18 Haziran 2017 Pazar

Adlandırma Üzerine (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Dolayısıyla)





Tarihçesine baktım. Adlandırma süreci ilgimi çekti. Yirminci yüzyılın başlarından 1960’lara kadar Hiperkinetik Dürtü Bozukluğu diye geçiyor. Amerikan psikiyatrisinin anayasası diyebileceğimiz ruhsal patolojileri güncelleyip sınıflandıran DSMIII kitabının 1987 basımında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) adıyla tescilleniyor. Bundan sonra teşhiste patlama yaşanıyor.

Psikiyatride adlandırma çok yeni. Psikiyatri adlandırarak kendini kuran bir "bilim" değil mi?



Bu adlandırmalar genel patolojik keşiflerde olduğu gibi hastalığın varlığını keşiften önceki dönemi de kapsayacak biçimde genişletiyor gibi. Açıktan söylenmese de zımni beklenti bu. Ama aldanmayalım. Güya bilimsel kriterlere uygun davranıyorlar. Uyanık olmamız gereken nokta da burada başlıyor. Mesela hepatit c virüsü keşfedilmeden önce de muhtemelen vardı. Ama acaba DEHB keşfedilmeden önce var mıydı? Daha kökten bir soru: Acaba bu bir keşif mi yoksa adlandırma mı?

Adlandırma bilimi?..


Bir arkadaşım Türkiye’den bir psikiyatrın konuyla ilgili videosunu izletirken aklıma başka sorular da geldi. İlgili psikiyatr daha güncel, daha vurucu bir şeyden söz ediyordu, DEHB geninin bulunduğunu söylüyordu. Böylece insanlık tarihi kadar eski bir patolojinin varlığına inanmamızı isteyen zihniyeti de tanımış oldum.



Bu adlandırma sürecini aklımızda tutsak bile işler hemen karışıyor. Sanki bulunan gen adın kanıtı yerine geçiyor. 'Eureka!' heyecanına kapılmazsak bunun tam tersinin doğru olduğunu kanıtlamamız çok kolay. Çünkü bulunan genin kendi başına nesnel varlığı hiç yoktan hazır bir ada kavuşuyor. Gen bilimi önceden tarif edilen bir patolojinin nedenini bulmuş gibi... evet faili bulduk.  Belki de doğru bir tarihçe için şu soruyu sormamız daha can alıcı. DEHB’nin keşfi neden gecikti? Hani mikrobun keşfinin, ya da radyumun keşfinin kendinden önceki birtakım keşiflere silsile halinde bağlı olduğunu biliriz. Peki DEHB’den önce ne keşfedilmedi ki keşfi bu kadar gecikti? Niyetim konuyu tam da bu minvalde biraz uzatmak...

Şimdi adlandırma sürecini adım adım izleyelim(1):

Önce davranış bozukluğu olarak tespit ediliyor. İskoç doktor Sir Alexander Crichton (1798), “Herhangi bir nesneye gereken derecede sabit ilgiyi gösterme yetersizliği,” diye bir tanım ortaya atmış. Çocuklarda gözlediği bu durumun (neden özellikle erkek çocuklarda?) yaşla birlikte azaldığını fark etmiş… Alman psikiyatr Heinrich Hoffmann (1809-1894) aynı zamanda çocuk kitapları yazarı. Ünlü Pasaklı Peter (Struwwelpeter) öyküsü ona aittir. Bu kitabı 3 yaşındaki oğlu Carl Philipp için yazmış. Hoffmann, oğlunun davranışlarından kaynaklanan ve akşam yemeğinde yiyeceklerin masadan düşmesiyle sonuçlanan bir aile çatışmasını anlatıyor. Öykünün başında baba, “Philipp’in küçük bir beyefendi olup olamayacağını görmeme izin verin; masada bir kez olsun hareketsiz kalabilecek midir bakayım,” der. Philipp bu isteğe uymaz tabi. Bu durum DEHB’nin erken bir örneği olarak yorumlanmış. Her iki doktor da gözlemlerini çocukluğun icadı olan 18. Ve 19. Yüzyılda yapıyor. Bu aynı zamanda çocuk doktorluğunun (pediatri) uzmanlık olarak ayrışmasına denk. Çocuklarda ailede görünen ve –unutmayalım hemen bütün aileler çok çocuklu- başedilen ufak tefek rahatsızlıklar, çocuk sosyalleştikçe davranış bozukluğu biçiminde yansıyor ve aile bundan sorumlu tutuluyor. İlk semptomlar kendini sınıflarda (nispeten laik ortamlarda) gösteriyor. Semptomun ortaya çıkması için laiklik neden önemli? Bu soruyu DEHB neden manastırda ya da medreselerde çıkmaz da laik okullarda çıkar diye okuyabilirsiniz. Nedeni basit: Mutlak korkunun hakim olduğu bir ortamda semptomlar toplu davranış içinde kaybolur, görünmez. Semptomun ortaya çıkması için nispeten özgür bir ortamın olması gerekiyor. Tek taraflı anlaşılmayacak bir özgürlük: hem gözlemi yapanın özgürlüğü, hem çocukların özgürlüğü. Ama eksik ve hatalı bir özgürlük. Bizim daha zihin açıcı bir özgürlüğe ihtiyacımız var. Mesala Hoffmann’ın oğlunun davranış semptomunu yemek masasında sınaması ilginçtir. Çünkü yemek masası sözü edilen çağlarda ailelerin toplumsal disiplini yeniden ürettiği, misafir kabul edip gösteriş yaptığı bir platformdur. Bunu Hoffmann değil biz görüyoruz. Devam edelim… Sir George Frederic Still çocuklarda özellikle hayal kırıklığı, öfke, düşmanlık ve saldırganlık gibi duyguların alelacele sergilenmesine Ahlaki Kontrol Yetersizliği demiş. Ne müthiş bir ad! Durduramıyoruz, buradan yavaş yavaş patolojiye doğru bir geçiş var.

Alman Yahudi bilim adamı Franz Kramer 1932 yılında Hiperkinetik Dürtü adını koymuş. Artık ilgili patolojinin “dürtü” biçiminde tanımlanmasıyla hastalık gayri iradi bir ünvana kavuşuyor. Eğitimin tüm ulus çapında yaygınlaşması ve disipline edilemeyen davranışlara marjinal bir boyut eklenmesinin bununla çok yakın bir ilişkisi var. Patolojik marjinalliğin üç özelliği çok önemli burada. Birincisi oran olarak çok az olmalı ki geriye normalize edilecek çok geniş bir nüfus kalsın. İkincisi gözden çıkarılabilmeli. Bu gözden çıkarmayı yok etme olarak anlamayalım; tedavi edilebilir olarak yok etme, dönüştürme, sosyal mutasyonla berhava etme, bir disiplin aracı. Üçüncüsü ilaç ve işkolu.

Sonra bu patolojik davranışı diğer patolojik davranışlardan ayırt etmemizi gerektiren birtakım bulgusal özellikler belirliyoruz ve bu patolojiye bir ad koyuyoruz. Ve nihayet 2000’de Amerika Psikiyatri Birliği DSM IV’ü yayınlıyarak DEHB’nin “evrensel” ârazlarını belirliyor. Artık dünyanın bütün eğitim bakanlıkları DEHB avına çıkabilir. Elde küsüratlı bir oran da var: %5.29. İlginç olan bunun herkeste mutabık bir ruh yaratması. DEHB’li çocuk kendi durumunun açıklanmasından hoşnut, kendisine hasta denilip hoşgörüyle yaklaşılacaksa neden olmasın? Tek başına aykırılıktan kurtuluyor, bir aidiyet kazanıyor. Aile hastalığın gayri iradi karakteriyle sorumluluğu sırtından atıyor. Öğretmen bir rehberlik raporuna kavuşuyor. Doktorlara ve ilâç sektörüne iş çıkıyor.

DEHB'yi bizzat eğitim yaratıyor. Kapatma ve disiplinle...  

Bir araştırmacının belirli nesnel durumlara ayrıştırıcı ad koyma eğilimi,  insanların sonradan bu adla girdiği etkileşimle ortaya çıkan eğilimlerden bağımsızdır, karıştırmayalım. Adın kapsadığı tasnif edilmiş davranışlar teşhiste yol göstericiyken, teşhisin patolojik imajı hemen tedaviyi akla getiriyor. İki ayrı anlam.  Bu entelektüel uzmanlaşma aynı zamanda sınırlanmış sorumlulukla garip bir konforun içinden sesleniyor: benim görevim ilgili hastalığı tedavi etmek. Peki nedir bu hastalığın nedeni? Bununla ilgilenmez. İlgilenir de tıbbi düzeyde. Gen ve nedensellik ilişkisi; daha doğrusu böyle bir modellemeye olan yatkınlık başlı başına bir düşünme konusu. Psikiyatrımız DEHB geni bulundu dediği zaman bir yöntem yanlışlığı yaptığının farkında değil, o sadece konumunu güçlendirecek bir kanıt görüyor. Gen bilimi sanki adı konulmuş bulguların biyopsisini yapan ve bir tür noter göreviyle onay veren tali bilimmiş gibi. Bulunan gen neden senin önceden adını koyduğun olgunun adını taşısın ki? Samuel A. Kripke’nin (2) verdiği örnek tam bu duruma cuk oturuyor. Paleontologlar, jeologlar bir gün mitolojide geçen tek boynuzlu atın fosilini bulsa bile, asla bu fosil o fosil olmayacak.

Bir şey eksik kaldı... Adlandırma evcilleştirir. Bu evcilleştirmenin ilk akla gelen uysallaştırma anlamını kafamızdan def edelim; evcilleştirme daha çok üstesinden gelmekle ilgili. Şöyle anlatayım: İngilizler işgal ettikleri Tazmanya'ya sonradan gemilerle koyunlarını da getirdiler. Yırtıcı bir hayvan koyunlara dadandı. Faili bulup ona bir ad koydular. Tazmanya Kaplanı. Kaplan demeleri hayvanın vücudunun yarısının kaplan çizgileriyle bezeli olmasındandı. Ayrıca kaplan avlanmayı çağrıştırıyordu, insan düşmanıydı. Ve kaplanın koyun ölümlerinin müsebbibi olması akla yatkındı. En son 1936 yılında bir Tazmanya kaplanını kafese kapattılar.  Öldü ve Tazmanya kaplanı tür olarak ortadan kalktı. Çok sonra anlaşıldı ki koyun ölümlerinden birinci derecede sorumlu değilmiş Tazmanya kaplanı, bildiğimiz kaplanla da bir genetik akrabalığı yokmuş. Adlandırma yol açtı buna... Şimdi Ray Kurzweil'dan (3) okuyorum Tazmanya kaplanının DNA'sını yapay olarak üretmeyi başarmışlar. İlerde Tazmanya kaplanımız yeniden dünyaya gelecek. Öyle olsa bile bu Tazmanya kaplanı o Tazmanya kaplanı olmayacak.

DEHB'li çocuklar... kapatılmaya ve disipline karşı insanın göze batan refleksi. Onların dikkat eksikliği ve gürültülü dinamizmi, ister istemez dikkati üzerlerine çekmeleri, diğer öğrencilerin de dikkatlerinin dağılmasına neden oluyor. Ama bu istenen bir şey, ferahlama yaratıyor. DEHB'li çocuklar ilâçla uyuşturulurken aslında geri kalan "normal" çocuklar uyuşturulmuş oluyor. DEHB'li çocuklar hapı herkesin adına yutuyor. Panzehiri Pink Floyd...



(1) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21258430, Google Çeviri yardımıyla DEHB’nin tarihçesi için  bu makaleden yararlandım.
(2) Adlandırma ve Zorunluluk, Samuel A. Kripke
(3) İnsanlık 2.0, Ray Kurzweil




3 Haziran 2017 Cumartesi

Trump'ın Beden Dili



Bardan içeri dalan şerif yardımcısı... 

Trump itme ve savurma hareketinin devamında ceketini ilikleyecekmiş gibi yapıyor ve anında vazgeçiyor ya... asıl ilginçlik ceketinin önünü kavuşturma hareketini gayri ihtiyari yapmasında değil mi? Bir an ellerinin genel nezakete uyumlu hafızası bedeninin hırçınlığını dinlemiyor. Kendisi dışında herkesin ceketinin ilikli olmasının bunda payı var; benzerlik üzerinden kütleye yöneliş kabahatin bağışlanması için en emin yol. Ama çabuk sıyrılıyor, beden cüretkâr olmayı kafaya koymuş.

Her şey gözümüzün önünde, yeter ki dikkatli bakalım...  İtme/savurma hareketine eşlik eden yüz ifadesiyle, sahnenin önüne çıktıktan sonraki yüz ifadesi arasında belirgin kopuş. İtme/savurma sırasında yüzünde bir gülümseme, ama atlayıcı ve küçümseyici, sanki önde gözlüklü adama ulaşmaya çalışıyormuş da bu gülümsemenin muhatabı oymuş gibi; zaten o adam yürüyüşün sonunu ve durma noktasını belirleyen bir rehberlikle geri dönüyor, Trump’ın gülümsemesini yanlış anlayarak bir şeyler söylüyor. Sözleri boşlukta kalıyor. 

Gülümserken Trump ağzını açıp kapatıyor. Buna tükürük salgısıyla ilgili bir neden bulmamız gerek. Çok hafif, dilini çıkarıp dudağını ıslatıyor, belli ki korku ve heyecan ağzını kurutmuş. Acaba ağzını açıp kapaması gözlüklü adam üzerinde konuştuğu gibi bir yanılsamaya da yol açmış olabilir mi? Olabilir. Bir kontrpiye hali. 

Trump’un bakışları da çiftanlamlı: kimseye bakmadan herkese bakma bakışı. Şöyle de diyebiliriz: Teğet bir göz göze gelmeyle bakışı üzerinde toplayıp kimseye bakmama. Umursamamanın emekle elde edilmiş hali (gerçek umursamamanın bir emeğe ihtiyacı yoktur). İtme hareketi araya girme hareketi aynı zamanda, itilen adamla kırmızı kravatlı kısa boylu adam sohbet ederlerken oluyor bu. Kırmızı kravatlı adam tam itilen adama bir şey söyleyecekken ağzı açık kalıyor. Daha arkada gözlüklü adam Trump’ı gözlüyor. İşte benim adamım! İtiraf edeyim ben de baştan beri onun gözleriyle görmeye çalışıyorum olan biteni, o her şeyin farkında. Bu sırada sanıyorum onun da tükürüğe ihtiyacı hasıl oluyor, tam görüntüden kaybolurken bir dil çıkarma hareketi de o yapıyor (kimse bunu Hakan Ural’dan iyi yapamaz tabi). Ama onun ağız kuruluğunun nedeni bu can sıkıcı ortamda seyre değer bir şey bulmanın heyecanı; hem auranın içinde hem fiziksel dokunuş menzilinin dışında gördüklerinden keyif alan bakışla. Tanrım ağzı nasıl da açık, seyrettiğine nasıl da dalgın, nasıl da kendinden çıkmış.

Bir görüntüyü videoda izlemenin yararı bu, gördüklerinizi doğal olmayan biçimde de görebiliyorsunuz. Top ceza sahası içindeyken forveti değil de kaleciyi gözlemlemek gibi; ama daha da ileri gitmek lâzım. Top ceza sahasındayken kale arkası seyirciyi gözlemlemek; hatta daha da ileri, yüzü seyirciye dönük güvenlik görevlilerini gözlemlemek (bu sonuncusu Türkiye’de olmuyor)…

Trump’ın itme savurma hareketi bedenin regresyonlarından biri. Ergen hareketi. Kayıtlara geçsin diye buraya bir not düşeyim: kadınların beden hafızaları çocukluklarına, henüz kucakta oldukları zamanlara kadar gidip gelir, sanki kendileriyle flört eder gibi; erkeklerin bedenlerinde ise ergenlik hakikat anı gibi canlanır. Bedenin eğilimi deyin buna, sonrası iyilik güzellik... Erkek ergen diğer ergenlere ulaşmak için ayak altında dolaşan tıfılları bir kenara itiyor. İterken de bunu onlara bakmadan yapıyor. Çocukken yaşadım bunu, Bulancak İskelesi’nde yaşıtlarımla yüzerken birden yetişkinler gelirdi ve bizi oradan oraya itip kakarlardı. Bunu yaparlarken tepkimizi kaale almazlardı, pısırıktık zaten, onlar da sanki yokmuşuz gibi davranırlardı... Burada bakışımızı afallatan bir şey oluyor: Trump bu ergen hareketini birden kesiyor. Sahnenin önüne gelince ceketini ilikleyecekmiş gibi yapıyor ve elini hemen boşluyor. Çok çok kısa bir tereddüt anı var burada. Ama üzerine çok şey söylenebilir. Hesaplanmış, bilinçli bir an değil. Zihnin içine düştüğü karmaşaya ellerin refleksi. Onaylanma ihtiyacıyla takmama arasından hızlı geçiş; orada kendine bir tünel yapıyor sanki. Bedeni final duruşunu biliyor, oraya kilitlenmiş. Bu hızlı geçişi sağlayan da bu; ağız birden kapanıyor ve çene yukarı kasılıyor. 

Çenesi yukarda olmanın düz anlamı ne? Bir kere bu duruş yanında birileri varsa muteber. Eşit boylular ve kısa boyular için baktığım yer senden daha uzun gibi işlevsel bir anlamı var. Güçlü bir yalnızlık da veriyor; sana muhtaç değilim, konuşmak istiyorsan konuşmayı sen başlat, ben de lütfetmiş olayım duruşu… 

Bütün bu insanlar küçüklü büyüklü ülkelerin devlet başkanları. Herkes eşit ama bu eşitliğin sadece Amerika’ya alçakgönüllülük bahşettiği bir eşitlik. Trump demokrasi mağduru. Obama gibi Harvard alçakgönüllülüğünü hak etmiş biri değil. Cahil bir adam. Kendine karşı cahil değil ama, beden dili kendisi hakkında ne düşünüldüğünü biliyor ve karşılık veriyor... racon kesiyor.

Özetlersem:    1. Kabalık (bilinçli), 2. kabalığa karşı nezaket (bilinçdışı ceketinin önünü ilikleyecekmiş hareketi), 3. yerçekimine karşı koyan çene yükseltmeyle yeniden kabalık (bilinçli). Güzel bir kombinasyon.