![]() |
çakma kayran |
![]() |
gerçek kayran |
![]() |
çakma kayran |
Heidegger voroluş teorisini
temellendirirken Almancada yan anlamları da olan Lichtung diye bir sözcük
kullanır; Licht ışık demektir, Lichtung sözcüğünün, ışık çağrışımlı; ışıklı,
aydınlık, açıklık anlamları yanında ormandaki ağaçsız alan (kayran) anlamı da
vardır. Ormanı görebilmek için kayrana çıkmak gerekir. Hani ağaçlardan ormanı
görememek haline karşı… Tabi Heidegger bu Lichtung kavramını insanın bakışıyla
var ettiği her şeyi kendine mal edebilmesi için bir düşünme alanı olarak
metaforlaştırmıştır.
Heidegger’in yaşadığı dönemde ve
daha öncesinde düz anlamıyla kayran uzaktan görülen değil, ancak oraya
varılınca insana ormanla arasında bir uzaklık hissi veren alan olarak
görülüyordu. Ormanın içinde yürürken
bakışları nereye yönelse ağaçlara çarpan insan kayrana çıktığında ferahlıyordu.
Hem boş bir alana kavuşuyordu hem de aydınlığa. İnsan o boş alanda bakışıyla
kendine başka alanlar yaratabilirdi; kayranın sınırını oluşturan ağaçlar bu
bakışla orman görüntüsüne kavuşabilirdi. Şöyle diyelim, kayran bir hedefti,
ormanda yürümenin amacıydı. Ama bir kentlinin ağaçsız bir tepelikten ya da
yoldan ormana bakışında benzer bir etkileşim yoktur; bulunulan yer insana her
zaman bir güvenlikle karışık medeniyet tarafında durma mesafesi tanır. İnsan bu
mesafeyi sever, farkında olmadan sever. Günümüzde kayran artık orman içinde
değil, ormanı dışta bırakan kente ait bir yer haline gelmiştir.
Geçtiğimiz Mayıs ayında Belgrat
Ormanı’nda yürürken yoldan ayrılıp tepeye doğru tırmanan yaşlıca bir kadın ve 5
yaşlarında bir erkek çocuk dikkatimi çekti. Daha doğrusu önce çocuğun ormanın
içinde yankılanan “Hadi anneanne, birlikte çıkalım.” sesi… Yamacın yarısına
kadar yan yanaydılar. Kadına kalsa oraya kadar yeterdi, ama çocuk kadından
kurtuldu, kesilmiş bir ağacın üstünden atlayarak yoluna devam etti. Bütün
yerler kat kat yaprak doluydu, insanın takip edeceği patika bir iz yoktu, çocuk
yukarıya doğru bazen önüne çıkan küçük çalıların uçlarına tutunarak doğaçlama
bir maharetle dört elli tırmanıyordu. Tırmanmanın çekiciliği insanın tırmandıkça kendini daha yüksekte
hissetmesi değil midir? Kadın kendini emniyete aldığı bir yerde durdu, “Artık
yeter, düşersin!” diye seslendi. Çocuk geriye bakmadan “Gel anneanne, çıkamıyor
musun?” dedi. Anneannesiyle yarış eder bir hali vardı, ya da bu tırmanmayı
anneannesini yeneceğinden emin bir yarışa dönüştürmüştü. Sadece yoldan değil, ninenin gözetmenliğine
dayanan nine torun birlikteliğinden de sapan bir yarışma. Kadın bir iki hamle
yapar gibi oldu, torununun yanına gitmek için değil de daha çok
tırmanamayacağını göstermek için, ya da isteğiyle bedeni arasındaki tezatı
torununa yansıtarak empati dilenmek için; yerden bir dal parçası buldu, onu
destek yapıp yukarı bir iki adım attı ve yine durdu. Tuhafıma gitmişti ikisi de
izlendiklerini düşünmüyorlardı, bütün hareketler doğaldı, sanki orada onları
gören kimse yoktu.
Havada çürümüş yaprak kokusu vardı.
Herkes Belgrat Ormanı’nda yürüyüş
parkurunun şaşmaz takipçisiydi. Güya
herkes ormanda yürüyordu ama aslında yürüdüğümüz yer tuğla ve kiremit
parçalarıyla zeminleştirilmiş kenarları tahta döşemeyle sınırlanmış bir
parkurdu. Doğrusu parkurun sağladığı konfora diyeceğim bir şey
yoktu, çamursuz ve güvenliydi. Güvenli olması yolun “vahşi” doğadan ayrılmış
bir bölge olmasından kaynaklanmıyordu, bu güveni herkesin orada ve aynı yürüme
eylemi içinde olması veriyordu. Sadece yolda yürümüyorduk, hatta bundan daha
çok yolun peşinden gidiyorduk. Çocuğun yoldan sapmasını gördükten sonra acaba
‘yoldan ayrılmak yasak’ gibi bir levhayla karşılaşır mıyım diye de etrafa
bakmadım değil. Şaşmaz bir kural insanların içine işlemişti sanki. Ormandaydık
ama yol yüzünden (yoksa sayesinde mi demeli) ormana giremiyorduk, hep ormandan
dışarıda kalıyorduk. Yolun kenarı vardır ama ormanın içindeki yol hep ormanın
kenarıdır, biz de gizli bir emre uyar gibi kenardan yürüyorduk…
Günümüzde yol ormanın kayranıdır.
Ve günümüzün bu kayran anlayışıyla Heidegger’in metaforu zaafa uğruyor, ve biz
yolun bize sürekli fısıldadığı yürü diyen bir direktifi yerine getiriyoruz…
Üçüncü Köprü’nün bağlantısı yol
için orman katliamı devam ediyor. Garipçe, Rumelifeneri, Zekeriyaköy, Gümüşdere
ve Kısırkaya sırtlarında orman içindeki kellik bariz biçimde büyüyor ve her gün
saçkıran hastalığı gibi uç uca eklenerek yayılıyor. Buralar yaşadığım bölge.
Gidip geldikçe görüyorum, gördükçe öfke boğazımda düğümleniyor…
Artık dasein (orada olmak) için
kayranda olmak ters etki yapıyor.
Doğada açılan bu kelliği insanın
içinde bir merhamet olarak duyabilmesi için kalkınma salaklığının dışında
olması gerekiyor.
Sanat eseri bir heykel, bir resim nasıl yeniden yapılamazsa, kesilen
ağaç da yeniden canlandırılamaz. Başbakan reprodüksiyoncu sanat hırsızı gibi
düşünüyor, ağaçları kesersek yerine ağaç dikeriz diyor. Ağacın yaşını,
yetiştiği yerin bitki faunasını, hayvan popülasyonunu görmezden geliyor; köprü, kanal, nükleer santral yerine asıl
bunların zenginlik olduğunu bilmiyor, ya da çok kötü niyetli.
İki yıl önce çevre eylemi için ailecek
Uzunköprü’ye gitmiştik. Kasabanın girişinde Mimar Sinan’ın yaptığı köprünün
altından akan Ergene deresinin rengi fabrikaların kimyasal atıklarından
simsiyah olmuştu. İçinde hiçbir canlı yaşamıyordu. İki yaşında bir çocuk
pikniğe gelse annesi babası ‘bak yavrum işte dere’ dese, çocuğun zihninde dere
kavramı böyle oluşurdu. Hayalimdeki o yeni nesil çocuğun yerine bön bön dereye baktım. Eğer dere eski haliyle temiz bir
şekilde aksaydı, içinde balıklar yaşasaydı, suyun debisini İSKİ’nin satış
fiyatından hesap edip paraya vursaydık bu, suyu kirleten fabrikaların
kazancından daha çok paraya denk gelirdi. Ama paranız, otomobiliniz, yatınız
katınız batsın, temiz bir su, temiz bir çevre parayla ölçülebilir mi?
Bu ülke bu kalkınma salaklığına nasıl kapıldı?
Batı sadece teknoloji ihraç etmiyor, kalkınma
ideolojisi de ihraç ediyor. Ekolojisine zarar veren sanayiyi azgelişmiş
ülkelere kaydırıyor. Azgelişmişler ve neo liberal aymazlar da aa ne güzel
sanayileşiyoruz, gayri safi milli hasıla, büyüme endeksi falan diye her projeye
atlıyor. Çünkü azgelişmişlik geç kalmakla ilgilidir, ama bu geç kalmanın
spesifik bir tarafı var: Batı’yı kestirmeden değil de, kronolojik sırayla takip
etmek…
Bugün uzun bir yürüyüş yaptım. İkamet ettiğim köyün batısına doğru, köyün içinde işletilen madenden
çıkan hafriyatla yıllar önce doldurulmuş art arda sahile uzanan iki burunun sonuna kadar. Köyün
merası olarak kullanılan iki burunun büyüklüğü neredeyse bin dönümlük bir alanı
kaplıyor. Lebiderya bir arazi. Köyün dışındaki mandıralardan salınan hayvanlar
buralarda otluyordu.. otluyordu diyorum, çünkü artık otlamıyor. Özellikle manda
sürülerini uzaktan izlemek hoşuma giderdi.
Üç dört ay önce bir sabah evimin
penceresinden orada dozerleri gördüm. İleri geri araziyi toza dumana katmış
tuhaf bir faaliyet yürütüyorlardı. Yaklaşık iki kilometreden araziye yabancı
her şey tuhaf görünüyordu zaten. Muhtara sordum, “Büyükşehir belediyesi,” dedi,
“Hayvan barınağı yapacaklarmış.” Muhtarla birbirimize baktık, ne o söylediğine
inanıyordu ne de ben duyduğuma. Bin dönümlük araziye?.. Medenileşiyoruz anladık
ama biraz abarttık galiba dedim iyimser tarafımla. Öyle ya bir asır önce sokak
köpeklerini mavnalara yükleyip Hayırsızada’ya (Sivriada) süren ve onları
açlık ve susuzluktan birbirine parçalattıran İttihat Terakki gaddarlığından
sonra (şimdi aklıma geldi, acaba bu sürgün Ermeni Tehcirinin provası olarak ele
alınabilir mi?) deniz manzaralı hayvan barınağı… Ama bu burunların güneyinde
zaten bir hayvan rehabilitasyon barınağı var. Başıboş köpekler toplanıyor,
kısırlaştırılıyor falan. Hatta öğrencilerimle geçen senelerde ziyaret etmiştik
orayı. Pek iyi izlenimle ayrılmamıştık. Güya rehabilite edilip sokağa salıverilen
köpekler bu barınağın arkası kafesli aracını nerede görse huysuzlanıp havlamaya
başlıyor, anlaşılan onların izlenimi de pek hoş değildi. Bir tanesi şimdi
yanımda, adı Zeytin, yürüyüşümde bana yarenlik ediyor… Neyse, bu sabah
burunun ormana yaslanan tarafında prefabrik benzeri sıra sıra birikintiler
gördüm. Neler oluyordu?.. Yürüyüşümün amacı buydu. Orada rastladığım birilerine
soracaktım. Yanımda Zeytin yürüdüm… yürüdüm… Prefabriğe benzettiğim yığınlar,
içinde metal levhalar olan balyalarmış. Uzaktan sesler geliyordu, ama kimseyi
göremedim. Yolun üstündeki şantiyenin girişine ‘İnşaat alanına girmek tehlikeli
ve yasaktır.’ yazısı kondurulmuştu… Köyden birçok insana sordum kimse bir şey
bilmiyor… Hiçbir şeffaflık yok… Bu ülkede tesettürün metaforik anlamı gerçek anlamından
daha güçlü. Tesettür tıpkı kadını gizlediği gibi yağmacı sermayeyi gizliyor. Nerede inşaat varsa oraya çekilen bir duvar tesettür işlevi görüyor. Hayvan
barınağıymış… Ulan hayvanlar otluyordu zaten güzelim çimenlerin üzerinde… Dozerler kazıyınca şimdi tozlu kıraç bir toprak haline gelmiş… Bir vatan, kamuya ait toprağı kendinizin biliyorsanız vatandır, ve ben vatan yerine
topraklarının ‘tehlikeli ve yasaktır’a dönüştürüldüğü yağma hasanın böreğini
görüyorum…