Tanrı’dan
gelen “Öldürmeyeceksin!” emriyle değil. Tanrı zaten o işi kendisi hallettiği
için de değil. Aksine bu ikisi dinî öldürmenin paradoksunu yarattığı için. Yani
Tanrı adına öldürürseniz Tanrı öldürmüş gibi olur: İcazetli cinayet. Bütün
dinlerin cinayet mantığı aynı şekilde işler: ‘Sen öldürmeyeceksin! Ben Tanrı
adına öldürürüm. Benim öldürmem Tanrı’nın öldürmesidir.’
Tanrı kavramı devlet kavramıyla değiştirilebilir, fark etmez.
Karl Marx idam hakkında sistematik bir teori geliştirmedi, ama gazete makalelerinde (önce Neue Rheinische Zeitung, daha sonra New York Daily Tribüne’de) idam cezasına karşı çıktı. Marx şöyle bir sorudan hareket ediyordu: ‘Toplum neden suç üretir ve bunu neden öldürerek çözmeye uğraşır?’ İdamın yaygınlığı hakkında tarihsel atmosferi öğrenmek isteyenler Peter Linebaugh’un Londra İdamları kitabına bakabilirler. Şahsen okurken sinirlerim bozuldu.
Paris Komünü’nün ilk yaptığı işlerden biri giyotini imha etmek oldu. Ama Paris Komünü’nün idamı kaldırdığını söyleyecek kadar saf değilim. Komüncülerin giyotini yakması sembolikti, Fransız Devrimi’nin devlet terörü sembolünü yok etme anlamına geliyordu, ‘Biz onlar gibi olmayacağız!’ Paris Komünü başlangıçta hiç yargıla ve idam et anlayışıyla hareket etmedi. Kırılma noktası Versailles güçleri ilerleyip Komün’ün dağılacağı kesinleşince gerçekleşti. Pazarlık için tutulan rehineler öldürüldü. Yine de Paris Komünü’nün idam ettiği kişi sayısı 20. Yüzyıl sol devrimlerinde idam edilenlerle kıyaslanamayacak kadar azdı.
İdam cezasına radikal kaşı çıkış ne demek?
18. yüzyılda Cesare Beccaria’dan itibaren idam cezasına karşı çıkanların argümanları aşağı yukarı şunlar: Yaşam hakkı devlete devredilemez, ceza suçu engellemez (fayda ilkesi), idam edilenin masum olma ihtimali telafi edilemez, suçun ve cezanın siyasi iktidarlara göre değişmesi adil olamaz…
Bana göre başka bir şey daha,
Diyelim suçlu cinayet zanlısı olsun ve idam cezası alsın. Buna karşı elimde daha radikal bir reddiye var: Katil ile öldüren aynı kişi olabilir mi? Yani olayın öncesinde ve sonrasında.
Aklıma
Tarantino’nun Pulp Fiction’undan (1994) bir sahne geldi. Şimdi buldum o
sahneyi, yeniden izliyorum. Filmin The Gold Watch adlı bölümünde geçiyor.
Bahisçi Mafya, boksör Butch’u (Bruce Wills), bir maçta yüklü para karşılığı şike yapması için zorlar. Butch, rakip boksöre yenilecektir. Ama aksi olur, Butch rakibini nakavt eder ve biraz da böyle onur kırıcı bir anlaşmanın intikamını almak için yumruklarında aşırıya gider. Hızla eşyalarını alarak yarı çıplak salondan kaçar, hemen bir taksiye atlar. Taksi şoförü bir kadın. Adı Esmeralda olan kadın boks maçını o sırada radyoda dinlemiştir. Esmeralda, “Diğer boksörü öldürmüşsün,” der (normal koşullarda ‘diğer boksör ölmüş’ demesi gerekirdi, yani bir boks kazası gibi). Butch şaşırır, “Ölmüş mü?” der. “Adam öldürmek nasıl bir şey?” diye Esmeralda sorar, “bir adamı çıplak ellerinle döverek öldürmek…” devam eder “sen tanıdığım cinayet işleyen ilk kişisin.” Tekrar sorar, “Adam öldürmek nasıl bir his?” Butch terini sildiği havluları pencereden dışarı atar, pantolonunu giyerken “Bak ne diyeceğim,” der, “bir sigara verirsen anlatırım.” Tam burada filmi durdurdum. Taşıtın ön camından çekilmiş bir sahne bu. Butch arka koltuğun çaprazında oturuyor, üstü çıplak. Ortam loş ama ışık nasıl ayarlanmışsa ikisinin yüzünü ve tenini yumuşakça lokalize etmiş. Devam. Esmeralda sigara uzatıp Butch’un sigarasını yakarken elleri parlıyor. Butch sigarasından derin fırt çeker ve dumanı dışarı salıverir, “Öğrenmek istediğin nedir?” Esmeralda tekrarlar, “Birini öldürmek nasıl bir his?” Butch “Sen öldüğünü söyleyene dek öldüğünü bilmiyordum… Şimdi öldüğünü öğrenince nasıl hissettiğimi öğrenmek ister misin?” Kendi sorusunu kendi cevaplar: “Az da olsa kötü hissetmiyorum.”
Bu sahne katille öldüren kişinin birbirinden kopuş anını göstermesi bakımından ilginçtir.
İnsanın değişebileceğini... Burada değişimi pişmanlık ya da şiddet dışında başka bir mutedil bir yaşamın istikrarına kapılmak olarak düşünmeyin. Bizzat suçun geçmiş masumiyetten kopuşu olarak olumsallığı (hatta anlık oluşu) ile suç sonrası suça muktedir olmanın imkanından da kopuşun zararsızlığı.
Bir anı: Deniz Gezmiş ve arkadaşları (adlarını unuttum) Ankara’da 4 Amerikalı askeri kaçırırlar. Fidye ve THKO adına bir bildirinin yayınlanmasını isterler. Tabi hiçbiri yerine getirilmez. Deniz Gezmiş insani nedenlerle Amerikalı askerleri serbest bırakır. Gelir durumu Hüseyin İnan’a rapor eder. Hüseyin İnan liderdir Deniz Gezmiş’e kızar silahını alır tepkiyle Amerikalıları öldürmeye tek başına kendisi gider. Amerikalılar çoktan kaçmışlardır. Bizim birlik olarak gördüğümüz bu olgu derin bir karakter ayrımı aynı zamanda. Onları anlıyorum. Naif yanlarıyla bağrıma basıyorum.
Şimdi soralım: Sol; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan’ı anarken idamlara temelden karşı çıkıyor mu?










