Cüneyt
Özdemir’in Dünya Kupası’ndan çoktan elenmiş Türkiye’nin ABD’ye attığı son
dakika galibiyet golüne sevinme hali...
Bizzat
X’te Cüneyt Özdemir’in sayfasına gittim. Aynı videoyu beş kez paylaşmış, “Zırdeliyiz
biz :))” başlığıyla ikinci paylaşımının tıklanma sayısı 7 milyona yakın.
Bir
temsiliyet var bu “sevinç”te ve asla tek boyutlu değil.
Bir kere
bu bildiğimiz sevinç değil. Bilirsiniz sevinç en kolay taklit edilen
duygulardan biri. Dolayısıyla buradaki duygu temsilini, taklit etmenin öz
bilinciyle paslaşan duygu olarak düşünün. Bu duyguya bir ad buldum ama onu
sonraya sakladım.
Bu sevinç, sahici sevincin olması gereken koşullarından
yoksun: ABD takımı bir üst tura çıkmayı garantilemiş, Türkiye’ye karşı yedek
futbolcularını oynatmış (saydım 8-9 as oyuncusu yoktu) Türkiye altı gün önce
Paraguay’a yenilerek çoktan elenmiş. Öyle ya mevtanın haftası dolmadan yastan
sevince bu hızlı geçişin müsebbeb ül esbabı ne?
Kameranın
doğal çekimi stadyumda gol anıyken biz Cüneyt’in sevincini izliyoruz. Yani
kadraj Cüneyt’in sevincine hazırlanmış. Nasıl bir “sevinç” bu? (Siz bunu nasıl
bir taklit ya da nasıl bir performans diye de okuyabilirsiniz.) Yine de
kendimle çelişme pahasına söyleyeyim bir sevinç bu. Çünkü sevinç; hasetten,
hınçtan, eziklikten vb de gelebilir. Ama burada ille sahici bir sevinçten söz
edeceksek, kamera kurgusunda beklenen anın gelmesiyle ilgili bir sevinç bu:
‘İşte oldu! Çek… çek… beni çek…’ sevinci.
Bu
sevinç CÖ’nün bedenine ne yapıyor biraz da onu gözlemleyelim. Videodan anladığım
kadarıyla CÖ maçı locadan izliyor. CÖ yumrukları sıkılı “Gol!.. Gol!..” diye
bağırırken daha videonun ikinci saniyesinde dönüp solda sessizce duran iki
adama bakıyor. O adamlar Amerikalı olabilir, başka ülkeden tarafsız gazeteciler
de, CÖ’nün onlara nasıl diyeyim bir ‘Geçirdik mi!’ bakışı fırlatması var ki… ve
hemen ardından yukarı kaldırıp yanlara açtığı kollarıyla beden hacmini
genişletmesi; hiç CÖ’den beklemeyeceğim bir davranış. İlahi CÖ. Şöyle
anlatayım: CÖ tipi bedenler hiç risk almamıştır, hiç gerçek kavga etmemiştir,
bırak kavgayı kavga edenleri ayırmaya bile yeltenmemiştir, dalgaların arasında
veya durgun sularda hiç taş sektirmemiştir, ağaca tırmanmamıştır… uslu protokol
bedenlerdir bunlar. İşte CÖ’nün bedeni kendi protokol hapishanesinden firar
eden beden. Ne kadar da eğreti. O yumruk sıkmalar savurmalar, o bağırmalar, tuttuğu
gladyötörü alkışlayan varlığından çıkmış prenses gibi CÖ.
Stadyumda
kamerayı kendisine çeviren CÖ, videosuyla ne yaptığını biliyor, hadi beni
izleyin çağrısı bu (kahve molası verip dışarıda birkaç işimi hallettikten sonra
baktım ki bu saat itibariyle tıklama sayısı 7 milyonu geçmiş). Bu izlemelerin
çoğu linçleme elbette ama gerçek anlamı göstermek olan sahte milli coşku
hissini de katarsak tek hakikati var: ‘Yaşasın izleniyorum!’ Taklit-sevincin
göstermediği, üzerini örttüğü sevinç. Kontrol bende duygusu baskın gibi
görünüyor değil mi? Hayır. Kontrol kimsede değil. Sosyal medya algoritması
duyguların içeriğine bakmaz, “negatif sermeye” linçlenmeyi bile yakıta
dönüştürür.
Aradığım
adı Tiffany Watt Smith’in Duygular Sözlüğü’nde buldum: “HWYL” Galce bir sözcük.
Düz anlamıyla tekne yelkeni demekmiş. Ani bir rüzgârla teknede uçarmış gibi
hissetme hali. Zaten “Hwyl” ‘Hu-iil’ diye okunan yansıtmalı bir sözcük. İnsanın
tıpkı yelkenliye aniden vuran rüzgarı kendi gücüymüş gibi soğurması. Golün
kaleye girdiği anın aslında “Goooolll!..” diye bağıran CÖ’nün tam o an
kendisini kamera tarafından kayda aldırma başarısı olması... Hu-iil CÖ.
Lisedeyken yaz aylarında birkaç gün de olsa
yaptım. En çok
kerenti kullanıyorduk (Karadeniz’de “kirinti”
deniyor ben genel adını yazdım). Sapı ve bıçağı tırpandan küçük; arazi
eğimli ve fındık ocakları arasındaki mesafe kısa olduğu için manevrası tırpana
göre daha kolay. Ama yorucu, dikkat istiyor. Arazinin düz ve ferah olduğu yerlerinde ise gelsin tırpan. İşin en sevdiğim kısmı. Tırpanla ot biçmek benim için bir
tür hipnozdu. Anlatmasam olmaz, izninizle hüdayinabit kendime yol veriyorum
burada:
İlk başta muhakkak bir öğreten olmuştur, zaman zaman
uyarılmışımdır. ‘Bak şöyle tutacaksın, kolunu hareket ettirme, belinle birlikte
yay çiz…’ Çabuk alıştım, bu net. Bir akışı var, bir ritmi. Ama eylemin fizyolojisini
ve niyetini anlatmam için önce bir ayrım yapmam gerek, tırpanla yabani ot
biçmekle tahıl hasat ederken biçmek arasında. Yakacak odun kesmekle marangozun
tahta kesmesi arasındaki fark gibidir bu. Birinde özenmediğiniz için daha
özgürsünüzdür. Tahıl biçmek mukaddes, geometrik bir kusursuzluk ister, birlikte
çalıştığınız insanlarla uyum. Her tırpan darbesini arkadan gelenlerin bağ/yığın
yapabilmesi için otları aynı yöne yatıran belirli bir açıyla vurmalısınız.
Sizin ritminiz tüm çalışanların ortak ritminin alt tekrarıdır sadece. Biçme
eylemi üretimin kendisidir, taneleri ziyan edemezsiniz. Fındık bahçesinde
yabani ot biçmek ise kaosa karşı bir saldırı gibidir, düzen kesilen otlar
toplanınca sonradan gelir. Korunması gereken hasat yoktur. Balta girmemiş
ormanda palasıyla yol açarak yürüyen biri gibisinizdir. Tabi kısa günün kârı
yaban çileği, mantar vb duraksamaları dışında. Kesilen ot sağa yatmış sola
yatmış hiç önemli değil. Bedenin kendi özerkliği içinde bulduğu bir ritim bu.
Tango yapar gibi estetik bir tarafı da var. Ayaklar omuz genişliğinden birazcık
daha açık, sağ elinizi kullanıyorsanız sağ ayak geride (boksör duruşu gibi),
sırtınız dik, kollar hafifçe bükülü, tırpanın bıçağı yere paralel, sanki yerle
arasında manyetik alana riayet ediyormuşsunuz gibi teğet yükseltide... ve bıçak
ağzının otu kesmesiyle bıçak sırtının saplara sürtünmesinin tek ses haline
gelmesi: “Çışşşsz… çışşsz…” İşte o temasın hipnoz etkisi bütün bu beden
salınımını yürütür. Sola doğru işini bitiren tırpan yine aynı yer seviyesinde
yay çizip başlangıç konumuna dönerken boşa çıkan sağ ayak küçük bir adım öne
ilerler, sol ayak onu takip eder. Yorulurdum. Arka cebimden biley taşımı
çıkarır bıçağın ağzını bilerdim. Bileyleme eyleminden çiftanlam yaratırdım, o an
daha çok dinlenmek anlamına gelirdi. İşin tuhafı terimin soğuması rüzgarı
hissetmemi sağlardı, sanki daha önce yokmuş da o an esmeye başlamış gibi.
Tırpanın liseden sonra gittiğim Almanya’da faydası oldu bana. Bir Alman müteahhidinin yanında kaçak işçi olarak çalışıyordum, o günkü işimiz
otobanların kenarlarındaki otları kesmek. Güneşin altında hipnoza kapılmış,
otları kese kese gidiyordum. Neden sonra arkama bir el dokundu. Bir Alman işçi “Yavaş,
yavaş!..” dedi bana, “sen böyle çalışırsan biz de çok çalışmak zorunda kalırız.”
Baktım meister (ustabaşı) yoktu, adam haklıydı. Biley taşımı çıkardım,
tırpanımı biledim. Tırpanla ilgili bir hikâyem daha var ama o kalsın. Konuyu
dağıtmayalım “Irgatın Dönüşümü” dedik.
Düz tırpan motorlu tırpan olunca ırgat da dönüştü, ırgat tırpan operatörü oldu.
Bugün ele güne karşı yapayalnız evin yakınındaki parka doğru yürüyüşe çıktım. Hava güzel, rüzgar cepheden esiyor. Hem yürüyorum hem nefes egzersizleri
yapıyorum. Bir doktor arkadaşımın söylediği yöntemi deniyorum, yaptığım şey işaret parmağımı
burnumun bir deliğine yaslayarak kapatırken başparmağımla burnumun diğer
deliğini açıp kapatarak kesik kesik soluk alıp vermek, sinüs yollarını açarmış
bu. Kedilerle selamlaşıyorum, keyfim yerinde. Derken bir motor sesi, bir motor
sesi daha. Motor seslerine doğru yürüyorum. Yolun iki tarafında iki adam
sırtlarında motor, yüzlerinde şeffaf maske, ellerinde eldivenler ve usandırıcı motor
sesi!.. Ses yürüyüş tempomu artırıyor, uzaklaşıyorum oradan. Bir taraftan da
düşünüyorum. Kentlerde park denen adacıklar aynı zamanda akustik sığınaklardır.
Epey büyük bir park burası, buraya sadece yürümek için gelmiyorum, insanların
zararsızlığını hissetmek için de geliyorum, mekânın sahipsizliği sessizlik de
telkin ettiği için. En azından sabah saatlerinde diyeyim. Otları motorlu
tırpanla biçmek insana hız, az zahmet, az zamanda çok iş yapmak gibi avantajlar
tanıyabilir. Nihayetinde daha gelişkin bir teknoloji daha eski bir uygulamanın
yerini alıyor.
Ama ne pahasına? Parkın anlamını yok etme pahasına, park
şantiyeye dönüşüyor. Kuşlar kaçar, kediler huzursuz olur, böcekler katliama
uğrar. İnsanlar da itirazsız biçimde alışır. Motor sesi bir
ideolojidir çünkü, daha önce söyledim bunu.
Aradaki farkı şöyle anlatayım:
Düz tırpanla ot biçen kimse işini yapan seyirlik bir
zanaatkâr gibidir, kendi bulduğu ritim onu dalgınlaştırır; bakana da serbestlik
veren bir dalgınlık. Astronot gibi giyinmiş motorlunun ise bir ritmi yoktur,
şeffaf gözlüklerinin arkasında bizi görebilir, bir işgalci gibidir.
İşte ideoloji motor lehine bu farkı siler. Motor sesi,
emeğin, çalışmanın, verimliliğin, iş yapıyoruz burada demenin bas bariton sesi
haline gelir.
Bir köy özlemim vardı.
Biliyorum, bu mevsimde Karadeniz köyleri tırpanlı
motor sesleriyle delik deşik artık. Benim bir bahçem var gururunun aşağılık
sesi. Gecikmiş modernleşmenin gürültülü görgüsüzlüğü, ya da intikamı.
Anna Karannina’da Tolstoy tırpanla çalışmayı Levin
üzerinden anlatırken adeta bir meditasyon seansına sokar bizi. Bu yazıyı
yazarken hatırladım bunu. Kütüphanemden aldım kitabı sayfalarını karıştırmaya
başladım. Buldum! Üçüncü bölümün IV. kısmı. Hatta bu kısma tekrar dön diye
kalemle üç yıldız işareti koymuşum. Anna Karannina bir başyapıtsa bu kısım
ayrıca başyapıttır. İlgili yeri tekrar okudum. Ama tırpan “orak” diye
geçiyordu. İçime bir kurt düştü, acaba yanlış çeviri mi? Elimdeki kitap Sosyal
Yayınları’ndan Murat Aykaç Erginöz çevirisi. Hangi dilden çevirdiği yazılmamış.
Aslında Rusçadan çevirisini yıllar önce okumuştum. İnternetten Ergin Altay’ın İletişim Yayınları’ndan
Rusça çevirisini buldum, evet yanılmamışım: Tırpan!
“İş sırasında, nereden, nasıl geldiğini anlayamadığı
tatlı bir serinlik duygusu dolaştı bir ara kızgın, terli omuzlarında. Tırpanlar
bilenirken başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Koyu alçak bir bulut tepelerine
gelmişti, iri taneli bir yağmur başladı. Bazı köylüler kaftanlarının yanına
koştular, giydiler. Bazıları da, tıpkı Levin gibi, bu tatlı serinliğin altında
hazla omuzlarını kaldırdılar.”
Tanrı’dan
gelen “Öldürmeyeceksin!” emriyle değil. Tanrı zaten o işi kendisi hallettiği
için de değil. Aksine bu ikisi dinî öldürmenin paradoksunu yarattığı için. Yani
Tanrı adına öldürürseniz Tanrı öldürmüş gibi olur: İcazetli cinayet. Bütün
dinlerin cinayet mantığı aynı şekilde işler: ‘Sen öldürmeyeceksin! Ben Tanrı
adına öldürürüm. Benim öldürmem Tanrı’nın öldürmesidir.’
Tanrı
kavramı devlet kavramıyla değiştirilebilir, fark etmez.
Karl
Marx idam hakkında sistematik bir teori geliştirmedi, ama gazete makalelerinde
(önce Neue Rheinische Zeitung, daha sonra New York Daily Tribüne’de) idam
cezasına karşı çıktı. Marx şöyle bir sorudan hareket ediyordu: ‘Toplum neden
suç üretir ve bunu neden öldürerek çözmeye uğraşır?’ İdamın yaygınlığı hakkında
tarihsel atmosferi öğrenmek isteyenler Peter Linebaugh’un Londra İdamları
kitabına bakabilirler. Şahsen okurken sinirlerim bozuldu.
Paris
Komünü’nün ilk yaptığı işlerden biri giyotini imha etmek oldu. Ama Paris
Komünü’nün idamı kaldırdığını söyleyecek kadar saf değilim. Komüncülerin
giyotini yakması sembolikti, Fransız Devrimi’nin devlet terörü sembolünü yok
etme anlamına geliyordu, ‘Biz onlar gibi olmayacağız!’ Paris Komünü başlangıçta
hiç yargıla ve idam et anlayışıyla hareket etmedi. Kırılma noktası Versailles
güçleri ilerleyip Komün’ün dağılacağı kesinleşince gerçekleşti. Pazarlık için
tutulan rehineler öldürüldü. Yine de Paris Komünü’nün idam ettiği kişi sayısı
20. Yüzyıl sol devrimlerinde idam edilenlerle kıyaslanamayacak kadar azdı.
İdam
cezasına radikal kaşı çıkış ne demek?
18.
yüzyılda Cesare Beccaria’dan itibaren idam cezasına karşı çıkanların
argümanları aşağı yukarı şunlar: Yaşam hakkı devlete devredilemez, ceza suçu
engellemez (fayda ilkesi), idam edilenin masum olma ihtimali telafi edilemez,
suçun ve cezanın siyasi iktidarlara göre değişmesi adil olamaz…
Bana
göre başka bir şey daha,
Diyelim
suçlu cinayet zanlısı olsun ve idam cezası alsın. Buna karşı elimde daha
radikal bir reddiye var: Katil ile öldüren aynı kişi olabilir mi? Yani olayın
öncesinde ve sonrasında.
Aklıma
Tarantino’nun Pulp Fiction’undan (1994) bir sahne geldi. Şimdi buldum o
sahneyi, yeniden izliyorum. Filmin The Gold Watch adlı bölümünde geçiyor.
Bahisçi
Mafya, boksör Butch’u (Bruce Wills), bir maçta yüklü para karşılığı şike
yapması için zorlar. Butch, rakip boksöre yenilecektir. Ama aksi olur, Butch
rakibini nakavt eder ve biraz da böyle onur kırıcı bir anlaşmanın intikamını
almak için yumruklarında aşırıya gider. Hızla eşyalarını alarak yarı çıplak
salondan kaçar, hemen bir taksiye atlar. Taksi şoförü bir kadın. Adı Esmeralda
olan kadın boks maçını o sırada radyoda dinlemiştir. Esmeralda, “Diğer boksörü
öldürmüşsün,” der (normal koşullarda ‘diğer boksör ölmüş’ demesi gerekirdi,
yani bir boks kazası gibi). Butch şaşırır, “Ölmüş mü?” der. “Adam öldürmek
nasıl bir şey?” diye Esmeralda sorar, “bir adamı çıplak ellerinle döverek
öldürmek…” devam eder “sen tanıdığım cinayet işleyen ilk kişisin.” Tekrar
sorar, “Adam öldürmek nasıl bir his?” Butch terini sildiği havluları pencereden
dışarı atar, pantolonunu giyerken “Bak ne diyeceğim,” der, “bir sigara verirsen
anlatırım.” Tam burada filmi durdurdum. Taşıtın ön camından çekilmiş bir sahne
bu. Butch arka koltuğun çaprazında oturuyor, üstü çıplak. Ortam loş ama ışık
nasıl ayarlanmışsa ikisinin yüzünü ve tenini yumuşakça lokalize etmiş. Devam.
Esmeralda sigara uzatıp Butch’un sigarasını yakarken elleri parlıyor. Butch
sigarasından derin fırt çeker ve dumanı dışarı salıverir, “Öğrenmek istediğin
nedir?” Esmeralda tekrarlar, “Birini öldürmek nasıl bir his?” Butch “Sen
öldüğünü söyleyene dek öldüğünü bilmiyordum… Şimdi öldüğünü öğrenince nasıl
hissettiğimi öğrenmek ister misin?” Kendi sorusunu kendi cevaplar: “Az da olsa
kötü hissetmiyorum.”
Bu sahne
katille öldüren kişinin birbirinden kopuş anını göstermesi bakımından
ilginçtir.
İnsanın
değişebileceğini... Burada değişimi pişmanlık ya da şiddet dışında başka bir
mutedil bir yaşamın istikrarına kapılmak olarak düşünmeyin. Bizzat suçun geçmiş
masumiyetten kopuşu olarak olumsallığı (hatta anlık oluşu) ile suç sonrası suça
muktedir olmanın imkanından da kopuşun zararsızlığı.
Bir anı:
Deniz Gezmiş ve arkadaşları (adlarını unuttum) Ankara’da 4 Amerikalı askeri
kaçırırlar. Fidye ve THKO adına bir bildirinin yayınlanmasını isterler. Tabi
hiçbiri yerine getirilmez. Deniz Gezmiş insani nedenlerle Amerikalı askerleri
serbest bırakır. Gelir durumu Hüseyin İnan’a rapor eder. Hüseyin İnan liderdir
Deniz Gezmiş’e kızar silahını alır tepkiyle Amerikalıları öldürmeye tek başına
kendisi gider. Amerikalılar çoktan kaçmışlardır. Bizim birlik olarak gördüğümüz
bu olgu derin bir karakter ayrımı aynı zamanda. Onları anlıyorum. Naif
yanlarıyla bağrıma basıyorum.
Ama
yetmiş seksen yaşına gelmiş ergenler…
Şimdi
soralım: Sol; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan’ı anarken idamlara
temelden karşı çıkıyor mu?
Babam
ölmüştü Ankara’ya geldim, 92’nin sonları soğuk bir gece babamdan kalan evde tek
başınayım.
Peter
Handke’nin Über Die Dörfer’ini (Köyler Üzerine) okuyorum sözlük yardımıyla.
Kitabı üye olduğum Goethe Enstitüsü kütüphanesinden ödünç almıştım. Anlatı,
tiyatro karışımı şaşırtıcı bir eser. Ağır aksak okuyorum, arada bazı çevirmesi
kolay cümleleri defterime not alarak. Sahne gözümün önünde elektrikli
radyatörün üzerinde çay, parmağımda tüten Bafra Sigarası, kitaptan şöyle bir
cümle çevirmişim en son:
“Sükunetle
yenil.”
Sarstı
beni.
Teyzeoğlunun
Almanya’dan getirdiği teypte Dire Straits’in bir kasedi hazırda bekliyor,
bastım tuşuna. Müziğin 3,21. dakikasından itibaren başka bir mecraya girdim,
sanki ‘Sükunetle yenil’in labirentine. Kalp krizi geçiriyorum sandım, kendimi
odadan salona attım, bağırmayacak kadar kendimdeyim, ortalığı velveleye verme
sakince öl dedim, çekyata uzandım, bedenim ayaklarımdan başlayarak el uçlarıma
doğru bir rota izleyerek kaskatı oldu, müziğin sona yaklaşan sesini duyuyordum.
Ama müzik bitince birden gevşedim, bütün gücümü söndüren tuhaf bir gevşemeydi.
Telefonla
arkadaşımı aradım, kalp krizi geçiriyorum herhalde, kapıyı açık bırakıyorum,
gelebilir misin? O zamanlar sabit telefonumun fatura yüzünden kapanmaması
hayata karşı tek direnç noktam. Çünkü habire sevdiğim kadından telefon
bekliyorum. Hatırlama bekleme anlamına geliyor asıl. ‘Sükunetle Yenil’in
bağlamı biraz da bu.
Arkadaşımla
Hacettepe Üniversitesi Hastanesi aciline gittik. Sinema eleştirmeni Vecdi Sayar
da ordaydı. Tanışmıyoruz, o da kalp şikayetiyle gelmiş. Önce onun EKG’si
çekildi, çıkınca sordum bir şeyi yokmuş. Sonra ben girdim EKG’ye benim de
yokmuş. Henüz panik atak kavramının yürürlüğe girmediği zamanlar. Aynı krizi
iki kez daha yaşadım. Sonuncusu 12 saatten fazla sürdü. Yeniden yeniden
yaşamaktan korkuyordum.
Şöyle
bir şey oldu:
Ben
babamın kalp krizinden öldüğünü sanıyordum. Babamın ölüm haberi bana geç
ulaşmıştı, cenazesine zor yetişmiştim. Çok sonra kardeşimden babamın beyin
kanamasından öldüğünü öğrendim. Demek babama karşı suçluluk duygum bende
yapıntı bir kalp krizi simülasyonu üretmişti. Bunu kavradıktan sonra bir daha
“panik atak” olmadım.
Şimdi
Mark Knopfler’ın bu parçasını yeniden dinliyorum. Her şey yolunda…
“Oooo!..” (Salondakilerin katılımıyla
ses çoğalır. Şaşırma nidası aynı zamanda hadi anlat davetidir.)
İtiraf başlar. Kız anlatır. Sonunda
herkes güler. Arada Hasan Can Kaya kızın anlattıklarını kurcalayarak birkaç espri
üretir, bu sırada minik gülüşler öykünün finalinde patlayan asıl kahkahaya
ısınma turu gibi işler.
Özel hayatın dramlarından eğlence
yaratmak. Hasan Can Kaya’nın Konuşanlar programı itiraf edelim ve gülelim
formatına dayanıyor. İki yönlendirici düstur temelinde: Bize bir sıçma hikayeni
anlat ve bize bir fantezini anlat. Programın içeriği bizzat seyircinin kendisi.
Soru şu: İnsanlar neden kendilerini
küçük düşüren hikâyelerini anlatmaya bu kadar gönüllüler?
Bir gönüllülük illüzyonu mu bu?
Hayır, çünkü kimse küçük düşmüyor. Gülme
sosyal tampon gibi çalışıyor. Gülmenin yarattığı sevimlilik esas. Herkes sevimli
olmak istiyor. Düz anlamıyla söylüyorum, gülmenin yüze verdiği yumuşak
sevecenlik gülmenin kaynağı olan anlatıcıya ayna tutarak bir tür minnetle ona
anında geri dönüyor. Sevimlilikte en çok pay onun hakkı, herkes onu dinlediği
ve ona baktığı için. İşin içinde feragat var ama bunu bir erdem gibi okumayın,
görünür olmak daha baskın (bu ayrı konu).
Küçük düşme bu sevimli olma atmosferinde
sadece bir oyun. Risk gibi görünen ama bunu gerilimin boşalması olarak sağlayan
düzenek.
Anlatıcı öyküsünü bir fıkra gibi
kurgular. Aslında geleneksel anlatı formuna riayet ederek: baştan itibaren
dramatik ve son derece normal ilerleyen öykünün ciddiyetini finalde şaşırtıcı
bir hamleyle bozmak… Fıkranın gerçek olmayışı ile burada ele aldığımız
“itiraf”ın gerçek oluşu arasında bir fark var elbette, ben asıl fıkrada üçüncü
kişinin başından geçenin burada birinci tekil şahıs anlatımıyla kurgulanarak
nasıl birbirine benzeştiğine değineceğim. Küçük düşme riskini elimine eden,
evcilleştiren de bu. Anlatıcı başından geçen eski bir olayı anlattığı için eski
olayın kahramanı “ben”le bugünkü kendisi arasına mesafe koyuyor. “Eski ben” acemi,
sakar, biraz budala; suçun yüklendiği orada olmayan bir üçüncü kişi daha var, o
anlatının olağan kurbanı zaten, işte bu üçüncü kişiyle anlatıcının eski-ben’i
de üçüncü kişi haline gelir. Zaman ve mekândan münezzeh olarak üçüncü kişi
değil, ruhsal bir kopuş olarak üçüncü kişi, kontrol bugünkü kendisinin
elindedir artık. Dolayısıyla kendisini küçük düşürmenin patenti de kendi
elinde. Bu sırada Hasan Can Kaya’nın yer yer öyküye müdahalesinde, anlatıcının
savunmasını cevval bir hazırcevaplılıkla daha da gülünçleştirmesinde ince bir
ayar var. Anlatıcıyı hiç rencide etmeyen bir ayar: Rahat ol, hepimiz
birbirimize benziyoruz. Hasan Can anlatıcının eski-ben zaaflarını herkese
yayıyor. Stüdyoda kendi ekibini de espriye dahil ediyor. Kameraman Efe’yi,
Hakan’ı ve bizzat kendisini. Sahnedeki asimetriyi yumuşatan bir denge.
Anlatıcı şimdiki kendisi olarak da
gülünçleşiyor, Hasan Can’ın espri müdahalesinin dinamizmi de burada zaten,
espriye anlatıcının da katılması ve salonla birlikte toplu gülüşün içinde
erimesi madara olmayı silme görevi görüyor. Gülme, anlık olarak cereyan eden
madara-ben ile karakter komedisinin nesnesi olarak ‘ben’i ayrıştırıyor: Bana
gülüyorlar’dan benimle gülüyorlar’a geçiş. Ardından bir manevrayla Hasan Can'ın
başka bir anlatıcıyı seçerek dikkati hemen başka yere çekmesi...
Teşhir edilebilir utanç, bir utanç
sayılmaz elbette. Asıl kurgu da burada başlıyor. Ne kadar ileri gidebilirim
değil, neyi itiraf edebilirim hali. Anlatılabilir utancın, utanç itirafı
beklentisiyle önce kavramı değiştirmesi gerekiyor. Gülme, asıl utancı
dönüştürüyor. Belki de derinleştiriyor. İnce bir çizgi.
Kendi payıma bolca güldüm izlerken.
Kadınlar sadece itiraf etmiyorlar,
sosyal tabuları da yıkıyorlar. Bu güzel.
KULAKLIK
Sırat
filmini izlemedim. Herhalde Mubi reklamı, fragmanı durduk yerde karşıma
çıkıyor: Çölde yan yana devasa kolonlardan yayılan techno müzik eşliğinde dans
eden kalabalık. Sanki kent nizamına uymadıkları için çöle sürgüne göndermişler.
Müziğin güçlü enerjisine pek de uygun düşmeyen zayıf kuru insanlar... bedenlerinin bitkin salınımı bende dansın uzun zamandır devam ettiği izlenimini
uyandırdı. Belki de çölün yarattığı bir efekt bu. Neyse öyle kalsın, nasılsa
filmi bilahare izlerim.
Kızım
annesiyle dışarı çıkarken annesi, “Kulaklığını almadın.” dedi.
Kızım
“Bugün takmayacağım.” dedi. Bana döndü, “Bugün doğayı dinleyeceğim.”
“Doğa
mı?” dedim. “AVM’lere Marmaray’a, metrobüse doğa mı diyorsun?”
“Evet,
kulaklık olmayınca doğa… Biliyor musun baba, kulaklığım olmadan kendimi çok
tuhaf hissediyorum… ama bugün takmayacağım.”
KIZIM:
Bilmiyorum, çıplak gibi. Tişörtümü giymemiş, ayakkabımı giymemiş gibi.
B: Hımm…
evet devam et.
K:
(Derin nefes alıp verdi)…
B: Bugün
takmadın, nasıl hissettin?
Konuştuk
ve konuştuk.
Birçok
şey; kişisel alan genleşmesi, diğerine bariyer, mimik değişimi, göz kulak
koordinasyonun farklılaşması, herkesin müzik eşliğinde kendi özerk duygusal
dünyasını yaratmaya muktedir olması vb. Bir gözlemimi aktararak bilmediğim bir
şey de öğrendim. Eskiden insanların kulaklıklarından taşan “cis tak!.. cis
tak!..” seslerinden çok rahatsız olurdum, toplu taşım araçlarında etrafta illa
bir iki kişi çıkardı, bugünlerde pek görmüyorum (bir canlı türünün yok olması
gibi), sence neden bu değişim diye sordum kızıma. Artık kulaklıklarda gürültü
engelleyici var, ses daha temiz dedi. Kızımın söylediğinden şunu da anladım:
Sesi dışarı veren kulaklık kalitesiz sayılacağından statü kaygısı insanları
teknolojiyle terbiye etmiş. Ama yine de görgüsüzlük başka bir yerden patlak
veriyor, telefonlarından sesli video izleyenlerle. Geçenlerde yanımda böyle
birine denk geldim Marmaray’da.
BEN:
“Şunu bana duyurmasanız…” Bu cümlenin müthiş bir protokolü var, soru kipi, rica
kipi ve emir kipi iç içe.
O:
“Rahatsız mı oldunuz?”
BEN:
(Hiç ona bakmadan, sesimi ortaya da duyurarak) “Hayal kurmamı engelliyorsun!”
dedim. Biraz da deli gibi söyledim bunu, öngörülemez biri gibi. Sesi kesti.
Kızıma
sordum: “Batı’da bir kentin meydanında online haberleşmeyle bir araya gelen
insanlar kulaklıkla aynı müziği dinleyerek dans ediyorlar, biliyor musun bunu?”
KIZIM:
“İngilizce bir adı da var bu etkinliğin, dur şimdi bulurum.” Telefonuna baktı,
“Silent disco flash mob.” dedi.
Sessiz
disko… Kulaklıklarıyla birbirlerine tek başına olma raconu kesen insanlar
kentin önemli bir meydanında hep beraber dans etmek için buluşuyorlar; yine
yalnızız ama beraber yalnız olalım gibi. Ama burada iletişim arzusu bir
çatlaktan sızmalı. Nedir o çatlak? İzlenme, göz göze gelme ve karşılıklı
gülümseme, dans eden beden kısa kısa geçişlerle hepsini absorbe ediyor.
Şimdi
buradan Sırat filminin çöl diskosu ile bağlantı kur. Düşün!
Bir
ipucu: Çağdaş dans, fabrikalarda makinelerin çalışma ahengini insan bedeninde
ritmik figürlere dönüştür. Gelişmiş ülkelerde kent dokusundan yok olan
fabrikaların hafızasını yitirmiş bir gürültü kalıntısı olarak insan bedeninde
sürmesi. Müziğin gürültüsü sürgüne gönderilen fabrika gürültüsünün metaforu
olabilir mi?
Nihayetinde
kulaklık doğal olarak kötü bir nesne değil.
Düşünmene
Huygens’in sarkaçlı saat deneyi asıl yönü versin. 17. yüzyılın bilim insanı
Hollandalı Christiaan Huygens duvara asılı iki sarkaçlı saatin zamanla aynı
ritimde sallanmaya başladığını görmüş. Bunun üzerine sarkaçların ritmini
birbirine göre tekrar bozmuş ama daha sonra yine aynı ritimde salındıklarını
saptamış. Çünkü sarkaçların duvarda yarattığı titreşimler enerjiyi saatlere
yansıtarak ritimde benzeşmeyi sağlıyor.
İnsan
iradesi dediğimiz şey ne aslında?
Buradan
Jane Bennett’in Canlı Madde’siyle bağlantı kur. Ve Robert M. Sapolsky’nin Bir
Primatın Anıları’yla...
Gençken
yatağımda kitap okuduğum sırada aynı evde kaldığım arkadaşım, “Çok okuyorsun,
biraz da düşünmeye zaman ayır.” demişti. Hazırcevap halimle karşılık vermiştim,
“Ben okurken düşünüyorum.”
Hazırcevaplığım
muhtemelen lafın altında kalmama tepkisiydi, daha sonra hem arkadaşımın sözü
hem kendi sözüm üzerine düşündüm. Hatta kendi sözümü bir emir kipine
dönüştürerek: ‘Okurken düşün!’
Arkadaşımın
sözü ilk başta bana tecrit ve dingin bir duruş faaliyeti gibi geliyordu,
kafamda görselleşmişti, komikti, katotonik bakışla bir şeyin içine gömülmek gibi…
dünyada bunca işbölümü varken benim payıma bu düşmüş gibi. Ya da
melankoliklerde görünen kendini aşağılama seansı gibi… Hoş üstüme iyilik sağlık
günlük kendimi aşağılama seansları yapıyorum ama melankolikler kadar da abartmıyorum. Bendeki ibadet gibi: Bugün kendini aşağılamak için ne yaptın!
(Soru değil, yine emir kipi. Hazır parantezi açmışken devam edeyim, Kuran’da
ikra/oku, tefekker/düşün gibi emirler görsel birkaç figüre tekabül eder, yani
gerçek düşünmeye değil, düşünmenin animasyonuna…)
Okurken
düşünmek!.. en azından çağrışımlara, bağlantılara izin vermek, okurken hız kesmek.
Bir adım ilerisi... bir kitap seni düşündürmüyorsa hemen elinden bırak.
Derrida’nın
Khora adında bir metni var. Sıkı metindir. Bu sabah Derrida’nın bir zamanlar
öğrencisi olan Jean-Luc Marion’la “armağan” kavramı etrafında dönen
tartışmalarında bu kavrama yeniden rastladım (bkz Armağanın Fenomenolojisi,
Pinhan Yay. 2021). Kavram beni Fransız Devrimi’nde tiyatronun rolü okumalarıma
götürdü, Fransızca ‘boulevard’ (Türkçede “bulvar”) sözcüğünün etimolojisine.
Şimdi
şuraya konu başlığının bütünlüğünü bozan netameli bir laf bırakayım:
Bilmek,
düşünmenin düşmanıdır.
Bulvar
sözcüğü Fransızcaya Felemenkçeden geçmiş. Hollandalılar “bolwerc” sözcüğünü
“kale, savunma yapısı” anlamında kullanıyorlar. Fransızlar da Ortaçağ’da
kentlerin güvenliğini tahkim eden surlara aynı anlamda “boulevard” demişler.
Yani başlangıçta tamamen askeri bir anlamı var. Kente giriş çıkış birtakım
kapılardan denetleniyor. Mesela bir içerde yaşayan has Parisliler var bir de
dışarıdan gelen taşralı ziyaretçiler: yerli ve yabancının keskin ayrımı. XIV.
Louis döneminde kentin güvenlik sorunu kalmayınca halk dışarıdan kente rahatça
sızmaya başlamış. Ama önce bu giriş kapılarının etrafında, savunma amacıyla boş
bırakılan, yapılaşmaya izin verilmeyen tampon bölgelerde. Kentin sıkışık
sokaklarına göre bu ferah alanlar dışarıdan gelen halkın panayır kurduğu,
gösteri yaptığı, yerli halkın da dışarı çıkıp nefes aldığı, eğlendiği bir temas
noktası. Zamanla bu giriş kapıları yıkılıyor yola dönüşüyor ve “boulevard”
sözcüğü anlam kaymasıyla bugünkü “kenarlarında ağaçlar olan geniş yol” halini
alıyor. Sözcük sivilleşiyor. Seyyar satıcılar, sokak sanatçıları, panayırlar,
açık hava tiyatroları hem bu dönüşümü hızlandırıyor hem de bu dönüşümün kendisi
oluyor. Mesela bulvar tiyatrosunun yeni bir konsept olarak kalabalıkların
kamusal alanda politikleşmesine, toplanma ihtiyacına önayak olması. Bulvarların
protesto mekânı haline gelmesi.
İşte
bulvar sözcüğünün bu anlam kayması sırasında geçirdiği süreç tam da Derrida’nın
“khora” kavramına denk geliyor.
Derrida
bu kavramı Platon’un Timaios diyaloğundan aldı. Kavramı kendince yeniden
düşündü. Derrida’ya göre “khora” sabit bir mekân gibi değil, yer açan ama kendisi
bir yer-olmayan ne tam içerde ne tam dışarıda duran bir “alıcı zemin”. Hemen
söyleyeyim Derrida ilgili metninde “bulvar” örneğini vermiyor, konuya böyle
maydanoz olan benim. Kastettiğim bulvarın belirsizlik süreci: ne tam şehir içi,
ne tam dışarısı; hem askeri hem sivil; hem kontrol edilen hem taşan. İşlevlerin
gelip geçtiği bir yüzey hali: boşluk+yürüyüş yolu+gösteri meydanı.
Daha
önce “halkın icadı” demiştim. Sokakta bulvar tiyatrosunun sergilediği
melodramları, farsları izleyen halk sessiz izleyiciler değil artık, potansiyel
aktör olarak oyunun içindeler (saray tiyatrosuna ve üst sınıfları buluşturan
büyük tiyatrolara nazire), bir tür yarı sahne oluşturuyorlar. Sonradan “miting”
halini alacak devasa toplanmaların proto-formu. Temsil edilen değil kendisi
beden olan bir halk.
Çok
sonra Haussmann adında bir mimar bulvarın temsil edilemez, adlandırılamaz geçiş
halini planlanmış, düzenlenmiş birer geniş hatta dönüştürüyor. Khora’nın
radikal açıklığı “modern” kentte “yönetilen görünürlük”le bugün Türkçede bizim
de kullandığımız “bulvar” oluyor.
Düşünmek,
bildiğinden emin olmamaktır; kavrama bir tür belirsizleştirme müdahalesidir.
Tıpkı bulvarın “khora” hali gibi. Sonradan anlamın kaymasından korkmadan.
(Belki
şöyle demek daha doğru: anlam çoktan kaymış, önceki bildiklerimize sadakat
bizim anlamamızı geciktiriyor. Örnek mi? Marx öncesi proletarya, Marx'ın
proletaryası ve günümüz proletaryası arasında anlam kaymaları...)
Şimdi
aşağıdaki soruyla kendi kabuğuma çekilme vakti:
Bilmek
ve düşünmekle, ben ve kendi olmak ayrımı arasındaki koşutluk ne?
Hatırladıkça yas kendini derinleştirir, hem yatışır
(avunmayla karıştırmayın) hem de bedenden dışarı bir yol bulur. Acıya ayna
tutar.
Okuyucu açısından bu, diğerinin acısına bulaşmaktır
(empatiyle karıştırmayın).
Buna hep gönüllü oldum.
Yazarların kaybettikleri yakınları üzerine okuduğum
kitaplardan aklımda kalanlar: Joan Didion’un Mavi Geceler’i, Peter Handke’nin
Mutsuzluğa Doyum’u, Georgi Gospodinov’un Bahçıvan’ı, Naja Marie Aidt’in Carl’ın
Kitabı, Jean-Louis Fournier’in Dul’u… Ve şimdilerde Miray Çakıroğlu’nun
Annem’i.
Bir yazar bile olsa kimsenin ölmüş annesi bizim ölmüş
annelerimizden daha ayrıcalıklı değil. Kayıp acısı zaten içtenliği herkese adil
dağıtıyor, ama acıyı anlatmak dilin içtenliğe kavuşmasının ayrıcalığı: acıyı
bir “sır” gibi yeniden kurarsınız. Yazının içtenliği de hiçlikle baş etmenin
tek yolu olur.
Kitabın kapağında
kavanozu ilk görünce anneden geriye kalanların iyimser bir yorumu diye anladım.
Hani krematoryumdan geriye kalan küle karşı kafa tutan kültürel bir iyimserlik.
Kitapta annenin fotoğrafı yok. Yalnız annesinin “Peri” müstear adıyla
Facebook’ta hesap açtığından söz etmiş. Annesinin fotoğrafını orada gördüm.
Yazarın fotoğrafını da ayrıca görünce bu o dedim. Benim için kavanoz anne
ikamesi olmaktan kurtuldu.
BÜYÜMEK...
68 Kuşağı liderlerinin yakın çevresinden olup da sağ
kalanlar 12 Mart’tan sonra hareketin mirasçısı olarak liderlerine göre daha
ılımlı bir hat izlediler. Tabi söylemde aynı keskinlik devam etti.
Liderlerden Mahir Çayan’ı, Hüseyin İnan’ı, İbrahim
Kaypakkaya’yı yüz yüze tanımayıp da onlar hakkında anlatılan menkıbelerden
beslenen ara kuşak ise mirasın radikalizmine motamot sadık kalarak ayrıştılar:
Dev-Sol, MLSBP, Acil, TKP-ML vb.
Burada ideolojik değil sanki sosyo-psikolojik bir yasa
işledi: Liderin öldükten sonra daha büyük bir lider haline gelmesi (Büyük Ölü)
ve onun geleneğini kim daha iyi sürdürüyor kavgası. Gelenek dediğimiz de
yapıntı bir şey; liderden kalan bakın bu da Türkiye solunun dünyaya katkısı
olsun diyeceğimiz bir öğreti falan değil. Daha çok karşıtıyla kendini belirleme
dürtüsü. En çok kullanılan suçlayıcı sözcükleri hatırlayalım: pasivizm,
oportünizm, revizyonizm, işbirlikçilik falan (bugünlerde de liberalizm).
Bugünden geriye baktığımızda bu liderleri bir uzlaşma
içinde görüyoruz. Mesela Mahirlerin Kızıldere eylemini Denizlerin idamına karşı
bir “dayanışma” olarak yaptığını. Oysa onların birbirinden ayrışmaları ayrı
ayrı “lider” haline gelmeleri birbirleriyle çatışmalarından kaynaklanıyordu.
Aralarında eylem rekabeti asıl motivasyonlarıydı.
Sormak
gerekir: Ölümün vaat ettiği “ölümsüzlük” metafiziğine nasıl kapıldılar? Çağın
ruhu (Zeitgeist) denilen baskın anlayış onlara nasıl yön verdi?
Yaşım
dolayısıyla onlara iyi çocuklar diyorum. Ama seksen yaşına gelmiş ve -ömürleri
uzun olsun- hâlâ ölümden geçinenlere ne diyeceğim bilemiyorum.
Ben yine
de kendimle kendimce hesaplaşacağım, kavramlara olan inancımı sorgulayarak.
Önce “ben” ve “kendi” olmak arasındaki ayrımla.
BEN ve KENDİ OLMAK
Tam tersinden başlayayım, yani kendi dışımda uç
örnekten, “yabancı”dan.
Yabancı tanınmayan değildir, aksine bir tanıma
adlandırmasıdır.
“Kim o?”
“Yabancı!” (Bizden değil.)
Benzemezliğini korumak için kendini kasıtlı olarak
sınırlayan kanaatkâr bir sözcükten söz ediyorum. Tanıma eylemi benzemezliğini
derinleştirmeye hizmet ederse sorun yok o hep “yabancı” olarak kalır. Mesela
“Emperyalizm” kavramı az gelişmiş ülke solcusu/sağcısı tarafından hep “yabancı”
ikamesi olarak kullanılır.
Tersi daha doğru tabi. Az gelişmiş de
"emperyalizm"in yabancısıdır. Etnoloji bilim olmadan önce iki
yabancının karşılaşmasıydı. Mesela Cizvit papazıyla Apaçilerin. Şöyle de
denebilir: Etnoloji baştaki kibrini antropolojiyle telafi etti.
Öldürmenin doğal argümanıdır “yabancı” olmak.
Uzatmayayım, şimdi diğer tersine geçeyim,‘Aşk’a:
Aşk, iki yabancının birbirini şiddetle tanıma
arzusudur. Burada arsız sözcük şiddet: pervasız ve sokulgan.
Ama aşkta iki kişi olmak aslında dört kişi olmaktır.
Her kişi ben ve kendinden oluşur. Aşka dinamizmi her biri tek kişi olmaya
çalışırken dört kişi arasındaki gerilim verir.
Nedir ben ve kendi olma hali?
Önce Mevlana’nın “Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun
gibi görün.” harcıalem lafını bir kenara bırakalım. Sıktı. Diğerinin nasıl
göründüğü değil senin nasıl gördüğün önemli.
Yabancılaşma içerde başlıyor, ben ve kendi olmak
arasında. Üstelik kurucu olarak.
Elimde Rahel Jaeggi'nin Yabancılaşma kitabı var.
Hayret, Heinz Kohut'tan hiç söz etmemiş yazar.
Neyse böyle kalsın.
ÖZEL MÜLK OLARAK MÜZİK
Sosyal
medyada paylaşılan videoların arka fonunda çalan müzik… kısa, tadı damakta
bırakan, hatırlanan ama çoğu zaman adı akla gelmeyen. O müzik sık sık karşıma
çıktıkça ilk başta onunla kurduğum mahrem ilişki ölüyor. Tuhaf bir durum. Bir
duygu tutarsızlığı. Dur baştan anlatayım:
İlk
duyduğumda o kısa mezürün bütün halinin peşine düşüyorum. Youtube’ta buluyorum
da. Dinledikçe özel bir keşif gibi. Çağrışımlar... eskiler ve eskiler.
Hatıralar müzik süresince ikinci bir kompakt hatıraya dönüşüyor. Ne kadar
dinlersem artık, en fazla üç bilemedin dört kez. Sonra bir gün bakıyorum müzik
algoritmanın eline düşmüş, her yerden karşıma çıkıyor. Müziğin benzersizliği
aşınıyor, benim ilk duyduğumda hissettiğim sahicilik geri çekiliyor. Sanki duygumun
şablon duygu haline gelmesiyle hissettiğim utanç eşliğinde.