11 Ekim 2026 Pazar

Metafizik ve Miras

 


Ne zamandır absürt, irrasyonel ve saçma kavramları üzerinde derli toplu bir ayrım yapmak istiyorum. İnsanlık tarihi kadar eski epistemolojik bir ayrım. Aynı zamanda kendi aralarında hiyerarşisi de olan: Absürt kurucu. İrrasyonel, absürdü yaygınlaştırıp popüler kültüre dönüştüren algının ideoloji haline gelmiş biçimi. Saçma, görünür zıtlıklardan elenmesi gerekenler (insanın kendisini akıllı sandığı yer de absürdün normalize ettiği yaşam içinde saçmalık olarak görünene karşı bu yüzeysel hassasiyet; burada içimden daha iddialı konuşmak geliyor, şöyle: insanın saçma dediği şeyler asıl absürdü kamufle etmeye yarıyor).

İnsan akıllı olduğu kadar absürt bir varlık. İkisi bir arada, çünkü ikisi de kurucu ve iç içe. Absürt, dünyayı algılama biçimi olarak yanlışa dayanmıyor, doğru sayılan çıkarlar üzerine kuruluyor. Büyük düşünürler (gerçek akılı insanlar) bu çıkarların pek de insan çıkarına uygun olmadığını gösterirler. Bu yüzden bütün büyük düşünürler eserlerinin yan etkisi olarak genel insanı aşağılarlar (Freud daha nazik söyler: ‘İnsanı incitirler’).

Aşağıdaki yazı şimdilik burada kestiğim konunun alt başlıklarından biri olabilir. Hazır Nobel ödülü alan Anne Carson da söylemiş ya söze kitabın ortasından başlamak diye,  öyle.

J. J. Rousseau İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı kitabının ikinci bölümüne çokça alıntılanan şu sözle başlar: “Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Bu bana aittir!’ diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu.” Sözün kendisi ironiye dayanırken, ‘özel mülkiyetin’ doğuşu olarak sözün sürekli tekrarlanması irrasyonel bir inanca dönüştü. Sanki bir formül gibi. Oysa Rousseau burada özel mülkiyetin tarihçesini açıklamıyor, mülkiyet ilişkisinin absürtlüğünü belirtiyor. Ama çit konusunda en önemli şeyi atlarsak olmaz. Çevirdiği toprağını özel mülkiyeti yapan kişiden önce diğer insanların bunu kabul etmelerini sağlayan çitin kafalarda hazır olması gerekir: metafizik çit.

Metafizik çit ne zaman başladı?

Bunu bir tarih sorusu olarak düşünmeyelim. Öncelikle bir kavram sorusu bu (yani felsefi bir soru).

Sahip olmak anlamında çit çizen ‘Benim/bizim/onun’ ne demek?

Aslında Türkçe  birinci tekil şahısta var olmanın ve sahip olmanın imkânını tek kipte veriyor bize: hem bu kimin sorusunun hem de sen kimsin sorusunun cevabı olarak: ‘Benim.’ Ben=sahip olduğum şey.

İlk insanların kabileler halinde ve “sınıf”sız yaşadıklarını düşünürsek ‘bizim’in ‘benim’den önce geldiğini ileri sürebiliriz. Bizim mağaramız, bizim bölgemiz, bizim topluluğumuz gibi. Bir kabilenin diğer kabileye karşı çit (sınır çizici) konumu. Diyelim bazı hayvanlar bunu idrar kokularıyla, çığlıkları veya kükremelerinin ulaşabildiği  ses eşikleriyle yapıyorlar. İnsanlarsa doğada kerteriz noktaları belirliyorlar, dağ gibi, ırmak gibi. Sınırı geçmek rızaya bağlı ya da şiddet başlıyor. Mülkiyet bedenin bir uzantısı. Tek tek bedenden önce topluluğun bedeni olarak.

Marx-Engels “İlk mülkiyet biçimi, kabile mülkiyetidir (Stammeigentum).” (1) derken ortaklığı yüceltici biçimde ilk insanlarla ahlaki bir etkileşim kurarlar. Yine de Marx’ın (daha sonra Etnoloji Defterleri’nde) Engels’ten (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni) farklı düşündüğünü söylememiz gerek. Ama bu başka bir yazı konusu, şimdi buraya girmeyelim. İnsanların kabile yaşamlarında mülkiyetin “komünal” vurgusu erdemli olmaya tek başına yeterli değil, çünkü mülkiyette “bizim” demek mülkiyetin ait olma işlevi topluluğun kendisi de demek. İçeride paylaşım kadar diğer kabilelere karşı iddiayı da dile getirir. Hatta düşmanlığı.

Sahilde aynı hizada yürüyen iki çocuk hayal edelim. Birkaç metre önlerinde parlayan yarısı kuma gömülü altın bir alyans. Biri ‘Şuna bak!’ deyip öne atılıyor aynı anda diğeri de harekete geçiyor. ‘Şuna bak!’ diyen alyansı kumdan ilk çıkaran ama diğeri de alyansın bir tarafından tutmuş bırakmıyor. Şimdi alyans ikisinin elleri arasında. Alyans kimin?  İkisi de alyansı aynı anda fark etmiş ve aynı anda tutmuş olabilirler, fark ‘Şuna bak!’ diyen çocuğun görmeyi performatif eylem haline getirmesinde; söz görmenin ikamesi olarak kanıt yerine geçiyor. Yazılı bir kural değil, tarihin derinliklerinden gelen bir sezgi. Çocuk görmeyi ve bunu dile getirmeyi bir öncelik hakkı olarak öne sürüyor. Tabi burada güçle gelen olası sahiplenmeyi dışarıda bırakıyoruz.  Güç de zaten bu hakkın karşısında güçtür. Direnç “hak” etrafında örgütlendiği için karşı güç saldırgan rolünü oynar burada.

İnsan bedeninin “ilk” vurgusu nesneyle kurduğu sahiplik ilişkisinde kültürlerarası bir davranış. Günümüzde kendilerine soru sorulan yarışmacılardan butona önce basanın ilk cevap hakkını elde etmesi gibi. Aynı kadim sahiplenme geleneğinin değişik versiyonlarını herkes bilir:  İlk gören, ilk dokunan, ilk gelen (sıra hakkı), ilk tıklayan (dijital erişim hakkı), ilk başvuran (öncelik hakkı), ilk cevaplayan (bütün sınavlar düşünmekle değil zamana karşı yarış olan bilmekle ilgili olduğu için) ve ilk yerleşen (tarihin ulus devletlerin geçmişini mümkün olduğu kadar eskiye götürme eğilimi)… Ergenler arasında da olur bu, arkadaşlarına kimden hoşlandığını ilk söyleyen ilgili kişiyle sevgili olmasa hatta tanışmasa da avantaj elde eder, diğerini mimleyerek sahiplenir.

“İlk”in hak iddiasının gerekçesi olması çok eski olmalı…

Kabilenin ortak mülkiyet anlayışı zamanla iş bölümünün ayrıştırıcı gelişmesiyle özel mülkiyete dönüşüyor. Bu iki mülkiyet arasında başlangıçta keskin bir ayrım yok. Biri toprağını çitle çevirmeden çok önce tedricen başlıyor. Topluluğun ortak mülkiyetinde sahip olmanın koruyucu donanımı dışarıya karşı ikazlarla dolu. “Bizim” demek “benim” demekten daha masum görünse de bir kabileyi diğer kabilelerin tanıması bu mülkiyet anlayışı sayesinde. Birey özel mülkiyette kendi kabilesinin diğer kabileye karşı bencilliğini bu mülkiyetin öğesi olarak devralıyor. Demek istediğim ilk mülkiyetin kolektif/komünal olduğunu varsayıyoruz ama burada komünal kavramına fazla bir erdem yüklemeyelim. Kabile içinde paylaşım olan kolektif,  dışarıya karşı bu kez dışlayıcı tavrın iletimi. Kabileler arası savaş ya da tek taraflı saldırının bazen katliama vardığı kesin. Avcılıkla savaş araçlarının çakıştığını kabul edersek elbette başrolde erkekler. Muhtemelen bir zaman sonra kadınlar ve çocukları esir alıyorlardı. Bu konuda James C. Scott’a katılıyorum, kölecilik devletin ya da özel mülkiyete geçiş yapmış toplumların icadı değil. Bizzat komünal toplumla iç içe yürüyen bir süreç(2). Tarihe düz ilerleme mantığıyla bakanlar için kanıt yerine bile geçebilir bu: Öldürmüyorlar, canlarını bağışlayıp köle yapıyorlar, daha “insancıl” olana geçiş gibi falan.

Tarih dışı bir mülkiyet tanımı yok. Mülkiyet kavramında insanlar primatlardan nerede koptu? Belki soruyu kendi primat geçmişlerinden kopuşta insansı mülkiyet kavramının rolü ne diye değiştirmek daha doğru. Primatlar üzerine birebir gözlem yapan Jane Goodall başta olmak üzere Frans de Waal, Robert M. Sapolsky gibi önemli primatologların eserlerini okumaya başlamadan önce primatlarda “bizim” demekle insanda “bizim” demek ne anlama geliyor diye bir soru vardı kafamda. Başlangıç için güzel bir soruydu. Ama kavramların hayvanlar üzerine aktarımında antropomorfist bir sapmanın beni yanlış yönlendireceğini biliyordum. Bir tarafım buna karşı uyanıktı diyeyim. “Bizim” bir sözcük. Primatlarda olmayan bir şey. Primatların kendi alanlarına sahip çıkma davranışı “bizim” sözcüğünün yerine geçmiyor, aksine insanlar primatlarla ortak olan sahiplenme davranışını  “bizim” sözcüğünde ikame ediyorlar. Ama bu basit bir yer değiştirme ya da enerji tasarrufu değil, sözcüğün kurduğu başka bir şey. “Bizim” sahiplenme kadar kabilenin aidiyet bağı, öte yandan diğer kabilelere de bu sahipliği kabul ettiren bir davet; “bizim” karşı kabilelerde “onun” (veya “onların”) diye çevriliyor. Bir sınır riayeti bu. Birtakım ön işaretlerle mekân yerliliği veya yabancılığı belirliyor. İnsan eliyle değiştirilmiş her şey buna dahil. Mesela mağaranın girişinde doğal olmayan bir tür kapı görevi gören üst üste yığılı taşlar. “Bizim” komünal toplulukta paylaşımı ifade ederken dışarıya karşı yasak olanı vurguluyor: ‘Sizin değil!’ Mülkiyetin bu koruyucu şiddet tavrı özel mülkiyete geçiyor. Özel mülkiyet komünal mülkiyetten farklı bir psikoloji kurmuyor.

Bir gramer öğesi olan “dır” koşacıyla bunu daha iyi anlatacağımı sanıyorum. “Bizim” ve “bizim-dir” arasındaki fark. Tarihin derinliklerinde bu ayrımı elbette yazının ilk örneklerinden bekleyecek halim yok; bu ayrım dilde çok sonra yapılsa da anlam olarak insanın mülkiyetle ilişkisinde başlıyor. Oksijenin oksijen sözcüğünden önce başlaması gibi. “Bizimdir” derken “bizim”den farklı olarak “dir” koşacının sözcüğü hükme dönüştüren, geniş zaman anlamlı birer yüklem yapan işlevine dikkat edelim. Sözcüğün motamot haline değil. “Dir” koşacının tarihçesine baktığımızda çok da geçmişe gidemeyebiliriz, burada “dir” koşacı henüz dilin öğesi olmasa bile insanın nesneyle kurduğu sahiplik ilişkisinin içinde gizli. “Bizim-dir”, yani bu böyle biline, ya da zaten herkes bizim olduğunu biliyor anlamında. Sahipliğin diğerinin tanımasıyla otomatikman kendi geçmişini de kurması. “Dir” koşacı sözcüğe bir zaman ekliyor. Daha sonra “dir” koşacı sahipliği  gramer kuralının ifadesi yapacak, o ayrı.

Yine de anlamın eskiliğiyle yazının yeniliği arasında şöyle bir farkındalık yaratabiliriz: Türkçede “dir” koşacının sözcüğe eklenmesi çok eski değil. Tur- (durmak) fiiliyle bağlantılı. Eski Türkçede fiilin “turur” biçimi bir yerde bulunmayı durumun sabitliğini bildiriyordu. Yani geçmişten geleceğe bir süreklilik ifadesi. Zamanla sözcüğe eklenerek “dir” biçimini almış. İngilizce “is” ise Türkçe “dir”den daha eski. Hint-Avrupa dil ailesinde “es” (olmak) köküne bağlanır ve gerçekte fiil çekimidir. Bizde fiil eke dönüşmüş. Her halükârda bizi ilgilendiren “dir” veya “is” olmadan da “bizim”in bir sahiplik hükmü olarak kurulabileceği. “Bizim” malûmun ilamıymış gibi söyleniyor, tekrarmış gibi.

“Bizim”, mekânla ilişkisinde insanlara aidiyet veriyor. Onları yerelleştiriyor. Aksine diğer kabileleri yabancı kılıyor. Yabancı olmanın ilk efektiyle, ‘Burası “bizim” değil,’ ya da ‘Burası başkasının,’ diyerek. Böylece mülkiyet iki taraflı tamamlanıyor.

Primatlarda mülkiyet kavramı yok, ama mülkiyetin birtakım davranışsal öncüllerinin olduğunu söyleyebiliriz. Elinde bulundurma bunlardan biri. Eğer bir şempanze av yakalamışsa diğeri ben daha güçlüyüm diye gelip onu alamaz (istisnaları var elbette), sabırla kendisine ikram edilmesini bekler ya da oradan uzaklaşır. Bonobolarda avını paylaşma daha yaygındır. Ama hiçbir primat emanet etmeyle armağan verme arasındaki farkı bilmez. Elinde bulundurma sahiplik ilişkisine yapışıktır. İnsanda ise sahiplik kendisinin yokluğunda da devam eder.

Mülkiyetin insanın yokluğunda da devam etmesi… işte bu bir icat. Mülkiyetin metafizik bir boyut kazanması. Mülkiyetin doğaüstü bir niteliği yokken insanın nesneye “bizim/benim/onun” demesi aralarında büyülü bir ilişki başlatıyor. Büyü demenin mülkiyetle ilgili her şeyin normal göründüğü bir dünyada aşırı kaçtığının farkındayım. Olumsuz bir örnekle meramımı daha iyi anlatacağım. ‘Perili ev…’ masallarda, filmlerde bolca işlenen bir konu. Evin üzerinde ürkütücü bir sahip gibi hak sahibidir. Çocukluğumda kaldığımız mahallede metruk bir ev için söylenirdi. Biz de o evin yakınlarından geçerken korkardık. Evin tapudaki gerçek sahibini tanımazdık bile. İnsanlar periye inanır ya da inanmaz, ama mülkiyet inancı perinin varlığından daha performatiftir burada, hatta peri varlığını mülkiyetle dayatır: Orası perinin evi. Elbette peri kavramı hukuksal olarak bir mülkiyet hakkı yaratmıyor, temel aldığım şey insan bilincinin bu gerçeküstü peri inanışını metafizik mülkiyet inanışına yamaması. (3) Her yer gibi orası da sahipsiz değil anlayışı, yani bir şeyin mülk sayılması için başında kimse olmasına gerek yok inancı.

İnsani mülkle primatların bir şeyi sahiplenmesi arasındaki fark bu metafizik dolgu. Çoktanrılı dinlerden tek Tanrı’ya evrenin uhrevi sahipliği insanın yeryüzünde somut sahipliğinin tescili gibi yürür. Daha sonra sınıflı toplumlarda mülkün Tanrı’nın temsilcisi kralların, padişahların genel sahipliğine geçişini insanın ta baştan mülkle kurduğu bu metafizik algının üzerine oturtmazsak olmaz.

“Bizim” demenin mülkiyetin diğer kabileler nezdinde kabulü anlamına geldiğinin en iyi kanıtı onun armağan edilme kapasitesidir. Armağan sahipliği önceler. Ne demek istiyorum?

Hemen şunu söyleyeyim insanın cennetten kovulan Adem ile Havva gibi etik bir ilkel komünal dönemi olduğuna inanmıyorum. İnsanın etik bozunmasını sınıfsal toplumla başlatmak bana doğru gelmiyor. Aksine etik, insanın ta baştan ontolojik bozunmasına karşı nostaljik bir tepki değil, bozunmayla kendisini kuran, ona paralel giden bir süreç. Burada bozunmayı bir başlangıç, tabula rasayı terk etme miladı olarak düşünmediğim açıktır herhalde. Bozunma, her dönemde başkalaşan bir çeşitleme. İnsanın bir tür geriye dönük ütopyası anlamına gelen “ilkel komünal toplum” anlayışına karşı Lawrance H. Keeley’in demir çubuğu tersine bükmesini (4) önemsesem de araya başka bir kavramı sokmak istiyorum şimdi: armağan. Mülkün bir başka metafizik yüzü. Umarım Mauss’tan farklı bir armağan kavramını çıtlattığım bellidir.

Armağan sahipliği önceler demiştim. Bunu derken armağan etmeden önce sahip olduğum şeyin diğeri tarafından kabul edildiğini varsayarım. Ama burada küçük bir ayrım var. Öncelemek armağanın sahipliğini zorunlu olarak üstlenmez. Öncelemek iki şeyin arasında ardışık bir ilişki, birinin diğerine göre öncel olması demek değildir sadece. Bu, zamansal olduğu gibi mantıki ya da koşulla ilgili de olabilir.

1.       Armağan etmeden önce o şeyin sahibi benim.

2.       O şeyi armağan edebilmem sahipliğimin diğeri tarafından kabul edilmesini emrivakiye dönüştürür.

İkinci maddede sahipliğimin diğeri tarafından tanınmasının bir armağan koşulu gibi görünmesine aldanmayalım, armağan geriye dönük olarak o şey benden çıktığı anda benim sahipliğimi kuruyor. Lades oyununa benzemiyor mu? Diğerinin armağanı aldığı anda benim olduğunu kabul etmesini sağlayan tuzak. Armağan mülkiyet ilişkisinin sonucu olduğu kadar sebebidir de. İki kabile arasında savaşla zorla alınan mülk (çocuklar ve kadınlar dahil) –ki buna diğerinin mülkiyetini tanımama diyebiliriz- armağanda diğerinin mülkiyetine saygı göstermeyi yani barışı gerçekleştiriyor. Mauss’un temel sorusu armağanın neden karşılık (ödeşme) yükümlülüğü doğurduğudur.  Ben soruyu daha geriden kurma tarafındayım: Bir nesneye bizim/benim dememizi ve diğerinin bunu tanımasını sağlayan ilişki nasıl düzenleniyor? “Düzen” sözcüğünün verdiği ilhamla tam burada ChatGBT’ye bu karmaşık durumu benim için tasnif edebilir misin diye sordum. Bana aşağıdaki sıralamayı aktardı. Doğrusu işin kolayına kaçmak belki ama bunun bir bedeli olabileceğinden tedirginim. Acaba ChatGBT özünde bana ait olan düşüncemi kendisine mal eder mi? Neyse tasnifin berraklığından ötürü göze almaya değer:

“1. A, nesneyi kendisininmiş gibi sunar.

 “2. B, nesneyi A’dan gelen bir armağan olarak kabul eder.

“3. Bu kabul A’nın nesne üzerinde tasarrufta bulunma yetkisini tanır.

“4. Böylece B’nin kabulü, A’nın önceki sahipliğine toplumsal bir geçerlilik kazandırır.”

Mauss’ta toplumsal ilişkiyi yerine getiren armağan döngüsü aslında daha geride armağanın ait olduğu mülkiyetin karşılıklı tanınmasının diyetidir. Bu bizim/benim söyleminin, yani sahiplik ifadesinin özne olma üzerinde yarattığı bağımlılıktır.

İşte burada özne olmayla mülkiyet ilişkisinde metafizik yan daha da belirginleşiyor. Mülkiyet, özneyi önce tekil bende değil çoğul bizde kuruyor, karşılık vermenin bir ritüeli haline gelen armağanlaşma bunun yollarından biri: Ben falan mülküm, sen falan mülksün… Önce mekânın tanınması, sonra adlandırma. Ya da mekânın adını orada yaşayanlara verirken. Mesela Filistin önce bir coğrafi bölgenin adıdır, ad daha sonra o bölgede yaşayan insanlara geçer vb.

Ad miras vaat eder, yani süreklilik, sonsuzluk. İnsanın sahip çıktığı mekân ya da yarattığı eşya kendisinden daha uzun ömürlüdür. İnsanın mülk ilişkisi sayesinde nesneyle özdeşleşmesi kendi fiziki varlığını ölüm ötesine taşır. Kendi ölümü bile miras haline gelir. Bu anlamda mezar metafizik bir mülktür. Bunu biraz açalım:

İlk miras ne zaman bırakıldı? Tabi bu soru miras ne zaman yazıya geçirildi biçiminde anlaşılabilir. Miras “bizim/benim” (ölüler için “onun”) demeyi öncelediğine göre ilk mülkiyeti kerteriz almamız gerekir. Yani çok eskiye gideceğiz, yazılı tarihten çok daha eskiye. Miras bir varlık olduğuna göre bize ulaşan şeylerden söz ediyoruz. Ama her ulaşan şeyden değil. 1991 yılında Alplerde İtalya Avusturya sınırına yakın bir yerde buz içinde korunmuş olarak bulunan buz adam Ötzi bize miras kalmadı. Yine aynı yıl içinde Gürcistan’da bulunan homoerectus kafatası da. Ama biz onları müzede sergileyerek miras haline getirebiliyoruz. Aradaki fark tam da burada, miras bir aktarım işi.

İlk miras bir bölge, bir barınak ve kabilenin adı. Mezar ölüm sonrasının somut teminatı. Mezarı yaşayanlar yapıyor, ölüyü gömenler de onlar. Sanki yaşayanlar ölüye mezar bırakıyor. Ama ilişki tersinden sürüyor, mezar topluluğa miras kalıyor. Dolayısıyla mezar yaşayanların kendi ölümlülükleriyle kurdukları ilişkiye dönüşüyor.

İnsanlar av aletleri, süs eşyaları, kap kacak yapmaya başlayınca eşyalar üzerinde bireysel mülkiyet düşüncesi de gelişti. Buna uygun olarak tarihin belirli dönemlerinde ilk insanların eşyalarıyla birlikte gömülmesi bize mülkle metafizik özdeşleşmelerini de gösteriyor. Mülküyle kendisi olan insanın mezarla kurduğu bütünlük. Daha sonra ölünün mezarda bulunan eşya zenginliği sınıflı toplumun bir göstergesi olacaktı. Kim bilir belki de bu ilkel anlayış geride kalanların miras kavgasını da önleyen tedbirle çakışıyordu.

Burayı hızlı geçiyorum. Gelelim günümüz mirasının metafiziğine. Daha doğrusu mülkiyette ta baştan kurulan metafiziğin miras boyutuna. Biri kendisine kalan mirasta hiç emeği olmadan (ya da emeği olsa da mirasla kıyaslanmayacak kadar önemsiz) bir zenginliğe konuyor. Miras dürtüsüyle ihtiyacından çok daha fazlasına sahip burjuva sınıfı.  Şimdi tarihle bağlantı kurmanın zamanı. İnsan hak etmediği kadar zengin olmakla kalmıyor, mülkiyetin tarih öncesinden kalan metafiziğini devralıyor ve mirasla devrediyor. Yani absürt olanı.

Tüm insanlık olarak çocuklarımıza, torunlarımıza küresel ısınmayı, kendi ellerimizle yarattığımız felaketleri miras bırakıyoruz. Absürt nihayet musibette görünüyor. Belki şansımız budur.

 

        (1)Alman İdeolojisi, Marx- Engels, Çev. Tonguç Ok, Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın 2013, s.31

(2) Tahıla Karşı, James C. Scott,Çev. Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yay. s. 143

 (3) Peri inanışının tarihte insanın mülkiyetle ilişkisini nasıl etkilediğini merak edenler için: Periler Tehlikeli Bir Tarih, Richard Sugg, Çev. Cemal Tarımcıoğlu, Fol Yayınları

 (4) Bkz. Uygarlıktan Önce Savaşlar, Barışçıl Vahşi Miti, Lawrance H. Keeley, Çev. Kadir Gülen, Fol Yayınları

(5) Bkz. Sosyoloji ve Anropoloji, Marcel Mauss, Çev. Özcan Doğan, Doğubatı yayınları






4 Eylül 2026 Cuma

Seri Katil Ekonomisi


 

Bu yazının bir bölümünü üç gün önce Facebook’ta yazdım.

Facebook’ta herkese açık formatında yazmıyorum, gönderilerim “arkadaşlar”la sınırlı. “Arkadaşlar”ımın da ancak onda birinin okuduğunu sanıyorum, hızlıca göz atıp geçmeyi gerçek okumaktan ayırırsam herhalde geriye on kişi falan kalıyor. Bunlardan da anlayanları elersek (benim anlatmayı beceremediklerimi de anlayanlar) geriye kalır üç dört kişi. Herkes kendini bu üç dört kişi arasında saymakta özgür. Oysa ben sadece bir kişiye yazıyorum: Kendime. Almanca bunu ifade eden bir bileşik sözcük var: “Doppelganger”. Türkçeye “ikiz” diye çevriliyor ama tam öyle değil, Almancada ikiz anlamına gelen ayrıca bir sözcük var. Ne demek istediğimi Naomi Klein’ın Doppelganger’ını okursanız anlarsınız. Keyfiniz bilir.

Neyse…

Bugünün konusu Tarkan’ın Marmaris D-Maris’te verdiği konser.

D-Maris Marmaris Datça yarımadasında çam ormanıyla denizin kesiştiği noktada lüks bir otel. Tarkan’ın konseri bu otelin helikopter pistinde gerçekleşmiş. Tarih 29 Ağustos 2026. Konser 400 kişiyle sınırlı. Asıl öne çıkan haber konser biletinin ücretleri: ayakta 1750 Euro, loca 45 bin Euro. Yedişer kişiden toplam 12 loca. Çenemi yormayayım, sonuç ful dolu.

Sınıfsal mınıfsal ilk aklımıza geleni eleyip sorulara geçelim. Absürdü anlayalım. Bir şeyi anlarken sorunu (absürt olanı) nedenselleştirerek rasyonalize etme riski vardır; hayır bir şeyi anlamak “absürt”ü muhafaza ederek anlamaktır, yani anlama çabasına buna uygun ruh hali şaşkınlıkla eşlik etmek. Sınıfsalın absürt olduğunu anlamayan sınıfları da anlayamaz. Şimdi ilk soruyu soralım:

 

1.    Koç Holding’in 100. Yıl kutlamaları nedeniyle 5 Haziran 2026’da Ankara Millet Bahçesi’nde halka açık “bedava” konser Tarkan’ıyla D-Maris’teki fahiş fiyat konser Tarkan’ı aynı kişi olduğu halde bu uçurum neden? “Bedava” Tarkan fahiş fiyat Tarkan’ına nasıl bir değer aktarıyor? Marx’ın terimleriyle soralım her iki Tarkan’ın kullanım değerleri arasındaki fark ne? Ve ikinci soru:

2.    Bu konsere katılan insanların sosyolojisi ne? Bu insanlar herkes tarafından görünmek istemiyorlar. Bir “sırdaş” topluluğu bu. Muhtemelen dışarıya fotoğraf sızmasına karşı katı kurallar var. Fahiş ücretin karşılığı biraz da bu. İçerdekiler bilecek ama dışarıdakiler bilmeyecek. Biraz araştırdım, İnstagram’a falan baktım konser katılımcılarının tek bir fotoğrafı bile yok, sadece sahnede Tarkan, konserin dışarı yansıyan tek görsel kanıtı. Elbette bu insanlar bir müzik satın almıyorlar, bir “erişim” satın alıyorlar. Neden birbirlerine erişimin fiyatı bu kadar yüksek? Ve üçüncü soru:

3.  Tarkan bir müzisyen değil burada, sosyal bir çöpçatan. Tarkan’ın kanıta dayanmayan, söylentiyle çoğalan ve ilginç biçimde tolere edilen bir cinsel kimliği var. Bu cinsel kimlik muğlaklığa dayanıyor, Tarkan da kasten bunu besliyor.  Özellikle konsere gelen erkeklerin heteroseksüel bakışını göz önüne alırsak partnerlerinin sahnedekine olası cinsel hayranlığını yumuşatan bir şey. Tarkan’ın bedeni kendine gelen ışığı geri dağıtan bir ayna gibi. Tam da anlatmak istediğime uygun “Kuzu kuzu” şarkısı tuhaf bir metafora dönüşüyor. Ve dördüncü soru:

4.   Ne var “Kuzu kuzu” şarkısında? Youtube’a baktım, D-Marin konserinden en çok bu şarkının videosu alıntılanmış. Ana şarkı ya da merkez şarkı diyebiliriz buna. Şarkı  2001 yılında piyasaya çıkıyor, bestesi ve sözü Tarkan’a ait. 2001 yılında yeniyetme/genç olanlar bugün 40-50 yaşlarında. Konser biletlerini binlerce Euro ödeyerek erkeklerin ısmarladığını düşünürsek kendi parasını harcayan (partneriyle beraber) kemale ermiş zengin erkekler. Şimdi bu erkekleri Kuzu Kuzu şarkısının zamanına geri götürelim. Şarkının sözleri cinsiyetsiz, ama Tarkan söylediği için yeni kuşak erkeğin iradesinin kırıldığı yalvarış moduna geçtiği bir teslimiyet başlangıcı olarak okuyabiliriz şarkıyı. ‘Kuzu kuzu geleceksin’ diye kalıplaşmış bir söz öbeği var zaten. Ne tam hakaret, ne tam kehanet olan, diğerinin teslimiyetini önceden dileyen sitem; aslında diğerinin direncini küçümseyerek. Ama bunu tayin de ederek: Geleceksin! Tarkan’ın Kuzu Kuzu’su bu güçlü serzenişe uysal bir cevap gibi. Şarkı aynı zamanda dans figürleri içerdiği için “kuzu” masumiyetin ve teslimiyetin metaforu olmaktan çıkıyor dinleyenlerin ortak ritmine de dönüşüyor. Yani şarkı kendi sözüne çok da sadık değil. Ben kuzu kuzu geldim, sen de kuzu kuzu kabul edeceksin demeye getiriyor… Tarkan eski şarkılarıyla yaşayan biri. Pek az müzisyen hâlâ eski şarkılarıyla ayakta duruyor.  Şarkının tekrar söylenmesi nostaljik bir geriye dönüşten çok, Tarkan’la yaşlanan kuşağın eski gençlik günlerini yeniden yaşaması anlamına geliyor. Tarkan’ın ilk yıllarında söylediği Şımarık, Şıkıdım, Dudu gibi şarkıların bedensel bir hafızası var. Tarkan iyi bir sahne şarkıcısı, şarkılarının sözünden ya da bestesinden çok bedensel repertuarı önemli. Konser gibi ortamlarda bu bedensel repertuar (bedensel hafıza) insanların teklifsiz biçimde birbiriyle yakınlaşmasını da sağlıyor. Ve beşinci soru:

5.   Bu tür özel konserler insanları nasıl yakınlaştırıyor? Tarkan’ın bedeni sahnede nasıl çöpçatan kıvamına geliyor? Genelden başlayayım,  öncelikle kitlesel açık hava konserlerinin insanları nasıl yakınlaştırdığından. Bu konuda yapılmış araştırmalar var. Avustralya’da 2005-2008 arası müzik festivallerine katılan 5000’den fazla gencin davranışları izlenmiş. Araştırmada yeni ve casual (gündelik seks) ilişkilerin oranı kayda değer. Daha çarpıcı olanı 862 festival katılımcısıyla yapılan başka bir Avustralya araştırması. Katılımcıların %52’si dating app (arkadaşlık uygulaması) kullanıyor. Festival sırasında bu uygulamanın kullanım yoğunluğu daha fazla. Kıyaslamayla devam edeceğim. Vereceğim örnekler bir başkası olma imkânının değişik versiyonları. Mesela yeni partnerleriyle tiyatro ve sinemaya giden izleyiciler birinde sahneye birinde perdeye bakarlar. Bedensel temas sınırlıdır. Ama burada diğer insanlara bakmayla ilgili aidiyet sınırı daha önemli. Bakışı aidiyetin bir test basamağı olarak düşünürsek eğer bulunduğunuz ortamda insanlara rahat bakabiliyorsanız o mekânla aidiyet bağınız güçlüdür. Aynı filmi ya da aynı oyunu eş zamanlı izlemek ise tersine bu bakış rejimi yüzünden kimseye aidiyet duygusu bağışlamaz, ancak önünüzdekinin ensesine bakabilirsiniz. Sizin partnerinizle yakınlaşma arzunuz baştan tecrit olmuştur. İşte açık hava konseri bu kısıtlı bakış rejimini değiştirir. Amaç sadece izlemek değildir, bedensel katılımla birlikte eğlenmektir. Konserde herkes sadece sahneye “bakan” değil hareket eden bir topluluğa dönüşür. El kaldırmalar, şarkıya eşlik etmeler, dans, bakışın sahneyle diğer insanlara gidip gelmesi, diğer bedenlerin erotik ayartıcılığını herkesin kendi partnerinde yeniden üretmesi, bedenlerin birbirine kaçamak dokunuşu, göz koymalar, mimlemeler… izleyici sahne ilişkisi izleyici ile izleyici yakınlaşmasını içine alır. İzleyicinin kendisi de izlenebilir hale gelir. Hatta belirli anlarda sahne ikinci plana düşer.  Partner olanlar dışında insanlar birbirleriyle tanışmasalar da erotik aşinalıkla herkesin birbiriyle benzerlik kurduğu durum. Herkes kalabalığın bir parçası, sınırlar daha geçirgen. “Bir başkası olma imkânı” bir başkası üzerinden yine kendi olma imkânıdır aslında. Şimdi baştaki sorumuzu tekrarlayalım: “Tarkan’ın bedeni sahnede nasıl çöpçatan kıvamına geliyor?” Tarkan’ın cinsel kimliği “muğlak” dedim. Buradaki “muğlak” belirsiz değil, belirsizliği sürdürme niyeti. Tarkan’ın sahnede dans ederken yaptığı figürler bu muğlaklığın yaydığı cinsel çağrışımlarla dolu; hem erkeksi hem dişil, hem oyunbaz, hem baştan çıkarıcı. Cinselliğin bu kategorik belirsizliğinden ortaya çıkan bu sahne performansı her tür cinsel eğilime bir pay bırakıyor. Ve altıncı soru:

6.   Tarkan’ın cinsel muğlaklığı neden bu kadar pahalı? Bu yazıyı yazarken yine Youtube’ta Gel Konuşalım adlı programda Mehmet Üstündağ adlı magazincinin haberini dinledim. Bizzat kendisi konserden önce oteli gizli müşteri gibi aramış. Konsere katılmak için en az iki gece konaklama şartı varmış. Oda+kahvaltı+konser paket fiyatını 500 bin TL diye söylemişler. Herkesin partneriyle katıldığını düşünürsek kişi başı 4500 Euro. Bazı zenginler için çerez parası. Ama bunu birtakım zenginlerin içlerinde uhde kalmış Tarkan tutkusunun tatmini için bir sonradan görmenin müsrifliği olarak yaftalarsak yanılırız. Belki yine sonradan görmelik ama başka türlü. Dört tür seçicilik var burada. Tarkan seçimi, ekonomik seçicilik, mekân (mahremiyet) seçimi. Dördüncüyü sona bıraktım, konsere katılan insanların karşılaşmasıyla gelen seçim. Tarkan bedeni üzerinden farklı erotik tahayyüllerin aynı mekânda buluşması. Önceden tanışma yok, nedensellik tam tersine işliyor, benzeşme ve aşinalık paranın sağladığı bu filtreleme sayesinde gerçekleşiyor.

 

Yalnız şunu ekleyeyim: Yazının başlığına "Seri katil Ekonomisi" deyişim seri katillerin öldürme eylemlerinin aynı zamanda cinsel eylem oluşundan. Seri katillerle empati kuramazsınız, bu yüzden seri katil gözüyle yazılan bütün öyküler, romanlar başarısızdır. Ama seri katilleri anlayabilirsiniz.

 

Bu arada otelin sahibi Ferit Şahenk’miş.

 

 


 

 

18 Ağustos 2026 Salı

BİR NABZIN BİRKAÇ SAHİBİ


 

Bugünlerde evden taşınmış olmamız gerekiyordu. Uzadı.

Üst kat çaprazımızdaki dairenin sahibi binanın kentsel dönüşümüne itiraz etmiş. Orada neredeyse bitkisel hayatta hasta yaşlı adam ve bakıcı kadın kalıyor. İtiraz edenler adamın doktor olan iki oğlu. Galiba biri profesör. Muhtemelen babalarına kendi evlerinde bakamayacaklarını düşünüyorlar, kiralar da fahiş olduğu için babalarını ne kadar o evde tutabilirlerse o kadar iyi. Bizim de canımıza minnet. Bakalım nereye kadar? Alt komşumuz S. Hanım en az yılbaşına kadar otururuz diyor. Bizimle hemhal. Gerçi bizim için taşınmak İstanbul’a veda demek.

‘Gitme kal bu şehirde.’ Kalamam, vaziyeti görüyorsun.

İki haftadır sabah saat 6 civarı yukarıdan “Tak!.. Tak!..” sesi geliyor. Yaşlı adamın evinden. Daha önce ses sabahın 9’unda başlıyordu. İlk başta sesin bizim hizamızdaki üst kattan geldiğini sanıyordum. Bir dakika süren ritmik bir ses, sanki biri havanda bir şey dövüyor. Bir insan sabah sabah havanda ne dövebilir ki böyle? Kafamda kurmuştum, üst katımızda oturan yaşlı kadın her sabah şaşmaz biçimde aynı saatte kendine sarımsak kürü hazırlıyordu. Zaten televizyonunun sesini fazla açtığı için bir nefretim vardı kendisine, şimdi de havanda sarımsak balesi nefretimin üzerine tüy dikti. Sadece sesten söz etmiyorum, buna sarımsağın kokusunu da ekleyin. Yani koku ben duymasam da imgesel olarak var. Kadına yakıştırdığım bu. Var oğlu var, çünkü sarımsak kokusundan tiksiniyorum. Bu konuda Drakula gibi hassasım. Ne sanıyorsunuz Drakula zevk sahibi adamdı. Efendim, biliyorum şimdi bana sarımsağın faydalarını saymaya başlayacaksınız. Olabilir. Bana sarımsağın tüm dünya mutfaklarını işgal etmesi ilginç geliyor. Tabi burada “işgal” derken her yemeğe konmasının ötesinde baskın aroması sayesinde her yemeği kendisine benzetmesi kastettiğim. Neyse sarımsak konusundan çıkıyorum, üzerine konuşurken bile midem kalktı… Meğer “Tak!.. Tak!..” sesi yaşlı kadından gelmiyormuş, üst kat çaprazımızdaki bakıcı kadından geliyormuş. Havanda sarımsak değil ilaç dövüyormuş. Bakıcı kadınla üç ay önce apartmanın girişinde karşılaştığımda söylemişti: ‘Belki rahatsız oluyorsunuzdur ama yapmak zorundayım.’

Önceki gün merdiven sahanlığında gördüm yaşlı adamı, tekerlekli sandalyesindeydi, oğlu ve bakıcı kadın yukarı çıkarıyorlardı (binada asansör yok). Çok zayıftı, ağzı ve gözü açıktı, katotonik bakıyordu. Şöyle düşündüm: Bakıcı kadının işi yaşlı adamın sağ kalmasına bağlı. İşini doğru yapmakla ilgili bundan iyi motivasyon göremiyorum. Çıkar ilişkisinin kusursuz hali. Çıkar ilişkisinde yaşlı adam yok elbet, o bitkisel hayatta. Adamın oğullarının vicdanı, bakıcı kadının maaşı ve bizim kalma süremizin uzaması. Çıkarın ideal kombinasyonu bunlar.

Yan komşumuz iki daire taşındı. Üst katımız da taşınacak gibi, eşya sürüme sesleri geliyor. Eğer onlar da taşınırsa değme keyfime müstakil bir evde oturuyormuşuz gibi olacak. Ne müstakil evi, konak konak!

Bazıları “konak “ sözcüğünü çok seviyor. Bir şair vardı, sanki konakta büyümüş gibi bir şiirinde konak konak deyip durmuştu. Sözcüğün itibariyle (semantik yükselme) türeme özelliği birbiriyle uyumsuz halbuki. Göçerlerin söylediği gidek gelek gibi şuraya konak deyişine benziyor (tabi isim haliyle sığınak, durak, barınak gibi). Bu mantıkla gecekondu yerine kestirmeden konak dense yeriydi. Konak, villa, malikane, köşk… emlakçılar da çok sever bu sözcükleri. Neyse birkaç ay da biz sevelim, giderayak konakta kalıyoruz. Hatta hayal gücümü bir tık yukarı taşıyorum, herkes binayı boşalttıktan sonra yıkım başlayana kadar tek başıma kalıyorum burada. Sessizlik sadece sessizlik. 



1 Ağustos 2026 Cumartesi

Ben Sadece Ben Değilken...


 

Ben Lerner'in Transkripsiyon romanına yeni başladım. Yavaştan alıyorum.

Romanın orta yaşlı isimsiz anlatıcısı, üniversiteden hocası da olan 90 yaşlarındaki Thomas’la söyleşi yapmak üzere kent değiştirir, bir otele yerleşir. Thomas’la iletişimini daha önce hep e-posta yoluyla yapmıştır. Randevu için ona ilk kez telefon açacaktır. Huzursuz olur, kendi kendine sorar:

“Arama konusunda garip bir tereddüt içindeydim; telefonda hiç konuşmazdık. (…) Neden onun cisimsiz sesiyle kısaca karşılaşmaktan, cisimleşmiş sesiyle saatler geçirmeye kıyasla daha fazla geriliyordum?”

Kahramanımız tedirginliğine rağmen kabuğunu kırıp Thomas’ı arıyor. Biz arama eşiğini atlamayalım dönüp  sorunun peşinden gidelim.

Aşkın başlangıcında da vardır bu. Aramak yerine sorumluluğu tesadüf Tanrı’sına yükleme arzusu. (Tabi tesadüfte de eşitliği bozan ilk fark eden olup olmamak önemli bir ayrıntı; tanışan ama samimi olmayan kişilerin sokakta karşılaşınca birbirini görmezden gelmeleri de o ilk temas kurma izleniminden kaçma çabası değil midir?)


Birine telefon açmanın yarattığı gerilim… bu soruyu yapay zekaya sordum (hem ChatGBT’ye hem Gemini’a). Düşündüğüm şey ikisinin de cevaplarından farklı. Yoksa yazmazdım zaten.

Konuyu sadeleştirmek için, birine telefon açarken hiç gerginlik duymayanlardan yola çıkmak iyi bir yöntem. Örneğin, pazarlamacılardan, anketörlerden, bir şirket adına arayanlardan. Onlar neden gerginlik duymazlar? Çünkü kendileriyle aranan kişi arasına bir dolayım koyarlar, kendileri elçidir sadece (kendilerini yok etmişlerdir). Direkt aramada ise arayan aranan ilişkisi başlar, kendisini otomatikman diğerini arayan olarak belirlemiş olur. Davetsiz birinin diğerinin kapısını çalması gibidir bu. Hayır, bu benzetme olmadı. Sese odaklanalım, sadece sese… diğer duyum organlarını iptal eden ve varlığı sese indirgeyen aşırı kendilik haline. Hem geri kalan duyum organlarının eksikliği hem aşırı kendi olma hali çelişki değil mi? Değil. Çünkü tamamlanmayı ses üzerinden diğerine devrediyorsun. Varoluşun bütün yükü sesin üzerinde…

Romanın isimsiz anlatıcısı gitmeye hazırlanırken telefonunu klozete düşürüyor. Benim için özel bir çağrışım,  empati duymamam mümkün mü? 

Telefonsuz “ben” nasıl bir ‘ben’dir? Bu arada yazarın adı da Ben. Yani isim zamir arasında sözcük oyununa açık retorikten yararlandığımı bilin diye söylüyorum.

Ne demişler “Futbol sadece futbol değildir.” Ben sadece ben değildir. 

Şarkı sadece şarkı değildir.

Marmaray Sirkeci durağının son yürüyen merdivenini çıkacaktım, sahanlıktaki müzisyen öksürerek birkaç kez boğazını kazıdı, suyundan bir yudum aldı,  neyini ağzına götürdü… tam o anda bu şarkı benim olsun dedim içimden. Ayağımı hareket halindeki basamağa attığımda neyin daralıp genişleyen derin dehlizden gelen sesi peşimden yetişti, ‘Kızıl bir goncaya benzer dudağın’ çalıyordu iyi mi.  Tesadüf Tanrı’sından benim payıma düşen mucizeye bak! Şarkı sarhoş etti beni. İstasyonun çıkış gölgeliğinde oyalanıyorum, yürümüyorum, şarkı bitene kadar kendi eksenim etrafında dönüyorum ve dönüyorum… encik mençik… Mısır Çarşısı’na varmadan sol tarafımda çay bahçesi; gayriihtiyari bakıyorum oraya, bir karartı, gözümden düşen sarkıt gibi, bir kez daha bakıyorum.

Yazmak içinde mektup olan şişeyi okyanusa atmaktır. (Ah! Biri bu sözü çoktan söylemiştir.) Şimdi içinde mektup olan şişeyi okyanusa atmak için vapurun güvertesinde duran yalnız bir tayfayım. Neyi bekliyorum? 








25 Temmuz 2026 Cumartesi

BATI


 

 “‘Batı' kavramının mefhûmu

'kapitalizm, emperyalizm ve liberalizm'

olarak çerçevelenirse

gelecekteki her felsefî araştırma

Batı'yı 'insanlık için bizâtihi bir sorun'

olarak kabul edip incelemeli

ve her tür araştırmasına

bu 'en temel ilke'den hareketle başlamalıdır.”

 

Yukarıdaki sözün sahibi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu. Şu an İstanbul Medeniyet Üniversitesinde felsefe bölümünde öğretim üyesi.

On beş yıl kadar önce bir hafta sonu açık öğretim lise sınavında gözetmen olarak görevliydim. Benimle birlikte bir imam hatip lisesi müdürü de. Şansımıza engelli öğrenci sınıfına düştük. Sadece biz ve görme engelli bir öğrenci var. Müdürle dönüşümlü olarak soruları okuyoruz çocuk cevaplıyor. Soruların arasına kendi yorumlarımızı yapıp gülüyoruz, çocuğun doğru şıkkı işaretlemesinde küçük ipuçları da içeriyor bu yaptığımız. İşimiz erken bitti, Müdür gel sana yemek ısmarlayayım dedi. İstinye’deyiz. Tanıdığı bir lokantaya götürdü beni. Laf aralarında benim solcu olduğumu öğrendi. Konu, Allah var mı yok mu? Hem yemek yiyoruz hem konuşuyoruz. Yemeğin hatırına esnek olacak değilim dedim, Allah yok. Ben anlattım, o anlattı. Sohbetimize İstinye sahilinin kaldırımında öte baş beri baş devam ettik. Vedalaşırken ya hocam kafamı karıştırdın dedi. Bence dedim daha çok iman edeceksin, bunun için bana muhtaçsın. Elimi güçlüce sıktı (bunu hatırlamam tuhaf) sana birini önereceğim dedi, Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, internette makaleleri var bir okuyun. İsmini bir daha tekrarladı.

Dün aklıma geldi, baktım Facebook’ta hesabı var İhsan Fazlıoğlu’nun. Yukarıdaki sözü de dört beş gün önce paylaşmış.

Daha “Batı kavramının mefhûmu” diye başladığı sözüyle çam devirmiş. Kavramla mefhûm eş anlamlı çünkü. Ama bu hatayı ona yaptırtan cahillik değil, Osmanlıcanın ideolojik marka haline gelmesi. Bu yapay üslup dürtüyle kaleminden düşüyor. Buna ne denir? Hadi ben de Osmanlıca söyleyeyim: galat ı fahiş hata (unutmadan galat ve hata aynı anlamda)…

İnsanlık için bizatihi sorun olan Batı’yı 'kapitalizm, emperyalizm ve liberalizm' olarak çerçeveleyecekmişiz, bu en temel ilkeymiş. Bu sözde öyle bir performatif çelişki var ki, tam bir çıkmaz. Sanki sadece gerçeğin kendisi değil 'kapitalizm, emperyalizm ve liberalizm' kavramları da Batı’dan gelmemiş gibi. Onca eğitim alıp, onca kitap okuyup onca kariyer yapıp yine cahillikte karar kılmakla ilgili bir tercih bu; güdüsel aidiyet eğilimi… aynı ifade içerisinde epistemolojik körlük, aporia, oksidentalizm (oryantalizmin tersi) adına ne derseniz. Benzetme yapmadan duramıyorum: Birinden alıp duvarına astığı levhayı öfkeyle çıkarırken yine aynı kişiden daha önce aldığı tornavidayı kullanmak, Yahudi mallarını boykot ediyoruz diye çağrı yaparken bunu yine bir Yahudi’nin sahibi olduğu Facebook’ta yayınlamak, Plastik ambalajlı “Doğaya Dönüş ve doğallık” kitabı satın almak… gibi gibi gibi…

Dikkat edin bir öfke, nefret var bu düsturda. Batı düşmanı bu adamların “Batı” derken kafalarındaki imge tamamen yerli. Öfke duydukları Parisli, Berlinli, Londralı biri değil. Yan komşuları, sempozyumda tartıştıkları meslektaşlarından biri, bir yazar. Gerçek Batılı değil yani. Gerçek Batılıyla karşılaştıklarında süklüm püklüm olurlar (aksine gubarsalar bile bunu fark etmelerini istedikleri kişiler yerlilerdir), onlarla tanışmada, yan yana görünmede öncelik almaya bakarlar. Ama aynı “Batı” ortak bir hayali düşman olarak sağ ve solun iç savaşını da önlüyor. Bunun daha gelişmişi “İsrail” kavramı.

Dostoyevski’nin, Attila İlhan’ın, Kemal Tahir’in “Batı” başlıklı kitapları var elimin altında, bu yamuk psikolojiyi derli toplu anlatmak istiyorum ileride. Bakalım.

 


 

 

21 Temmuz 2026 Salı

Sahte AŞK Romantizmi




 

Geliriyle harcaması arasında uçurum olan bazı kadınlar… Kredi kartı borcuyla sürdürülebilir bir yaşam değil bu. Yıllardır bir şekilde karşıma çıktılar; tanıdıklarım oldu, tanıdıklarımın tanıdıkları, duyduklarım. Sosyal medya zaten teşhir yeri. Yani bir hayatta kalma stratejisinden söz etmiyorum.

Modern bir utanç kayması var burada.

Alt sınıf olarak görünmenin utancı “hafifmeşrep” görünmenin utancından daha baskın. Ama sahte romantizm her şeyin üzerini örtüyor. Öte yandan elemanımız sahici bir aşk yaşadığı illüzyonuna da kapılabiliyor. 

Hiçbir zaman bu kadınlara nereden geliyor bu değirmenin suyu diye sormadım. Ne haddime!

Biliyordum ve görmezden geldim. Aslında suskunluğum sacayağını tamamlayan genel terbiyenin parçasıydı (siz bunu suç ortaklığının diye okuyabilirsiniz).

Bunun cevabı orta sınıf ve üstü yerli-milli erkekler. Genellikle evli olanlarından. Onları standart kazançlarından daha fazla değer üretmeye motive eden arzu/hırs otomobillerinin şoför mahalline bir kadın atmak. Aslında bu karşılıklı arzu Türkiye ekonomisi demek: Talep yaratıyor.  Kaçamak cinsellik bonkördür (siz bunu hayırseverdir diye de okuyabilirsiniz)…

Yaygınlık derecesi?..

Bence çok yaygın. Sınıflar arası uzlaşma sağlıyor. Gelir dağılımını düzenlemesi de cabası.

Kadın story atıyor. Kendi kurgusal hayatının pazarlamacısı.

"Story atmak"; İngilizce söylenişi "to post a story", motamot çevirisi bir hikaye paylaşmak, bir hikaye yayınlamak. Ama Türkçe kavramsallaştırması davranışın yapaylığına cuk oturuyor. Konum atmak, imza atmak, oltayla yem atmak, iki tek atmak gibi. Ya da erkeğin şoför mahalline kadın atmasına nazire. Hızlı, gamsız, hayta. At ve etkisini seyret (siz bunu hızlı tüket diye de okuyabilirsiniz). 

Şehri terki diyar eden hareket halinde otomobilin camından görüntü, arka fonda müzik, sahilde kamp ateşi… görüntülerde sadece kadın var, ama bunları çeken biri daha var, kadın kutsadığı imajına bir sponsor (=sevgili) bulmuş, o kadraja girmiyor. Sadece sezdiriyor. ‘Mutluyuz.’ 

Sinsi bir ideoloji bu. Her kılığa girebilir. Mezhebi geniş. ‘Hak Teala akıllarını ser i şeriflerine avdet eyleye!’ Amenna ve saddakna.

Peki aşk?

O çok uzaklarda. Toprağı bol olsun.

 

 

 


 

 

17 Temmuz 2026 Cuma

Dolandırmak




 

Vaktiyle “Aldatmada 'doğru'yla ilişki korkuya dayalıyken, kandırmada utanca dayalıdır...” diye aldatma ile kandırma arasında bir ayrım yapmaya çalışmıştım. Nadasa bıraktığım bir girişti sadece. Peki dolandırıcı hangi kategoriye girer?

 

Dolandırıcılık hak ettiği tanım için ekonomide olduğundan çok -yani nesnesi para olandan çok- belki de nesnesi sözcükler olan şairler üzerinde daha görünür haldedir. Düzeltiyorum daha derinlemesine çözümlenebilir halde demem gerekirdi. İntihal yapan şairleri kastetmiyorum, bu hep var. Kastettiğim diğerini etkilemeye bağımlı “şair”ler. Ne de çoklar. Memlekette dolandırıcıların çokluğuyla bu tür “şair”lerin çokluğu arasında koşutluk kurulabilir.

Etkileme “duygu” yaratır. Duygu derken Türkçede olduğu gibi tek sözcüklü veya eş anlamlı (=his) sınırlılıkta düşünmeyelim. Neyse burayı atlıyorum.

Dolandırmada hile ve yalanla çıkar elde etmek akla gelir. Dolandırıcılığın bir kişilik sorunu olduğu Saul Bellow’un Günü Yaşa romanını okuyunca dank etti. Bir çıkar söz konusu ama dolandırıcının çıkarla ilişkisi ne? Bu gizemli soru benim için Bellow’un romanında Dr Tamkin’i tanıyınca açıklığa kavuştu. Onun bıraktığı yerden kendi sorumu sordum. Bellow ne demiş önce ona kulak verelim:

“(Dr Tamkin konuşuyor) Para kazanmak saldırganlıktır. Her şey burada bitiyor. Tek bir işlevsel açıklama var. İnsanlar piyasaya öldürme amacıyla geliyorlar. ‘Turnayı gözünden vuracağım’, diyorlar. Bu tesadüf değil. Birini öldürmeye gerçek cesareti olmadığı için buna bir simge buluyor. Para. Onları hayallerinde öldürüyor(…) Ben psikolojik bir şairim.”

Dr Tamkin parayı cinayetin ikamesi olarak düşünüyor. Bu işin sonu. Asıl bağımlılık yapan şey ortalarda bir yerde olmalı. Hem tatmin eden hem de o tatmini yok eden kısa süreli varoluş. Özerk bir bölge.

Gözümün önüne Haluk Levent’in ilk tanışmalarında avukat Ece Güner’e çiçek götürdüğü sahne geliyor. Ontolojik temas anı. Haluk Levent birine güven vermenin hazzını tam o anda yaşıyor. Güven onun hilesi;  kısa sürmesine rağmen güvenilir biri olmak, kendini saf, güçlü, sevilmeye değer biri olarak görmek... kendinden bir eser yaratıyor. Bir rol evet ama kılığına girdiği kişiyle özdeşleşmeyi beceriyor. Bunu ancak kendisi de gerçek bir kişi olmadığı için beceriyor. Dolayısıyla takas anında  kendinde yarattığı bu “erdem”li kişiyi terk etmesi çok kolay. Bir tür kendini cennetten kovma hali. Ama o cenneti yaşıyor da. İşte bu ara istasyon dolandırıcı bağımlılığının çekirdeğini oluşturur.

 Dolandırılanların dolandırıcılığı ayrı bir konu.


(1) Saul Bellow, Günü Yaşa, s. 79-80, İletişim Yay. 2006, İst.





28 Haziran 2026 Pazar

Hileli Sevinç


 

Cüneyt Özdemir’in Dünya Kupası’ndan çoktan elenmiş Türkiye’nin ABD’ye attığı son dakika galibiyet golüne sevinme hali...

Bizzat X’te Cüneyt Özdemir’in sayfasına gittim. Aynı videoyu beş kez paylaşmış, “Zırdeliyiz biz :))” başlığıyla ikinci paylaşımının tıklanma sayısı 7 milyona yakın.

Bir temsiliyet var bu “sevinç”te ve çok yönlü.

Bir kere bu bildiğimiz sevinç değil. Bilirsiniz sevinç en kolay taklit edilen duygulardan biri. Dolayısıyla buradaki duygu temsilini, taklit etmenin öz bilinciyle paslaşan duygu olarak düşünün. Bu duyguya bir ad buldum ama onu sona sakladım. 

Bu sevinç, sahici sevincin olması gereken koşullarından yoksun: ABD takımı bir üst tura çıkmayı garantilemiş, Türkiye’ye karşı yedek futbolcularını oynatmış (saydım 8-9 as oyuncusu yoktu) Türkiye altı gün önce Paraguay’a yenilerek çoktan elenmiş. Öyle ya mevtanın haftası dolmadan yastan sevince bu hızlı geçişin müsebbeb ül esbabı ne?

Kameranın doğal çekimi stadyumda gol anıyken biz Cüneyt’in sevincini izliyoruz. Yani kadraj Cüneyt’in sevincine hazırlanmış. Nasıl bir “sevinç” bu? (Siz bunu nasıl bir taklit ya da nasıl bir performans diye de okuyabilirsiniz.) Yine de kendimle çelişme pahasına söyleyeyim bir sevinç bu. Çünkü sevinç; hasetten, hınçtan, eziklikten vb de gelebilir. Ama burada ille sahici bir sevinçten söz edeceksek, kamera kurgusunda beklenen anın gelmesiyle ilgili bir sevinç bu: ‘İşte oldu! Çek… çek… beni çek…’ sevinci.

Bu sevinç CÖ’nün bedenine ne yapıyor biraz da onu gözlemleyelim. Videodan anladığım kadarıyla CÖ maçı locadan izliyor. CÖ yumrukları sıkılı “Gol!.. Gol!..” diye bağırırken daha videonun ikinci saniyesinde dönüp solda sessizce duran iki adama bakıyor. O adamlar Amerikalı olabilir, başka ülkeden tarafsız gazeteciler de, CÖ’nün onlara nasıl diyeyim bir ‘Geçirdik mi!’ bakışı fırlatması var ki… ve hemen ardından yukarı kaldırıp yanlara açtığı kollarıyla beden hacmini genişletmesi; hiç CÖ’den beklemeyeceğim bir davranış. İlahi CÖ. Şöyle anlatayım: CÖ tipi bedenler hiç risk almamıştır, hiç gerçek kavga etmemiştir, bırak kavgayı kavga edenleri ayırmaya bile yeltenmemiştir, dalgaların arasında veya durgun sularda hiç taş sektirmemiştir, ağaca tırmanmamıştır… uslu protokol bedenlerdir bunlar. İşte CÖ’nün bedeni kendi protokol hapishanesinden firar eden beden. Ne kadar da eğreti. O yumruk sıkmalar savurmalar, o bağırmalar, tuttuğu gladyötörü alkışlayan varlığından çıkmış soylu ergen gibi CÖ.

Stadyumda kamerayı kendisine çeviren CÖ, videosuyla ne yaptığını biliyor, hadi beni izleyin çağrısı bu (kahve molası verip dışarıda birkaç işimi hallettikten sonra baktım ki bu saat itibariyle tıklama sayısı 7 milyonu geçmiş). Bu izlemelerin çoğu linçleme elbette ama gerçek anlamı göstermek olan sahte milli coşku hissini de katarsak tek hakikati var: ‘Yaşasın izleniyorum!’ Taklit-sevincin göstermediği, üzerini örttüğü sevinç. Kontrol bende duygusu baskın gibi görünüyor değil mi? Hayır. Kontrol kimsede değil. Sosyal medya algoritması duyguların içeriğine bakmaz, “negatif sermeye” linçlenmeyi bile yakıta dönüştürür.

Aradığım adı Tiffany Watt Smith’in Duygular Sözlüğü’nde buldum: “HWYL” Galce bir sözcük. Düz anlamıyla tekne yelkeni demekmiş. Ani bir rüzgârla teknede uçarmış gibi hissetme hali. Zaten “Hwyl” ‘Hu-iil’ diye okunan yansıtmalı bir sözcük. İnsanın tıpkı yelkenliye aniden vuran rüzgarı kendi gücüymüş gibi soğurması. Golün kaleye girdiği anın aslında “Goooolll!..” diye bağıran CÖ’nün tam o an kendisini kamera tarafından kayda aldırma başarısı olması... Hu-iil CÖ.

 


24 Haziran 2026 Çarşamba

Irgatın Dönüşümü


                               Gregory Myasoedov, Tırpancılar (1887)


IRGATIN DÖNÜŞÜMÜ

Fındık ocaklarının altında ot kesme işi. 

Lisedeyken yaz aylarında birkaç gün de olsa yaptım. En çok kerenti kullanıyorduk (Karadeniz’de “kirinti” deniyor ben genel adını yazdım). Sapı ve bıçağı tırpandan küçük; arazi eğimli ve fındık ocakları arasındaki mesafe kısa olduğu için manevrası tırpana göre daha kolay. Ama yorucu, dikkat istiyor. Arazinin düz ve ferah olduğu yerlerinde ise gelsin tırpan. İşin en sevdiğim kısmı. Tırpanla ot biçmek benim için bir tür hipnozdu. Anlatmasam olmaz, izninizle hüdayinabit kendime yol veriyorum burada:

İlk başta muhakkak bir öğreten olmuştur, zaman zaman uyarılmışımdır. ‘Bak şöyle tutacaksın, kolunu hareket ettirme, belinle birlikte yay çiz…’ Çabuk alıştım, bu net. Bir akışı var, bir ritmi. Ama eylemin fizyolojisini ve niyetini anlatmam için önce bir ayrım yapmam gerek, tırpanla yabani ot biçmekle tahıl hasat ederken biçmek arasında. Yakacak odun kesmekle marangozun tahta kesmesi arasındaki fark gibidir bu. Birinde özenmediğiniz için daha özgürsünüzdür. Tahıl biçmek mukaddes, geometrik bir kusursuzluk ister, birlikte çalıştığınız insanlarla uyum. Her tırpan darbesini arkadan gelenlerin bağ/yığın yapabilmesi için otları aynı yöne yatıran belirli bir açıyla vurmalısınız. Sizin ritminiz tüm çalışanların ortak ritminin alt tekrarıdır sadece. Biçme eylemi üretimin kendisidir, taneleri ziyan edemezsiniz. Fındık bahçesinde yabani ot biçmek ise kaosa karşı bir saldırı gibidir, düzen kesilen otlar toplanınca sonradan gelir. Korunması gereken hasat yoktur. Balta girmemiş ormanda palasıyla yol açarak yürüyen biri gibisinizdir. Tabi kısa günün kârı yaban çileği, mantar vb duraksamaları dışında. Kesilen ot sağa yatmış sola yatmış hiç önemli değil. Bedenin kendi özerkliği içinde bulduğu bir ritim bu. Tango yapar gibi estetik bir tarafı da var. Ayaklar omuz genişliğinden birazcık daha açık, sağ elinizi kullanıyorsanız sağ ayak geride (boksör duruşu gibi), sırtınız dik, kollar hafifçe bükülü, tırpanın bıçağı yere paralel, sanki yerle arasında manyetik alana riayet ediyormuşsunuz gibi teğet yükseltide... ve bıçak ağzının otu kesmesiyle bıçak sırtının saplara sürtünmesinin tek ses haline gelmesi: “Çışşşsz… çışşsz…” İşte o temasın hipnoz etkisi bütün bu beden salınımını yürütür. Sola doğru işini bitiren tırpan yine aynı yer seviyesinde yay çizip başlangıç konumuna dönerken boşa çıkan sağ ayak küçük bir adım öne ilerler, sol ayak onu takip eder. Yorulurdum. Arka cebimden biley taşımı çıkarır bıçağın ağzını bilerdim. Bileyleme eyleminden çiftanlam yaratırdım, o an daha çok dinlenmek anlamına gelirdi. İşin tuhafı terimin soğuması rüzgarı hissetmemi sağlardı, sanki daha önce yokmuş da o an esmeye başlamış gibi. Tırpanın liseden sonra gittiğim Almanya’da faydası oldu bana. Bir Alman müteahhidinin yanında kaçak işçi olarak çalışıyordum, o günkü işimiz otobanların kenarlarındaki otları kesmek. Güneşin altında hipnoza kapılmış, otları kese kese gidiyordum. Neden sonra arkama bir el dokundu. Bir Alman işçi “Yavaş, yavaş!..” dedi bana, “sen böyle çalışırsan biz de çok çalışmak zorunda kalırız.” Baktım meister (ustabaşı) yoktu, adam haklıydı. Biley taşımı çıkardım, tırpanımı biledim. Tırpanla ilgili bir hikâyem daha var ama o kalsın. Konuyu dağıtmayalım “Irgatın Dönüşümü” dedik.

Düz tırpan motorlu tırpan olunca ırgat da dönüştü, ırgat tırpan operatörü oldu.



Bugün ele güne karşı yapayalnız evin yakınındaki parka doğru yürüyüşe çıktım. Hava güzel, rüzgar cepheden esiyor. Hem yürüyorum hem nefes egzersizleri yapıyorum. Bir doktor arkadaşımın söylediği yöntemi deniyorum, yaptığım şey işaret parmağımı burnumun bir deliğine yaslayarak kapatırken başparmağımla burnumun diğer deliğini açıp kapatarak kesik kesik soluk alıp vermek, sinüs yollarını açarmış bu. Kedilerle selamlaşıyorum, keyfim yerinde. Derken bir motor sesi, bir motor sesi daha. Motor seslerine doğru yürüyorum. Yolun iki tarafında iki adam sırtlarında motor, yüzlerinde şeffaf maske, ellerinde eldivenler ve usandırıcı motor sesi!.. Ses yürüyüş tempomu artırıyor, uzaklaşıyorum oradan. Bir taraftan da düşünüyorum. Kentlerde park denen adacıklar aynı zamanda akustik sığınaklardır. Epey büyük bir park burası, buraya sadece yürümek için gelmiyorum, insanların zararsızlığını hissetmek için de geliyorum, mekânın sahipsizliği sessizlik de telkin ettiği için. En azından sabah saatlerinde diyeyim. Otları motorlu tırpanla biçmek insana hız, az zahmet, az zamanda çok iş yapmak gibi avantajlar tanıyabilir. Nihayetinde daha gelişkin bir teknoloji daha eski bir uygulamanın yerini alıyor. 

Ama ne pahasına? Parkın anlamını yok etme pahasına, park şantiyeye dönüşüyor. Kuşlar kaçar, kediler huzursuz olur, böcekler katliama uğrar. İnsanlar da itirazsız biçimde alışır. Motor sesi bir ideolojidir çünkü, daha önce söyledim bunu.

Aradaki farkı şöyle anlatayım:

Düz tırpanla ot biçen kimse işini yapan seyirlik bir zanaatkâr gibidir, kendi bulduğu ritim onu dalgınlaştırır; bakana da serbestlik veren bir dalgınlık. Astronot gibi giyinmiş motorlunun ise bir ritmi yoktur, şeffaf gözlüklerinin arkasında bizi görebilir, bir işgalci gibidir.

İşte ideoloji motor lehine bu farkı siler. Motor sesi, emeğin, çalışmanın, verimliliğin, iş yapıyoruz burada demenin bas bariton sesi haline gelir.

Bir köy özlemim vardı. 

Biliyorum, bu mevsimde Karadeniz köyleri tırpanlı motor sesleriyle delik deşik artık. Benim bir bahçem var gururunun aşağılık sesi. Gecikmiş modernleşmenin gürültülü görgüsüzlüğü, ya da intikamı.

Anna Karannina’da Tolstoy tırpanla çalışmayı Levin üzerinden anlatırken adeta bir meditasyon seansına sokar bizi. Bu yazıyı yazarken hatırladım bunu. Kütüphanemden aldım kitabı sayfalarını karıştırmaya başladım. Buldum! Üçüncü bölümün IV. kısmı. Hatta bu kısma tekrar dön diye kalemle üç yıldız işareti koymuşum. Anna Karannina bir başyapıtsa bu kısım ayrıca başyapıttır. İlgili yeri tekrar okudum. Ama tırpan “orak” diye geçiyordu. İçime bir kurt düştü, acaba yanlış çeviri mi? Elimdeki kitap Sosyal Yayınları’ndan Murat Aykaç Erginöz çevirisi. Hangi dilden çevirdiği yazılmamış. Aslında Rusçadan çevirisini yıllar önce okumuştum.  İnternetten Ergin Altay’ın İletişim Yayınları’ndan Rusça çevirisini buldum, evet yanılmamışım: Tırpan!

“İş sırasında, nereden, nasıl geldiğini anlayamadığı tatlı bir serinlik duygusu dolaştı bir ara kızgın, terli omuzlarında. Tırpanlar bilenirken başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Koyu alçak bir bulut tepelerine gelmişti, iri taneli bir yağmur başladı. Bazı köylüler kaftanlarının yanına koştular, giydiler. Bazıları da, tıpkı Levin gibi, bu tatlı serinliğin altında hazla omuzlarını kaldırdılar.”