3 Şubat 2026 Salı

BAVUL


İnsanlar bagaj bandının çevresine ne aralık üşüştü? Ooo arkası var, geldikçe geliyorlar. Çemberi geniş tutsalar hem herkes sığacak hem de görüş alanları ferahlayacak. Yok, geometrik düşünemiyorlar.


Özellikle kadınlar “taciz ideolojisiyle” bedenlerinin dokunulmazlığını kullanarak direkt bandın sınırına.

Onlar bant mahallinde yer kaptıkça ben geri çekiliyorum.

Aklıma Edward T. Hall’in “proxemics” kavramı geliyor. Beden mesafesinin kültürel boyutu. Sanıyorum bant çeperindeki bu sıkışıklık proxemics versiyonlarından birbirine çok yakın olanların yani aile, sevgili, dost gibilerin mahrem mesafesine (0-45cm) giriyor. Oysa burada konsepte uymayan bir şey var: birbirini tanımayanların yakınlığı. Bedenler dalgın bakışlar pürdikkat.

Giderek görüş alanım sıfırlanıyor. Görürsünüz diyorum içimden intikamımı sizden nasıl alıyorum.

İntikam başlıyor:

Artık yüz görmüyorum; genç, yaşlı, güzel, çirkin de görmüyorum, sadece sırtlar ve bandın karşı tarafında silüetler. Avcı toplayıcı atalarımız. Belgesel çekiyorum. Konu, havaalanı sosyolojisi. Ortam kaotik.

Bagajlar bandın karanlık tünelinden çıktığı an gözbebekler büyüyor. Bavulunu ilk kapanlar dirsek darbeleriyle başarıyor bunu, ‘İşte orada, kimseye yedirmem!’ Yüzlerinde zafer sevinci o kadar belli ki. Şanslı olmanın gururu cabası: Tombala!

Kendi bavuluna benzeyen her bavulda kalbi küt küt atanlar. Bavul yaklaştıkça hafifçe eğil, markasına bak, hayır bu değilmiş. Galiba şu gelen, hay Allah bu da değilmiş, yoksa bavulum kayıp mı oldu? Bavulunu gördüğü an sanki son şansıymış gibi kontrolsüzce atılan, özür dileyen, koskoca bavulu olmadık yerinden galiba tekerleklerinden tutarak indiren şu ergen, onun için güç gösterisi de, ‘Annesinin güzel oğlu…’

Bavulu ortaya çıkana kadar herkes sahip olma erkinden yoksun.

İnsanların bavullarıyla kurdukları yakınlık, bantta gerçekleşen bir ruh hali bu. Bavulları evde dururken ya da peşlerinden sürüklerlerken başka bir eşyayken şimdi tanıdık bir nesne; biraz şeye benziyor, okul dağılışı sırasında çocuklarını bekleyen velilere... ‘İşte bizimki geliyor.’ Benliğin çocukla genişlemesi gibi bavulla genişlemesi. Bavulun içindekiler benliğe mahremiyet katıyor çünkü.

Bavulu hızla ve suçlulukla banda geri bırakan şu kadın, ‘Hadi canım sen benim değil misin? bakışı. Sanki bavulu çalmak üzereyken yakalanmış bir hırsız izlenimini savuşturmaya çalışıyor, etrafına mahcup gülümseme fırlatıyor. Hırsızlığın sabıkalı hırsızlardan değil herkesten gelebilecek potansiyel tehdit olduğu ülkede normal bir tepki.

Şu adam bir kadının kaçırdığı pembe kallavi bavulu uzanıp alıyor, kadın teşekkür ediyor adam bir şey değil diyor, işe yaramak adama fazladan bir ağırbaşlılık veriyor. Söylesene üstat, ağırbaşlılık bir insanın kendisine verdiği bir ödül olabilir mi?

Etraf sakinleşince nihayet kendi bavulumu gördüm, ben de sevindim iyi mi? Hiç yoktan sevinç. Yalnız bavuluma bir an yabancılaştım, nasıl desem gözüme biraz küçük göründü, emin olmak için kulpundaki etikete baktım (sadece emin olmak için değil tabi, bakın kimsenin bavulunu almıyorum demek için de).



17 Ocak 2026 Cumartesi

"Kısa Volta"


 

Volta hapishane yürüyüşü yerine geçen bir mecaz, ‘Kısa Volta’ da çocuk mahkûmların yürüyüşü. Ama ta baştan voltanın kendisi de yürümenin mecazı değil mi?

Sözlüğe baktım, volta İtalyanca bir halatı babalara sarma anlamına geliyor; bir başka anlamı gemilerin fırtınada rüzgâra karşı yol alabilmesi için sağa sola zikzak yapması demekmiş. Ceneviz veya Venediklilerden gelen bir denizcilik terimi. Ama sözcüğün kaynağı olan İtalyancada hapishaneyi de çağrıştıran bir yürüyüş anlamı yok. Bu bize özgü. Sadece sözcüğün evrimiyle vardığı yer açısından değil, bir yürüyüş tarzı olarak da bize özgü.

“Volta atmak… voltasını almak” deyimleri başlangıçta argo sayılmaz. Her ikisi de dışarıdan bir buyruğa tabi. Önce deyiş sonra deyim. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Önce düz anlam var, yani başlangıçta halatın iskele babasıyla arasında kurduğu bağ neyse o, sonra anlam horlayıcı bir git emrine dönüşüyor. Söyleyen hareketi başlatıyor ve kontrolü öznenin elinden alıyor. Liman, tersane ve gemi çalışanlarının farklı etnik kökenlerden geldiğini bilirsek buralarda birbirine sürten dillerin argonun çıkış yerlerinden biri olduğunu tahmin edebiliriz.

Argo kozmopolit dil dokusundan beslenir. Ama bir dil melezlenmesi değil. Sadece özel bir grubun anlayacağı dışarıya kapalı bir dil de değil. Şimdi düşünüyorum da argoda bu kategorik ayrımı yapmak gerekir. Hırsız argosu, eşcinsel argosu, kolej argosu gibi dilin dışarıya sınır çizen yapısından farklı olarak burada kastettiğim bazı argoların yaygınlaşmaya eğilimli yapısı, günlük konuşma dilinde evcilleşme yeteneği. Bunu sağlayan Türkçenin argoda içine aldığı yabancı sözcüğü kendi sentaksı içinde eritmesi; volta atmak ya da voltasını almak deyimlerinde deyimi anlam olarak yönlendiren ‘atmak’ ve ‘almak’ fiilleridir, deyim içerisinde ‘volta’ kendi etimolojisiyle alışverişini kesiyor, anlamını unutuyor ve deyimle yeni bir eylemi ifade ediyor. Voltanın orijinal anlamında geminin rüzgâra karşı zikzak çizerek yol alması değil, tersine mahkûmun belirli bir hatta düz yürümesi. Artık sözcük bir yasa koyucu.

Yasa dışılıktan hapishanede yatan birinin voltayla yasa koyması. Bize özgü bu ilginç paradoksu biraz açsam iyi olacak.

Bedii Faik hapishane anılarını yazdığı O Biçim kitabının henüz başında birlikte volta attığı Yumuk Refik’e maltanın üst tarafında üç dört adımda bir süratle dönerek kısa kısa volta atan iki genci göstererek soruyor:
“Bunların voltası niye bu kadar kısa ve süratli?”
Yumuk Refik gülerek şu cevabı veriyor:
“Asıl volta öyle olur abi. Bazı mahpuslar aynı hapishanede yatan hasımlarına karşı uyanık davranmak zorundadırlar. Onun için arkalarını uzun müddet bir tarafa verip yürümezler; sık sık dönüş yaparlar.”

Bazı insanlar kendilerine soru sorulunca otomatikman bunu “bir bilen” ayrıcalığına dönüştürüyorlar. Yumuk Refik’in cevabının antropolojik olarak bir çekiciliği var ama çok zorlama. Bedii Faik’e çekici gelen ise tecrübeli bir mahpusun bilgeliğine hiç sorgulamadan ortak olmak. O dönemde hapishane avlusu zaten kalabalık, herkes hasmını tanır. Voltada sert keskin dönüşleri paranoyanın semptomu gibi kabul etsek bile tam da bu yüzden uzun süre sürdürülebilir olması mümkün değil. Oysa burada gerçek daha sade ve insani: volta birbirine tutunan mahpuslarda güven duygusu üretiyor. Bir yanı bu.

Ama ben voltanın yasa koyucu gösteriş tarafından da söz etmek istiyorum.

Tim İngold çizginin tarihini anlattığı kitabının bir yerinde ‘Çizgi Nasıl Düzleşti?’ diye bir başlık atmış. Bu başlığın bende voltayla ilgili bir çağrımı oldu. Bilirsiniz doğada dümdüz çizgi yok. “Dümdüz” insanla başlıyor. Düz çizginin pedagojide disipline edici daha ötesi homojenize edici öğrenimi devam ediyor. Volta sanki bu düz çizgiyi yürüyüşe ikame eden bir figür. Dolayısıyla içindeki zımni yaptırımı görmezsek olmaz. İki türlü yaptırım: hem kendisi hazır bir yaptırıma uyuyor hem de bir yürüyüş formu olarak bu yaptırımı dışarıya taşıyor. (Hapishane dışında da insanlar volta atar, sanki cezaevi alışkanlığını sivil yaşamda sürüdürüyormuş gibi; otobüs duraklarında, koridorda, evinin balkonunda... eril bir mekân sahipliği iletir.)

Volta mahkûma özerklik alanı yaratıyor gibi ama mahkûmu mahkûm olarak da mimliyor. Voltanın mahkûmu yürüyüş güzergâhı denen düz hattın kısır döngüsünde mekânı bir tür sahiplik yanılsamasıyla doldurarak bir kez daha mahkûm etmesi… Ama voltanın hiç bunlar yokmuş gibi enerjik görünümüne ne demeli? Zaman geçiren değil zamanın kendisi olmuş bir ritimle. Hapishanede sıkışmış bedenin kendi iktidarını voltayla kurmasıyla.

Oyunun sınır ihlallerine dayanan sapmalarını henüz bedeninde törpüleyememiş çocuk bir mahkûmun volta atması ne anlama geliyor peki?

Volta tutsak bedenin hapishane idaresine karşı dik duruşu değil sadece, asıl diğer mahkûmlara karşı güç gösterisi. Özellikle grup voltalarında bu beden rekabeti görünür hale gelir. Voltanın bize özgülüğü de burada başlıyor. Hiyerarşi talep eden bedenin dışavurumu. Yürüyüş güzergâhı bir mekân işgalidir aynı zamanda, kendine ait mıntıka kültürü yaratır. Omuzların hareketi, ellerin arkada durma biçimi, yere sağlam basan ayaklar, tespih sallama hızı, bakışların sertliği bedeni bir metne dönüştürür. Volta sırasında az konuşma, yani genel sessizlik bedenin metne dönüşmesini destekleyen diğer sebep. Öte yandan mahkûm adımlarıyla çile doldurmanın ritmini tutar, yürüyüşü bir eğretileme haline gelir; kafasından geçenlerle gördükleri aynı değildir.

Başka bir şey daha: Volta, bütün mahkûmları benzeştirir, suçlarının üzerini örter. Voltanın kurallarına uymak ortaya bir tür “zararsızlık” çıkarır.

Romanda geçen şu sözlere bakalım şimdi:

“Duvara yakın ağaçların altında poz veriyorduk. Bir adam, elinde tespih olan, ayakkabılarının topuğuna basmış bir adam, ‘Lan yavşak hırsızlar, piç kuruları, ben volta atarken kimse beni rahatsız edemez, Önümden geçemez, götünüzü şişlerim sizin’, diye bağırdı. Fotoğrafçı hızlı hızlı uzaklaştı. Biz de ses etmedik.”

Bunu söyleyen kişi voltanın kurallarını çocuk mahkûmlara zılgıtla hatırlatan bir yetişkin mahkûm. Çocuklara “hırsız” diye suç biçerken kendi sabıkasını volta kuralı arkasında gizliyor. Hemen sonra öğreniyoruz ki bu voltacı yetişkin hırsızlık için girdiği evde bir adamı öldürmüş, karısını da bıçakla yaralamış, ama soranlara namus meselesinden yatıyorum diyormuş.

‘Kısa volta’daki “kısa” sıfatının hapishanede çocuk yürüyüşü yerine geçen bir metafor olduğunu tahmin edebiliriz. Romanda bunun için ayrıca bir volta betimlemesi yok. Ama voltanın yetişkinlerden çocuklara öykünmeyle geçtiğini varsayabiliriz. Romanın baş anlatıcısı Kuzu diğer çocuk mahkûmlardan farklı olarak bu yetişkin öykünmesini daha çok temsil ediyor. Sevk edildiği sivil hapishanede tek siyasi mahkûm o.

Çocuk yaşta siyasi olmak bedenin sürekli tereddüt içinde olması demektir.

Çocuk için siyasi olmak bir vaattir: Çabuk büyüme vaadi. Kitabın arka kapağında da yazar bu. Ama kitabın içinde Her Şeyi Bilen adıyla geçen Tanrı-yazarın söylediği şu söz bu büyümenin nasıl bir arafta olma hali yarattığının ipucunu verir bize:

“Kuzu hiçbir zaman tereddütlerini hatırlamak istemezdi.”

Belki genel hatırlama tanımının farklı bir söylenişi bu. Acaba doğrusu şu mu: Biz tereddütlerimizi hatırlamayız! Verdiğimiz kararlar sonrası başımıza gelen olayları hatırlarız, tereddüt anı hafızamızdan silinir. Tereddüt yaşamımızda en önemli duygu-durumlardan biri olduğu halde. Şinasi Türüdü Tanrı-yazarı da yanlışlar biçimde Kuzu’nun büyümeyle büyüklenme arasında yaşadığı tereddüt anlarını anlatır bize. Bu aynı zamanda Kuzu’nun kendi ağzından tereddütlerini yeniden anlatımla derinleştirip derinleştirmeyeceğiyle ilgili yaşadığı ikinci tereddüttür. Anlatımın tereddüdü… tereddütün sanata dönüştüğü yer.

Romandan iki örnek vereceğim:

İlki askeri cezaevinde yetişkin siyasi tutuklularla aynı koğuşta kalan çocukların sayımın sonunda “Sondur komutanım!” demeleri.

“Sondur komutanım, diyenler yaşı küçük olan tutuklular oluyordu. Abiler, sondur komutanım demeyi kendilerine yakıştıramıyorlardı belki de. Bir ara bunu, "Neden böyle oluyor," diye koğuştaki abilere sormak istedim. Sonra vazgeçtim.”

Askeri cezaevi yöneticileriyle yetişkin siyasi tutuklular arasında sessiz bir uzlaşma yok mu burada?.. Kuzu’nun sezgisi doğru, “Sondur komutanım” demenin küçük düşürücülüğünü yaşı en küçük olanın sırtına yıkmışlardı yetişkinler. Kuzu’nun bunu ta o zaman “abi”lere sormak isteyip vazgeçmesi bir, bunu anlattıktan sonra üzerine düşünmekten vazgeçmesi iki. Ama her halükarda tereddüt olayın içinde kapatılamayacak bir leke olarak duruyor.

İkinci örnek darbe öncesi henüz içeri düşmemiş Kuzu’nun kasabada bir akşam yetişkin arkadaşlarıyla yazılama yaptığı sırada:

“İskele tarafında duvarları kireçle boyarken, babamın hızlı hızlı bana doğru geldiğini gördüm. Fırçaları, boyayı bırakıp liman tarafına doğru kaçtım. Çocuklar da ardım sıra koşuyordu.
O akşam eve gitmedim. Caminin arka tarafındaki bir gecekonduda kaldım.”

Burada iki olgu iç içe. Birincisi Kuzu’ya yazılama işbölümünde düşen görevin hiyerarşinin en altında olması. Kuzu kireçle duvarın zemini boyuyor, beyaz zemine sloganı yazacak yetişkinin yazısının daha iyi görünmesi için kontrastı sağlıyor. Kendisine gururla burayı ben yazdım diyeceği bir pay kalmıyor. Babasının geldiğini görünce kaçıyor. Oysa babası da solcu. Babasına tam da o haliyle görünmek istemiyor. Kaçışı bir refleks. Biraz açalım bunu.

Çocuğun dünyasında “baba” politik değil, ontolojiktir. Babanın solcu olması bu rolü bilinçdışı düzeyinde ortadan kaldırmaz. Çocuk için politik olmanın çekiciliğinden biri aile dışına çıkmaktır çünkü (sağcılık genellikle bu avantajı tanımaz); yazılama, yasak aynı zamanda aileden saklanan bir eylem haline gelir. Baba solcudur ama muhtemelen feleğin çemberinden geçmiş biri olarak sorumludur da, bedel ödemiştir, ihtiyatlı olmayı bilir. Çocuk ise tehlikeyi estetik bir heyecan olarak yaşar. Devrimle büyüklenir. Baba solcu olmasına rağmen eylemin büyüsünü bozan dış figürdür. Kuzu yazılamada yazan değil, hiyerarşinin en altında hazırlayan olduğu için babanın tanıklığında kendini idealize edemez, babanın gözünde bir yadırgamaya dönüştüğünü görür. Ne korku, ne utanç, ne suçluluk… neyi duyacağını bilemeyen tereddüt zirvesi.

Yukarıda “sağcılık genellikle bu avantajı tanımaz” dedim biraz da bunu açayım. Aslında genel olarak politik olmanın çocukların aileden çıkmasını sağlayan bir işlevi var. Politikada çekimi kazandıran hızlı büyüme. Bir dönemden söz ediyorum ve günümüzde aynı hızlı büyüme arzusunu kendi çocuklarında sömüren dinciler var artık. Çocukları büyüklerin olduğu camiye götürüyorlar, başına takke takıyorlar, çocuklara cennet cehennem gibi büyüklerin sözcüklerini kullandırtıyorlar vb. Ama hızlı büyümede solcu çocuklarla sağcı çocuklar arasında şöyle bir fark var: Sağcı çocuklar büyüklerin nezaretinde denize cankurtaran simidiyle giriyorlar, solcu çocuklar ise yüzmeyi bodoslama denizin derin yerine atlayarak öğreniyorlar. (Bu örneği bir arkadaşıma borçluyum, kendisi adını yazmamı istemedi.)









5 Ocak 2026 Pazartesi

ASKIDA


 

“Gencecik kadın geldi hep gelir… Abi gelmeye utanıyorum, kocam işsiz, hasta… Askıda ekmek var mı?”

 

Orhan Türüdü yazmış bunu. Kendisini aradım, “Askıda ekmek tabiri İtalya’da kahvehane müşterileri kahve ısmarlarlarken biri de ‘askıda’ olsun derlermiş, oradan geliyor,” dedi.

 

Sonra ben de araştırdım “askıda” motamot çeviri mi, yoksa ne?

 

Meğer 2. Dünya Savaşı sonrası yoksul Napoli halkının güne başlarken espresso içmesi alışkanlık olmuş. Ayakta ve hızlı. Masada eğlenmeden, caka satmadan fincanın dibindeki yoğun kahveyi iç ve git hali. Faşizmden çıkmış herkesi içine alan kitlesel bir ritüel, bir onur tamiri. İtalyanlar “askıda”ya “sospeso” diyorlarmış; ‘un espresso e uno sospeso.’ Sözün bir armonisi de var. Sanıyorum “askıda”yı isteyenin veren mi alan mı olduğunu belli etmeyen edebine kavuşmuş bir söyleyiş biçimi.

 

Askıda ekmek ile askıda kahveyi kıyaslamaya devam etmek ilginç olurdu ama yukarıda kadının sözüyle ilgili başka bir derdim var. Utanmak ve ‘utanıyorum’ demek hakkında.

 

“Utanıyorum” utancın itirafı mı yoksa utanmayla baş etmenin bir yöntemi mi?

 

Belli ki “utanıyorum” sözcüğünü Orhan’ın karşısında hiç kullanmamış, daha önce de askıda ekmek istemiş, tekrarın limitinin o gün dolduğunu düşünmüş, tekrarın sürekliliği için sözle bir düzeltme yapması gerekiyor. Ama peşinden sözünü iki katmanlı hale getiriyor: “Kocam işsiz, hasta.” Kendi yoksulluğunu sahiplenmeden (kimliği yapmadan) yoksullukla arasına etik bir mesafe koyuyor. Tam burada kocasına devrettiği utancın sadık temsilcisi gibi. Yani “utanıyorum” derken söylediği kişide (bu durumda Orhan’da) mahcubiyet yaratacağından emin. Kocasının hasta olması kocasının işsizliğini bağışlatan bir gerekçe olduğu için değil sadece, kendisi hakkında bu mahremiyeti vermesi alacağı ekmeğin bedeli yerine geçeceği için de. Yani burada örtük bir ödeşme var. Öte yandan bireysel utancını toplumsal ve ailevi bağla ilişkilendiriyor, öteliyor.

 

Ferruh Tunç yakınlarda bir sohbetimizde Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanının popülaritesinden söz etmişti, neden ‘Tutunanlar’ diye bir romanımız yok diye de sitem ederek. Sanıyorum solcuları romanın içeriğine değil ama ‘Tutunamayan’ başlığına çeken şey bu ülkede çileciliğin bir iletişim biçimi olması.

 

Orhan Turudu "tutunan" bir kadını aktarmış bize!..

 

Dev Yol hareketi vaktiyle kendilerinden ayrılan Dev Sol hareketi için “Askıcılar” derdi. Doğrusu bu tabirin kökenini unutmuşum. Orhan’ın abisi Cengiz Türüdü’yü aradım. Cengiz’in beyni arşiv gibidir: Dev Sol liderleri ayrışmanın başlarında Dev Yol liderleriyle görüşürlerken ‘Sizinle ilişkimizi askıya alıyoruz.’ demişler. Dev Yolcular da onlara aşağılamak için “Askıcı” demeye başlamışlar.

 

Askı anlamı aynı: beklemede, ertelenmiş. Bizde nesne anlamı da güçlü, yukarıda fotoğrafta görüldüğü gibi.

 

Utanç bireyselleştiğinde içsel bir parantez olarak kalıyor. Hınç da askıda.


26 Aralık 2025 Cuma

Eğreti Başkalık




 

Ferruh Tunç günümüzde insanlar neden şiir okumuyorlar diye sordu. Eskiyle kıyaslıyordu tabi.

Aklıma ilk geleni söyledim: Şiir okuyanı da dinleyeni de başkalaştırıyor dedim. Günümüzde daha zahmetsiz, duyarlılık talep etmeyen çok çeşitli başkalaşma imkânları var… Ne yalan söyleyeyim söylediklerim en başta beni tatmin etmedi. Ama başkası olma haline takıldım.

Ertesi gün bir süre için bulunduğum Lara’nın (Antalya) dümdüz mahallelerinden birinin ferah sokak aralarında yürüyorum, güneş ve rüzgâr. Ortalık ıssız, yazlıkların perdeleri kapalı. Evden epey uzaklaşmışım. Önümde dört yüz metrelik bir yol kaldı (mesafeleri bana sorun iyi tahmin ederim), oradan anayola sapınca geri döneceğim. Arkamdan yüksek sesli müzikle bir otomobil geliyor. Normalde müzik çalan arabalar hızlıca geçerler, bekledim ki o da çekip gitsin. Yok, sanki hızını kesmiş beni takip ediyordu, yaklaştıkça bas seslerin yanında ara sesleri de duymaya başladım, Türkçe bir rap şarkısı. Dilimin ucunda tuttuğum küfürle bir yan bakış attım, otomobilin direksiyonunda tek başına bir kadın. Yüzünü göremedim. Beni geçti, durdu, kenarda arabaların arasına park etti. Kapıyı açınca müzik daha da yükseldi, işte dedim bir başkası olma hali. Kadın müzik eşliğinde kendinden çıkıyordu. İn de yüzünü göreyim dedim içimden, yüz repertuarıma ekleyeyim seni… bunun için adımlarımı seyrelttim, hatta telefonumu elime alıp yarım dakika kadar  oyalandım da. İnmedi, müzik çalmaya devam ediyordu. Uzaklaştım. Dönüşte çapraz vuran güneşin gözlerimi kamaştırıcı etkisine maruz kaldım epey, son dönemece saptım, nihayet gölge. Eve yakın bir süpermarketin arka yoluydu burası, bir çalışan çömelmiş sigara içiyordu. İşten kaytarmış da görünmemek için bedenini iyice küçültmüştü; hayır düzeltiyorum, görünmemek için değil sadece, görünürse bağışlanmak için de bedenini küçültmüştü. Suçu üstlenen beden. Başkası olma molası. Yol yorgunuyum ve takatsiz hissediyorum, onca güneşten sonra biraz da gölgenin verdiği tuhaf bir gerçeklik duyumuyla olabilir belki, dikkatimi boş arsanın otları arasında dolaşan sarı cılız bir köpeğe veriyorum, bir şeyleri kokluyor. Yol boyu bakıyorum ona, selam versem sanki karşılık verecek, birkaç saniyeliğine köpekleşiyorum… evet köpek oluyorum. Daha önce de yaşadım bunu. Bir ad veriyorum bu halime: Eğreti başkalık.

Başkalığın değişik biçimleri:

Film izlerken

Hız yaparken

Hüzünlüyken

Dans ederken

Fıkraya gülerken

Koşarken

Yüksek bir yerden suya atlarken

Utanırken (hayır bu olmadı, kastettiğim iradi bir seçim, insan “başka” olmayı istiyor, kendi “normal” halinden sıkılıp transa geçiyor.)

Sevişirken

Öfkelenirken

Şiir okurken

Kalabalık ve tanımadığı bir ortamda söz alırken…

Hepsi de insanın bir tür başkalaşması. Hepsinin de ayrı ayrı ritüeli var. Yoksa delilik olurdu.

Devam edeyim: miting, düğün, karnaval, bayram…

Şimdi soralım, bu eğreti başkalıktan sonra dönülen yer neresi? Kendi olma hali mi? İyi de insanın kendi olması ne demek? İnsanın içinde steril bir kendilik alanı mı var? Elbette yukarıda saydığımız eğreti başkalık hallerini de “kendi” kavramının içine sıkıştırabiliriz, ama ben kendilik hakkında Türkçede iki kitabı yayımlanmış Heinz Kohut (1) gibi kendi (self)  kavramını ‘ben’den (ego) ayırarak yoluma devam etmek istiyorum. Ters bir örnek işimi görecek: Hapishanelerde insanın eğreti başkalık hali çok sınırlıdır, her mahkûmun gizli mastürbasyon uzmanı olarak kendilik halini fanteziyle terk ettiği süre hızlı ve kısa olmak zorundadır mesela. Başkalık haline izin vermeyen ortamın bizzat cezanın kendisi olması. Aynı şey, askerlikte de geçerlidir.

“Kendi” diye bir tanımdan kaçınsam da şunu söyleyebilirim: “Kendi” insanın iç tutarlılığıdır. Ve bu iç tutarlılık bir denetim ve baskı biçimidir, insan modern dünyanın sunduğu eğreti başkalık imkânlarıyla bu baskıcı “kendi”nden firar etme ihtiyacı duyar. Hapishaneden firarı insanın kendinden firarının kriminal metaforu gibi düşünelim.

Yabancılaşmadan faklı bir şey söylüyorum, başkalık var ama kalıcı ve tam değil. Bilinç kaybolmuyor; mesela çakırkeyiflik buna dahil edilebilir, uyuşturucu etkisi altında olma değil.

İnsan benliği sürekli bir şeylerden hoşlanan, hoşlanmayan, sürekli anlatan, hatırlayan, kendini izleyen, başkasının gözünde kendisini disipline eden, sadakat gösteren tüm bunları “kendi” diye bir tutarlılık içinde bir arada tutmaya çalışan yapı. Bu yapı uzun süre kesintisiz gittiğinde; yorgunluk, sıkışma, anlamsızlık vb üretiyor. Eğreti başkalık benliği havalandırmak için devreye giriyor. Döngüsü var. Tabi burada ideal olan sanatın verdiği başkalık. Kendilik ekonomisinin en iyi girdisi o. Sanat bir süre kendiliği askıya alıyor ama koruyor da. Buradaki korumayı motamot muhafaza etme değil de sanatın kendiliğe geliştirme ve iyileştirme katkısı olarak düşünelim.

Şimdi Ferruh gibi sorabilirim: Günümüz insanı neden sıkıcı kendiliğine ara verirken şiir okumayı seçmez?

 

 

(1)    Heinz Kohut, Kendiliğin Çözümlenmesi, Metis Yayınları, İst. Ekim 1998

Heinz Kohut, Kendiliğin Yeniden yapılanması, Metis Yayınları; İst. Kasım 1998




 

13 Kasım 2025 Perşembe

Kendimle Hesaplaşma

 



Zaman zaman da olsa kişiyi diğer insanlarla “eşit” kılan şey insanın ortak aptallığıdır. Aradaki fark bazılarının kendi aptallıklarının daha çok farkına varmaları. Lacan bunu şöye ifade etmişti: “Belki biraz aydınlanmış olduğum için ben sadece görece aptalım.”

Töz olarak aptallık. Öğrenme bu tözü ortadan kaldırmaz. Öğrendiğimiz bilgi doğru da olsa bir şeyi olduğu gibi kabul etmek bizi sadece bilgili aptal yapar. Mesela suyun deniz seviyesinde 100 santigrat derecede kaynadığını biliriz, ama neden yüz derecede (yüz derece apriori değil, aksine suyun kaynama noktası santigrat derece sistemini bir standart olarak tanımlamıştır) ve neden daha yükseklerde daha düşük derecede? Ya da sıcaklık ile kaynama arasındaki ilişki ne? Bu gibi soruların peşine düşmemiz bilgiyi gerçek bilgiye dönüştürür. Gerçek, burada eksiğimizi tamamlamak üzerinden gelmez, gerçeği öğrenmenin başka bir psikolojik süreci vardır. İlk başta öğrendiğimiz ham bilginin bizde oluşturduğu imgeyi düzeltmekle, ona yeni bir vücut kazandırmakla ilgili sancılı bir süreç. Bu bir yanılgıyı düzeltmek gibidir de. O zaman rahatlıkla söyleyebilirim: ‘Gerçek, yanlış anlamadan doğar.’

Ekim Devrimi’nin yıl dönümü (7 Kasım) dolayısıyla ilk yanlış anlamadan başlayayım:

“Ekim Devrimi proletarya devrimidir."

Yanlış!


DEVRİM

Solun tarihsel toplum kronolojisine göre 1789 Fransız Devrimi’ni burjuva sınıfı yapmıştır, 1917 Sovyet Devrimi’ni de proletarya. Ama şu basit soru atlanır: Fransız Devrimi’nde birkaç devrim var, hangisini kastediyorsunuz? Sovyet Devrimi’nde de öyle, hangisini kastediyorsunuz?

Devrimin zaman olarak işaretlendiği gün yıl dönümü kutlama ihtiyacından doğar. Zamanın tarihsel belirlenimi tersinden yani bugünden geçmişe doğru düzenlenir.

Devrim bir mekânın ele geçirilişidir aslında. Devrim sırasında birçok mekân ele geçirilir ama özellikle sembolik varlığı en güçlü olan alt üst edici yoğunluğu temsil eder. Fransız Devrimi için bu (14 Temmuz 1789) Bastille hapishanesinin ele geçirilişidir, Sovyet Devrimi için ise (7 Kasım 1917) Petersburg Kışlık Sarayı’nın.

Zizek’ten okuduğum, altını çizdiğim hatta hatırlıyorum yanına ünlem işareti koyduğum bir cümleyi arıyorum fellik fellik. Son okuduğum iki kitabından birinde olmalıydı, tek tek sayfaları karıştırıyorum, yok. Ne yapayım iş zayıf hafızama düştü, mealen aktaracağım. Kendi yorumumu da katmış olabilirim. İşte:

‘Reel sosyalizmin 1991’de çöküşü geriye doğru 1917 Ekim Devrimi’nin tarihsel konumunu da değiştirir… Ekim Devrimi artık ileri bir çağın başlangıcı değil yeni karanlık bir çağın başlangıcı olur.’

Önce bu cümleyi biraz revize edeceğim, sonra kavram (proletarya) ve nesnesi (sanayi işçisi) arasındaki hakikat ilişkisi için Saussure’e danışacağım. Şimdilik kalsın böyle.


DEVRİM, KÜRSÜNÜN TARİHİ

“Kamera” sözcüğü hakkında etimolojik bilgiye ilk önce Habermas’ın Kamusal İnsanın Dönüşümü kitabında rastlamıştım. Bir kenarda dursun diye not almışım. “Camera” feodal beyin gizli hazine odası anlamına geliyor.

Şimdi okuyacağınız geri kalan yorum bana ait.

Önce şunu belirteyim, ‘Camera’ ile ‘kamu’ arasındaki ses yakınlığı etimolojik değil olumsal. Ama arada anlam bağı kurmak daha az ilginç sayılmaz.

Rönesans’ta ‘camera obscura’nın (karanlık oda) keşfedilişi “camera”nın anlamını epistemolojik olarak dönüştürüyor: Dış dünyadan gelen ışığın görüntüyü tersine çevirerek iç duvara yansıtma olayı. Karanlık oda gizlediği görüntüyü açığa da vuruyor. Karanlık oda yine gizli ama görünürlüğü kamusallaştırmasıyla aleni. (Günümüz için bir not: kamera artık gizli oda değil gizli bakış -nesne olarak dımdızlak ortada olsa da- kamuyu yeniden yapılandıran ve görüntüyü gösterime sunduğunda izleyenleri de yeniden yapılandıran katmerli aygıt. Sözcük oyunuyla kamuoyu yerine kameraoyu… Bu konuyu es geçiyorum.)

Marx’ın Fransız Devrimi’ne burjuva devrimi derken hangi kitapları okuduğunu, hangi tarihçilerden etkilendiğini bugün biliyoruz. Aynı zamanda bugün şunu da biliyoruz: o zamanlar Fransa’da burjuva sınıfıyla aynı anlama gelen sanayi burjuvası yok denecek kadar azdı. Elbette burjuva sözcüğünün etimolojisi daha farklı; Latince kale burcu anlamına gelen ‘burgus’ sözcüğünün Ortaçağ’da kentler kaleyle çevrili olduğu için kalenin içinde yaşayanları kentli/burjuva diye adlandırdığı eski dönem. Fransız Devrimi’ne destek veren, bizzat katılan, asıl önemlisi öncülüğünü yapan sınıf burjuva sınıfı değildi. Toplumun oraya evrilmesi ayrı bir konu. Biz devrimden söz ediyoruz. Fransız Devrimi “halk” devrimiydi. Ama “halk”ın icadının da devrimi.

“Halk” nasıl icat oldu? 

Kürsüyle!

Kürsünün tarihi çok önemli. Bunun için Fransız Devrimi’nin en iyi hatiplerinden Mirebau’yu tanımak gerekiyor.


DEVRİM, HALKIN İCADI

Jacques-Louis David’in yaptığı ünlü ‘Le Serment du Jeu de Paume’ (Tenis Kortu Yemini) tablosu… aslında ressam tabloyu bitirememiş. Resmin orijinali gri ve bej renk ağırlıklı, silik bir görüntüsü var. Figürler belirgin olsun diye resmin sonradan renklendirilmiş bu hali benim tercihim.

Jacques-Louis David resmi yapmaya başlarken bizzat Versaille Sarayı’nın yakınındaki olayın mekânı tenis kortu salonunu gözlemlemiş. Resmin ortasındaki kişi Mirebau. “Halk” bütün çeşitliliğiyle etrafını sarmış, bedenler coşkun ve dinamik, jestlerinden seslerini de duyar gibi oluyoruz. Kalabalığın bir kısmı salonun dışında pencerelerden sarkmış, perdelerin içeri savruluşu kalabalığın coşkun dalgalanmasının metaforu gibi. İnsanların pencereye uzanmış hali dışarıda görünmeyen kalabalığı da vaat ediyor. Mirebau’nun o ünlü sözünü tam o anda söylediğini varsayabiliriz: Kraliyet temsilcisi salona girmiş ve ‘Salonu boşaltın kral emrediyor!’ demiştir. Mirebau, ‘Gidin efendinize söyleyin ki, biz burada halkın iradesiyleyiz ve süngüler dışında hiçbir şey bizi burada çıkaramaz!’

Mirebau’nun sesi salonun dışına taşar, kalabalık haykırışlarla karşılık verir; “halk”ın kendi gücünü hissetmesi, yarı şaşkın sevinci ve gücünün kanıtını diğerinin cesaretinde görmeye çalışması… resmin kargaşasını biraz da böyle okuyabiliriz. Mirebau sayesinde ilk defa kürsüden yayılan ses kendini merkeze alarak ve içeriden dışarıya erişerek mekânı meydana dönüştürür.

Meydan “halk”ı mücessem hale getiren mekândır. Meydan, bir varlık haline gelen “halk”ın dağıldığı da bir mekândır. Diyelim birkaç saatliğine meydanda olan halk evlerine gider ve meydan boş kalır. Peki birkaç saatliğine varolan bu “halk” orada yokken bile nasıl “halk” olmaya devam eder? İşte Fransız Devrimi yoklukta da ömrünü sürdüren bir “halk” imgesinin de icadıdır.

Mirebau hastalıktan erken ölür (1791). 16. Louis’nin yargılanması sırasında Mirebau’nun kraldan gizli maaş aldığı iddiası ortaya atılır. Robespierre’in baskısıyla ressam Jacques-Louis David resmi tamamlayamaz. Eğer Mirebau hastalıktan ölmeseydi, bu iddiayla giyotine gideceği kesin diyebiliriz. Ama Mirebau’nun kral hazinesinden maaş aldığı doğru olsa bile, bu onun ajan olduğunu göstermezdi. Bana kalırsa ikili oynuyordu.

‘Devrim kendi çocuklarını yer.’ diye salak bir laf vardır. Bunun bir başka versiyonu sosyal bir yasa gibi söylenir: 'Her devrim kendi çocuklarını yer.’ Danton’a mal edilen ve bir gerçekliğin ifadesiymiş gibi söylenen bu sözün tekrarlanması daha çok salaklığın meşrulaştırılması anlamına gelir. Özür gibi söylendiğine bakmayın.

 


 DEVRİM, HEYKEL ONTOLOJİSİ

Eisenstein’ın Oktober filmi (1927) Şubat Devrimi’nde 3. Alexandr’ın heykelinin yıkılış sahnesiyle başlar. 68 yıl sonra Angelopoulos, Ulis’in Bakışı filmiyle (1995) devasa Lenin heykelinin bir mavnada taşındığı sahneye götürür bizi. İnce bir ayrıntı: Filmde mavna nehir akışının tersine doğru yol alır. Ben her iki filmi de değişik tarihlerde izlemiştim, şimdi Youtube’ta her iki sahneye art arda bakıyorum. Birincide coşku, ikincide yas. Çok şükür iki diktatör duygudan da azadeyim. Karşımda tuhaf bir heykel ontolojisi var. Gülüyorum.

Mavna’da taşınan Lenin’in heykeli müziğin melankolisi ve Angelopoulos’un vermek istediği nostaljik kırılma etkisiyle dolu ama ben kendi gördüğümü yazacağım. Lenin’in heykeli otopsiden çıkmış gibi; parçalanmış, kopmuş yerleri birbirine tutturulmuş. Beden amorf. Lenin yattığı yerden son bir yaşam gücüyle kendini ve etrafı seyrediyor, kafası hafifçe yukarıda (arkasında çelik destek). Sahilde insanlar mavnayla birlikte koşuyorlar, vedalaşmak için el sallıyorlar. Tarihin entropisine karşı direnen anlam kalıntısının son jestiyle.

3. Alexender'ın heykelinin yıkılışı yeni bir zamanın başlangıcı, Lenin heykelinin taşınması bitmiş bir tarihin yorgun hayaleti. Birinde zaman ilerliyor, diğerinde zaman çöküyor.

Düşünme zamanı...





DEVRİM, 'BÜYÜK ÖTEKİ'

Kruşçev ünlü Stalin eleştirisini 1956’da Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde yaptı. Yani Stalin’in ölümünden üç yıl sonra ve daha önemlisi basına kapalı gizli bir oturumda. İlgili metnin çok sonra yayımlanması ayrı bir konu. Bu gecikme tam da bir Stalin etkisi zaten. Kruşçev eleştirisinde ‘Kişi putlaştırması’ndan söz ediyordu. Oysa kişi putlaştırması Stalin’in kendisini putlaştırmasıyla başlamadı, Lenin’i putlaştırmasıyla başladı.

Lenin nasıl putlaştırıldı?

Lenin’in Marx’a karşı putlaştırılması bir yan etki, asıl sebep farklı. Ama önceliğim nasıl sorusunda. Burada Lacan’ın ‘Büyük Öteki’ kavramını biraz çarpıtacağımı söyleyeyim. ‘Büyük Öteki’ herkesin üzerinde mutabakat sağladığı simgesel “ölü”dür. Oysa ‘Büyük Öteki’ olma arzusu canlıdır ve yaratılan “ölü” Büyük Öteki asıl bu arzuyu maskelemeye yarar.

Lenin 21 Ocak 1924’te ölür. 27 Ocak 1924’te cenaze töreni yapılır. Stalin, Lenin’in cenazesine ideolojik bir mülk olarak bakar. Troçki’ye cenaze töreni haberini kasten 26 Ocak diye verir. O sırada Troçki Kafkasya’dadır, kış koşullarında cenazeye yetişemeyeceğini düşünerek gelmez. Böylece Stalin, Lenin’in cenazesini bir ‘Büyük Öteki’ projesine dönüştürür. Lenin’in mumyalanmasına ve ebediyen sergilenmesine bu sırada karar verir. Lenin’in karısı Krupskaya’nın itirazlarına rağmen.

Stalin elini çabuk tutarak Ocak-Nisan arası Leninizm’in İlkeleri Üzerine'yi yazar ve yayımlar (aslında kendisinin yazdığı da şüpheli). ‘Büyük Öteki’ diğer olası büyük ötekiye (Troçki) karşı bir saldırıdır: Senden ve hepimizden daha büyük var! (Hemen bir not: Fransız Valery’nin yurttaşı Mallarme’den ‘Büyük Öteki’ şair yapması bu minvalde ele alınabilir.) Lenin’in büyüklüğünü Marx üzerinden dolayımlayarak kurar: “Leninizm, emperyalizm ve proletarya devrimleri çağında Marksizm teorisidir.” Bu tanım, Lenin’i Marx’tan çağ farkıyla üstün gösteren bir çerçeve sunar.

Troçki de Lenin üzerine yazdı ama gecikti, üstelik kitabının orijinal Rusça baskısı 1925’te Berlin’de yayımlandı. Troçki Lenin’le kendi kişisel entelektüel yakınlığını göstermek istiyordu, Stalin ise ‘Büyük Öteki’ yaratıyordu.

Stalin, 7 Kasım Kışlık Sarayı baskınında yoktu devrim olduğu sırada Pedrograd’da bile değildi. Peki neydi Kışlık Sarayı baskını?

Hiç de Büyük Öteki olmayan Vladimir Antonov Ovseyenko (aşağıda fotoğrafı olan) ve yirmi kişilik gözü kara bir ekibin işi. Bu kişilerin büyük çoğunluğu sonradan “proletarya diktatörlüğü” tarafından öldürüldüler. Ölüm emirlerini Troçki ve Stalin birlikte verdiler. Vladimir Antonov Ovseyenko 1938’de kurşuna dizilerek idam edildi.

 


DEVRİM, GÖRSEL HAFIZA İHTİYACI

Bir devrim vardır bir de devrim mitolojisi.

Sanki “proletarya” devrimi (Sovyet) kendi mitolojisini kurarken aklı “burjuva” devrimindedir (Fransa). Mitoloji, rekabet üzerinden gelir.

Simgeler her şeyi açıklıyor.

Yıldönümü ihtiyacı simgeyi yaratıyor (tersi doğru değil).

Bastille Hapishanesi’nin ele geçirilmesi (14 Temmuz 1789) ve imhası. Kürsü etrafında somut bir varlık haline gelen halk, sadece kalabalık olarak görünürlük kazanmıyordu; öfkesiyle, homurtusuyla, laf atmasıyla kendinden dışarıya ses de veriyordu. Herkesin sesi diğerinin sesini hem kamufle ediyor (herkesin içinde konuşma utancını alt eden bir imkân) hem de açığa vuruyor. Muhteşem ses uğultusuyla meydana gelen anarşik bir enerji. Gerçek hayatında süklüm püklüm olanı bile bir canavara dönüştüren ortam. Bu kalabalık dünyada ilk kez kendini bir silah haline getiriyordu. Düşünün silaha ihtiyacı varken aynı zamanda kendisi bir silah olmak... Bir tam olma hedefi var burada. Bastille’i basan halk kendi eksiğini tamamlamak istiyor. Bu halkı harekete geçiren saik sanıldığı gibi içerideki siyasi mahkûm arkadaşlarını kurtarmak değildi. Hoş o sırada zaten çok az mahkûm vardı içeride. Asıl sebep hapishanenin top ve barut deposu olduğu söylentisiydi. “Halk” kraliyetin silahlarını ele geçirmek istiyordu. Halkın silahlanması tarihte ilk kez krala karşı “vatan” kavramını öne çıkarmaya başladı. Sanki “vatan” halkın kendisine taktığı müstear addı. Sonradan bu “vatan” halktan ayrışacak metafizik bir kavram haline gelecekti (neyse, burada konuyu dağıtmamak için dilimi tutuyorum).

Bastille fatihi diye 954 kişinin ismini listelemişler (bkz Murray Bookchin, Köylü İsyanlarından Fransız Devrimi’ne), bunlardan 664’ünün meslekleri kayıtlı. İçlerinde “burjuva” olarak nitelendirebileceğimiz birkaç ticaret adamı ve küçük ölçekli birkaç imalatçı var. Sanayi burjuvası hiç yok. Perde arkasında bile yok!

Peki, Kışlık Sarayı’nı basanlar arasında (7 Kasım 1917) proletarya var mıydı?..



DEVRİM, İMGE

Çağdaş linguistiğin kurucusu F. de Saussure’e göre kavram nesnesine gönderme yapmaz, işitim imgesine gönderme yapar. Daha sonra J. L. Austin ve J. Searle gibi dil filozofları dilin kendi eylemini de yarattığı söylemleri edimsöz (performatif söz) olarak tasnif ettiler: Edimsözde dil ifade aracı değil, doğrudan konuşanın kendisini yapılandıran öğedir. Mesela ‘Söz veriyorum’ demeden söz vermiş sayılmazsınız, ama ‘Ata biniyorum’ demeden ata binebilirsiniz. Edimsözde kavramın nesnesi kendisidir; söz söyleyince kendisini de gerçekleştirir.

Proletarya sözcüğü Ekim Devrimi sırasında Rusya’da işçi sınıfı oranı yüzde 2-3 iken ne anlama geliyordu? Bir kavram kendi varlığından daha güçlü, daha işlevsel olabilir mi? Edimsöz haline gelirse olur. Şuna bakacağız: Söyleyen, kavramla ne kastediyor değil söylerken kendisinde ne oluyor?

Uhrevi şeyler oluyor.

Ekim Devrimi dünyanın en kansız devrimlerinden biri, Kışlık Sarayı’nı ele geçiren Vladimir Antonov Ovseyenko liderliğindeki 20-30 kişilik silahlı grup geçici hükümet üyelerini teslim aldı, kimseyi öldürmediler. Ama Ekim Devrimi’nin imgesi bir sinema yönetmeni tarafından yeniden yaratıldı: Sergei Eisenstein tarafından Oktober filmiyle (1928). Silahlı binlerce figüranın (galiba 10 bin) bağırışlarla Kışlık Sarayı’na hücum ettiği sahne. O zamanki teknolojik yetersizlik icabı sesleri duymuyoruz tabi. Flamaların dalgalanması fırtına efekti, açık ağızlar bağırış efekti verir. Hayal gücünüzü kullanın; Vladimir Antonov Ovseyenko’nun ekibine söyleyebileceği ‘Sessiz olun devrim yapıyoruz’ yerine, Eisenstein’ın bir yükseltinin üzerinden figüranlara ‘Bağırın, coşun! Devrim yapıyorsunuz!’ diye komut verdiğini varsayarak. Eisenstein’ın sinemada yarattığı devrim imgesini ressamlar (Vladimir Alexandrovich Serov, aşağıdaki resmi yapan) resimde, şairler (Mayakovsky) şiirde, bestekârlar da (Şostakoviç, II. Senfonide endüstriyel sesler) müzikte yaptılar. Devrimi bilmeyen ama devrime inanan koca bir cemaatin yetişme süreci. Kimse üzerine alınmasın, baştan dedim kendimle hesaplaşıyorum (aslında yıllar önce bitmiş bir hesaplaşmayı yazıya döküyorum). Devam:

Kışlık Sarayı’nı kuşatanlar çapı giderek genişleyen iç içe üç halkadan oluşuyordu. Halkanın en dışında Pedrograd’daki köprüleri ve yolları tutan Bolşevik askeri birlikler, (sayıları birkaç bin kişiydi); orta halka saray meydanı çevresinde konuşlanan Kronstadt denizcileri (Daha sonra Lenin ve Troçki’nin emirleriyle katledilecekler), Kızıl Muhafız Birlikleri (sayıları birkaç yüz kişi); baskın ekibi olan iç halka 20-30 kişi. Devrimi organize eden ve yöneten Troçki’ydi. Ama Lenin Nisan Tezleri’ni arkadaşlarına kabul ettirmeseydi Ekim Devrimi gerçekleşmezdi.

Neva nehrinde Kruvazör Aurora bir tek top atışı yaptı, boşa atıştı, sinyal atışı. Ekim Devrimi’nde (7 Kasım) ölenlerin toplam sayısı 20’yi geçmiyor (çoğu kaza kurşunuyla vuruldu). (Bir zamanlar Türkiye solcularının içlerindeki patolojik şiddete göre ayrıştığı o saçma sapan tartışmaları hatırlıyorum şimdi.) Ama 7 Kasım sonrası iç savaşta ölenlerin sayısı 8 ile 10 milyon arasındaydı. Hiçbir Sovyet vatandaşının hatırlamak istemediği dönem…

Peki proletarya? Çok az da olsa işçiler de vardı elbette ama “proletarya” kavramı herkesi bir potada topluyordu. O bir edimsözdü!

Devrim eril bir söylemdir. Oysa 1917 Şubat Devrimi kadın devrimidir! Bunu gelecek yazımda anlatacağım. Ama başka bir soru cevap bekliyor.

Soru şu: Neden Kışlık Sarayı baskını devrimin gününü belirleyen simge haline geldi?



DEVRİM ve KADINLAR

Tarih, savaşların söylemini kurarken kazananlar ve kaybedenler diye bir ayrım yapar. Oysa bu bir yanılsamadır; savaşan her iki taraftan da ölenler, yaralananlar, sakat kalanlar ve onların yakınları mutlak kaybedenlerdir. Rusya I. Dünya Savaşı’nda iki kez kaybetti, nihayetinde kazanan tarafta olduğu halde Almanya’ya karşı girdiği her cephede sürekli mağlup olarak ve korkunç bir kıtlık yaşayarak.

Pedrograd’da Julyen takvimine göre 23 Şubat günü (bugünkü takvime göre 8 Mart) ev kadınları kıtlığa dayanamadılar ve ayaklandılar. Özellikle bir daha söylüyorum: EV KADINLARI… Devrimler “erkek”çe olduğu için, aynı zamanda “erkek” iktidarını yıktığı için, yerine gelen iktidar da “erkek” olduğu ve sonunda devrimin tarihini yazanlar da “erkek” olduğu için geleneksel söyleme karşı bir kez daha vurgulamalıyım: EV KADINLARI!..

İsyan gibi bir fiil ev kadınları gibi uysal bir varlıkla nasıl buluştu?

Öncesi var.

Önce Fransız Devrimi’nde buluştu, Şubat Devrimi’nden 128 yıl önce. Parisli ev kadınları 5 Ekim 1789 sabahı ellerinde tırpan, orak, dirgen, mutfak bıçağı, fırın küreği (kendimi saymaktan alamıyorum), sopalar, baltalar, pazar çengelleri, örgü şişleri vb kısaca gündelik aletlerle ve öfkeyle kralın oturduğu Versailles Sarayı’na doğru yürümeye başladılar. Silahları onların yaptıkları işi de gösteriyordu, kadınsı iş çeşitliliğinin bir araya gelmiş kombinasyonu. Günde sekiz on saat ekmek kuyruğunda bekleyen kadınlar, çoğu zaman da fırınlarda ‘Bugün ekmek yok’ levhasıyla karşılaşıp ümitsizce eve dönen kadınlar. O sabah içlerinden bir kadın çıktı ‘Saraya gidiyoruz, yürüyün!’ dedi. Herkes bu komutu bekliyormuş. Kadınların asıl silahı ellerinde taşıdıkları değildi yine de, bedenleriydi.

Burada Judith Butler’ın ufuk açıcı ‘yaralanabilirlik’ kavramından faydalanacağım.

Ama önce biraz antropoloji.

Fransa’da evine ekmek götürenler kadınlardı. Düz anlamıyla söylüyorum, fiilen fırından ekmek alıp evine götürmeyi kastediyorum. Ekmek almak kadın için bir tür sokakta olma tarzıydı (Müslüman ülkelerde olmayan bir şey… kendi çocukluğumu hatırlıyorum: ‘Hadi çabuk git ekmek al’). O günlerde 8-10 saat ekmek kuyruğunda beklemek kadınları olduklarından daha da fazla sosyalleştiriyordu, asıl önemlisi onları politize ediyordu, kuyruk halinde olmak onlara bir kitle olma bilinci de veriyordu kendiliğinden. Mutfağında yemek pişmeyen, evine ekmek götüremeyen, çocukları aç binlerce kadın. Aralarında bir asırdan fazla olan Paris ve Pedrograd kadınlarının kaderleri ortaktı.

“Gerçek güç ihtiyaçtan doğar, ideolojilerden değil.” Bu sözü Simone Weil söylemiş diye hatırlıyorum. Burada dursun.

 


DEVRİM ve ÇARPITMALAR

1917 Şubat Devrimi erkek anlatısıyla çarpıtılır.

Türkçede yayımlanan hemen hemen bütün kaynaklara baktım, Pedrograd’ın Vyborg bölgesinde tekstil işçisi kadınların grevi öne çıkarılmış. Herhalde EV KADINLARI “proleter” kavramını zaafa uğrattığı için. Oysa tekstil işçisi kadınlar EV KADINLARInın eylemine sonradan eklemlendi.

Kıvılcımı çakan ve yangını başlatan EV KADINLARIydı, sloganları doğrudan yaşamla ilgilidir: ‘Barış ve Ekmek!’ Kadınlar askerde olan kocalarının terhis edilmelerini istiyorlardı ve çocuklarını doyurmak (Rusya I.Dünya Savaşı’nda 12 milyon asker sevk etmişti, iki milyon civarında asker ölmüş, milyonlarcası da yaralı veya tutsaktı). 22 şubat günü (7 Mart) karneyle ekmek dağıtımı durdurulunca ertesi gün EV KADINLARI eyleme geçtiler. Eylem spontane gelişti. Sovyet tarih yazımının bir başka çarpıtması da burada başlıyor işte. Partinin organize etmediği eylemler yani spontan olanlar ideolojik olarak sorunluydu. Hiç değilse “proleter” kadınların rolünü abartmak için EV KADINLARInı devrimin arka fonuna ittiler. Anne kadın kimliği değil proleter kadın kimliği vurgulandı. Ama her halükârda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz Şubat Devrimi’ni kadınlar başlattı, erkekler onların arkasında katıldılar. Şunu unutmayalım, hem Lenin döneminde hem de Stalin döneminde Bolşevik partisinin merkez komitesinde kadın üye sayısı 1 ile 3 arasında, yani %2 ile 3, hiç değişmedi

1917’nin Pedrograd kadınları 1789’un Paris kadınları gibi ekmek kuyruklarında sosyalleştiler, çaresizliklerini ve öfkelerini dile getirdiler, dertleştiler, kaynaştılar… 8 Mart günü yürüyüşe geçtiklerinde ilk kez kendi bedenlerinin dokunulmazlığını hissettiler. Asker ve polislerin tamamının erkek olduğunu gözünüzün önüne getirirseniz kadın bedeninin şiddet karşısında yarattığı ilk etkinin tereddüt olduğunu anlarsınız. Etik tereddüt. Judith Butler’a göre kadının ‘yaralanabilirliği’ görünür hale geldiğinde siyaset kesintiye uğrar. Elbette anne kadın kimliğinin dokunulmazlıkta “proleter” kadına göre daha avantajlı olduğunu söylemem gerekiyor. Ayrıca ‘ekmek ve barış’ isteyen kadının seksapelini yitirmekle salt vicdani bir güç haline geldiğini de. Başka bir şey daha: 1905 Devrimi’nin acı hatırası. Masum bir yürüyüşün Çar’ın güvenlik güçleri tarafından katliamla bastırılması (Kanlı Pazar). Askerler alt sınıf çocukları, kuşaktan kuşağa aktarılan bu acı hatıranın savaş da sürdüğü için birbirinden habersiz diyebileceğimiz tuhaf bir çift anlamı vardı: askerler sivil halka ateş açmak istemiyordu, buna karşı erkekler de açıktan eyleme geçmeye tırsıyorlardı. İşte isyan eden kadın bedeninin dokunulmazlığı burada bir kırılma noktası yaratıyor.

Burası önemli.

Biraz da kendi Doğulu kafamla anlatmaya çalışacağım. Tarihe bakarsak aslında kadına karşı şiddetin meşru olduğu zamanlardan söz ediyoruz. Ama çok bariz iki ayrımı göz ardı edersek anlayamayız. Her erkek sadece kendi kadınına şiddet uygulayabilir, başkasınınkine değil. Aksi durum erkekleri zıvanadan çıkarır hiç yoktan olayın içine çeker. Yine de bunun bir hesap olduğunu düşünmeyelim, bu kökleşmiş bir adap. Diğeri ataerkil devletin kadınları koruma hassasiyeti. Versailles Sarayı’nı basan kadınlar karşısında kralın muhafızları bir şövalye geleneğini sürdürdüler: Kadına silah çekilmez. Kadınların elinde ilkel de olsa silahları olmasına rağmen. Zaten bu silah eşitsizliği barışçıl dengeyi sağlıyor. Öğretmenken bolca şahit olduğum bir şey: çelimsiz bir çocuk kendisinden güçlü bir çocuğun tacizine uğradığında ilk yaptığı kurşunkalemini çekmekti, çocuğun kendini savunmak için bu hamlesi karşıdakine hiç inandırıcı gelmezdi, bunu çelimsiz çocuğun çaresizliği olarak görürdü ve genellikle sırtını döner giderdi.

Kadınlarla askerlerin karşı karşıya gelişleri yeni bir şey yarattı: iletişim ve yüzleşme. Ya da Fransız Devrimi’nin sloganıyla ‘Kardeşlik’ anı (Fraternisation). Şahsen Fransız Devrimi’nin meşhur ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ sloganının ‘kardeşlik’ maddesini sadece eyleme katılanların dayanışması olarak düşünürdüm. Oysa kadınların eylemi sayesinde ‘kardeşlik’ düşman ya da otoriteyle sıcak temas kurmak, yakınlaşmak anlamı da kazanmıştı. Mesela 14 temmuz 1789 öncesi Paris’te düzeni sağlaması gereken Kraliyet Muhafız Alayı askerleri (Gardes Françaises) halkla konuşmaya, emir dinlememeye ve halkla dayanışmaya başlar. Bu gerçek bir ‘kardeşlik’tir. Bastille’in düşmesinde oynadığı kritik rol hiç de küçümsenemez. (Bir not: Günümüzde güvenlik güçlerinin geçirdiği değişimleri bu kardeşlik/fraternisation tehlikesine karşı çağdaş devletlerin aldıkları radikal beden önlemleri olarak görebiliriz: göz teması kurmamak için güneş gözlükleri, kalkanların iletişimi ketleyen sınır olması, bariyerler, dik ve donuk duruş vb. Ayrıca kadın polis sayısındaki artış. 1960’tan sonra, özellikle Batı’da 68 olaylarının baz alınmasıyla arttı. Burada da paradoksal bir çift anlam işbaşında: kadınların 68 olaylarına katılmaları 2. dalga feminist hareketin de zirvesiydi kadınlar erkek mesleği olarak bilinen polislik mesleğine talip oldular, öte yandan kadınların olaylara katılmaları onların dokunulmaz mahremiyetini kırmak için kadın polis ihtiyacını doğurdu. Yirminci yüzyılın başında yüzde bir bile olmayan kadın polis oranı bugün Batılı ülkelerde yüzde otuz-kırk civarında. Türkiye’de yüzde dokuz.)

Evet, Şubat Devrimi’nin eylemci EV KADINLARI “proleter” kadınlardan kat kat fazlaydı, onların askerlerle kurdukları iletişim (kardeşlik), nöbet yerlerine giderek ‘Bize ateş etmeyin,’ tarzı konuşmaları çoğu yerde askerlerin halkın üzerine ateş açmasını engelledi. Yine de çatışmalar oldu. Daha sonra gerçekleşecek Ekim Devrimi’yle kıyaslandığında yüzlerce insan öldü. Ama yeni takvimle 12 Mart’ta Pedrograd garnizonunun çoğu saf değiştirerek isyana katıldı. Çarlık yönetimi üç gün içinde çöktü.

Devrimde Bolşevik sayısı oldukça azdı. Lenin bu sırada sürgündeydi. Devrimin adını uzaktan koymuştu: Burjuva demokratik devrimi. Ama 1922’de burjuva devrimi diye horladığı devrimin başlangıç günü 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü ilan ederek kadınları taçlandırdı. Stalin iktidarında daha sonra bu gün Emekçi Kadınlar Günü olacaktı. Bir kısım Türkiye solcuları bu adı çok sever. Ve garip biçimde uyduruk bir hikâyeyi de mazi-yi şühudi gibi hikâyelerine iliştirirler.

Kusura bakmayın bu yazı uzadı ama tam yeri şunu anlatmasam olmaz:

Güya Newyork’ta 8 Mart 1857’de bir tekstil fabrikasında kadın işçiler greve gitmiş, güvenlik güçleri grevi bastırmaya çalışırken yangın çıkmış, yüz küsür kadın yanarak ölmüş. Tamamen palavra bir haber. Ama böyle bir haberin kurgusu daha da ilginç. Gerçekte Newyork’ta bir tekstil fabrikası yanıyor, 123’ü kadın 23’ü erkek çocuk işçi 146 kişi ölüyor ama 1857’de değil 1911’de ve 8 Mart’ta değil, 25 Mart’ta.

Bir araştırayım dedim, kendi kendime sordum bu palavrayı sıkanlar neden 1857 yılını seçtiler? Hikâyeyi uyduranlar sanıyorum İtalya veya Fransa sosyal demokratları. 8 Mart (Emekçi) Kadınlar Günü’nde Lenin’in parmağı var, tarihçesi de Şubat Devrimi’ne dayanıyor. Vaktiyle Lenin’in kitaplarını epey okumuş biri olarak Lenin’in kafasının nasıl çalıştığını biliyorum. Lenin 8 Mart’ı 1922'de Kadınlar Günü ilan ederek hem devrimde Bolşeviklerin gerçekte silik olan rolünü perdelemiş oluyor hem de Şubat Devrimi’ni Ekim Devrimi’ne angaje ediyordu. Batı sosyal demokratlarının Kadınlar Günü’nün bu “komünist” tarihçesinden rahatsızlığını tahmin etmek zor değil. Bizim de bir kadınlar günü tarihçemiz olsun demiş olabilirler, soğuk savaşın yoğun geçtiği günler, kendi hikâyelerini 1950’nin ortalarında uydurmaları akla yatkın. Galiba dalya takıntısından; 8 Mart 1957, 8 Mart 1857’nin 100. yıldönümü. Düşünün hikâyenin motivasyonu anti komünizme dayanıyor, bir kısım Türkiye solcuları da sorup soruşturmadan buna tav olmuşlar. Ne diyeyim, insanın inanma eğilimi inancından daha güçlüdür.