastım gizlenen gerçeğin insanın yüzüne çarpması, boca etmesi. Aleniyetin şiddeti. Rol yapanın işini de kolaylaştırıyor bu, dikkat safi eyleme ve ağızdan çıkan ifrazata kayıyor. İğrenme rolün gerçekliğini kuvvetlendiriyor. Üstelik iğrenme duygusu seyircinin üzerine yıkılmışken. İğrenme daha çok kokuyla gelen bir duygu olduğu ve sinema henüz bu efekti yaratmadığı halde. Kokuyu çağrıştıran ifrazata dayalı görsel iğrenme sinemada insanın mahremiyetine bir saldırı. Kıdım kıdım ilerledi bu. İzleyici sinemanın gerçekliğini kendi bedenine birebir yansıtarak. Tam da korku filmlerinde gerilime komik filmlerde kahkahaya dönüşecek patlama potansiyeli. Ama bu iğrenme duygusunun komik potansiyeli kadınlarla yakından bağlantılı.  Kadınlar iğrenme duygusunu daha kolay tolere ediyorlar. Onlarda hemşire ruhu var. Öncelikle anneliklerinden geliyor bu, çocuklarının dışkısını, kusmuğunu temizlerken; çamaşır ve bulaşık yıkarken, yatalak büyüklerine bakarken, duruma alışıyorlar. Filmdeki kusma sahnelerinin komik saldırganlığı kusmuğun çevredekilere bulaşmasından kaynaklanıyor. Kadınların kahkaha patlamasının nedeni kusmuğun her tür özeni ilga etmesinden. Kadınların temizlik, özen, titizlik hassasiyetiyle korkuları arasındaki sıkı ilişkiyi Almanca ‘die Sorge’ sözcüğü iyi anlatır. ‘Die Sorge’ Almancada hem endişe hem de özen (sorgfalt) anlamına gelir. Bunu sözcüğün yan anlamı olarak değil yan etkisi olarak düşündüğümüzde insanın ancak özen gösterdiği şey için endişelendiğini anlarız. Ve endişenin patlamaya ihtiyacı vardır. Sürekli pislikle uğraşan ve kendisi temizliğe mahkum olan kadının özeni/endişesinin kusmukla derridacı tabirle yapısöküme uğraması… Ah o kadının kahkahası…

Gülme algısı neden çok hızlıdır?


GÜLME HIZI

Aslında bu soru doğru değil. Gülme ile güldüğümüz şeyin kurgusu arasındaki mesafe çok kısadır. Yoksa bizim gülme modumuz ile olayın gülünç hale gelmesi duygusal bir yatırım işi. Çok güldüğüm bir olayı anlatayım. Bu olay bana anlatıldı. Yıllar önce -12 Eylül bir milattır ya- 12 Eylül’den önce Ankara’da üniversiteli arkadaşlarım Akün Sineması’nın arkasında yer alan nispeten entelektüellere hitap eden Çağdaş Sahne’ye gidiyorlar. Sanıyorum Zoltan Fabri’nin bir filmine. O zamanlar Çağdaş Sahne sinamatek hizmeti de veriyor. Yalnız bir sorun var, film orijinal dilinde ve İngilizce altyazılı. Seyirciler bazı sahnelerde gülüyorlar. Arkadaşlarımın hiçbiri İngilizce bilmiyor ve gülemiyorlar da (acaba seyircinin gülmesini bir efekt olarak algılayıp karanlığın bağışladığı kendi bireyselliklerinde için için gülümsüyorlar mıydı?). Sonra filmin bir yerinde belki de gülme anını tutturmak için arkadaşlarımdan biri salonda çıt çıkmazken basıyor kahkahayı ve yüksek sesle ‘Biz de para verdik amk!’ diyor. Diğer seyirciler buna gülmüyor. Arkadaşlarım da gülmüyor. Ama bu olay anlatıya dönüştüğünde hep beraber gülüyoruz. 

Hayır gülme algımız o kadar hızlı değil. Biz gülmeye hazır hale geliyoruz.


İMRENME

Recep İvedik seyircisinin gülme ihtiyacı imrenme duygusunu yok etmekle ilgili…

İmrenme paradoks bir duygu. Kişi diğerine hayranlık duyarken kendinden utanıyor. Dikkatinin yarısı diğerine yönelikken diğer yarısı da kendine. Biraz açmam lâzım. 

İnsan kıskanırken ya da haset duyarken dikkati diğerinde yoğunlaşır, kendinden çıkar. Kıskanç kişi nedir onda fazla olan diye rakibini meraklı bir gözetimle takip ederken, hasetkârın kem gözleri sürekli kötücül bir beklenti içindedir; nazar etmek ister. Kıskançlık kolay kamufle olan bir duygu. Haset ise bedenin tüm kötücül salgısını dışa vuran, kişinin niyetini destekleyen bir silah. Haset diğerinin üzerinde bıraktığı etkiyle kendini gerçekleştiren kehanet gibi işler. Bende olmayan onda da olmasın der. Bir kitle psikolojisi olarak haset mesela Türkiye’nin Avrupa Birliğine alınmayışı karşısında Avrupa Birliğinin dağılmasını umar... İmrenmeyi bu iki duyguyla kıyaslayarak ele alalım şimdi. Çünkü Recep İvedik filminde ve bu filmi izleyen seyircide bütün yapı imrenme üzerine kurulu.

İmrenme; kıskançlık ve hasetten farklı olarak kendinden hoşnutluğa varabiliyor. İmrenme duygusu kendine karşı kayıtsız değil, insan bu duygusunu bir şekilde özbilince dönüştürebiliyor. Hem bu duyguya hem de bu duyguyu yok etme arzusuna sahip. Bunun en güvenilir yolu taklit. Taklit hem özenmeyi hem de alaya almayı içerebiliyor. Tek bir davranışta bile mümkün bu. Yani imrenme, imrenme duygusundan kurtulma arzusunun da ta kendisi. İnsanlar imrenmenin bu ikili karakterini, kendi lehlerine çevirme eğilimindedir. Şöyle: İmrendiği şeye musallat olan kendisidir, “kurtulma” kendi duygusundan değil de yabancı bir şeyden arınma gibi gerçekleşir. Burada imrenenin taklidini zübbenin taklidinden ayırmak gerekir. Zübbe özenmeyle taklit ederken, imrenen alaya da evrilecek biçimde çiftanlamla taklit eder. Recep İvedik’in uğraştığı kafile müdürü zenne biridir mesela. Batı taklitçiliğinin bu tür bir imrenmeyle sürekli zenne kılığında betimlenmesi boşuna değil, adeta bir gelenek. Batı’yı kendi içimizde züppede mücessem kılmak imrenme duygusuna karşı tamiratı da başlatıyor. Halk (Recep İvedik seyircisi), Batı’yı ancak züppeyle alay edebildiği sürece benimsiyor. Bu ona kestirmeden kendinden hoşnutluk duygusu veriyor.  

Bir öngörüm vardı; hapşırır gibi, gaz kaçırır gibi gülüyorlardı… hani gülme semptomu diye bir olgu vardır, insanlar kaba güldürüde enerjilerini birden boşaltırlar ve kendilerini gülüşlerinde çıkardıkları sesle ele verirler. Tam o anda. Hakikat anı. O ses sınıfsaldır da... iğrenme ve imrenme duygusunu karışımı... Türkiye’de kaba güldürünün tözünde bir değişiklik yok. Karagöz Hacivat ilişkisi. Tarihin bir yerinde bulup çıkarılan Karagöz-Hacivat’ı kastetmiyorum. (Ulusal tarihler kendi kültürlerinin kökenine kesintisiz bir süreç yakıştırırlar, palavra tabi) Gülünçlükte ne değiştiyse her şey Tanzimat sonrası başladı. Mesela 2. Mahmut askeri kıyafeti değiştirmeden önce deneme amaçlı birkaç askere sivil görünecekleri şekilde pantolon giydirmiş, yanlış hatırlamıyorsam Mahmutpaşa taraflarında sokağa salmış. Askerler esnafın elinden zor kurtulmuş az kalsın linç ediliyorlarmış. Muhtemelen “ibne” diye. Olayın kendisi agresifken, olayın yeniden üretilip bu şekilde anlatılması gülünç. Biraz düşününce bu gülünçlükten başka bir gülünçlük yaratılabilir. ‘Eğer şöyleyse etek giyeceğim… eğer böyleyse etek giysin…’ gibi günümüzde kullanılan cinsiyetçi dile nazire Tanzimat sırasında zaten etek giyen erkeklerin ‘Eğer şöyleyse pantolon giyeceğim… eğer böyleyse pantolon giysin’ biçiminde zihnimizde karşı karşıya geldiğini düşünelim. Şu soruyu sormak gerekir: Recep İvedik kaba güldürüyü neden aşırı erkeksi tiplemeyle elde ediyor? Aslında nasıl?.. 

Önce aşırı erkeksilik ne demek? Bunun bende net bir cevabı var: Kadınsızlık!.. Bunu çok geniş anlamda söylüyorum, adamın karısı, sevgilisi olabilir… aşırı erkeksilik kendini kadınlardan dil olarak, davranış olarak kalın çizgilerle ayırma; en ufak bir kadınsı bulaşmaya karşı erkeksi bir teyakkuzla tepki verme hali. Aslında arada sırada ortaya çıkan diğerinin “ibne”liği bu hali koruyor, “ibne”ye gösterilen tepki üzerinden emniyete alınan sosyal bir erkeksilik. Homoseksüelliğin “ibne” üzerinden tarif edilmesi, gerçek homoseksüel popülasyonu da gizliyor. Oysa “ibne”nin ilişkiye girdiği de ibnedir… bunu giren çıkanın belli olduğu bir ilişki biçiminde söylemiyorum, aksine kimin kime girip çıktığının belli olmadığı bir izbelik, bir mezbelelik var ortada. Bu yüzden gerçek homoseksüel kimlik yerli yerine oturmuyor. Acaba Recep İvedik bu sosyal “ibne”liğin tezahürü mü? Dilden bakalım: Batı “ibne”liği temsil ediyor. İçoğlanları parlak, beyaz çocuklardan seçildiği ve Osmanlı’nın batı topraklarından getirildiği için böyle hazır bir coğrafi imaj var zaten. Batılılaşmanın görünür yüzü ilginç, biçimle geliyor ve sırıtıyor; kılık kıyafet ve adabı muaşeretle (‘adabı muaşeret’ Arapça olsa da sözcük terkibi Batı kökenli). Batılılaşmayı Batı’nın dayattığı bir Cizvit faaliyeti gibi düşünmemek gerekir. Batılılaşma talebi hep Doğu’dan geliyor. İki basit dürtüsel duyguyla: haset ve kıskançlıkla. İmrenme daha sonra, bir iç süreç… Tuhaflığa dikkat çekmek isterim burada: Yerel olan Batı’ya karşı bu duygularla doluyken tepkisini göstereceği Batı’yı yine yerelde buluyor. Çünkü batı batıdadır, içimizdeyse batılı değil Batı’ya benzeyenler vardır: Zübbeler, zibidiler, ibneler, Hacivatlar… Marcel Proust Sodom ve Gomorra’da Türk Büyükelçisinin eşinin sonradan görmeliğini anlatırken biraz ihtiyatlı bir dil kullanır, hanımefendiyi madara etmez, biraz kollar. Bunun nedenini biliyorum galiba: Batılı olmaya çalışan bir sonradan görmelik gerçek mekânında göze batsa da gülünçlükten çok zavallılığıyla ön plandadır. Proust adı geçen kadın için “Hafif bir Doğulu bayağılığı ve tenselliğiyle…” (4) der. Ama o kadın Türkiye’ye geldiğinde zübbe olur, Hacivat olur. Şimdi Karagöz Hacivat’tan konuşmanın sırası…


KARAGÖZ ve HACİVAT


Biz Karagöz’e güleriz. Hacivat, Karagöz’ün gülünçlüğünü inşa eder, yan tiplemedir; karakter değildir ama. Hacivat doğru söyleyen, Karagöz hep yanlış anlayan taraftadır. Bu yanlış anlama sözcük oyunlarıyla yürüse de oyunu Hacivat kurmaz. Hacivat sadece konuşur, Karagöz çarpıtır. Çarpıtmanın kasten olmadığını sağlayan bir şey var: Cehalet! Ama bizi güldüren şey Karagöz’ün cehaleti değildir yine de. Biz cahil biriyle ona dışarıdan gelen kültürün karşılıklı birbirini amorf eden haline güleriz. Burada hem kültür çarpılır hem de artık bu karşılaşmayla doğal halini yitiren cehalet. Çünkü Karagöz meraklıdır, öğrenmek ister. Hemen aklıma gelen bir kıyaslama: Karadenizli Temel’de bu merak yok mesela, o inatla değişmezliğini korur. Temel, gülünçlüğü kendi içinde bir üretim olarak, bir tarz olarak yaşar… Hacivat Batı’yı temsil eder. O Batılı sözcükleri kullanır, adabı muaşeretten söz eder, sözcükler mecaz ağırlıklıdır vb. Karagöz Batı’ya karşı kendini savunur güya. Bu bir anlamda doğru da. Ama sonuçta Hacivat kazanır, pedagojik mesaj gereği diyelim. Batılılaşma ancak gülünçlük bedeliyle kabul edilebilir! Ya da doğru sözcükle: kamufle olur. Yerellik batılılaşırken kırıp dökmeden tam da bu gülünçlüğün üretimi. Dipten gelen dalga… Bir savunma…

Şahan Gökbakar Recep İvedik’e karşı gizli ırkçı. Tersine ırkçı da diyebiliriz. Şahan Gökbakar’ın girdiği kılık (davranışı, konuşma biçimi değil), yani kendine verdiği fiziksel görünüm Anadolu’nun bağrını temsil ediyor. Ayının kendinden hoşnut hali. Ege’nin Trakya’nın adamına benzemiyor. Neden böyle dağdan indim şehre tipi? Şahan Gökbakar bedenini başkalaşıma sokuyor; bu tebdili kıyafetten ya da rolünü oynamaktan farklı. Kendi gerçek bedeniyle Recep İvedik’e karşı yabancılaştırma efekti uygulayan bir durum yaratıyor. Şahan Gökbakar bir batılının gözüyle yaratıyor bu Anadolu öküzünü. Var olan yaşayan bir tip değil bu, bir imge. Herkes bu imge üzerinden kendine karşı kontrollü bir ırkçı haline gelebiliyor. Hem, bakın ben aslında böyle değilim diyor hem de onun bizden biri olduğunu akılda tutmamızı sağlıyor.. Kimse Recep İvedik üzerinden kendini olumsuzlamıyor. Peki gülünçlük nasıl ortaya çıkıyor? Paradoks şurada ki, Recep İvedik tipi tam da içimizde Batılılaşan birinin çizebileceği gülünç bir tip!.. Son cümleyi açmam lazım…

Rakım Efendi Felatun Bey ironisi değil, bu tipleri ancak içeriden batılılaşan Ahmet Mithat gibi birinin yaratabileceği gerçeği ironik. Recep İvedik yabancılaşmanın çok başlarında henüz, burada asıl yabancılaşan Şahan Gökbakar. Yerel batılılaşma sürecinde kemale ermiş olan o. Bunu da kendine yabancılaştırma efekti uygulayarak gerçekleştiriyor. Almancada “yabancılaşma” (entfremdung) ve yabancılaştırma (verfremdung) birbirinden farklı iki sözcük. Hegel ve Brecht’in kulaklarını çınlatan bir durum var ortada. Yani her halükarda batılılaşma kazanıyor. Ama bunun mükafatının gülünçlük olması ilginç. Açmak istediğim konu bu.

Gülüyorum o halde iyi noktasına varmış iş. İyi de neden gülüyorum? Tabi bunu kendi adıma soracak değilim. Bir kere hiçbir Recep İvedik filminin tamamını izleyemedim. Beni itti. Neden ittiğini anlatıyorum. Öte yandan insanlar neden ve nasıl gülüyorlar? Ve bu rağbet patlamasının nedeni ne?.. Elimizde bir yığın gülme çeşidi var. Birçoğu histerik. Sorun bir “komedi” filmi olunca gülme sosyal bir histeriyi de gösterebilir. Diyelim ben de bu sosyal histeriye kapılabilirim. Çünkü gülme bulaşıcı bir hipnoz yaratıyor. Sinema salonunda insanların hep beraber gülmesini kastetmiyorum sadece. Ama bu da çok ilginç geliyor bana: Bergson, Freud, Zupancic gülme üzerine yazdılar, kendi gülme özgünlüğümüzün ne olduğunu anlamaktan sapmamak için onların yazdıklarını aklımda tutuyorum. Burada gülmenin bir mekâna ve hazır bir klişeye dönüşmesi ilginç. Gülmek için mekan, zaman ve tipin insanlar için yaratılması ilginç. Aslında absürt! Absürdü kavrarsak gerçek gülme başlar…

Gülme biraz enfiye çekmeye benziyor. Enfiyenin keyif nesnesi olduğu geçtiğimiz yüzyıllarda ipince kıyılmış tütünü burnuna çeken kimse hapşırıyordu. Ama burada hapşırık bir yan etki olduğu halde sanki asıl keyif gibi görünüyordu. Geçtiğimiz yüzyıllar enfiye bağlantısında hapşırmanın ayıplanmadığı zamanlardı. İçinde yaşadığımız yüzyıl da mutluluğun gülmeyle yapıntı bir bağ kurmasından adeta bir gülme fetişizmiyle dolu. Gülmeyle mutluluğun hatta eğlenmenin bir ilgisi yok. Tabi benim çıkıp da ey insanlar aslında siz mutsuzsunuz diyecek halim yok, estağfurullah. Ben kendi mutluluğumun peşindeyim, bu insanlar neye gülüyorlar? Şimdilik bu soruya derinlemesine vakıf olamadığım bir sır muamelesi yapıyorum. İstediğimi bulunca mutlu olacağım, Bayburtlu Zihni gibi güleceğim de…

Gülmenin bir aidiyet tarafı da var, yani toplu gülmenin. Ama bunun kendini mutlu hissetme tarafı bir dolayım üzerine kurulu: Diğerkâm gülme. Ancak başkasına mutlu görünmemiz diğerinin yüzüne yansırsa mutlu olabiliriz gibi… Tabi Recep İvedik bir grotesk. İyi ki bu sözcük var. Ve bu tartışma içersinde açmadım ama bu kavramı komedinin zıttı olarak düşünüyorum… Marx’ın Hegel’in sözüne anıştırma yapan bilinen bir sözü vardır. ‘Tarih bazen tekerrür eder, ama birincisinde trajedi olan ikincisinde komedi olur.’ Bu sözün sonunda yer alan ifade Türkçeye “komedi” diye çevrilmiş. Ben bu sözcüğün orijinal metninde “farce” olduğunu çok sonra öğrendim. Elinizde böyle nüans yaratan bir sözcük olunca her şey değişiyor.

Louis Bonaparte bir grotesk üretebilir ancak. İsmi bile grotesk Louis(16.’ya kadar ulaşmış kral adı) ve Napolyon Bonaparte… Eklektik isim. Recep İvedik… benzer bir eklektikte değil mi? Recep (geleneksel İslami), İvedik (Öztürkçe tuhaflığı)

Biz kendi ismimizi seçmiyoruz, Recep İvedik bizzat komiklik olsun diye seçilmiş bir isim; bize ismiyle baştan komikliği vaat ediyor. Ne var bu seçimde? Öncelikle dışarıdan, yarı batılılaşmış birinin (Şahan Gökbakar) gelenekseli gülünçleştirerek mimlemesi var. Dikkat edin bu gülünçlüğün aşağılamaya yakın bir tarzda elde edilmesi boşuna değil. Mesela Recep İvedik’in arkadaşının adı Nurullah. Hemen belirteyim Kemal Sunal’ın oynadığı Şaban ismi de benzer bir etkiye sahip. Burada birkaç tür yerellik söz konusu. Birincisi Recep İvedik’in komikliğindeki yerellik, ikincisi Recep İvedik’in sataşkanlığıyla gülünç duruma düşen yerellik. Başka? Bu filmi sevenlerin, gülenlerin gişe rekoruna katkıda bulunanların yerelliği. Son derece aktif kendini gerçekleştiren bir yerelleşme süreci… Yerele karşı yerel… Batı düşmanlığıyla ideolojik bir meşruiyete de bürünüyor ama gerçekte ancak böyle bir şablonla batılılaşabilenlerin yerelliği.


FİLM SONRASI SALİHA’NIN HİKÂYESİ


Teneffüste bahçede volta atarken Saliha yanıma geldi.  “Öğretmenim biz filme Metrocity’de gittik.” dedi. “Yaaa,” dedim, “saat kaçta gittiniz?” “Saatini bilmiyorum öğretmenim.” dedi. “Vay be Saliha, belki de karşılaşabilirdik orada.” “Siz hangi salona gittiniz?” “Salon 8’e,” dedim. “Biz de,” dedi. Aynı salona gitmemiz keyiflendirmişti onu. Gülüştük, sonra bir sessizlik oldu. Ama Saliha ille konuşacak bir şeyler bulur. “Annem, babam sinemaya girmediler,” dedi. “Neden?” “Tam bilet pahalı olduğu için, masraf çok olur diye sadece abimle bana bilet aldılar.” dedi. Saliha'nın annesi geçen yıl okulda temizlik işçisiydi, Okul Aile Birliği maaşını ödeyemediği için bu yıl başka bir yerde aşçılık yapıyor. Babası bir sitede güvenlik görevlisi. Saliha mutlu bir çocuk. Belli ki evlerinde sevgi var. Çoğu çocuğun evinde olmayan şey; çocukların hallerinden anlarsınız bunu… Saliha'nın sinema macerası akşam aklıma geldi. Aklımı kurcalayan bir şey vardı, acaba Saliha'nın anne ve babası sinemaya sadece çocuklarını mı götüreceklerdi, yoksa kendileri de gideceklerdi de bilet gişesinde mi fikir değiştirmişlerdi?

Ertesi gün Saliha'ya sordum bunu. “Öğretmenim, babam önce hepimize bilet aldı, sonra pahalı gelince kendilerininkini geri verdi.” dedi… Bu beni hüzünlendirdi. Ama belli etmedim… Komik bir filme giderken bir dram da yaşanabiliyordu. Saliha bunun farkında değildi…
















(1) Recep İvedik filminin vizyona girdiği hafta sonu Taksim’deydim. Galatasaray’a kadar yürümüştüm. İşte izlenimlerim: Hafta sonuna ve güzel havaya rağmen eski kalabalık yok. Kalabalığın kalitesi de değişmiş. Bir iki sene önceye kadar 3 erkeğe 2 kadın düşüyordu, 3 erkeğe 1 kadın düştüğü de oldu ama şimdi 4 erkeğe 1 kadın, ara sokaklarda 5-6 erkeğe 1 kadın. Daha önemlisi güzel kadın çok az. Hatta hiç yoktu desem günaha mı girmiş olurum?
Sinemalarda Recep İvedik 5’in gişe kuyruğu caddeye taşmış, genç bir adam sıranın sonunda bekleyenlerle karaborsa bilet pazarlığı yapıyor ‘15 lira, bak ben size söylim bilet bulamayacaksınız,’ diyor...
İki gün sonra derste Recep İvedik 5’i izleyen var mı diye sordum öğrencilere. Sadece bir kız gitmiş. Ailecek gitmişler. Konusunu anlat dedim. Gülerek anlattı. En çok hangi sahnede güldüğünü sordum. Söyledi. Tamam dedim ben de gideceğim bu filme. Benim adıma çok sevindi…
Martin Scorsese'ın "Silence" filminin vizyon tarihi Recep İvedik 5 izdihamından ötürü ertelenmiş…
Şimdiden gişe ve hasılat rekorlarını kıran Recep İvedik 5 acaba bu toplumun sosyolojik sırrı mı? Recepler arasında el atılası muntazır bir bağ mı var? Evet Recep İvedik 5’e gideceğim ve bu muntazır ilişkiyi gözlemleyeceğim. Grotesk, yani kaba güldürü… sadece gülünçlüğün yarattığı sert bir talep; aşırı yerelleşmeyle geliyor…
Recep İvedik 1’den bu yana nerdeyse on yıl geçmiş. Recep İvedik’le büyüyen koskoca bir nesil…

(2) www.kizlarsoruyor.com › Aşk İlişkileri

(3) Freud, Espri Sanatı, s. 148, Çev. Erdoğan Alkan, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 1996 İstanbul


(4) Proust, Kayıp Zamanın İzinde, Sodom ve Gomorro s.66, Çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 1998 İstanbul