25 Ekim 2026 Pazar

Yolsuzluk Toplumu

 


Yukarıdaki resim yolsuzluğun kriminal temsili. Artık yolsuzluğun böyle bir suç üstü görselliği yok. 

Yolsuzluk yaygın, ama diyelim toplumun büyük çoğunluğu hiç yolsuzluk yapmıyor ve yolsuzluğa açıktan karşı, buna rağmen neden böyle bir başlık seçtim? Genelleme olduğu için kışkırtıcı ve irite edici.

Bu adı seçtim çünkü egemen yolsuzluk psikolojisi herkese sirayet etmiş. Yolsuzluğun bir suçlama aracı olması ya da yolsuzluğun kötü karakteri üzerinde toplumsal mutabakat hiçbir şeyi değiştirmiyor. Yolsuzluğu tolere etmek daha baskın çünkü. Tolere etmek hoş görmek değil burada, daha çok sineye çekmek, onunla bir arada yaşamak.

Yolsuzluk psikolojisi diye bir şey var. Yılların kaşarlanmış duygusu.

Türkiye’de yolsuzluk bir müsabakadan galip çıkmak gibi yaşanıyor.

Hiç de öyle ahlaki ya da hukuki bir suçluluk duygusu eşlik etmeden.

Gizli yapılıyor, sırdaşlık gerektiriyor… evet, ama ahlaki ikilemden muaf. Yolsuzluk yapan yaptığının yolsuzluk olmadığını kafasında halletmiş. Bunun bir hak olduğunu düşünüyor.

Yolsuzluk her şeyden önce bir iktidar tekniği:

‘Ben yapmasam başkası yapacak.’

‘Daha öncekiler de böyle yaptı, herkes yapıyor.’

‘Bizim hakkımız zaten yenmişti, ben kimseden çalmıyorum, benim sayemde (benim yetkimle) daha zengin olacak birinin kazancından pay alıyorum, neden sadece o tek başına kazansın? Ben aynı zamanda bir ekonomistim paranın temerküzünü sağlıyorum.’

‘Hem ben gelirimin zekatını veriyorum, hayır işleri yapıyorum. Bunun ötesinde davamıza hizmet ediyorum, onlar ise kişisel çıkar peşinde…’

Uluslararası Şeffaflık Örgütünün 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi’ne göre Türkiye 100 temiz olma puanından 31 puanla 182 ülke arasında 124. sırada. Son flaş yolsuzluklarla sıra epey daha gerilemiştir muhtemelen.

Galiba bir yolsuzluk tanımı yapmam gerek: Kendisine emanet gücü bireysel ya da grup çıkarına kullanmak. Her ülkede farklı farklı yolsuzluk biçimleri var, en kapsayıcı tanımı bu.

Biraz da etimoloji: Yol-suz-luk… yol sözcüğü burada bir işin yolu yordamı, kuralı anlamına geliyor; yolsuz, -suz yapım eki anlamı olumsuza çevirerek kuraldan sapmak anlamına dönüşüyor, -luk yapım eki de bunu bir davranış normuna sokuyor. Batı dillerindeyse yolsuzluk karşılığı kullanılan sözcük “corruption”. Latince kökenli. Latincede “corrumpere” fiili bozmak, tahrip etmek anlamını taşıyor. Birinde yöntemden sapmak, diğerinde insanın özüyle ilgili bir başkalaşma. Vurguya dikkat. Yine de iki anlamı özdeş saymamıza engel değil bu. Ama Türkçede sanki kişide bir arıza yok da seçtiği yol onu sapıtmış gibi affedilesi bir esneklik… bunu aklımızda tutalım derim.

Herkes yolsuzluğun sözlük anlamını muhafaza etme eğiliminde: Yolsuzluk kötü. O zaman nasıl?..


YOLSUZLUĞUN İKİZİ: DÜRÜSTLÜK

Yolsuzluk toplumunda dürüstlük yolsuzluğun karşıtı değildir. Bizzat yolsuzluğun ürettiği dürüstlükten söz ediyorum. Yolsuzluk kadar yaygın, kendine özgü dürüstlük çeşitleri.

Bunlardan birine Kemal Kılıçdaroğlu örnek verilebilir. Hatta iyi bir örnek. Şimdiki değil daha eskisi, diyelim Haziran 2017’de ‘Hak Hukuk Adalet’ yürüyüşü yapan K. Kılıçdaroğlu. Gözünüzün önüne getirin, beyaz gömlekli, yazın sıcağında Ankara’dan İstanbul’a yürüyor. Çocukları hakkında ortaya atılan yolsuzluk iddialarından alnının akıyla çıkmış. Temiz adam…

Yazar Haydar Karataş geçenlerde izlediğim bir videosunda K. Kılıçdaroğlu’nun dürüstlüğünün Dersimli kimliği üzerinde bir kalkan vazifesi gördüğü mealinde bir şey söyledi. Ben H. Karataş’ın bıraktığı yerden konuyu biraz daha derinleştirmeye çalışacağım.

Dersimli olmak hem Alevi olmak, hem de 1937- 1938 katliamına uğramış, bu acı hatırayı sonradan da olsa kuşaktan kuşağa aktarmış, 1970’lerden itibaren de radikal sol örgütlere yuva açmış netameli bir halk olmaktır. Katliam sırasında iktidardaki tek parti CHP’ye yıllar sonra lider olan K. Kılıçdaroğlu için dürüstlük bu çelişkiyi gideren anahtar. Yani dürüstlük etik seçim değil burada, bürokrasi içinde tutunma ilkesidir. Ve kimlik. Sanıyorum bu durum devlet memuru birçok Dersimli için geçerli. Osmanlı’dan beri etnik azınlıklara uygulanan bir gelenek. Özellikle yönetim kademelerinde yer alan devşirmelerden beklenen bir şey. Bir azınlık karakteri olarak oluşturulan yapıntı dürüstlük.

Diğeri müfettiş dürüstlüğü (Bunu arkadaşım H. Aydın Kabagöz'le sohbetime borçluyum). Hesap kitaba, motamot uygunluğa dayanan denetim amirleri. Statüsünü ve itibarını denetlediği kişilerin korkularından, çekincelerinden alırlar.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim bu ikisi değil, yolsuzluğun ikizi olan dürüstlük.

Yolsuzluk toplumunda çalma çırpma münferit bir suç değil, birer şebeke işidir. Her şebeke kendi aidiyet bağı içinde dürüstlük ilkesini yeniden üretebilir. Tıpkı dinin ve hukukun ilkeleri gibi, yasaklar ve izinlerle; sözünde durmak, yalan söylememek, ihanet etmemek, sırdaş olmak, sadakat... Bir mafya babası örgütünü ancak dürüstlük üzerinden yönetilebilir hale getirir. Otorite huzurunda biçimsel beden dilinin ötesinde dürüstlük ilkelerine itaat esastır. Biz The Godfather filmini bu yüzden severiz. Minimal bir dünya içinde dürüstlüğün karakterler üzerinden kristalize olması çeker bizi. Mafya gibi uç bir örnek vermem çelişkili görünebilir. Bunu tarikat, parti, sivil toplum kuruluşu, anonim ortaklık biçiminde genişletebiliriz. Fark etmez, kavram dürüstlük olduğu için ister ulusa gidelim, ister ülkeler arası pakta. Her halükârda ilke değişmiyor: İçeriye karşı dürüstlük koşulu dışarıya karşı ihlal edilebilir.

Dürüstlük entelektüeldir. Evrensel dürüstlük Kant’la başladı, Marx zirveye taşıdı. Ama felsefede dürüstlüğün sancılarını kendi üzerinde de deneyimleyen Wittgenstein'a ayrı bir saygım var.

K. Kılıçdaroğlu adaletsiz düzene hizmet eden “dürüst” biri olabilir.

Küresel ısınma artık uluslararası bir dürüstlük sorunudur. Bak nereye geçtim şimdi. Atmosfere fazladan karbondioksit salan yolsuzlar…


Son kullanma tarihine titizlikle bakarak aldığım yumurtaların yarısı bayat çıktı. İki hafta içinde üçüncü kez oldu bu.


 


CIVIKLAŞMA ve YOLSUZLUK

 Duyguları ölçemezsiniz (belki nörologlar beynin salgıladığı hormonlarla işi matematiğe bağlarlar; ama insan, hormon o miktarda olduğu için mi o duyguda yoksa o duyguda olduğu için mi o hormonu salgılıyor, orası muallak). Duyguları gözlemleyebilirsiniz, daha iyisi sezersiniz.

Bir duygu söze dökülünce performatif hale gelen şey başka bir duygudur. Geçen Enver Aysever’in Nagihan Alçı’yla yaptığı söyleşiyi dinledim. Konu Deniz Göktaş’ın N. Alçı hakkında söyledikleri. N. Alçı birçok defa “Üzüldüm” dedi. Videonun hemen başındaki sözlerini aktarayım:

”Deniz Göktaş’ın beni hedef aldığını duyduğumda çok üzüldüm yani… önce şaşırdım sonra çok üzüldüm. Sonra Youtube kanalımda ona bir cevap verdim, sonra sakin kafayla düşününce o cevaba da üzüldüm…”

Mübareğin üzüntü deposu var. İngilizceden devşirilip günlük dilde bolca kullanılan “üzüntü”nün gerçek üzüntü olmadığı belli, dil duygunun iletimini protokole dönüştürüyor (‘seni bir kaşık suda boğacaktım ama bendeki merhamete bak, üzüldüm’ der gibi).

Yolsuzluk toplumunun hem yarattığı hem de hazır bulup üzerine oturduğu üç temel yaygın duygu var, elbette sezgisel söylüyorum, ölçemem:

1.Mülkiyetin metafizik algılanmasından ötürü açgözlülük.

2. Yolsuzluk servetinin bir kısmının dağıtımı sonucu minnet/şükran.

3. Yaranma. Yaranmayı hem minnet ve şükran duygusunun ödeşme hali (bu anlamda modern biçimde kendini sürekli yeniden dizayn eder) hem de güvenlik sağlama aracı olarak düşünüyorum. Yalakalıktan, yardakçılıktan, dalkavukluktan farklı. Hatta yaranma kutuplaşmayı muhafaza ederek özel bir uzlaşma biçimi yaratır, iç savaşı önler.

Yolsuzluk toplum sosyolojisini dönüştürüyor.

Yolsuzluk artık “çürük elmalar” gibi münferit değil. Toplumu dönüştürüyor. Sosyal değerleri değiştiriyor. Para kavramını değiştiriyor.

Yolsuzluk toplumunda para ile meta arasındaki ilişkinin özgün bir dolayımı var. Bak buna kafa yordum. Başka bir şey bu.

Türkçede afaki anlamda kullanılan “liberal” sözcüğü işimize yarayabilir, yolsuzluk dincileri de liberalleştirdi. Buna karşı şunu da söyleyebiliriz: laikliği de dincileştirdi. Yolsuzluk; dava, ideal ne olursa olsun işin ciddiyetini bozuyor. Aradığım sözcük şimdi dilime geldi: Cıvıklaşma. Evet yolsuzluk toplumunun davranış özelliği: cıvık. Melez değil, cıvık.

 


 TİKSİNME HAKKI

Çevremde çoğu kişi Cemil Tugay gibilerin saf değiştirmesini korkuyla açıklama eğiliminde. Hayır, korku erdemli bir duyguya giriş bile olabilir. İnsanın bütün hasletlerinin kurucusu olan hangi cesaretin arkasında bir korku ikilemi yoktur ki. Keşke korksalar.

Burada olan başka bir şey: Benzeşme!

Bu toplum birbirine benziyor. Baş döndürücü bir hızı var.

Benzeşmeye karşı yapılacak şey: Tiksinme. Külliyen tiksinme.

Kendinden tiksinme de dahil. Öyle ya bunlarla aynı coğrafyada yaşadığım için değil sadece aynı ad altında anıldığım için bende de bir sorun olmalı.

Bunca devrim yapmış insanlık tarihinde tiksinme diye bir eylem neden yok? (Devrimler hep "açız" gibi bir iştahla yapılır, neden mide bulantısıyla yapılmaz?)

Senden tiksiniyorum diye münferit bir aşağılama değil, diğerinde yaratacağın kendinden tiksinmenin sosyal bir pandemi haline gelmesi… bu mümkün mü?

 

TİKSİNİYORUM, O HALDE VARIM

Ancak tiksinerek kendimi koruyabilirim.

Hayvanlarda daha güçlü, bir zehir karşısında ani irkilme gibi, eğer zehre karşı böyle duyumsal savunması yoksa nalları diker.

İnsanda tiksinme duyum ötesi bilgiye de dayanır. Mesela çocukluktan gelen bir yüz soyutlamasına. Bazı insanlar ilk görüşte iticidir. Algı arşivinizdeki yüz repertuarı bir benzeşme imkânı sunar ve sizi yönlendirir.

Yıllar önce bir araştırma şirketi yöneticisi olan arkadaşım bana, yandaki küçük odayı işaret edip, “Duvarda panoda bir afiş göreceksin orada fotoğraflar var. O fotoğraflar içinde sana sevimli gelen üç fotoğraf seç, sonra da sana sevimsiz gelen üç fotoğraf daha seç.” Şaşkınlıkla arkadaşıma baktım, “Denek olan ben miyim onlar mı?” diye sordum. Arkadaşım “Orasını karıştırma,” dedi. Odaya girdim, afişte onlarca yüz. Bazı yüzlere aşinayım, bazı yüzleri hiç görmemişim. Arkadaşım seçtiğim yüzleri defterine not aldı. Seçtiğim sevimsiz fotoğraflardan bir numarayı yani en sevimsizi göstererek kahkaha attı, “Bunu tanıyor musun?” dedi. “Hayır, ama sanki daha önce görmüşüm gibi.” Arkadaşım kahkahasına devam ederek “O” dedi “falan sendikanın başkanı. Solcu.” Yıllar sonra o sendikacının lüks malikânesinde bahçıvanlık yapan bir adamla tanıştım, benim bir öğrencimin velisiydi. Sendikacıyı ondan dinledim. Tiksintimde yanılmamışım.

Bir şeyi sevmiyorum ile bir şeyden tiksiniyorum iki farklı şey.

Sevmemek hemen dışsallaştırır, tiksinme ise bende bir etkileşim yaratır, bir kimyasal bozulma. Tiksiniyorum derken sadece bir duyumu iletmiş olmam, aynı zamanda bünyesel olarak yaşadığım negatif bir süreci de anlatırım. Tiksinmenin ilk nesnesi diğeri değil bendeki fizyolojik değişimdir.

Bu yüzden tiksinti bir yakınlaşma tepkisidir.

 

'HARAM LOKMA HELAL DÜZEN'

 Yolsuzluk toplumunda dini söylemin ortak metin haline gelmesi:

 “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı” “kul hakkı”, “haram lokma…”Ne güzel sağcısı solcusu herkes yolsuzluğa karşı mutabık. Öyle ya niye “yolsuzluk toplumu" o zaman?

Hayır, bizzat bu sözler yolsuzluğun meşru dışavurumu.

Neden?

1. Bu sözü söyleyen “hakkı yenmişleri” üçüncü kişi yapıyor.

2. Hesap sormayı öteki dünyaya havale ediyor.

3. Bir şebeke sorunu olan ve kamunun zararı olan yolsuzluğu bireysel günaha indirgiyor.

4. Yolsuzlukla mücadelenin “vicdanlı dürüst” insanlarla değil gerçekten denetleyici ve yaptırım gücü olan kurumlarla yapılabileceğini inkâr ediyor…

 Öyle.

Yolsuzluğun bir iktidar sorunu olduğu ülkede dinci söylem, katili öldürdüğü kişinin cenazesine davet etmeye benzer.

 Geçenlerde duyduğum bir fıkra, belki çoğu kişi biliyor ama tekrarlayacağım:

 Rüşvet alan: "Hakkını helal et."

 Rüşvet veren: "Helal olsun, hayrını gör. Sen de helal et"

 Rüşvet alan: "Helal olsun."



Ben dürüstlüğü sanatçının samimiyeti olarak edebiyatta seviyorum. Elimde Jamaica Kincaid’in Annemin Otobiyografisi var. Her tür yolsuzluğa karşı (ruhsal yolsuzluklar da dahil) sığınağım. Sistemin dışına çıkabilme imkânım.



 

 

 

 


18 Ekim 2026 Pazar

Aşk, Saçmalık ve El Âlem

                      Rene Magritte, The Lovers

Aragon “Mutlu aşk yok ki dünyada” demişti.

Sofrada benim de tuzum olsun, bu kadarına hakkım var, söylüyorum: Sonunda saçmalığa yenilmeyen aşk yoktur.

Tavsamaktan, zamanın her şeyi dişlileri arasında öğütmesinden söz etmiyorum.

Aşk acı tabi ama doğuştan ya da ileride kaderi öyle belirlendiği için değil. Kimse acı çekmek için âşık olmaz. Ama acı aşkı tanımlayan bir koşul haline dönüşür. Koşul dedim, ölçü de diyebilirim. İşin tuhafı âşıklardan birinin veya ikisinin illaki diğerini oraya ittiği durumdur bu. Kara sevda mı, hayır, sözünü ettiğim bitmeyen bir onur tamiri. Saçma sosyal norm kurallarına boyun eğiş aşkı da irrasyonel hale getirir… Aslında aşkın saf başlangıcıyla, ortaları ve sonu arasında ciddi bir anlam farklılığı vardır. Hastalık iyi bir metafor olabilir burada. Ateş, hastalık gibi yaşanır, aslında bağışıklık sisteminin harekete geçmesidir. Aşk, hasta topluma bağışıklık tepkisidir. Ama zamanla kendisi hastalık gibi algılanır... 'hadi ateşini düşürelim…'

Saçma, dış müdahalenin içeriye hakikat kılığında girmesi. Belki şöyle söylemek daha iyi: Dünyanın saçmalığının aşıkların ilişkisine kendi hakikatiymiş gibi sızması.

Aşık olmak başka, birlikte olmak başka. Aşk birlikte olmanın yolunu bulur, illaki bulur. Çünkü aşk gerilla savaşını sever. Birlikte olmanın sosyal normları ise ideolojidir, dışarıdan müdahale eder. 

Yasaklar ve izinlerle. 

Ama saçmalık aşıklar arasına üçüncü bir kişi olarak girmez, “herkes” düşüncesi aşıkların kafasının içindedir; yasak ve iznin içselleştirilmiş dili.

Aşıklardan biri diğerini incitebilir, biri diğerine küsebilir, bir konuda anlaşamayabilirler… zamanla araya giren “norm” ideolojisi bu sorunların başkalarının değerlerine uyup uymadığını ölçmeye başlar. İnsanın zayıf tarafıdır, yalnız kaldığında biriyle dertleşir. Tam da aşka karşı caydırıcı tehlike budur işte. Çünkü kimse başkasına aşık olan birinin yanında kendini iyi hissetmez. Bu onun tarafından daha az sevildiğinin göstergesidir zaten, en yakını bile olsa.

Saçma, norm uyarınca ne olması gerektiğini söyler. Birinin ağzıyla olması şart değil.

İki insan birbirini artık sevmeyebilir. İçlerinden birinin sevmemesi bile yeterli. 

Ama iki insan birbirini severken ayrılıyorlarsa, ve bu ayrılık kararı gelecekte birbirlerini sevmemeleri gerektiği için verilmişse saçma. Yani yöntem saçma demek istemiyorum, gerçekten de tercih edilen bu saçma ayrılık sevmemeye yol açabilir. Ama ne pahasına? İnsan bu vazgeçişin nedenine de kaçınılmaz olarak  yabancılaşacaktır. İkinci kez saçma!

Aşkın kendisine ait olmayan bir saçmalığı kendi hakikati sanarak ötenazi yapması. Ancak lanetleyerek bu saçmalıktan kurtulabilirim, vebali boynuma. Kahrolsun!

Yenilgi, melankoli, bilgelik ve kendi kabuğuna çekilmiş hüznün zaferi, gelsin Rodrigo. Aradığım söz nasılsa içimde dolaşır.


Geçen aşk üzerine baskısı tükenmiş bir kitap aldım sahaftan, uzun da bir tren yolculuğu yaptım. Kitap okunmuş, satırların altı çizilmiş. İlk sayfanın sağ üst köşesinde kitabın benden önceki sahibi kadının adı... Kitabın alış tarihini de yazmış: 19.12.2007. Hemen altında da on bir dizelik bir şiir. Herhalde kendisinin. Hayal kırıklığı ve sitem… şiir formunda ama içini dökmüş daha çok. Acısı belli. Kitap elimde, okurken yaşanmış bir aşkı deneyimliyorum desem yalan söylemiş olmam. Kadının altını çizdiği cümlelerde duraksıyorum. Bazı yerleri tükenmez kalemle bazı yerleri kurşun kalemle çizmiş. Bir yerde tükenmez kalemi düz rotadan sapmış, sözcüklerin altında zikzaklar, çizgiler harflere karışmış. Şu: “İlişki aniden son bulmuşsa, reddedilen kişinin ilk duyduğu şoktur. Donakalmıştır.” Son sözcük ‘Donakalmıştır.’ı bir de çerçeve içine almaya çalışmış. Ama kalemin ucunu zapt edememiş, çizgiler sarsak, acemi. Teorik bir aşk kitabının içine sinmiş gerçek bir aşk acısının taze izini sürüyor gibiyim.





11 Ekim 2026 Pazar

Metafizik ve Miras

 


Ne zamandır absürt, irrasyonel ve saçma kavramları arasında derli toplu bir ayrım yapmak istiyorum. İnsanlık tarihi kadar eski epistemolojik bir ayrım. Aynı zamanda kendi içlerinde hiyerarşisi de olan:    

1. Absürt kurucudur. İnsan dünyayı sadece aklıyla kurmaz, absürt de aynı temelin içine sızar. 

2. İrrasyonel, absürdü yaygınlaştırıp popüler kültüre dönüştüren algının ideoloji haline gelmiş biçimi.  

3. Saçma; yerleşik kabullerer göre görünür zıtlıklardan elenmesi gerekenler (insanın kendisini akıllı sandığı yer de absürdün normalize ettiği yaşam içinde saçmalık olarak görünene karşı bu yüzeysel hassasiyet; burada içimden daha iddialı konuşmak geliyor, şöyle: insanın saçma dediği şeyler asıl absürdü kamufle etmeye yarıyor).

İnsan akıllı olduğu kadar absürt bir varlık. İkisi bir arada, çünkü ikisi de kurucu ve iç içe, birbirini dışlamıyor. Absürdün dünyayı algılama biçimi olarak yanlışa dayandığını söyleyemeyiz, aksine doğru sayılan çıkarlar üzerine kuruluyor.  Büyük düşünürler (gerçek akılı insanlar) bu çıkarların pek de insan çıkarına uygun olmadığını gösterirler. Bu yüzden bütün büyük düşünürler eserlerinin yan etkisi olarak genel insanı aşağılarlar (Freud daha nazik söyler: ‘İnsanı incitirler’).

Aşağıdaki yazı şimdilik burada kestiğim konunun alt başlıklarından biri olabilir. Hazır Nobel ödülü alan Anne Carson da söylemiş ya söze kitabın ortasından başlamak diye,  öyle.

J. J. Rousseau İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı kitabının ikinci bölümüne çokça alıntılanan şu sözle başlar: “Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Bu bana aittir!’ diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu.” Sözün kendisi ironiye dayanırken, ‘özel mülkiyetin’ doğuşu olarak sözün sürekli tekrarlanması irrasyonel bir inanca dönüştü. Sanki bir formül gibi. Oysa Rousseau burada özel mülkiyetin tarihçesini açıklamıyor, mülkiyet ilişkisinin absürtlüğünü belirtiyor. Ama çit konusunda en önemli şeyi atlarsak olmaz. Çevirdiği toprağını özel mülkiyeti yapan kişiden önce diğer insanların bunu kabul etmelerini sağlayan çitin kafalarda hazır olması gerekir: metafizik çit.

Metafizik çit ne zaman başladı?

Bunu bir tarih sorusu olarak düşünmeyelim. Öncelikle bir kavram sorusu bu (yani felsefi bir soru).

Sahip olmak anlamında çit çizen ‘Benim/bizim/onun’ ne demek?

Aslında Türkçe  birinci tekil şahısta var olmanın ve sahip olmanın imkânını tek kipte veriyor bize: hem bu kimin sorusunun hem de sen kimsin sorusunun cevabı olarak: ‘Benim.’ Ben=sahip olduğum şey.

İlk insanların kabileler halinde ve “sınıf”sız yaşadıklarını düşünürsek ‘bizim’in ‘benim’den önce geldiğini ileri sürebiliriz. Bizim mağaramız, bizim bölgemiz, bizim topluluğumuz gibi. Bir kabilenin diğer kabileye karşı çit (sınır çizici) konumu. Diyelim bazı hayvanlar bunu idrar kokularıyla, çığlıkları veya kükremelerinin ulaşabildiği  ses eşikleriyle yapıyorlar. İnsanlarsa doğada kerteriz noktaları belirliyorlar, dağ gibi, ırmak gibi. Sınırı geçmek rızaya bağlı ya da şiddet başlıyor. Mülkiyet bedenin bir uzantısı. Tek tek bedenden önce topluluğun bedeni olarak.

Marx-Engels “İlk mülkiyet biçimi, kabile mülkiyetidir (Stammeigentum).” (1) derken ortaklığı yüceltici biçimde ilk insanlarla ahlaki bir etkileşim kurarlar. Yine de Marx’ın (daha sonra Etnoloji Defterleri’nde) Engels’ten (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni) farklı düşündüğünü söylememiz gerek. Ama bu başka bir yazı konusu, şimdi buraya girmeyelim. İnsanların kabile yaşamlarında mülkiyetin “komünal” vurgusu erdemli olmaya tek başına yeterli değil, çünkü mülkiyette “bizim” demek mülkiyetin ait olma işlevi topluluğun kendisi de demek. İçeride paylaşım kadar diğer kabilelere karşı iddiayı da dile getirir. Hatta düşmanlığı.

Sahilde aynı hizada yürüyen iki çocuk hayal edelim. Birkaç metre önlerinde parlayan yarısı kuma gömülü altın bir alyans. Biri ‘Şuna bak!’ deyip öne atılıyor aynı anda diğeri de harekete geçiyor. ‘Şuna bak!’ diyen alyansı kumdan ilk çıkaran ama diğeri de alyansın bir tarafından tutmuş bırakmıyor. Şimdi alyans ikisinin elleri arasında. Alyans kimin?  İkisi de alyansı aynı anda fark etmiş ve aynı anda tutmuş olabilirler, fark ‘Şuna bak!’ diyen çocuğun görmeyi performatif eylem haline getirmesinde; söz görmenin ikamesi olarak kanıt yerine geçiyor. Yazılı bir kural değil, tarihin derinliklerinden gelen bir sezgi. Çocuk görmeyi ve bunu dile getirmeyi bir öncelik hakkı olarak öne sürüyor. Tabi burada güçle gelen olası sahiplenmeyi dışarıda bırakıyoruz.  Güç de zaten bu hakkın karşısında güçtür. Direnç “hak” etrafında örgütlendiği için karşı güç saldırgan rolünü oynar burada.

İnsan bedeninin “ilk” vurgusu nesneyle kurduğu sahiplik ilişkisinde kültürlerarası bir davranış. Günümüzde kendilerine soru sorulan yarışmacılardan butona önce basanın ilk cevap hakkını elde etmesi gibi. Aynı kadim sahiplenme geleneğinin değişik versiyonlarını herkes bilir:  İlk gören, ilk dokunan, ilk gelen (sıra hakkı), ilk tıklayan (dijital erişim hakkı), ilk başvuran (öncelik hakkı), ilk cevaplayan (bütün sınavlar düşünmekle değil zamana karşı yarış olan bilmekle ilgili olduğu için) ve ilk yerleşen (tarihin ulus devletlerin geçmişini mümkün olduğu kadar eskiye götürme eğilimi)… Ergenler arasında da olur bu, arkadaşlarına kimden hoşlandığını ilk söyleyen ilgili kişiyle sevgili olmasa hatta tanışmasa da avantaj elde eder, diğerini mimleyerek sahiplenir.

“İlk”in hak iddiasının gerekçesi olması çok eski olmalı…

Kabilenin ortak mülkiyet anlayışı zamanla iş bölümünün ayrıştırıcı gelişmesiyle özel mülkiyete dönüşüyor. Bu iki mülkiyet arasında başlangıçta keskin bir ayrım yok. Biri toprağını çitle çevirmeden çok önce tedricen başlıyor. Topluluğun ortak mülkiyetinde sahip olmanın koruyucu donanımı dışarıya karşı ikazlarla dolu. “Bizim” demek “benim” demekten daha masum görünse de bir kabileyi diğer kabilelerin tanıması bu mülkiyet anlayışı sayesinde. Birey özel mülkiyette kendi kabilesinin diğer kabileye karşı bencilliğini bu mülkiyetin öğesi olarak devralıyor. Demek istediğim ilk mülkiyetin kolektif/komünal olduğunu varsayıyoruz ama burada komünal kavramına fazla bir erdem yüklemeyelim. Kabile içinde paylaşım olan kolektif,  dışarıya karşı bu kez dışlayıcı tavrın iletimi. Kabileler arası savaş ya da tek taraflı saldırının bazen katliama vardığı kesin. Avcılıkla savaş araçlarının çakıştığını kabul edersek elbette başrolde erkekler. Muhtemelen bir zaman sonra kadınlar ve çocukları esir alıyorlardı. Bu konuda James C. Scott’a katılıyorum, kölecilik devletin ya da özel mülkiyete geçiş yapmış toplumların icadı değil. Bizzat komünal toplumla iç içe yürüyen bir süreç(2). Tarihe düz ilerleme mantığıyla bakanlar için kanıt yerine bile geçebilir bu: Öldürmüyorlar, canlarını bağışlayıp köle yapıyorlar, daha “insancıl” olana geçiş gibi falan.

Tarih dışı bir mülkiyet tanımı yok. Mülkiyet kavramında insanlar primatlardan nerede koptu? Belki soruyu kendi primat geçmişlerinden kopuşta insansı mülkiyet kavramının rolü ne diye değiştirmek daha doğru. Primatlar üzerine birebir gözlem yapan Jane Goodall başta olmak üzere Frans de Waal, Robert M. Sapolsky gibi önemli primatologların eserlerini okumaya başlamadan önce primatlarda “bizim” demekle insanda “bizim” demek ne anlama geliyor diye bir soru vardı kafamda. Başlangıç için güzel bir soruydu. Ama kavramların hayvanlar üzerine aktarımında antropomorfist bir sapmanın beni yanlış yönlendireceğini biliyordum. Bir tarafım buna karşı uyanıktı diyeyim. “Bizim” bir sözcük. Primatlarda olmayan bir şey. Primatların kendi alanlarına sahip çıkma davranışı “bizim” sözcüğünün yerine geçmiyor, aksine insanlar primatlarla ortak olan sahiplenme davranışını  “bizim” sözcüğünde ikame ediyorlar. Ama bu basit bir yer değiştirme ya da enerji tasarrufu değil, sözcüğün kurduğu başka bir şey. “Bizim” sahiplenme kadar kabilenin aidiyet bağı, öte yandan diğer kabilelere de bu sahipliği kabul ettiren bir davet; “bizim” karşı kabilelerde “onun” (veya “onların”) diye çevriliyor. Bir sınır riayeti bu. Birtakım ön işaretlerle mekân yerliliği veya yabancılığı belirliyor. İnsan eliyle değiştirilmiş her şey buna dahil. Mesela mağaranın girişinde doğal olmayan bir tür kapı görevi gören üst üste yığılı taşlar. “Bizim” komünal toplulukta paylaşımı ifade ederken dışarıya karşı yasak olanı vurguluyor: ‘Sizin değil!’ Mülkiyetin bu koruyucu şiddet tavrı özel mülkiyete geçiyor. Özel mülkiyet komünal mülkiyetten farklı bir psikoloji kurmuyor.

Bir gramer öğesi olan “dır” koşacıyla bunu daha iyi anlatacağımı sanıyorum. “Bizim” ve “bizim-dir” arasındaki fark. Tarihin derinliklerinde bu ayrımı elbette yazının ilk örneklerinden bekleyecek halim yok; bu ayrım dilde çok sonra yapılsa da anlam olarak insanın mülkiyetle ilişkisinde başlıyor. Oksijenin oksijen sözcüğünden önce başlaması gibi. “Bizimdir” derken “bizim”den farklı olarak “dir” koşacının sözcüğü hükme dönüştüren, geniş zaman anlamlı birer yüklem yapan işlevine dikkat edelim. Sözcüğün motamot haline değil. “Dir” koşacının tarihçesine baktığımızda çok da geçmişe gidemeyebiliriz, burada “dir” koşacı henüz dilin öğesi olmasa bile insanın nesneyle kurduğu sahiplik ilişkisinin içinde gizli. “Bizim-dir”, yani bu böyle biline, ya da zaten herkes bizim olduğunu biliyor anlamında. Sahipliğin diğerinin tanımasıyla otomatikman kendi geçmişini de kurması. “Dir” koşacı sözcüğe bir zaman ekliyor. Daha sonra “dir” koşacı sahipliği  gramer kuralının ifadesi yapacak, o ayrı.

Yine de anlamın eskiliğiyle yazının yeniliği arasında şöyle bir farkındalık yaratabiliriz: Türkçede “dir” koşacının sözcüğe eklenmesi çok eski değil. Tur- (durmak) fiiliyle bağlantılı. Eski Türkçede fiilin “turur” biçimi bir yerde bulunmayı durumun sabitliğini bildiriyordu. Yani geçmişten geleceğe bir süreklilik ifadesi. Zamanla sözcüğe eklenerek “dir” biçimini almış. İngilizce “is” ise Türkçe “dir”den daha eski. Hint-Avrupa dil ailesinde “es” (olmak) köküne bağlanır ve gerçekte fiil çekimidir. Bizde fiil eke dönüşmüş. Her halükârda bizi ilgilendiren “dir” veya “is” olmadan da “bizim”in bir sahiplik hükmü olarak kurulabileceği. “Bizim” malûmun ilamıymış gibi söyleniyor, tekrarmış gibi.

“Bizim”, mekânla ilişkisinde insanlara aidiyet veriyor. Onları yerelleştiriyor. Aksine diğer kabileleri yabancı kılıyor. Yabancı olmanın ilk efektiyle, ‘Burası “bizim” değil,’ ya da ‘Burası başkasının,’ diyerek. Böylece mülkiyet iki taraflı tamamlanıyor.

Primatlarda mülkiyet kavramı yok, ama mülkiyetin birtakım davranışsal öncüllerinin olduğunu söyleyebiliriz. Elinde bulundurma bunlardan biri. Eğer bir şempanze av yakalamışsa diğeri ben daha güçlüyüm diye gelip onu alamaz (istisnaları var elbette), sabırla kendisine ikram edilmesini bekler ya da oradan uzaklaşır. Bonobolarda avını paylaşma daha yaygındır. Ama hiçbir primat emanet etmeyle armağan verme arasındaki farkı bilmez. Elinde bulundurma sahiplik ilişkisine yapışıktır. İnsanda ise sahiplik kendisinin yokluğunda da devam eder.

Mülkiyetin insanın yokluğunda da devam etmesi… işte bu bir icat. Mülkiyetin metafizik bir boyut kazanması. Mülkiyetin doğaüstü bir niteliği yokken insanın nesneye “bizim/benim/onun” demesi aralarında büyülü bir ilişki başlatıyor. Büyü demenin mülkiyetle ilgili her şeyin normal göründüğü bir dünyada aşırı kaçtığının farkındayım. Olumsuz bir örnekle meramımı daha iyi anlatacağım. ‘Perili ev…’ masallarda, filmlerde bolca işlenen bir konu. Evin üzerinde ürkütücü bir sahip gibi hak sahibidir. Çocukluğumda kaldığımız mahallede metruk bir ev için söylenirdi. Biz de o evin yakınlarından geçerken korkardık. Evin tapudaki gerçek sahibini tanımazdık bile. İnsanlar periye inanır ya da inanmaz, ama mülkiyet inancı perinin varlığından daha performatiftir burada, hatta peri varlığını mülkiyetle dayatır: Orası perinin evi. Elbette peri kavramı hukuksal olarak bir mülkiyet hakkı yaratmıyor, temel aldığım şey insan bilincinin bu gerçeküstü peri inanışını metafizik mülkiyet inanışına yamaması. (3) Her yer gibi orası da sahipsiz değil anlayışı, yani bir şeyin mülk sayılması için başında kimse olmasına gerek yok inancı.

İnsani mülkle primatların bir şeyi sahiplenmesi arasındaki fark bu metafizik dolgu. Çoktanrılı dinlerden tek Tanrı’ya evrenin uhrevi sahipliği insanın yeryüzünde somut sahipliğinin tescili gibi yürür. Daha sonra sınıflı toplumlarda mülkün Tanrı’nın temsilcisi kralların, padişahların genel sahipliğine geçişini insanın ta baştan mülkle kurduğu bu metafizik algının üzerine oturtmazsak olmaz.

“Bizim” demenin mülkiyetin diğer kabileler nezdinde kabulü anlamına geldiğinin en iyi kanıtı onun armağan edilme kapasitesidir. Armağan sahipliği önceler. Ne demek istiyorum?

Hemen şunu söyleyeyim insanın cennetten kovulan Adem ile Havva gibi etik bir ilkel komünal dönemi olduğuna inanmıyorum. İnsanın etik bozunmasını sınıfsal toplumla başlatmak bana doğru gelmiyor. Aksine etik, insanın ta baştan ontolojik bozunmasına karşı nostaljik bir tepki değil, bozunmayla kendisini kuran, ona paralel giden bir süreç. Burada bozunmayı bir başlangıç, tabula rasayı terk etme miladı olarak düşünmediğim açıktır herhalde. Bozunma, her dönemde başkalaşan bir çeşitleme. İnsanın bir tür geriye dönük ütopyası anlamına gelen “ilkel komünal toplum” anlayışına karşı Lawrance H. Keeley’in demir çubuğu tersine bükmesini (4) önemsesem de araya başka bir kavramı sokmak istiyorum şimdi: armağan. Mülkün bir başka metafizik yüzü. Umarım Mauss’tan farklı bir armağan kavramını çıtlattığım bellidir.

Armağan sahipliği önceler demiştim. Bunu derken armağan etmeden önce sahip olduğum şeyin diğeri tarafından kabul edildiğini varsayarım. Ama burada küçük bir ayrım var. Öncelemek armağanın sahipliğini zorunlu olarak üstlenmez. Öncelemek iki şeyin arasında ardışık bir ilişki, birinin diğerine göre öncel olması demek değildir sadece. Bu, zamansal olduğu gibi mantıki ya da koşulla ilgili de olabilir.

1.       Armağan etmeden önce o şeyin sahibi benim.

2.       O şeyi armağan edebilmem sahipliğimin diğeri tarafından kabul edilmesini emrivakiye dönüştürür.

İkinci maddede sahipliğimin diğeri tarafından tanınmasının bir armağan koşulu gibi görünmesine aldanmayalım, armağan geriye dönük olarak o şey benden çıktığı anda benim sahipliğimi kuruyor. Lades oyununa benzemiyor mu? Diğerinin armağanı aldığı anda benim olduğunu kabul etmesini sağlayan tuzak. Armağan mülkiyet ilişkisinin sonucu olduğu kadar sebebidir de. İki kabile arasında savaşla zorla alınan mülk (çocuklar ve kadınlar dahil) –ki buna diğerinin mülkiyetini tanımama diyebiliriz- armağanda diğerinin mülkiyetine saygı göstermeyi yani barışı gerçekleştiriyor. Mauss’un temel sorusu armağanın neden karşılık (ödeşme) yükümlülüğü doğurduğudur.  Ben soruyu daha geriden kurma tarafındayım: Bir nesneye bizim/benim dememizi ve diğerinin bunu tanımasını sağlayan ilişki nasıl düzenleniyor? “Düzen” sözcüğünün verdiği ilhamla tam burada ChatGBT’ye bu karmaşık durumu benim için tasnif edebilir misin diye sordum. Bana aşağıdaki sıralamayı aktardı. Doğrusu işin kolayına kaçmak belki ama bunun bir bedeli olabileceğinden tedirginim. Acaba ChatGBT özünde bana ait olan düşüncemi kendisine mal eder mi? Neyse tasnifin berraklığından ötürü göze almaya değer:

“1. A, nesneyi kendisininmiş gibi sunar.

 “2. B, nesneyi A’dan gelen bir armağan olarak kabul eder.

“3. Bu kabul A’nın nesne üzerinde tasarrufta bulunma yetkisini tanır.

“4. Böylece B’nin kabulü, A’nın önceki sahipliğine toplumsal bir geçerlilik kazandırır.”

Mauss’ta toplumsal ilişkiyi yerine getiren armağan döngüsü aslında daha geride armağanın ait olduğu mülkiyetin karşılıklı tanınmasının diyetidir. Bu bizim/benim söyleminin, yani sahiplik ifadesinin özne olma üzerinde yarattığı bağımlılıktır.

İşte burada özne olmayla mülkiyet ilişkisinde metafizik yan daha da belirginleşiyor. Mülkiyet, özneyi önce tekil bende değil çoğul bizde kuruyor, karşılık vermenin bir ritüeli haline gelen armağanlaşma bunun yollarından biri: Ben falan mülküm, sen falan mülksün… Önce mekânın tanınması, sonra adlandırma. Ya da mekânın adını orada yaşayanlara verirken. Mesela Filistin önce bir coğrafi bölgenin adıdır, ad daha sonra o bölgede yaşayan insanlara geçer vb.

Ad miras vaat eder, yani süreklilik, sonsuzluk. İnsanın sahip çıktığı mekân ya da yarattığı eşya kendisinden daha uzun ömürlüdür. İnsanın mülk ilişkisi sayesinde nesneyle özdeşleşmesi kendi fiziki varlığını ölüm ötesine taşır. Kendi ölümü bile miras haline gelir. Bu anlamda mezar metafizik bir mülktür. Bunu biraz açalım:

İlk miras ne zaman bırakıldı? Tabi bu soru miras ne zaman yazıya geçirildi biçiminde anlaşılabilir. Miras “bizim/benim” (ölüler için “onun”) demeyi öncelediğine göre ilk mülkiyeti kerteriz almamız gerekir. Yani çok eskiye gideceğiz, yazılı tarihten çok daha eskiye. Miras bir varlık olduğuna göre bize ulaşan şeylerden söz ediyoruz. Ama her ulaşan şeyden değil. 1991 yılında Alplerde İtalya Avusturya sınırına yakın bir yerde buz içinde korunmuş olarak bulunan buz adam Ötzi bize miras kalmadı. Yine aynı yıl içinde Gürcistan’da bulunan homoerectus kafatası da. Ama biz onları müzede sergileyerek miras haline getirebiliyoruz. Aradaki fark tam da burada, miras bir aktarım işi.

İlk miras bir bölge, bir barınak ve kabilenin adı. Mezar ölüm sonrasının somut teminatı. Mezarı yaşayanlar yapıyor, ölüyü gömenler de onlar. Sanki yaşayanlar ölüye mezar bırakıyor. Ama ilişki tersinden sürüyor, mezar topluluğa miras kalıyor. Dolayısıyla mezar yaşayanların kendi ölümlülükleriyle kurdukları ilişkiye dönüşüyor.

İnsanlar av aletleri, süs eşyaları, kap kacak yapmaya başlayınca eşyalar üzerinde bireysel mülkiyet düşüncesi de gelişti. Buna uygun olarak tarihin belirli dönemlerinde ilk insanların eşyalarıyla birlikte gömülmesi bize mülkle metafizik özdeşleşmelerini de gösteriyor. Mülküyle kendisi olan insanın mezarla kurduğu bütünlük. Daha sonra ölünün mezarda bulunan eşya zenginliği sınıflı toplumun bir göstergesi olacaktı. Kim bilir belki de bu ilkel anlayış geride kalanların miras kavgasını da önleyen tedbirle çakışıyordu.

Burayı hızlı geçiyorum. Gelelim günümüz mirasının metafiziğine. Daha doğrusu mülkiyette ta baştan kurulan metafiziğin miras boyutuna. Biri kendisine kalan mirasta hiç emeği olmadan (ya da emeği olsa da mirasla kıyaslanmayacak kadar önemsiz) bir zenginliğe konuyor. Miras dürtüsüyle ihtiyacından çok daha fazlasına sahip burjuva sınıfı.  Şimdi tarihle bağlantı kurmanın zamanı. İnsan hak etmediği kadar zengin olmakla kalmıyor, mülkiyetin tarih öncesinden kalan metafiziğini devralıyor ve mirasla devrediyor. Yani absürt olanı.

Tüm insanlık olarak çocuklarımıza, torunlarımıza küresel ısınmayı, kendi ellerimizle yarattığımız felaketleri miras bırakıyoruz. Absürt nihayet musibette görünüyor. Belki şansımız budur.

 

        (1)Alman İdeolojisi, Marx- Engels, Çev. Tonguç Ok, Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın 2013, s.31

(2) Tahıla Karşı, James C. Scott,Çev. Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yay. s. 143

 (3) Peri inanışının tarihte insanın mülkiyetle ilişkisini nasıl etkilediğini merak edenler için: Periler Tehlikeli Bir Tarih, Richard Sugg, Çev. Cemal Tarımcıoğlu, Fol Yayınları

 (4) Bkz. Uygarlıktan Önce Savaşlar, Barışçıl Vahşi Miti, Lawrance H. Keeley, Çev. Kadir Gülen, Fol Yayınları

(5) Bkz. Sosyoloji ve Anropoloji, Marcel Mauss, Çev. Özcan Doğan, Doğubatı yayınları






4 Eylül 2026 Cuma

Seri Katil Ekonomisi


 

Bu yazının bir bölümünü üç gün önce Facebook’ta yazdım.

Facebook’ta herkese açık formatında yazmıyorum, gönderilerim “arkadaşlar”la sınırlı. “Arkadaşlar”ımın da ancak onda birinin okuduğunu sanıyorum, hızlıca göz atıp geçmeyi gerçek okumaktan ayırırsam herhalde geriye on kişi falan kalıyor. Bunlardan da anlayanları elersek (benim anlatmayı beceremediklerimi de anlayanlar) geriye kalır üç dört kişi. Herkes kendini bu üç dört kişi arasında saymakta özgür. Oysa ben sadece bir kişiye yazıyorum: Kendime. Almanca bunu ifade eden bir bileşik sözcük var: “Doppelganger”. Türkçeye “ikiz” diye çevriliyor ama tam öyle değil, Almancada ikiz anlamına gelen ayrıca bir sözcük var. Ne demek istediğimi Naomi Klein’ın Doppelganger’ını okursanız anlarsınız. Keyfiniz bilir.

Neyse…

Bugünün konusu Tarkan’ın Marmaris D-Maris’te verdiği konser.

D-Maris Marmaris Datça yarımadasında çam ormanıyla denizin kesiştiği noktada lüks bir otel. Tarkan’ın konseri bu otelin helikopter pistinde gerçekleşmiş. Tarih 29 Ağustos 2026. Konser 400 kişiyle sınırlı. Asıl öne çıkan haber konser biletinin ücretleri: ayakta 1750 Euro, loca 45 bin Euro. Yedişer kişiden toplam 12 loca. Çenemi yormayayım, sonuç ful dolu.

Sınıfsal mınıfsal ilk aklımıza geleni eleyip sorulara geçelim. Absürdü anlayalım. Bir şeyi anlarken sorunu (absürt olanı) nedenselleştirerek rasyonalize etme riski vardır; hayır bir şeyi anlamak “absürt”ü muhafaza ederek anlamaktır, yani anlama çabasına buna uygun ruh hali şaşkınlıkla eşlik etmek. Sınıfsalın absürt olduğunu anlamayan sınıfları da anlayamaz. Şimdi ilk soruyu soralım:

 

1.    Koç Holding’in 100. Yıl kutlamaları nedeniyle 5 Haziran 2026’da Ankara Millet Bahçesi’nde halka açık “bedava” konser Tarkan’ıyla D-Maris’teki fahiş fiyat konser Tarkan’ı aynı kişi olduğu halde bu uçurum neden? “Bedava” Tarkan fahiş fiyat Tarkan’ına nasıl bir değer aktarıyor? Marx’ın terimleriyle soralım her iki Tarkan’ın kullanım değerleri arasındaki fark ne? Ve ikinci soru:

2.    Bu konsere katılan insanların sosyolojisi ne? Bu insanlar herkes tarafından görünmek istemiyorlar. Bir “sırdaş” topluluğu bu. Muhtemelen dışarıya fotoğraf sızmasına karşı katı kurallar var. Fahiş ücretin karşılığı biraz da bu. İçerdekiler bilecek ama dışarıdakiler bilmeyecek. Biraz araştırdım, İnstagram’a falan baktım konser katılımcılarının tek bir fotoğrafı bile yok, sadece sahnede Tarkan, konserin dışarı yansıyan tek görsel kanıtı. Elbette bu insanlar bir müzik satın almıyorlar, bir “erişim” satın alıyorlar. Neden birbirlerine erişimin fiyatı bu kadar yüksek? Ve üçüncü soru:

3.  Tarkan bir müzisyen değil burada, sosyal bir çöpçatan. Tarkan’ın kanıta dayanmayan, söylentiyle çoğalan ve ilginç biçimde tolere edilen bir cinsel kimliği var. Bu cinsel kimlik muğlaklığa dayanıyor, Tarkan da kasten bunu besliyor.  Özellikle konsere gelen erkeklerin heteroseksüel bakışını göz önüne alırsak partnerlerinin sahnedekine olası cinsel hayranlığını yumuşatan bir şey. Tarkan’ın bedeni kendine gelen ışığı geri dağıtan bir ayna gibi. Tam da anlatmak istediğime uygun “Kuzu kuzu” şarkısı tuhaf bir metafora dönüşüyor. Ve dördüncü soru:

4.   Ne var “Kuzu kuzu” şarkısında? Youtube’a baktım, D-Marin konserinden en çok bu şarkının videosu alıntılanmış. Ana şarkı ya da merkez şarkı diyebiliriz buna. Şarkı  2001 yılında piyasaya çıkıyor, bestesi ve sözü Tarkan’a ait. 2001 yılında yeniyetme/genç olanlar bugün 40-50 yaşlarında. Konser biletlerini binlerce Euro ödeyerek erkeklerin ısmarladığını düşünürsek kendi parasını harcayan (partneriyle beraber) kemale ermiş zengin erkekler. Şimdi bu erkekleri Kuzu Kuzu şarkısının zamanına geri götürelim. Şarkının sözleri cinsiyetsiz, ama Tarkan söylediği için yeni kuşak erkeğin iradesinin kırıldığı yalvarış moduna geçtiği bir teslimiyet başlangıcı olarak okuyabiliriz şarkıyı. ‘Kuzu kuzu geleceksin’ diye kalıplaşmış bir söz öbeği var zaten. Ne tam hakaret, ne tam kehanet olan, diğerinin teslimiyetini önceden dileyen sitem; aslında diğerinin direncini küçümseyerek. Ama bunu tayin de ederek: Geleceksin! Tarkan’ın Kuzu Kuzu’su bu güçlü serzenişe uysal bir cevap gibi. Şarkı aynı zamanda dans figürleri içerdiği için “kuzu” masumiyetin ve teslimiyetin metaforu olmaktan çıkıyor dinleyenlerin ortak ritmine de dönüşüyor. Yani şarkı kendi sözüne çok da sadık değil. Ben kuzu kuzu geldim, sen de kuzu kuzu kabul edeceksin demeye getiriyor… Tarkan eski şarkılarıyla yaşayan biri. Pek az müzisyen hâlâ eski şarkılarıyla ayakta duruyor.  Şarkının tekrar söylenmesi nostaljik bir geriye dönüşten çok, Tarkan’la yaşlanan kuşağın eski gençlik günlerini yeniden yaşaması anlamına geliyor. Tarkan’ın ilk yıllarında söylediği Şımarık, Şıkıdım, Dudu gibi şarkıların bedensel bir hafızası var. Tarkan iyi bir sahne şarkıcısı, şarkılarının sözünden ya da bestesinden çok bedensel repertuarı önemli. Konser gibi ortamlarda bu bedensel repertuar (bedensel hafıza) insanların teklifsiz biçimde birbiriyle yakınlaşmasını da sağlıyor. Ve beşinci soru:

5.   Bu tür özel konserler insanları nasıl yakınlaştırıyor? Tarkan’ın bedeni sahnede nasıl çöpçatan kıvamına geliyor? Genelden başlayayım,  öncelikle kitlesel açık hava konserlerinin insanları nasıl yakınlaştırdığından. Bu konuda yapılmış araştırmalar var. Avustralya’da 2005-2008 arası müzik festivallerine katılan 5000’den fazla gencin davranışları izlenmiş. Araştırmada yeni ve casual (gündelik seks) ilişkilerin oranı kayda değer. Daha çarpıcı olanı 862 festival katılımcısıyla yapılan başka bir Avustralya araştırması. Katılımcıların %52’si dating app (arkadaşlık uygulaması) kullanıyor. Festival sırasında bu uygulamanın kullanım yoğunluğu daha fazla. Kıyaslamayla devam edeceğim. Vereceğim örnekler bir başkası olma imkânının değişik versiyonları. Mesela yeni partnerleriyle tiyatro ve sinemaya giden izleyiciler birinde sahneye birinde perdeye bakarlar. Bedensel temas sınırlıdır. Ama burada diğer insanlara bakmayla ilgili aidiyet sınırı daha önemli. Bakışı aidiyetin bir test basamağı olarak düşünürsek eğer bulunduğunuz ortamda insanlara rahat bakabiliyorsanız o mekânla aidiyet bağınız güçlüdür. Aynı filmi ya da aynı oyunu eş zamanlı izlemek ise tersine bu bakış rejimi yüzünden kimseye aidiyet duygusu bağışlamaz, ancak önünüzdekinin ensesine bakabilirsiniz. Sizin partnerinizle yakınlaşma arzunuz baştan tecrit olmuştur. İşte açık hava konseri bu kısıtlı bakış rejimini değiştirir. Amaç sadece izlemek değildir, bedensel katılımla birlikte eğlenmektir. Konserde herkes sadece sahneye “bakan” değil hareket eden bir topluluğa dönüşür. El kaldırmalar, şarkıya eşlik etmeler, dans, bakışın sahneyle diğer insanlara gidip gelmesi, diğer bedenlerin erotik ayartıcılığını herkesin kendi partnerinde yeniden üretmesi, bedenlerin birbirine kaçamak dokunuşu, göz koymalar, mimlemeler… izleyici sahne ilişkisi izleyici ile izleyici yakınlaşmasını içine alır. İzleyicinin kendisi de izlenebilir hale gelir. Hatta belirli anlarda sahne ikinci plana düşer.  Partner olanlar dışında insanlar birbirleriyle tanışmasalar da erotik aşinalıkla herkesin birbiriyle benzerlik kurduğu durum. Herkes kalabalığın bir parçası, sınırlar daha geçirgen. “Bir başkası olma imkânı” bir başkası üzerinden yine kendi olma imkânıdır aslında. Şimdi baştaki sorumuzu tekrarlayalım: “Tarkan’ın bedeni sahnede nasıl çöpçatan kıvamına geliyor?” Tarkan’ın cinsel kimliği “muğlak” dedim. Buradaki “muğlak” belirsiz değil, belirsizliği sürdürme niyeti. Tarkan’ın sahnede dans ederken yaptığı figürler bu muğlaklığın yaydığı cinsel çağrışımlarla dolu; hem erkeksi hem dişil, hem oyunbaz, hem baştan çıkarıcı. Cinselliğin bu kategorik belirsizliğinden ortaya çıkan bu sahne performansı her tür cinsel eğilime bir pay bırakıyor. Ve altıncı soru:

6.   Tarkan’ın cinsel muğlaklığı neden bu kadar pahalı? Bu yazıyı yazarken yine Youtube’ta Gel Konuşalım adlı programda Mehmet Üstündağ adlı magazincinin haberini dinledim. Bizzat kendisi konserden önce oteli gizli müşteri gibi aramış. Konsere katılmak için en az iki gece konaklama şartı varmış. Oda+kahvaltı+konser paket fiyatını 500 bin TL diye söylemişler. Herkesin partneriyle katıldığını düşünürsek kişi başı 4500 Euro. Bazı zenginler için çerez parası. Ama bunu birtakım zenginlerin içlerinde uhde kalmış Tarkan tutkusunun tatmini için bir sonradan görmenin müsrifliği olarak yaftalarsak yanılırız. Belki yine sonradan görmelik ama başka türlü. Dört tür seçicilik var burada. Tarkan seçimi, ekonomik seçicilik, mekân (mahremiyet) seçimi. Dördüncüyü sona bıraktım, konsere katılan insanların karşılaşmasıyla gelen seçim. Tarkan bedeni üzerinden farklı erotik tahayyüllerin aynı mekânda buluşması. Önceden tanışma yok, nedensellik tam tersine işliyor, benzeşme ve aşinalık paranın sağladığı bu filtreleme sayesinde gerçekleşiyor.

 

Yalnız şunu ekleyeyim: Yazının başlığına "Seri katil Ekonomisi" deyişim seri katillerin öldürme eylemlerinin aynı zamanda cinsel eylem oluşundan. Seri katillerle empati kuramazsınız, bu yüzden seri katil gözüyle yazılan bütün öyküler, romanlar başarısızdır. Ama seri katilleri anlayabilirsiniz.

 

Bu arada otelin sahibi Ferit Şahenk’miş.

 

 


 

 

18 Ağustos 2026 Salı

BİR NABZIN BİRKAÇ SAHİBİ


 

Bugünlerde evden taşınmış olmamız gerekiyordu. Uzadı.

Üst kat çaprazımızdaki dairenin sahibi binanın kentsel dönüşümüne itiraz etmiş. Orada neredeyse bitkisel hayatta hasta yaşlı adam ve bakıcı kadın kalıyor. İtiraz edenler adamın doktor olan iki oğlu. Galiba biri profesör. Muhtemelen babalarına kendi evlerinde bakamayacaklarını düşünüyorlar, kiralar da fahiş olduğu için babalarını ne kadar o evde tutabilirlerse o kadar iyi. Bizim de canımıza minnet. Bakalım nereye kadar? Alt komşumuz S. Hanım en az yılbaşına kadar otururuz diyor. Bizimle hemhal. Gerçi bizim için taşınmak İstanbul’a veda demek.

‘Gitme kal bu şehirde.’ Kalamam, vaziyeti görüyorsun.

İki haftadır sabah saat 6 civarı yukarıdan “Tak!.. Tak!..” sesi geliyor. Yaşlı adamın evinden. Daha önce ses sabahın 9’unda başlıyordu. İlk başta sesin bizim hizamızdaki üst kattan geldiğini sanıyordum. Bir dakika süren ritmik bir ses, sanki biri havanda bir şey dövüyor. Bir insan sabah sabah havanda ne dövebilir ki böyle? Kafamda kurmuştum, üst katımızda oturan yaşlı kadın her sabah şaşmaz biçimde aynı saatte kendine sarımsak kürü hazırlıyordu. Zaten televizyonunun sesini fazla açtığı için bir nefretim vardı kendisine, şimdi de havanda sarımsak balesi nefretimin üzerine tüy dikti. Sadece sesten söz etmiyorum, buna sarımsağın kokusunu da ekleyin. Yani koku ben duymasam da imgesel olarak var. Kadına yakıştırdığım bu. Var oğlu var, çünkü sarımsak kokusundan tiksiniyorum. Bu konuda Drakula gibi hassasım. Ne sanıyorsunuz Drakula zevk sahibi adamdı. Efendim, biliyorum şimdi bana sarımsağın faydalarını saymaya başlayacaksınız. Olabilir. Bana sarımsağın tüm dünya mutfaklarını işgal etmesi ilginç geliyor. Tabi burada “işgal” derken her yemeğe konmasının ötesinde baskın aroması sayesinde her yemeği kendisine benzetmesi kastettiğim. Neyse sarımsak konusundan çıkıyorum, üzerine konuşurken bile midem kalktı… Meğer “Tak!.. Tak!..” sesi yaşlı kadından gelmiyormuş, üst kat çaprazımızdaki bakıcı kadından geliyormuş. Havanda sarımsak değil ilaç dövüyormuş. Bakıcı kadınla üç ay önce apartmanın girişinde karşılaştığımda söylemişti: ‘Belki rahatsız oluyorsunuzdur ama yapmak zorundayım.’

Önceki gün merdiven sahanlığında gördüm yaşlı adamı, tekerlekli sandalyesindeydi, oğlu ve bakıcı kadın yukarı çıkarıyorlardı (binada asansör yok). Çok zayıftı, ağzı ve gözü açıktı, katotonik bakıyordu. Şöyle düşündüm: Bakıcı kadının işi yaşlı adamın sağ kalmasına bağlı. İşini doğru yapmakla ilgili bundan iyi motivasyon göremiyorum. Çıkar ilişkisinin kusursuz hali. Çıkar ilişkisinde yaşlı adam yok elbet, o bitkisel hayatta. Adamın oğullarının vicdanı, bakıcı kadının maaşı ve bizim kalma süremizin uzaması. Çıkarın ideal kombinasyonu bunlar.

Yan komşumuz iki daire taşındı. Üst katımız da taşınacak gibi, eşya sürüme sesleri geliyor. Eğer onlar da taşınırsa değme keyfime müstakil bir evde oturuyormuşuz gibi olacak. Ne müstakil evi, konak konak!

Bazıları “konak “ sözcüğünü çok seviyor. Bir şair vardı, sanki konakta büyümüş gibi bir şiirinde konak konak deyip durmuştu. Sözcüğün itibariyle (semantik yükselme) türeme özelliği birbiriyle uyumsuz halbuki. Göçerlerin söylediği gidek gelek gibi şuraya konak deyişine benziyor (tabi isim haliyle sığınak, durak, barınak gibi). Bu mantıkla gecekondu yerine kestirmeden konak dense yeriydi. Konak, villa, malikane, köşk… emlakçılar da çok sever bu sözcükleri. Neyse birkaç ay da biz sevelim, giderayak konakta kalıyoruz. Hatta hayal gücümü bir tık yukarı taşıyorum, herkes binayı boşalttıktan sonra yıkım başlayana kadar tek başıma kalıyorum burada. Sessizlik sadece sessizlik.