Sofrada benim de tuzum olsun, bu kadarına hakkım var, söylüyorum: Sonunda
saçmalığa yenilmeyen aşk yoktur.
Tavsamaktan,
her şey gibi zamanın dişlileri arasında öğütülmekten söz etmiyorum.
Saçma, dış müdahalenin içeride hakikat
kılığına girmesi. Belki şöyle söylemek daha iyi: Dünyanın saçmalığının aşıkların ilişkisine kendi hakikatiymiş gibi sızması.
Aşık olmak başka, birlikte olmak başka.
Aşk birlikte olmanın yolunu bulur, illaki bulur. Çünkü aşk gerilla savaşını sever.
Birlikte olmanın sosyal normları ise ideolojidir, dışarıdan müdahale eder.
Yasaklar ve izinlerle.
Ama saçmalık aşıklar arasına üçüncü bir kişi olarak
girmez, “herkes” düşüncesi aşıkların kafasının içindedir; yasak ve iznin
içselleştirilmiş dili.
Aşıklardan biri diğerini incitebilir,
biri diğerine küsebilir, bir konuda anlaşamayabilirler… zamanla araya giren “norm”
ideolojisi bu sorunların başkalarının değerlerine uyup uymadığını ölçmeye
başlar. İnsanın zayıf tarafıdır, yalnız kaldığında biriyle dertleşir. Tam da
aşka karşı caydırıcı tehlike budur işte. Çünkü kimse başkasına aşık olan
birinin yanında kendini iyi hissetmez. Bu onun tarafından daha az sevildiğinin
göstergesidir zaten, en yakını bile olsa.
Saçma, norm uyarınca ne olması
gerektiğini söyler. Birinin ağzıyla olması şart değil.
İki insan birbirini artık sevmeyebilir.
İçlerinden birinin sevmemesi bile yeterli.
Ama iki insan birbirini severken
ayrılıyorlarsa, ve bu ayrılık kararı gelecekte birbirlerini sevmemeleri gerektiği için verilmişse saçma. Yani yöntem saçma demek istemiyorum, gerçekten de tercih
edilen bu saçma ayrılık sevmemeye yol açabilir. Ama ne pahasına? İnsan bu vazgeçişin nedenine
de kaçınılmaz olarak yabancılaşacaktır. İkinci kez saçma!
Aşkın kendisine ait olmayan bir
saçmalığı kendi hakikati sanarak ötenazi yapması. Ancak lanetleyerek bu
saçmalıktan kurtulabiliriz. Kahrolsun!
Yenilgi, melankoli, bilgelik ve kendi kabuğuna
çekilmiş hüznün zaferi, alın size Rodrigo. Aradığım söz nasılsa içimde
dolaşır.
Ne zamandır absürt, irrasyonel ve saçma
kavramları arasında derli toplu bir ayrım yapmak istiyorum. İnsanlık tarihi
kadar eski epistemolojik bir ayrım. Aynı zamanda kendi içlerinde hiyerarşisi
de olan:
1. Absürt kurucudur. İnsan dünyayı sadece aklıyla kurmaz, absürt de aynı temelin içine sızar.
2. İrrasyonel, absürdü yaygınlaştırıp popüler kültüre
dönüştüren algının ideoloji haline gelmiş biçimi.
3. Saçma; yerleşik kabullerer göre görünür zıtlıklardan elenmesi gerekenler (insanın kendisini akıllı sandığı yer de absürdün normalize
ettiği yaşam içinde saçmalık olarak görünene karşı bu yüzeysel hassasiyet;
burada içimden daha iddialı konuşmak geliyor, şöyle: insanın saçma dediği
şeyler asıl absürdü kamufle etmeye yarıyor).
İnsan akıllı olduğu kadar absürt bir
varlık. İkisi bir arada, çünkü ikisi de kurucu ve iç içe, birbirini dışlamıyor. Absürdün dünyayı
algılama biçimi olarak yanlışa dayandığını söyleyemeyiz, aksine doğru sayılan çıkarlar üzerine
kuruluyor. Büyük düşünürler (gerçek akılı insanlar) bu çıkarların pek de insan
çıkarına uygun olmadığını gösterirler. Bu yüzden bütün büyük düşünürler
eserlerinin yan etkisi olarak genel insanı aşağılarlar (Freud daha nazik
söyler: ‘İnsanı incitirler’).
Aşağıdaki yazı şimdilik burada kestiğim
konunun alt başlıklarından biri olabilir. Hazır Nobel ödülü alan Anne Carson da
söylemiş ya söze kitabın ortasından başlamak diye, öyle.
J. J. Rousseau İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin
Kaynağı kitabının ikinci bölümüne çokça alıntılanan şu sözle başlar: “Bir
toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Bu bana aittir!’ diyebilen, buna
inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu
oldu.” Sözün kendisi ironiye dayanırken, ‘özel mülkiyetin’ doğuşu olarak sözün sürekli
tekrarlanması irrasyonel bir inanca dönüştü. Sanki bir formül gibi. Oysa
Rousseau burada özel mülkiyetin tarihçesini açıklamıyor, mülkiyet ilişkisinin absürtlüğünü
belirtiyor. Ama çit konusunda en önemli şeyi atlarsak olmaz. Çevirdiği
toprağını özel mülkiyeti yapan kişiden önce diğer insanların bunu kabul
etmelerini sağlayan çitin kafalarda hazır olması gerekir: metafizik çit.
Metafizik çit ne zaman başladı?
Bunu bir tarih sorusu olarak düşünmeyelim.
Öncelikle bir kavram sorusu bu (yani felsefi bir soru).
Sahip olmak anlamında çit çizen
‘Benim/bizim/onun’ ne demek?
Aslında Türkçebirinci tekil şahısta var olmanın ve sahip
olmanın imkânını tek kipte veriyor bize: hem bu kimin sorusunun hem de sen kimsin
sorusunun cevabı olarak: ‘Benim.’ Ben=sahip olduğum şey.
İlk insanların kabileler halinde ve
“sınıf”sız yaşadıklarını düşünürsek ‘bizim’in ‘benim’den önce geldiğini ileri
sürebiliriz. Bizim mağaramız, bizim bölgemiz, bizim topluluğumuz gibi. Bir
kabilenin diğer kabileye karşı çit (sınır çizici) konumu. Diyelim bazı
hayvanlar bunu idrar kokularıyla, çığlıkları veya kükremelerinin
ulaşabildiğises eşikleriyle yapıyorlar.
İnsanlarsa doğada kerteriz noktaları belirliyorlar, dağ gibi, ırmak gibi. Sınırı
geçmek rızaya bağlı ya da şiddet başlıyor. Mülkiyet bedenin bir uzantısı. Tek
tek bedenden önce topluluğun bedeni olarak.
Marx-Engels “İlk mülkiyet biçimi, kabile
mülkiyetidir (Stammeigentum).” (1) derken ortaklığı yüceltici biçimde ilk
insanlarla ahlaki bir etkileşim kurarlar. Yine de Marx’ın (daha sonra Etnoloji
Defterleri’nde) Engels’ten (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni) farklı
düşündüğünü söylememiz gerek. Ama bu başka bir yazı konusu, şimdi buraya
girmeyelim. İnsanların kabile yaşamlarında mülkiyetin “komünal” vurgusu erdemli
olmaya tek başına yeterli değil, çünkü mülkiyette “bizim” demek mülkiyetin ait
olma işlevi topluluğun kendisi de demek. İçeride paylaşım kadar diğer
kabilelere karşı iddiayı da dile getirir. Hatta düşmanlığı.
Sahilde aynı hizada yürüyen iki çocuk
hayal edelim. Birkaç metre önlerinde parlayan yarısı kuma gömülü altın bir
alyans. Biri ‘Şuna bak!’ deyip öne atılıyor aynı anda diğeri de harekete
geçiyor. ‘Şuna bak!’ diyen alyansı kumdan ilk çıkaran ama diğeri de alyansın
bir tarafından tutmuş bırakmıyor. Şimdi alyans ikisinin elleri arasında. Alyans
kimin? İkisi de alyansı aynı anda fark
etmiş ve aynı anda tutmuş olabilirler, fark ‘Şuna bak!’ diyen çocuğun görmeyi performatif
eylem haline getirmesinde; söz görmenin ikamesi olarak kanıt yerine geçiyor. Yazılı
bir kural değil, tarihin derinliklerinden gelen bir sezgi. Çocuk görmeyi ve
bunu dile getirmeyi bir öncelik hakkı olarak öne sürüyor. Tabi burada güçle
gelen olası sahiplenmeyi dışarıda bırakıyoruz.Güç de zaten bu hakkın karşısında güçtür. Direnç “hak” etrafında
örgütlendiği için karşı güç saldırgan rolünü oynar burada.
İnsan bedeninin “ilk” vurgusu nesneyle
kurduğu sahiplik ilişkisinde kültürlerarası bir davranış. Günümüzde kendilerine
soru sorulan yarışmacılardan butona önce basanın ilk cevap hakkını elde etmesi
gibi. Aynı kadim sahiplenme geleneğinin değişik versiyonlarını herkes bilir:İlk gören, ilk dokunan, ilk gelen (sıra
hakkı), ilk tıklayan (dijital erişim hakkı), ilk başvuran (öncelik hakkı), ilk
cevaplayan (bütün sınavlar düşünmekle değil zamana karşı yarış olan bilmekle
ilgili olduğu için) ve ilk yerleşen (tarihin ulus devletlerin geçmişini mümkün
olduğu kadar eskiye götürme eğilimi)… Ergenler arasında da olur bu,
arkadaşlarına kimden hoşlandığını ilk söyleyen ilgili kişiyle sevgili olmasa
hatta tanışmasa da avantaj elde eder, diğerini mimleyerek sahiplenir.
“İlk”in hak iddiasının gerekçesi olması
çok eski olmalı…
Kabilenin ortak mülkiyet anlayışı
zamanla iş bölümünün ayrıştırıcı gelişmesiyle özel mülkiyete dönüşüyor. Bu iki
mülkiyet arasında başlangıçta keskin bir ayrım yok. Biri toprağını çitle
çevirmeden çok önce tedricen başlıyor. Topluluğun ortak mülkiyetinde sahip
olmanın koruyucu donanımı dışarıya karşı ikazlarla dolu. “Bizim” demek “benim”
demekten daha masum görünse de bir kabileyi diğer kabilelerin tanıması bu
mülkiyet anlayışı sayesinde. Birey özel mülkiyette kendi kabilesinin diğer
kabileye karşı bencilliğini bu mülkiyetin öğesi olarak devralıyor. Demek
istediğim ilk mülkiyetin kolektif/komünal olduğunu varsayıyoruz ama
burada komünal kavramına fazla bir erdem yüklemeyelim. Kabile içinde paylaşım
olan kolektif, dışarıya karşı bu kez
dışlayıcı tavrın iletimi. Kabileler arası savaş ya da tek taraflı saldırının bazen
katliama vardığı kesin. Avcılıkla savaş araçlarının çakıştığını kabul edersek elbette
başrolde erkekler. Muhtemelen bir zaman sonra kadınlar ve çocukları esir
alıyorlardı. Bu konuda James C. Scott’a katılıyorum, kölecilik devletin ya da
özel mülkiyete geçiş yapmış toplumların icadı değil. Bizzat komünal toplumla iç
içe yürüyen bir süreç(2). Tarihe düz ilerleme mantığıyla bakanlar için kanıt
yerine bile geçebilir bu: Öldürmüyorlar, canlarını bağışlayıp köle yapıyorlar,
daha “insancıl” olana geçiş gibi falan.
Tarih dışı bir mülkiyet tanımı yok. Mülkiyet
kavramında insanlar primatlardan nerede koptu? Belki soruyu kendi primat
geçmişlerinden kopuşta insansı mülkiyet kavramının rolü ne diye değiştirmek
daha doğru. Primatlar üzerine birebir gözlem yapan Jane Goodall başta olmak
üzere Frans de Waal, Robert M. Sapolsky gibi önemli primatologların eserlerini
okumaya başlamadan önce primatlarda “bizim” demekle insanda “bizim” demek ne
anlama geliyor diye bir soru vardı kafamda. Başlangıç için güzel bir soruydu.
Ama kavramların hayvanlar üzerine aktarımında antropomorfist bir sapmanın beni
yanlış yönlendireceğini biliyordum. Bir tarafım buna karşı uyanıktı diyeyim. “Bizim”
bir sözcük. Primatlarda olmayan bir şey. Primatların kendi alanlarına sahip
çıkma davranışı “bizim” sözcüğünün yerine geçmiyor, aksine insanlar primatlarla
ortak olan sahiplenme davranışını “bizim” sözcüğünde ikame ediyorlar. Ama bu
basit bir yer değiştirme ya da enerji tasarrufu değil, sözcüğün kurduğu başka
bir şey. “Bizim” sahiplenme kadar kabilenin aidiyet bağı, öte yandan diğer
kabilelere de bu sahipliği kabul ettiren bir davet; “bizim” karşı kabilelerde
“onun” (veya “onların”) diye çevriliyor. Bir sınır riayeti bu. Birtakım ön işaretlerle
mekân yerliliği veya yabancılığı belirliyor. İnsan eliyle değiştirilmiş her şey
buna dahil. Mesela mağaranın girişinde doğal olmayan bir tür kapı görevi gören
üst üste yığılı taşlar. “Bizim” komünal toplulukta paylaşımı ifade ederken
dışarıya karşı yasak olanı vurguluyor: ‘Sizin değil!’ Mülkiyetin bu koruyucu
şiddet tavrı özel mülkiyete geçiyor. Özel mülkiyet komünal mülkiyetten farklı
bir psikoloji kurmuyor.
Bir gramer öğesi olan “dır” koşacıyla
bunu daha iyi anlatacağımı sanıyorum. “Bizim” ve “bizim-dir” arasındaki fark. Tarihin
derinliklerinde bu ayrımı elbette yazının ilk örneklerinden bekleyecek halim
yok; bu ayrım dilde çok sonra yapılsa da anlam olarak insanın mülkiyetle
ilişkisinde başlıyor. Oksijenin oksijen sözcüğünden önce başlaması gibi.
“Bizimdir” derken “bizim”den farklı olarak “dir” koşacının sözcüğü hükme
dönüştüren, geniş zaman anlamlı birer yüklem yapan işlevine dikkat edelim.
Sözcüğün motamot haline değil. “Dir” koşacının tarihçesine baktığımızda çok da
geçmişe gidemeyebiliriz, burada “dir” koşacı henüz dilin öğesi olmasa bile insanın
nesneyle kurduğu sahiplik ilişkisinin içinde gizli. “Bizim-dir”, yani bu böyle
biline, ya da zaten herkes bizim olduğunu biliyor anlamında. Sahipliğin
diğerinin tanımasıyla otomatikman kendi geçmişini de kurması. “Dir” koşacı
sözcüğe bir zaman ekliyor. Daha sonra “dir” koşacı sahipliğigramer kuralının ifadesi yapacak, o ayrı.
Yine de anlamın eskiliğiyle yazının
yeniliği arasında şöyle bir farkındalık yaratabiliriz: Türkçede “dir” koşacının
sözcüğe eklenmesi çok eski değil. Tur- (durmak) fiiliyle bağlantılı. Eski
Türkçede fiilin “turur” biçimi bir yerde bulunmayı durumun sabitliğini
bildiriyordu. Yani geçmişten geleceğe bir süreklilik ifadesi. Zamanla sözcüğe
eklenerek “dir” biçimini almış. İngilizce “is” ise Türkçe “dir”den daha eski.
Hint-Avrupa dil ailesinde “es” (olmak) köküne bağlanır ve gerçekte fiil
çekimidir. Bizde fiil eke dönüşmüş. Her halükârda bizi ilgilendiren “dir” veya
“is” olmadan da “bizim”in bir sahiplik hükmü olarak kurulabileceği. “Bizim”
malûmun ilamıymış gibi söyleniyor, tekrarmış gibi.
“Bizim”, mekânla ilişkisinde insanlara
aidiyet veriyor. Onları yerelleştiriyor. Aksine diğer kabileleri yabancı
kılıyor. Yabancı olmanın ilk efektiyle, ‘Burası “bizim” değil,’ ya da ‘Burası
başkasının,’ diyerek. Böylece mülkiyet iki taraflı tamamlanıyor.
Primatlarda mülkiyet kavramı yok, ama
mülkiyetin birtakım davranışsal öncüllerinin olduğunu söyleyebiliriz. Elinde
bulundurma bunlardan biri. Eğer bir şempanze av yakalamışsa diğeri ben daha
güçlüyüm diye gelip onu alamaz (istisnaları var elbette), sabırla kendisine
ikram edilmesini bekler ya da oradan uzaklaşır. Bonobolarda avını paylaşma daha
yaygındır. Ama hiçbir primat emanet etmeyle armağan verme arasındaki farkı
bilmez. Elinde bulundurma sahiplik ilişkisine yapışıktır. İnsanda ise sahiplik
kendisinin yokluğunda da devam eder.
Mülkiyetin insanın yokluğunda da devam
etmesi… işte bu bir icat. Mülkiyetin metafizik bir boyut kazanması. Mülkiyetin
doğaüstü bir niteliği yokken insanın nesneye “bizim/benim/onun” demesi aralarında
büyülü bir ilişki başlatıyor. Büyü demenin mülkiyetle ilgili her şeyin normal
göründüğü bir dünyada aşırı kaçtığının farkındayım. Olumsuz bir örnekle
meramımı daha iyi anlatacağım. ‘Perili ev…’ masallarda, filmlerde bolca işlenen
bir konu. Evin üzerinde ürkütücü bir sahip gibi hak sahibidir. Çocukluğumda
kaldığımız mahallede metruk bir ev için söylenirdi. Biz de o evin yakınlarından
geçerken korkardık. Evin tapudaki gerçek sahibini tanımazdık bile. İnsanlar
periye inanır ya da inanmaz, ama mülkiyet inancı perinin varlığından daha
performatiftir burada, hatta peri varlığını mülkiyetle dayatır: Orası perinin evi.
Elbette peri kavramı hukuksal olarak bir mülkiyet hakkı yaratmıyor, temel
aldığım şey insan bilincinin bu gerçeküstü peri inanışını metafizik mülkiyet
inanışına yamaması. (3) Her yer gibi orası da sahipsiz değil anlayışı, yani bir
şeyin mülk sayılması için başında kimse olmasına gerek yok inancı.
İnsani mülkle primatların bir şeyi
sahiplenmesi arasındaki fark bu metafizik dolgu. Çoktanrılı dinlerden tek
Tanrı’ya evrenin uhrevi sahipliği insanın yeryüzünde somut sahipliğinin tescili
gibi yürür. Daha sonra sınıflı toplumlarda mülkün Tanrı’nın temsilcisi kralların,
padişahların genel sahipliğine geçişini insanın ta baştan mülkle kurduğu bu metafizik
algının üzerine oturtmazsak olmaz.
“Bizim” demenin mülkiyetin diğer
kabileler nezdinde kabulü anlamına geldiğinin en iyi kanıtı onun armağan edilme
kapasitesidir. Armağan sahipliği önceler. Ne demek istiyorum?
Hemen şunu söyleyeyim insanın cennetten
kovulan Adem ile Havva gibi etik bir ilkel komünal dönemi olduğuna inanmıyorum.
İnsanın etik bozunmasını sınıfsal toplumla başlatmak bana doğru gelmiyor.
Aksine etik, insanın ta baştan ontolojik bozunmasına karşı nostaljik bir tepki
değil, bozunmayla kendisini kuran, ona paralel giden bir süreç. Burada bozunmayı
bir başlangıç, tabula rasayı terk etme miladı olarak düşünmediğim açıktır
herhalde. Bozunma, her dönemde başkalaşan bir çeşitleme. İnsanın bir tür geriye
dönük ütopyası anlamına gelen “ilkel komünal toplum” anlayışına karşı Lawrance
H. Keeley’in demir çubuğu tersine bükmesini (4) önemsesem de araya başka bir
kavramı sokmak istiyorum şimdi: armağan. Mülkün bir başka metafizik yüzü.
Umarım Mauss’tan farklı bir armağan kavramını çıtlattığım bellidir.
Armağan sahipliği önceler demiştim. Bunu derken
armağan etmeden önce sahip olduğum şeyin diğeri tarafından kabul edildiğini
varsayarım. Ama burada küçük bir ayrım var. Öncelemek armağanın sahipliğini
zorunlu olarak üstlenmez. Öncelemek iki şeyin arasında ardışık bir ilişki,
birinin diğerine göre öncel olması demek değildir sadece. Bu, zamansal olduğu
gibi mantıki ya da koşulla ilgili de olabilir.
1.Armağan
etmeden önce o şeyin sahibi benim.
2.O şeyi
armağan edebilmem sahipliğimin diğeri tarafından kabul edilmesini emrivakiye
dönüştürür.
İkinci maddede sahipliğimin diğeri
tarafından tanınmasının bir armağan koşulu gibi görünmesine aldanmayalım,
armağan geriye dönük olarak o şey benden çıktığı anda benim sahipliğimi kuruyor.
Lades oyununa benzemiyor mu? Diğerinin armağanı aldığı anda benim olduğunu
kabul etmesini sağlayan tuzak. Armağan mülkiyet ilişkisinin sonucu olduğu kadar
sebebidir de. İki kabile arasında savaşla zorla alınan mülk (çocuklar ve
kadınlar dahil) –ki buna diğerinin mülkiyetini tanımama diyebiliriz- armağanda
diğerinin mülkiyetine saygı göstermeyi yani barışı gerçekleştiriyor. Mauss’un
temel sorusu armağanın neden karşılık (ödeşme) yükümlülüğü doğurduğudur.Ben soruyu daha geriden kurma tarafındayım:
Bir nesneye bizim/benim dememizi ve diğerinin bunu tanımasını sağlayan ilişki
nasıl düzenleniyor? “Düzen” sözcüğünün verdiği ilhamla tam burada ChatGBT’ye bu
karmaşık durumu benim için tasnif edebilir misin diye sordum. Bana aşağıdaki
sıralamayı aktardı. Doğrusu işin kolayına kaçmak belki ama bunun bir bedeli
olabileceğinden tedirginim. Acaba ChatGBT özünde bana ait olan düşüncemi
kendisine mal eder mi? Neyse tasnifin berraklığından ötürü göze almaya değer:
“1. A, nesneyi kendisininmiş gibi sunar.
“2. B, nesneyi A’dan gelen bir armağan olarak
kabul eder.
“3. Bu kabul A’nın nesne üzerinde
tasarrufta bulunma yetkisini tanır.
“4. Böylece B’nin kabulü, A’nın önceki
sahipliğine toplumsal bir geçerlilik kazandırır.”
Mauss’ta toplumsal ilişkiyi yerine
getiren armağan döngüsü aslında daha geride armağanın ait olduğu mülkiyetin
karşılıklı tanınmasının diyetidir. Bu bizim/benim söyleminin, yani sahiplik
ifadesinin özne olma üzerinde yarattığı bağımlılıktır.
İşte burada özne olmayla mülkiyet
ilişkisinde metafizik yan daha da belirginleşiyor. Mülkiyet, özneyi önce tekil
bende değil çoğul bizde kuruyor, karşılık vermenin bir ritüeli haline gelen
armağanlaşma bunun yollarından biri: Ben falan mülküm, sen falan mülksün… Önce
mekânın tanınması, sonra adlandırma. Ya da mekânın adını orada yaşayanlara verirken.
Mesela Filistin önce bir coğrafi bölgenin adıdır, ad daha sonra o bölgede
yaşayan insanlara geçer vb.
Ad miras vaat eder, yani süreklilik,
sonsuzluk. İnsanın sahip çıktığı mekân ya da yarattığı eşya kendisinden daha
uzun ömürlüdür. İnsanın mülk ilişkisi sayesinde nesneyle özdeşleşmesi kendi
fiziki varlığını ölüm ötesine taşır. Kendi ölümü bile miras haline gelir. Bu
anlamda mezar metafizik bir mülktür. Bunu biraz açalım:
İlk miras ne zaman bırakıldı? Tabi bu
soru miras ne zaman yazıya geçirildi biçiminde anlaşılabilir. Miras “bizim/benim”
(ölüler için “onun”) demeyi öncelediğine göre ilk mülkiyeti kerteriz almamız
gerekir. Yani çok eskiye gideceğiz, yazılı tarihten çok daha eskiye. Miras bir
varlık olduğuna göre bize ulaşan şeylerden söz ediyoruz. Ama her ulaşan şeyden
değil. 1991 yılında Alplerde İtalya Avusturya sınırına yakın bir yerde buz
içinde korunmuş olarak bulunan buz adam Ötzi bize miras kalmadı. Yine aynı yıl
içinde Gürcistan’da bulunan homoerectus kafatası da. Ama biz onları müzede
sergileyerek miras haline getirebiliyoruz. Aradaki fark tam da burada, miras
bir aktarım işi.
İlk miras bir bölge, bir barınak ve
kabilenin adı. Mezar ölüm sonrasının somut teminatı. Mezarı yaşayanlar yapıyor,
ölüyü gömenler de onlar. Sanki yaşayanlar ölüye mezar bırakıyor. Ama ilişki
tersinden sürüyor, mezar topluluğa miras kalıyor. Dolayısıyla mezar yaşayanların
kendi ölümlülükleriyle kurdukları ilişkiye dönüşüyor.
İnsanlar av aletleri, süs eşyaları, kap
kacak yapmaya başlayınca eşyalar üzerinde bireysel mülkiyet düşüncesi de
gelişti. Buna uygun olarak tarihin belirli dönemlerinde ilk insanların
eşyalarıyla birlikte gömülmesi bize mülkle metafizik özdeşleşmelerini de
gösteriyor. Mülküyle kendisi olan insanın mezarla kurduğu bütünlük. Daha sonra
ölünün mezarda bulunan eşya zenginliği sınıflı toplumun bir göstergesi olacaktı.
Kim bilir belki de bu ilkel anlayış geride kalanların miras kavgasını da
önleyen tedbirle çakışıyordu.
Burayı hızlı geçiyorum. Gelelim günümüz
mirasının metafiziğine. Daha doğrusu mülkiyette ta baştan kurulan metafiziğin
miras boyutuna. Biri kendisine kalan mirasta hiç emeği olmadan (ya da emeği
olsa da mirasla kıyaslanmayacak kadar önemsiz) bir zenginliğe konuyor. Miras
dürtüsüyle ihtiyacından çok daha fazlasına sahip burjuva sınıfı.Şimdi tarihle bağlantı kurmanın zamanı. İnsan
hak etmediği kadar zengin olmakla kalmıyor, mülkiyetin tarih öncesinden kalan
metafiziğini devralıyor ve mirasla devrediyor. Yani absürt olanı.
Tüm insanlık olarak çocuklarımıza,
torunlarımıza küresel ısınmayı, kendi ellerimizle yarattığımız felaketleri
miras bırakıyoruz. Absürt nihayet musibette görünüyor. Belki şansımız budur.
(2) Tahıla
Karşı, James C. Scott,Çev. Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yay. s. 143
(3) Peri inanışının tarihte insanın mülkiyetle
ilişkisini nasıl etkilediğini merak edenler için: Periler Tehlikeli Bir Tarih,
Richard Sugg, Çev. Cemal Tarımcıoğlu, Fol Yayınları
(4) Bkz. Uygarlıktan Önce Savaşlar, Barışçıl
Vahşi Miti, Lawrance H. Keeley, Çev. Kadir Gülen, Fol Yayınları
Bu
yazının bir bölümünü üç gün önce Facebook’ta yazdım.
Facebook’ta
herkese açık formatında yazmıyorum, gönderilerim “arkadaşlar”la sınırlı. “Arkadaşlar”ımın
da ancak onda birinin okuduğunu sanıyorum, hızlıca göz atıp geçmeyi gerçek
okumaktan ayırırsam herhalde geriye on kişi falan kalıyor. Bunlardan da anlayanları
elersek (benim anlatmayı beceremediklerimi de anlayanlar) geriye kalır üç dört
kişi. Herkes kendini bu üç dört kişi arasında saymakta özgür. Oysa ben sadece
bir kişiye yazıyorum: Kendime. Almanca bunu ifade eden bir bileşik sözcük var: “Doppelganger”.
Türkçeye “ikiz” diye çevriliyor ama tam öyle değil, Almancada ikiz anlamına
gelen ayrıca bir sözcük var. Ne demek istediğimi Naomi Klein’ın Doppelganger’ını
okursanız anlarsınız. Keyfiniz bilir.
Neyse…
Bugünün
konusu Tarkan’ın Marmaris D-Maris’te verdiği konser.
D-Maris
Marmaris Datça yarımadasında çam ormanıyla denizin kesiştiği noktada lüks bir
otel. Tarkan’ın konseri bu otelin helikopter pistinde gerçekleşmiş. Tarih 29
Ağustos 2026. Konser 400 kişiyle sınırlı. Asıl öne çıkan haber konser biletinin
ücretleri: ayakta 1750 Euro, loca 45 bin Euro. Yedişer kişiden toplam 12 loca.
Çenemi yormayayım, sonuç ful dolu.
Sınıfsal
mınıfsal ilk aklımıza geleni eleyip sorulara geçelim. Absürdü anlayalım. Bir
şeyi anlarken sorunu (absürt olanı) nedenselleştirerek rasyonalize etme riski
vardır; hayır bir şeyi anlamak “absürt”ü muhafaza ederek anlamaktır, yani
anlama çabasına buna uygun ruh hali şaşkınlıkla eşlik etmek. Sınıfsalın absürt
olduğunu anlamayan sınıfları da anlayamaz. Şimdi ilk soruyu soralım:
1.Koç Holding’in 100. Yıl kutlamaları nedeniyle 5
Haziran 2026’da Ankara Millet Bahçesi’nde halka açık “bedava” konser Tarkan’ıyla
D-Maris’teki fahiş fiyat konser Tarkan’ı aynı kişi olduğu halde bu uçurum
neden? “Bedava” Tarkan fahiş fiyat Tarkan’ına nasıl bir değer aktarıyor? Marx’ın
terimleriyle soralım her iki Tarkan’ın kullanım değerleri arasındaki fark ne?
Ve ikinci soru:
2.Bu konsere katılan insanların sosyolojisi ne? Bu
insanlar herkes tarafından görünmek istemiyorlar. Bir “sırdaş” topluluğu bu.
Muhtemelen dışarıya fotoğraf sızmasına karşı katı kurallar var. Fahiş ücretin
karşılığı biraz da bu. İçerdekiler bilecek ama dışarıdakiler bilmeyecek. Biraz
araştırdım, İnstagram’a falan baktım konser katılımcılarının tek bir fotoğrafı
bile yok, sadece sahnede Tarkan, konserin dışarı yansıyan tek görsel kanıtı.
Elbette bu insanlar bir müzik satın almıyorlar, bir “erişim” satın alıyorlar.
Neden birbirlerine erişimin fiyatı bu kadar yüksek? Ve üçüncü soru:
3.Tarkan bir müzisyen değil burada, sosyal bir çöpçatan.
Tarkan’ın kanıta dayanmayan, söylentiyle çoğalan ve ilginç biçimde tolere
edilen bir cinsel kimliği var. Bu cinsel kimlik muğlaklığa dayanıyor, Tarkan da
kasten bunu besliyor.Özellikle konsere
gelen erkeklerin heteroseksüel bakışını göz önüne alırsak partnerlerinin
sahnedekine olası cinsel hayranlığını yumuşatan bir şey. Tarkan’ın bedeni
kendine gelen ışığı geri dağıtan bir ayna gibi. Tam da anlatmak istediğime
uygun “Kuzu kuzu” şarkısı tuhaf bir metafora dönüşüyor. Ve dördüncü soru:
4.Ne var “Kuzu kuzu” şarkısında? Youtube’a baktım,
D-Marin konserinden en çok bu şarkının videosu alıntılanmış. Ana şarkı ya da
merkez şarkı diyebiliriz buna. Şarkı2001 yılında piyasaya çıkıyor, bestesi ve sözü Tarkan’a ait. 2001
yılında yeniyetme/genç olanlar bugün 40-50 yaşlarında. Konser biletlerini
binlerce Euro ödeyerek erkeklerin ısmarladığını düşünürsek kendi parasını
harcayan (partneriyle beraber) kemale ermiş zengin erkekler. Şimdi bu erkekleri
Kuzu Kuzu şarkısının zamanına geri götürelim. Şarkının sözleri cinsiyetsiz, ama
Tarkan söylediği için yeni kuşak erkeğin iradesinin kırıldığı yalvarış moduna
geçtiği bir teslimiyet başlangıcı olarak okuyabiliriz şarkıyı. ‘Kuzu kuzu
geleceksin’ diye kalıplaşmış bir söz öbeği var zaten. Ne tam hakaret, ne tam
kehanet olan, diğerinin teslimiyetini önceden dileyen sitem; aslında diğerinin
direncini küçümseyerek. Ama bunu tayin de ederek: Geleceksin! Tarkan’ın Kuzu
Kuzu’su bu güçlü serzenişe uysal bir cevap gibi. Şarkı aynı zamanda dans
figürleri içerdiği için “kuzu” masumiyetin ve teslimiyetin metaforu olmaktan
çıkıyor dinleyenlerin ortak ritmine de dönüşüyor. Yani şarkı kendi sözüne çok
da sadık değil. Ben kuzu kuzu geldim, sen de kuzu kuzu kabul edeceksin demeye
getiriyor… Tarkan eski şarkılarıyla yaşayan biri. Pek az müzisyen hâlâ eski
şarkılarıyla ayakta duruyor.Şarkının
tekrar söylenmesi nostaljik bir geriye dönüşten çok, Tarkan’la yaşlanan kuşağın
eski gençlik günlerini yeniden yaşaması anlamına geliyor. Tarkan’ın ilk
yıllarında söylediği Şımarık, Şıkıdım, Dudu gibi şarkıların bedensel bir
hafızası var. Tarkan iyi bir sahne şarkıcısı, şarkılarının sözünden ya da
bestesinden çok bedensel repertuarı önemli. Konser gibi ortamlarda bu bedensel
repertuar (bedensel hafıza) insanların teklifsiz biçimde birbiriyle
yakınlaşmasını da sağlıyor. Ve beşinci soru:
5.Bu tür özel konserler insanları nasıl yakınlaştırıyor?
Tarkan’ın bedeni sahnede nasıl çöpçatan kıvamına geliyor? Genelden
başlayayım,öncelikle kitlesel açık hava
konserlerinin insanları nasıl yakınlaştırdığından. Bu konuda yapılmış
araştırmalar var. Avustralya’da 2005-2008 arası müzik festivallerine katılan
5000’den fazla gencin davranışları izlenmiş. Araştırmada yeni ve casual
(gündelik seks) ilişkilerin oranı kayda değer. Daha çarpıcı olanı 862 festival
katılımcısıyla yapılan başka bir Avustralya araştırması. Katılımcıların %52’si
dating app (arkadaşlık uygulaması) kullanıyor. Festival sırasında bu
uygulamanın kullanım yoğunluğu daha fazla. Kıyaslamayla devam edeceğim.
Vereceğim örnekler bir başkası olma imkânının değişik versiyonları. Mesela yeni
partnerleriyle tiyatro ve sinemaya giden izleyiciler birinde sahneye birinde
perdeye bakarlar. Bedensel temas sınırlıdır. Ama burada diğer insanlara
bakmayla ilgili aidiyet sınırı daha önemli. Bakışı aidiyetin bir test basamağı
olarak düşünürsek eğer bulunduğunuz ortamda insanlara rahat bakabiliyorsanız o mekânla
aidiyet bağınız güçlüdür. Aynı filmi ya da aynı oyunu eş zamanlı izlemek ise tersine
bu bakış rejimi yüzünden kimseye aidiyet duygusu bağışlamaz, ancak
önünüzdekinin ensesine bakabilirsiniz. Sizin partnerinizle yakınlaşma arzunuz
baştan tecrit olmuştur. İşte açık hava konseri bu kısıtlı bakış rejimini
değiştirir. Amaç sadece izlemek değildir, bedensel katılımla birlikte
eğlenmektir. Konserde herkes sadece sahneye “bakan” değil hareket eden bir
topluluğa dönüşür. El kaldırmalar, şarkıya eşlik etmeler, dans, bakışın
sahneyle diğer insanlara gidip gelmesi, diğer bedenlerin erotik ayartıcılığını
herkesin kendi partnerinde yeniden üretmesi, bedenlerin birbirine kaçamak
dokunuşu, göz koymalar, mimlemeler… izleyici sahne ilişkisi izleyici ile
izleyici yakınlaşmasını içine alır. İzleyicinin kendisi de izlenebilir hale
gelir. Hatta belirli anlarda sahne ikinci plana düşer. Partner olanlar dışında insanlar birbirleriyle
tanışmasalar da erotik aşinalıkla herkesin birbiriyle benzerlik kurduğu durum. Herkes
kalabalığın bir parçası, sınırlar daha geçirgen. “Bir başkası olma imkânı” bir
başkası üzerinden yine kendi olma imkânıdır aslında. Şimdi baştaki sorumuzu
tekrarlayalım: “Tarkan’ın bedeni sahnede nasıl çöpçatan kıvamına geliyor?” Tarkan’ın
cinsel kimliği “muğlak” dedim. Buradaki “muğlak” belirsiz değil, belirsizliği
sürdürme niyeti. Tarkan’ın sahnede dans ederken yaptığı figürler bu muğlaklığın
yaydığı cinsel çağrışımlarla dolu; hem erkeksi hem dişil, hem oyunbaz, hem baştan
çıkarıcı. Cinselliğin bu kategorik belirsizliğinden ortaya çıkan bu sahne
performansı her tür cinsel eğilime bir pay bırakıyor. Ve altıncı soru:
6.Tarkan’ın cinsel muğlaklığı neden bu kadar pahalı? Bu
yazıyı yazarken yine Youtube’ta Gel Konuşalım adlı programda Mehmet Üstündağ
adlı magazincinin haberini dinledim. Bizzat kendisi konserden önce oteli gizli
müşteri gibi aramış. Konsere katılmak için en az iki gece konaklama şartı
varmış. Oda+kahvaltı+konser paket fiyatını 500 bin TL diye söylemişler. Herkesin
partneriyle katıldığını düşünürsek kişi başı 4500 Euro. Bazı zenginler için
çerez parası. Ama bunu birtakım zenginlerin içlerinde uhde kalmış Tarkan tutkusunun
tatmini için bir sonradan görmenin müsrifliği olarak yaftalarsak yanılırız. Belki yine
sonradan görmelik ama başka türlü. Dört tür seçicilik var burada. Tarkan seçimi,
ekonomik seçicilik, mekân (mahremiyet) seçimi. Dördüncüyü sona bıraktım,
konsere katılan insanların karşılaşmasıyla gelen seçim. Tarkan bedeni üzerinden
farklı erotik tahayyüllerin aynı mekânda buluşması. Önceden tanışma yok, nedensellik
tam tersine işliyor, benzeşme ve aşinalık paranın sağladığı bu filtreleme
sayesinde gerçekleşiyor.
Yalnız şunu ekleyeyim: Yazının
başlığına "Seri katil Ekonomisi" deyişim seri katillerin öldürme
eylemlerinin aynı zamanda cinsel eylem oluşundan. Seri katillerle empati
kuramazsınız, bu yüzden seri katil gözüyle yazılan bütün öyküler, romanlar başarısızdır.
Ama seri katilleri anlayabilirsiniz.
Üst kat
çaprazımızdaki dairenin sahibi binanın kentsel dönüşümüne itiraz etmiş. Orada
neredeyse bitkisel hayatta hasta yaşlı adam ve bakıcı kadın kalıyor. İtiraz
edenler adamın doktor olan iki oğlu. Galiba biri profesör. Muhtemelen
babalarına kendi evlerinde bakamayacaklarını düşünüyorlar, kiralar da fahiş
olduğu için babalarını ne kadar o evde tutabilirlerse o kadar iyi. Bizim de
canımıza minnet. Bakalım nereye kadar? Alt komşumuz S. Hanım en az yılbaşına
kadar otururuz diyor. Bizimle hemhal. Gerçi bizim için taşınmak İstanbul’a veda
demek.
‘Gitme
kal bu şehirde.’ Kalamam, vaziyeti görüyorsun.
İki
haftadır sabah saat 6 civarı yukarıdan “Tak!.. Tak!..” sesi geliyor. Yaşlı
adamın evinden. Daha önce ses sabahın 9’unda başlıyordu. İlk başta sesin bizim
hizamızdaki üst kattan geldiğini sanıyordum. Bir dakika süren ritmik bir ses,
sanki biri havanda bir şey dövüyor. Bir insan sabah sabah havanda ne dövebilir
ki böyle? Kafamda kurmuştum, üst katımızda oturan yaşlı kadın her sabah şaşmaz
biçimde aynı saatte kendine sarımsak kürü hazırlıyordu. Zaten televizyonunun
sesini fazla açtığı için bir nefretim vardı kendisine, şimdi de havanda
sarımsak balesi nefretimin üzerine tüy dikti. Sadece sesten söz etmiyorum, buna
sarımsağın kokusunu da ekleyin. Yani koku ben duymasam da imgesel olarak var.
Kadına yakıştırdığım bu. Var oğlu var, çünkü sarımsak kokusundan tiksiniyorum.
Bu konuda Drakula gibi hassasım. Ne sanıyorsunuz Drakula zevk sahibi adamdı.
Efendim, biliyorum şimdi bana sarımsağın faydalarını saymaya başlayacaksınız.
Olabilir. Bana sarımsağın tüm dünya mutfaklarını işgal etmesi ilginç geliyor.
Tabi burada “işgal” derken her yemeğe konmasının ötesinde baskın aroması
sayesinde her yemeği kendisine benzetmesi kastettiğim. Neyse sarımsak
konusundan çıkıyorum, üzerine konuşurken bile midem kalktı… Meğer “Tak!..
Tak!..” sesi yaşlı kadından gelmiyormuş, üst kat çaprazımızdaki bakıcı kadından
geliyormuş. Havanda sarımsak değil ilaç dövüyormuş. Bakıcı kadınla üç ay önce
apartmanın girişinde karşılaştığımda söylemişti: ‘Belki rahatsız oluyorsunuzdur
ama yapmak zorundayım.’
Önceki
gün merdiven sahanlığında gördüm yaşlı adamı, tekerlekli sandalyesindeydi, oğlu
ve bakıcı kadın yukarı çıkarıyorlardı (binada asansör yok). Çok zayıftı, ağzı
ve gözü açıktı, katotonik bakıyordu. Şöyle düşündüm: Bakıcı kadının işi yaşlı
adamın sağ kalmasına bağlı. İşini doğru yapmakla ilgili bundan iyi motivasyon
göremiyorum. Çıkar ilişkisinin kusursuz hali. Çıkar ilişkisinde yaşlı adam yok
elbet, o bitkisel hayatta. Adamın oğullarının vicdanı, bakıcı kadının maaşı ve
bizim kalma süremizin uzaması. Çıkarın ideal kombinasyonu bunlar.
Yan
komşumuz iki daire taşındı. Üst katımız da taşınacak gibi, eşya sürüme sesleri
geliyor. Eğer onlar da taşınırsa değme keyfime müstakil bir evde oturuyormuşuz
gibi olacak. Ne müstakil evi, konak konak!
Bazıları
“konak “ sözcüğünü çok seviyor. Bir şair vardı, sanki konakta büyümüş gibi bir
şiirinde konak konak deyip durmuştu. Sözcüğün itibariyle (semantik yükselme)
türeme özelliği birbiriyle uyumsuz halbuki. Göçerlerin söylediği gidek gelek
gibi şuraya konak deyişine benziyor (tabi isim haliyle sığınak, durak, barınak
gibi). Bu mantıkla gecekondu yerine kestirmeden konak dense yeriydi. Konak,
villa, malikane, köşk… emlakçılar da çok sever bu sözcükleri. Neyse birkaç ay
da biz sevelim, giderayak konakta kalıyoruz. Hatta hayal gücümü bir tık yukarı
taşıyorum, herkes binayı boşalttıktan sonra yıkım başlayana kadar tek başıma
kalıyorum burada. Sessizlik sadece sessizlik.
Ben
Lerner'in Transkripsiyon romanına yeni başladım. Yavaştan alıyorum.
Romanın
orta yaşlı isimsiz anlatıcısı, üniversiteden hocası da olan 90 yaşlarındaki
Thomas’la söyleşi yapmak üzere kent değiştirir, bir otele yerleşir. Thomas’la
iletişimini daha önce hep e-posta yoluyla yapmıştır. Randevu için ona ilk kez
telefon açacaktır. Huzursuz olur, kendi kendine sorar:
“Arama
konusunda garip bir tereddüt içindeydim; telefonda hiç konuşmazdık. (…) Neden
onun cisimsiz sesiyle kısaca karşılaşmaktan, cisimleşmiş sesiyle saatler
geçirmeye kıyasla daha fazla geriliyordum?”
Kahramanımız
tedirginliğine rağmen kabuğunu kırıp Thomas’ı arıyor. Biz arama eşiğini
atlamayalım dönüpsorunun peşinden
gidelim.
Aşkın
başlangıcında da vardır bu. Aramak yerine sorumluluğu tesadüf Tanrı’sına
yükleme arzusu. (Tabi tesadüfte de eşitliği bozan ilk fark eden olup olmamak
önemli bir ayrıntı; tanışan ama samimi olmayan kişilerin sokakta karşılaşınca birbirini
görmezden gelmeleri de o ilk temas kurma izleniminden kaçma çabası değil midir?)
Birine
telefon açmanın yarattığı gerilim… bu soruyu yapay zekaya sordum (hem
ChatGBT’ye hem Gemini’a). Düşündüğüm şey ikisinin de cevaplarından farklı.
Yoksa yazmazdım zaten.
Konuyu
sadeleştirmek için, birine telefon açarken hiç gerginlik duymayanlardan yola çıkmak
iyi bir yöntem. Örneğin, pazarlamacılardan, anketörlerden, bir şirket adına
arayanlardan. Onlar neden gerginlik duymazlar? Çünkü kendileriyle aranan kişi
arasına bir dolayım koyarlar, kendileri elçidir sadece (kendilerini yok
etmişlerdir). Direkt aramada ise arayan aranan ilişkisi başlar, kendisini
otomatikman diğerini arayan olarak belirlemiş olur. Davetsiz birinin diğerinin
kapısını çalması gibidir bu. Hayır, bu benzetme olmadı. Sese odaklanalım, sadece
sese… diğer duyum organlarını iptal eden ve varlığı sese indirgeyen aşırı
kendilik haline. Hem geri kalan duyum organlarının eksikliği hem aşırı kendi
olma hali çelişki değil mi? Değil. Çünkü tamamlanmayı ses üzerinden diğerine
devrediyorsun. Varoluşun bütün yükü sesin üzerinde…
Romanın
isimsiz anlatıcısı gitmeye hazırlanırken telefonunu klozete düşürüyor. Benim için özel bir çağrışım, empati
duymamam mümkün mü?
Telefonsuz “ben” nasıl bir ‘ben’dir? Bu arada yazarın adı
da Ben. Yani isim zamir arasında sözcük oyununa açık retorikten yararlandığımı
bilin diye söylüyorum.
Ne
demişler “Futbol sadece futbol değildir.” Ben sadece ben değildir.
Şarkı sadece
şarkı değildir.
Marmaray
Sirkeci durağının son yürüyen merdivenini çıkacaktım, sahanlıktaki müzisyen
öksürerek birkaç kez boğazını kazıdı, suyundan bir yudum aldı,neyini ağzına götürdü… tam o anda bu şarkı
benim olsun dedim içimden. Ayağımı hareket halindeki basamağa attığımda neyin
daralıp genişleyen derin dehlizden gelen sesi peşimden yetişti, ‘Kızıl bir
goncaya benzer dudağın’ çalıyordu iyi mi.Tesadüf Tanrı’sından benim payıma düşen mucizeye bak! Şarkı sarhoş etti
beni. İstasyonun çıkış gölgeliğinde oyalanıyorum, yürümüyorum, şarkı bitene kadar
kendi eksenim etrafında dönüyorum ve dönüyorum… encik mençik… Mısır Çarşısı’na
varmadan sol tarafımda çay bahçesi; gayriihtiyari bakıyorum oraya, bir karartı,
gözümden düşen sarkıt gibi, bir kez daha bakıyorum.
Yazmak içinde mektup olan şişeyi okyanusa atmaktır. (Ah! Biri bu sözü çoktan söylemiştir.) Şimdi
içinde mektup olan şişeyi okyanusa atmak için vapurun güvertesinde duran yalnız
bir tayfayım. Neyi bekliyorum?
Yukarıdaki
sözün sahibi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu. Şu an İstanbul Medeniyet
Üniversitesinde felsefe bölümünde öğretim üyesi.
On beş
yıl kadar önce bir hafta sonu açık öğretim lise sınavında gözetmen olarak
görevliydim. Benimle birlikte bir imam hatip lisesi müdürü de. Şansımıza
engelli öğrenci sınıfına düştük. Sadece biz ve görme engelli bir öğrenci var.
Müdürle dönüşümlü olarak soruları okuyoruz çocuk cevaplıyor. Soruların arasına
kendi yorumlarımızı yapıp gülüyoruz, çocuğun doğru şıkkı işaretlemesinde küçük
ipuçları da içeriyor bu yaptığımız. İşimiz erken bitti, Müdür gel sana yemek
ısmarlayayım dedi. İstinye’deyiz. Tanıdığı bir lokantaya götürdü beni. Laf
aralarında benim solcu olduğumu öğrendi. Konu, Allah var mı yok mu? Hem yemek
yiyoruz hem konuşuyoruz. Yemeğin hatırına esnek olacak değilim dedim, Allah
yok. Ben anlattım, o anlattı. Sohbetimize İstinye sahilinin kaldırımında öte
baş beri baş devam ettik. Vedalaşırken ya hocam kafamı karıştırdın dedi. Bence
dedim daha çok iman edeceksin, bunun için bana muhtaçsın. Elimi güçlüce sıktı
(bunu hatırlamam tuhaf) sana birini önereceğim dedi, Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu,
internette makaleleri var bir okuyun. İsmini bir daha tekrarladı.
Dün
aklıma geldi, baktım Facebook’ta hesabı var İhsan Fazlıoğlu’nun. Yukarıdaki
sözü de dört beş gün önce paylaşmış.
Daha
“Batı kavramının mefhûmu” diye başladığı sözüyle çam devirmiş. Kavramla mefhûm
eş anlamlı çünkü. Ama bu hatayı ona yaptırtan cahillik değil, Osmanlıcanın
ideolojik marka haline gelmesi. Bu yapay üslup dürtüyle kaleminden düşüyor. Buna
ne denir? Hadi ben de Osmanlıca söyleyeyim: galat ı fahiş hata (unutmadan galat
ve hata aynı anlamda)…
İnsanlık
için bizatihi sorun olan Batı’yı 'kapitalizm, emperyalizm ve liberalizm' olarak
çerçeveleyecekmişiz, bu en temel ilkeymiş. Bu sözde öyle bir performatif
çelişki var ki, tam bir çıkmaz. Sanki sadece gerçeğin kendisi değil 'kapitalizm,
emperyalizm ve liberalizm' kavramları da Batı’dan gelmemiş gibi. Onca eğitim
alıp, onca kitap okuyup onca kariyer yapıp yine cahillikte karar kılmakla
ilgili bir tercih bu; güdüsel aidiyet eğilimi… aynı ifade içerisinde epistemolojik
körlük, aporia, oksidentalizm (oryantalizmin tersi) adına ne derseniz. Benzetme
yapmadan duramıyorum: Birinden alıp duvarına astığı levhayı öfkeyle çıkarırken
yine aynı kişiden daha önce aldığı tornavidayı kullanmak, Yahudi mallarını
boykot ediyoruz diye çağrı yaparken bunu yine bir Yahudi’nin sahibi olduğu
Facebook’ta yayınlamak, Plastik ambalajlı “Doğaya Dönüş ve doğallık” kitabı
satın almak… gibi gibi gibi…
Dikkat
edin bir öfke, nefret var bu düsturda. Batı düşmanı bu adamların “Batı” derken
kafalarındaki imge tamamen yerli. Öfke duydukları Parisli, Berlinli, Londralı
biri değil. Yan komşuları, sempozyumda tartıştıkları meslektaşlarından biri,
bir yazar. Gerçek Batılı değil yani. Gerçek Batılıyla karşılaştıklarında süklüm
püklüm olurlar (aksine gubarsalar bile bunu fark etmelerini istedikleri kişiler
yerlilerdir), onlarla tanışmada, yan yana görünmede öncelik almaya bakarlar.
Ama aynı “Batı” ortak bir hayali düşman olarak sağ ve solun iç savaşını da
önlüyor. Bunun daha gelişmişi “İsrail” kavramı.
Dostoyevski’nin,
Attila İlhan’ın, Kemal Tahir’in “Batı” başlıklı kitapları var elimin altında,
bu yamuk psikolojiyi derli toplu anlatmak istiyorum ileride. Bakalım.
Geliriyle harcaması arasında
uçurum olan bazı kadınlar… Kredi kartı borcuyla sürdürülebilir bir yaşam değil
bu. Yıllardır bir şekilde karşıma
çıktılar; tanıdıklarım oldu, tanıdıklarımın tanıdıkları, duyduklarım. Sosyal
medya zaten teşhir yeri. Yani bir hayatta kalma stratejisinden söz etmiyorum.
Modern bir utanç kayması var
burada.
Alt sınıf olarak görünmenin
utancı “hafifmeşrep” görünmenin utancından daha baskın. Ama sahte romantizm her
şeyin üzerini örtüyor. Öte yandan elemanımız sahici bir aşk yaşadığı
illüzyonuna da kapılabiliyor.
Hiçbir zaman bu kadınlara nereden
geliyor bu değirmenin suyu diye sormadım. Ne haddime!
Biliyordum ve görmezden geldim. Aslında
suskunluğum sacayağını tamamlayan genel terbiyenin parçasıydı (siz bunu suç
ortaklığının diye okuyabilirsiniz).
Bunun cevabı orta sınıf ve üstü
yerli-milli erkekler. Genellikle evli olanlarından. Onları standart kazançlarından daha fazla değer üretmeye motive
eden arzu/hırs otomobillerinin şoför mahalline bir kadın atmak. Aslında bu
karşılıklı arzu Türkiye ekonomisi demek: Talep yaratıyor.Kaçamak cinsellik bonkördür (siz bunu
hayırseverdir diye de okuyabilirsiniz)…
Yaygınlık derecesi?..
Bence çok yaygın. Sınıflar arası uzlaşma sağlıyor. Gelir dağılımını düzenlemesi de cabası.
Kadın story atıyor. Kendi kurgusal hayatının pazarlamacısı.
"Story atmak"; İngilizce söylenişi "to post a story", motamot çevirisi bir hikaye paylaşmak, bir hikaye yayınlamak. Ama Türkçe kavramsallaştırması davranışın yapaylığına cuk oturuyor. Konum atmak, imza atmak, oltayla yem atmak, iki tek atmak gibi. Ya da erkeğin şoför mahalline kadın atmasına nazire. Hızlı, gamsız, hayta. At ve etkisini seyret (siz bunu hızlı tüket diye de okuyabilirsiniz).
Şehri terki diyar eden hareket
halinde otomobilin camından görüntü, arka fonda müzik, sahilde kamp ateşi…
görüntülerde sadece kadın var, ama bunları çeken biri daha var, kadın kutsadığı imajına bir sponsor (=sevgili) bulmuş, o kadraja
girmiyor. Sadece sezdiriyor. ‘Mutluyuz.’
Sinsi bir ideoloji bu. Her kılığa girebilir.
Mezhebi geniş. ‘Hak Teala akıllarını ser i şeriflerine avdet eyleye!’ Amenna ve saddakna.
Vaktiyle
“Aldatmada 'doğru'yla ilişki korkuya dayalıyken, kandırmada utanca
dayalıdır...” diye aldatma ile kandırma arasında bir ayrım yapmaya çalışmıştım.
Nadasa bıraktığım bir girişti sadece. Peki dolandırıcı hangi kategoriye girer?
Dolandırıcılık
hak ettiği tanım için ekonomide olduğundan çok -yani nesnesi para olandan çok-
belki de nesnesi sözcükler olan şairler üzerinde daha görünür haldedir.
Düzeltiyorum daha derinlemesine çözümlenebilir halde demem gerekirdi. İntihal
yapan şairleri kastetmiyorum, bu hep var. Kastettiğim diğerini etkilemeye
bağımlı “şair”ler. Ne de çoklar. Memlekette dolandırıcıların çokluğuyla bu tür “şair”lerin
çokluğu arasında koşutluk kurulabilir.
Etkileme
“duygu” yaratır. Duygu derken Türkçede olduğu gibi tek sözcüklü veya eş anlamlı
(=his) sınırlılıkta düşünmeyelim. Neyse burayı atlıyorum.
Dolandırmada
hile ve yalanla çıkar elde etmek akla gelir. Dolandırıcılığın bir kişilik
sorunu olduğu Saul Bellow’un Günü Yaşa romanını okuyunca dank etti. Bir çıkar
söz konusu ama dolandırıcının çıkarla ilişkisi ne? Bu gizemli soru benim için
Bellow’un romanında Dr Tamkin’i tanıyınca açıklığa kavuştu. Onun bıraktığı
yerden kendi sorumu sordum. Bellow ne demiş önce ona kulak verelim:
“(Dr
Tamkin konuşuyor) Para kazanmak saldırganlıktır. Her şey burada bitiyor. Tek
bir işlevsel açıklama var. İnsanlar piyasaya öldürme amacıyla geliyorlar.
‘Turnayı gözünden vuracağım’, diyorlar. Bu tesadüf değil. Birini öldürmeye
gerçek cesareti olmadığı için buna bir simge buluyor. Para. Onları hayallerinde
öldürüyor(…) Ben psikolojik bir şairim.”
Dr
Tamkin parayı cinayetin ikamesi olarak düşünüyor. Bu işin sonu. Asıl bağımlılık
yapan şey ortalarda bir yerde olmalı. Hem tatmin eden hem de o tatmini yok eden
kısa süreli varoluş. Özerk bir bölge.
Gözümün
önüne Haluk Levent’in ilk tanışmalarında avukat Ece Güner’e çiçek götürdüğü
sahne geliyor. Ontolojik temas anı. Haluk Levent birine güven vermenin hazzını
tam o anda yaşıyor. Güven onun hilesi; kısa sürmesine rağmen güvenilir biri olmak,
kendini saf, güçlü, sevilmeye değer biri olarak görmek... kendinden bir eser
yaratıyor. Bir rol evet ama kılığına girdiği kişiyle özdeşleşmeyi beceriyor.
Bunu ancak kendisi de gerçek bir kişi olmadığı için beceriyor. Dolayısıyla takas
anında kendinde yarattığı bu “erdem”li
kişiyi terk etmesi çok kolay. Bir tür kendini cennetten kovma hali. Ama o
cenneti yaşıyor da. İşte bu ara istasyon dolandırıcı bağımlılığının çekirdeğini
oluşturur.
Dolandırılanların
dolandırıcılığı ayrı bir konu.
(1) Saul Bellow, Günü Yaşa, s. 79-80, İletişim Yay. 2006, İst.
Cüneyt
Özdemir’in Dünya Kupası’ndan çoktan elenmiş Türkiye’nin ABD’ye attığı son
dakika galibiyet golüne sevinme hali...
Bizzat
X’te Cüneyt Özdemir’in sayfasına gittim. Aynı videoyu beş kez paylaşmış, “Zırdeliyiz
biz :))” başlığıyla ikinci paylaşımının tıklanma sayısı 7 milyona yakın.
Bir
temsiliyet var bu “sevinç”te ve çok yönlü.
Bir kere
bu bildiğimiz sevinç değil. Bilirsiniz sevinç en kolay taklit edilen
duygulardan biri. Dolayısıyla buradaki duygu temsilini, taklit etmenin öz
bilinciyle paslaşan duygu olarak düşünün. Bu duyguya bir ad buldum ama onu
sona sakladım.
Bu sevinç, sahici sevincin olması gereken koşullarından
yoksun: ABD takımı bir üst tura çıkmayı garantilemiş, Türkiye’ye karşı yedek
futbolcularını oynatmış (saydım 8-9 as oyuncusu yoktu) Türkiye altı gün önce
Paraguay’a yenilerek çoktan elenmiş. Öyle ya mevtanın haftası dolmadan yastan
sevince bu hızlı geçişin müsebbeb ül esbabı ne?
Kameranın
doğal çekimi stadyumda gol anıyken biz Cüneyt’in sevincini izliyoruz. Yani
kadraj Cüneyt’in sevincine hazırlanmış. Nasıl bir “sevinç” bu? (Siz bunu nasıl
bir taklit ya da nasıl bir performans diye de okuyabilirsiniz.) Yine de
kendimle çelişme pahasına söyleyeyim bir sevinç bu. Çünkü sevinç; hasetten,
hınçtan, eziklikten vb de gelebilir. Ama burada ille sahici bir sevinçten söz
edeceksek, kamera kurgusunda beklenen anın gelmesiyle ilgili bir sevinç bu:
‘İşte oldu! Çek… çek… beni çek…’ sevinci.
Bu
sevinç CÖ’nün bedenine ne yapıyor biraz da onu gözlemleyelim. Videodan anladığım
kadarıyla CÖ maçı locadan izliyor. CÖ yumrukları sıkılı “Gol!.. Gol!..” diye
bağırırken daha videonun ikinci saniyesinde dönüp solda sessizce duran iki
adama bakıyor. O adamlar Amerikalı olabilir, başka ülkeden tarafsız gazeteciler
de, CÖ’nün onlara nasıl diyeyim bir ‘Geçirdik mi!’ bakışı fırlatması var ki… ve
hemen ardından yukarı kaldırıp yanlara açtığı kollarıyla beden hacmini
genişletmesi; hiç CÖ’den beklemeyeceğim bir davranış. İlahi CÖ. Şöyle
anlatayım: CÖ tipi bedenler hiç risk almamıştır, hiç gerçek kavga etmemiştir,
bırak kavgayı kavga edenleri ayırmaya bile yeltenmemiştir, dalgaların arasında
veya durgun sularda hiç taş sektirmemiştir, ağaca tırmanmamıştır… uslu protokol
bedenlerdir bunlar. İşte CÖ’nün bedeni kendi protokol hapishanesinden firar
eden beden. Ne kadar da eğreti. O yumruk sıkmalar savurmalar, o bağırmalar, tuttuğu
gladyötörü alkışlayan varlığından çıkmış soylu ergen gibi CÖ.
Stadyumda
kamerayı kendisine çeviren CÖ, videosuyla ne yaptığını biliyor, hadi beni
izleyin çağrısı bu (kahve molası verip dışarıda birkaç işimi hallettikten sonra
baktım ki bu saat itibariyle tıklama sayısı 7 milyonu geçmiş). Bu izlemelerin
çoğu linçleme elbette ama gerçek anlamı göstermek olan sahte milli coşku
hissini de katarsak tek hakikati var: ‘Yaşasın izleniyorum!’ Taklit-sevincin
göstermediği, üzerini örttüğü sevinç. Kontrol bende duygusu baskın gibi
görünüyor değil mi? Hayır. Kontrol kimsede değil. Sosyal medya algoritması
duyguların içeriğine bakmaz, “negatif sermeye” linçlenmeyi bile yakıta
dönüştürür.
Aradığım
adı Tiffany Watt Smith’in Duygular Sözlüğü’nde buldum: “HWYL” Galce bir sözcük.
Düz anlamıyla tekne yelkeni demekmiş. Ani bir rüzgârla teknede uçarmış gibi
hissetme hali. Zaten “Hwyl” ‘Hu-iil’ diye okunan yansıtmalı bir sözcük. İnsanın
tıpkı yelkenliye aniden vuran rüzgarı kendi gücüymüş gibi soğurması. Golün
kaleye girdiği anın aslında “Goooolll!..” diye bağıran CÖ’nün tam o an
kendisini kamera tarafından kayda aldırma başarısı olması... Hu-iil CÖ.
Lisedeyken yaz aylarında birkaç gün de olsa
yaptım. En çok
kerenti kullanıyorduk (Karadeniz’de “kirinti”
deniyor ben genel adını yazdım). Sapı ve bıçağı tırpandan küçük; arazi
eğimli ve fındık ocakları arasındaki mesafe kısa olduğu için manevrası tırpana
göre daha kolay. Ama yorucu, dikkat istiyor. Arazinin düz ve ferah olduğu yerlerinde ise gelsin tırpan. İşin en sevdiğim kısmı. Tırpanla ot biçmek benim için bir
tür hipnozdu. Anlatmasam olmaz, izninizle hüdayinabit kendime yol veriyorum
burada:
İlk başta muhakkak bir öğreten olmuştur, zaman zaman
uyarılmışımdır. ‘Bak şöyle tutacaksın, kolunu hareket ettirme, belinle birlikte
yay çiz…’ Çabuk alıştım, bu net. Bir akışı var, bir ritmi. Ama eylemin fizyolojisini
ve niyetini anlatmam için önce bir ayrım yapmam gerek, tırpanla yabani ot
biçmekle tahıl hasat ederken biçmek arasında. Yakacak odun kesmekle marangozun
tahta kesmesi arasındaki fark gibidir bu. Birinde özenmediğiniz için daha
özgürsünüzdür. Tahıl biçmek mukaddes, geometrik bir kusursuzluk ister, birlikte
çalıştığınız insanlarla uyum. Her tırpan darbesini arkadan gelenlerin bağ/yığın
yapabilmesi için otları aynı yöne yatıran belirli bir açıyla vurmalısınız.
Sizin ritminiz tüm çalışanların ortak ritminin alt tekrarıdır sadece. Biçme
eylemi üretimin kendisidir, taneleri ziyan edemezsiniz. Fındık bahçesinde
yabani ot biçmek ise kaosa karşı bir saldırı gibidir, düzen kesilen otlar
toplanınca sonradan gelir. Korunması gereken hasat yoktur. Balta girmemiş
ormanda palasıyla yol açarak yürüyen biri gibisinizdir. Tabi kısa günün kârı
yaban çileği, mantar vb duraksamaları dışında. Kesilen ot sağa yatmış sola
yatmış hiç önemli değil. Bedenin kendi özerkliği içinde bulduğu bir ritim bu.
Tango yapar gibi estetik bir tarafı da var. Ayaklar omuz genişliğinden birazcık
daha açık, sağ elinizi kullanıyorsanız sağ ayak geride (boksör duruşu gibi),
sırtınız dik, kollar hafifçe bükülü, tırpanın bıçağı yere paralel, sanki yerle
arasında manyetik alana riayet ediyormuşsunuz gibi teğet yükseltide... ve bıçak
ağzının otu kesmesiyle bıçak sırtının saplara sürtünmesinin tek ses haline
gelmesi: “Çışşşsz… çışşsz…” İşte o temasın hipnoz etkisi bütün bu beden
salınımını yürütür. Sola doğru işini bitiren tırpan yine aynı yer seviyesinde
yay çizip başlangıç konumuna dönerken boşa çıkan sağ ayak küçük bir adım öne
ilerler, sol ayak onu takip eder. Yorulurdum. Arka cebimden biley taşımı
çıkarır bıçağın ağzını bilerdim. Bileyleme eyleminden çiftanlam yaratırdım, o an
daha çok dinlenmek anlamına gelirdi. İşin tuhafı terimin soğuması rüzgarı
hissetmemi sağlardı, sanki daha önce yokmuş da o an esmeye başlamış gibi.
Tırpanın liseden sonra gittiğim Almanya’da faydası oldu bana. Bir Alman müteahhidinin yanında kaçak işçi olarak çalışıyordum, o günkü işimiz
otobanların kenarlarındaki otları kesmek. Güneşin altında hipnoza kapılmış,
otları kese kese gidiyordum. Neden sonra arkama bir el dokundu. Bir Alman işçi “Yavaş,
yavaş!..” dedi bana, “sen böyle çalışırsan biz de çok çalışmak zorunda kalırız.”
Baktım meister (ustabaşı) yoktu, adam haklıydı. Biley taşımı çıkardım,
tırpanımı biledim. Tırpanla ilgili bir hikâyem daha var ama o kalsın. Konuyu
dağıtmayalım “Irgatın Dönüşümü” dedik.
Düz tırpan motorlu tırpan olunca ırgat da dönüştü, ırgat tırpan operatörü oldu.
Bugün ele güne karşı yapayalnız evin yakınındaki parka doğru yürüyüşe çıktım. Hava güzel, rüzgar cepheden esiyor. Hem yürüyorum hem nefes egzersizleri
yapıyorum. Bir doktor arkadaşımın söylediği yöntemi deniyorum, yaptığım şey işaret parmağımı
burnumun bir deliğine yaslayarak kapatırken başparmağımla burnumun diğer
deliğini açıp kapatarak kesik kesik soluk alıp vermek, sinüs yollarını açarmış
bu. Kedilerle selamlaşıyorum, keyfim yerinde. Derken bir motor sesi, bir motor
sesi daha. Motor seslerine doğru yürüyorum. Yolun iki tarafında iki adam
sırtlarında motor, yüzlerinde şeffaf maske, ellerinde eldivenler ve usandırıcı motor
sesi!.. Ses yürüyüş tempomu artırıyor, uzaklaşıyorum oradan. Bir taraftan da
düşünüyorum. Kentlerde park denen adacıklar aynı zamanda akustik sığınaklardır.
Epey büyük bir park burası, buraya sadece yürümek için gelmiyorum, insanların
zararsızlığını hissetmek için de geliyorum, mekânın sahipsizliği sessizlik de
telkin ettiği için. En azından sabah saatlerinde diyeyim. Otları motorlu
tırpanla biçmek insana hız, az zahmet, az zamanda çok iş yapmak gibi avantajlar
tanıyabilir. Nihayetinde daha gelişkin bir teknoloji daha eski bir uygulamanın
yerini alıyor.
Ama ne pahasına? Parkın anlamını yok etme pahasına, park
şantiyeye dönüşüyor. Kuşlar kaçar, kediler huzursuz olur, böcekler katliama
uğrar. İnsanlar da itirazsız biçimde alışır. Motor sesi bir
ideolojidir çünkü, daha önce söyledim bunu.
Aradaki farkı şöyle anlatayım:
Düz tırpanla ot biçen kimse işini yapan seyirlik bir
zanaatkâr gibidir, kendi bulduğu ritim onu dalgınlaştırır; bakana da serbestlik
veren bir dalgınlık. Astronot gibi giyinmiş motorlunun ise bir ritmi yoktur,
şeffaf gözlüklerinin arkasında bizi görebilir, bir işgalci gibidir.
İşte ideoloji motor lehine bu farkı siler. Motor sesi,
emeğin, çalışmanın, verimliliğin, iş yapıyoruz burada demenin bas bariton sesi
haline gelir.
Bir köy özlemim vardı.
Biliyorum, bu mevsimde Karadeniz köyleri tırpanlı
motor sesleriyle delik deşik artık. Benim bir bahçem var gururunun aşağılık
sesi. Gecikmiş modernleşmenin gürültülü görgüsüzlüğü, ya da intikamı.
Anna Karannina’da Tolstoy tırpanla çalışmayı Levin
üzerinden anlatırken adeta bir meditasyon seansına sokar bizi. Bu yazıyı
yazarken hatırladım bunu. Kütüphanemden aldım kitabı sayfalarını karıştırmaya
başladım. Buldum! Üçüncü bölümün IV. kısmı. Hatta bu kısma tekrar dön diye
kalemle üç yıldız işareti koymuşum. Anna Karannina bir başyapıtsa bu kısım
ayrıca başyapıttır. İlgili yeri tekrar okudum. Ama tırpan “orak” diye
geçiyordu. İçime bir kurt düştü, acaba yanlış çeviri mi? Elimdeki kitap Sosyal
Yayınları’ndan Murat Aykaç Erginöz çevirisi. Hangi dilden çevirdiği yazılmamış.
Aslında Rusçadan çevirisini yıllar önce okumuştum. İnternetten Ergin Altay’ın İletişim Yayınları’ndan
Rusça çevirisini buldum, evet yanılmamışım: Tırpan!
“İş sırasında, nereden, nasıl geldiğini anlayamadığı
tatlı bir serinlik duygusu dolaştı bir ara kızgın, terli omuzlarında. Tırpanlar
bilenirken başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Koyu alçak bir bulut tepelerine
gelmişti, iri taneli bir yağmur başladı. Bazı köylüler kaftanlarının yanına
koştular, giydiler. Bazıları da, tıpkı Levin gibi, bu tatlı serinliğin altında
hazla omuzlarını kaldırdılar.”