17 Aralık 2012 Pazartesi

Ense



İnsanların ensesinden karakter tahlili yapan biri kendini şöyle anlattı:

Irkçıyım ben, insanları enselerine göre tasnif edebilirim. Ama bunun için yeni kavramlara ihtiyacım olacak.
Ensenin ırkçılığa gelen bir boyutu var... Küt, esnek olmayan, gerçeğe götünü dönmüş bir kafanın öbür tarafı diye betimlenebilir (gerçek sizsinizdir ve onlar kendilerinden hoşnut biçimde bunu bilmiyordur, daha önemlisi gerçek onların enselerinde ve bunu siz biliyorsunuzdur). Irksal kafada ense de bir yüzdür, insan bu biçimiyle kelimenin düz anlamıyla tek yüzlüdür ve ense tıraşı bu yüzü ifşa eder. Bir kafanın neye nasıl baktığını ensesinden takip edebilirsiniz. Biraz dikkat gerekir. Ense bedende ırkçılığa yol açan her uzvun kilit noktasıdır. Irkçılık bütün tiksintisini enseden elde edebilir. Enseye bakarak bütün bir bedeni çarpıtabilirsiniz. Otobüs yolculuklarında, uzun kuyruklarda, saygı duruşlarında, istasyonlarda az ense eskitmedim… Çünkü ense benzeşlik yaratır. Ense ırkçısıyım ben... Bu yüzden hep en arkadan yürürüm... Yandınız oğlum siz…

11 Aralık 2012 Salı

Kör ve Sağır



Göz ve kulak ancak kendini olumsuzlayarak ahlâk organı olabiliyor: görmemelisin, duymamalısın.. ya da göstermemelisin, işittirmemelisin gibi.. ten ise ancak kulak ve göz karşısında olumsuzlanıyor.. bu tuhaflık insana gözün güzelliği gibi başka bir garabet bahşetmiş.. yuvarlak, aklı karalı renkli, kapaklı, hassas yapısıyla  kendine dokunulmasını men eden bir organın güzelliği ne ola ki?.. Göz görmesiyle ve bakışıyla güzel.. Türkiye toplumu bakmasını bilmeyen aşağılık gözlerle dolu, çok az insana rahat bakabiliyorum.. hemen bir ufuk arıyorum…

Kör ve sağır olsaydık sadece tenimizle bir ahlâk geliştirebilir miydik? Ama o halimizle bir an geriye dönsek gözümüz ve kulağımızın sadece tenlerimiz üzerinden birer ahlâk organı haline geldiğine şaşırır mıydık?..

RTÜK ve Allah...



RTÜK cnbc-e’ye The Simpsons için 52 bin 951 lira ceza kesmiş…

RTÜK denetçisine göre, "Çizgi filmdeki karakterlerden biri (Homer), bir diğerinin dini inancını kullanarak (Flanders), onu şiddete yöneltiyor; Tanrı'nın olmadığına ilişkin sözler söyleniyor, Tanrı şeytana kahve ikram ederek şeytanın emrindeymiş gibi gösteriliyor, Noel'in alkolizm için iyi bir fırsat olduğu ifade edilerek alkolü özendirici yayın yapılıyor."

Allah’ı Koruma Üst Kurulu… Allah’ı varmış gibi göstermenin cezası ne?..

Ama, bir kere başladın mı, Allah’ı varmış gibi göstermenin getirisi: Allah seni vekil tayin ediyor ve kendi adına davranma yetkisi veriyor.

Allah inancının yetkiye (güce) dönüşmesi, inancın istikrarı değil mi? Düşün!.. Sana demiyorum RTÜK, kendime diyorum...







1 Ekim 2012 Pazartesi

Antropolojik Olarak Güzel Kadın



ANTROPOLOJİK OLARAK GÜZEL KADIN

Bir yaz akşamı plajdan arkadaşlar sahildeki kafede oturmuş çay içip laflıyorduk, birbirimize hayatımızın bir yerinde rastladığımız, tanışmadığımız ama bir şekilde etkilendiğimiz çok güzel kadınları anlatıyorduk. İçimizde en yaşlımız Osman Amca’ydı. Gırgır, şamata içinde konuşurken sözü o aldı ve herkes sus pus oldu:
"O zamanlar otuz yaşındaydım, yolum Nişantaşı’na düştü, niyesini bilmiyorum, bir sokağa girdim, karşıma birden çok güzel bir kadın çıktı. Kadın o kadar güzeldi ki durdum bakakaldım, hayatımda hiç o kadar güzel bir kadın görmemiştim, yanımdan bir peri gibi geçti gitti, bir süre peşinden baktım, baktım… Sonra önüme döndüm, ne yapacaktım yoluma devam ettim... Aklım hâlâ deminki güzeldeyken bir ara kafamı kaldırdım, başka bir güzel kadın sokağın öbür ucundan gelmiyor mu?.. Ama ne kadar güzel!.. Ne diyeyim size, deminki kadından bile güzeldi!.." Osman Amca duraksadı akşam karanlığında ufku daralmış denize doğru baktı.
"Sonra noldu Osman Amca?"
 "Hiç.. hiç.. yürüdüm gittim…"
“Kadınların yüzlerini hatırlıyor musun Osman Amca?”
“Nerden hatırlayacağım, hatırlamıyorum tabi…”
Osman Amca kadınların yüzlerini hatırlamıyordu ama güzelliklerini hatırlıyordu. Bu hatırlamanın bedeli o güzel kadınların da artık birer yaşlı olduğunu unutmaktı.  Osman Amca bu öyküyü anlattıktan bir yıl sonra seksen küsür yaşındayken öldü. O kadınların da öldüklerini farz edebiliriz. Rahat uyusunlar, Osman Amca onların emanetini ölene kadar kafasında taşıdı…
Osman Amca’yı bu öyküyü anlatmaya iten neydi? 
Güzel kadının fiziksel çekiciliği ile ondan söz etmenin çekiciliği aynı şey mi?.. 
Güzelden söz etmenin çekiciliği ne?..

Çehov ‘Güzeller’(1) öyküsüne “Hiç unutmam; sekizinci sınıfta mıydım, yoksa dokuzunda mı, öyle bir şey işte” diye başlar. Cümledeki çelişki, yani anlatıcının öyküsünün doğruluğu hakkında hem ‘Hiç unutmam’ diyerek bize baştan garanti vermesi, hem de kendi yaşını hatırlamaması, çehovvari denilen üslubun kendisidir: hatırlanan şey, öznenin muğlak, puslu bir takım görüntüler arasında berrak biçimde gördükleridir. Ama buraya takılmayalım, hafızanın bu nazı yazarın berrak anısına hazırlıktır.


Anlatıcı, henüz yeniyetmeyken bir köyde gördüğü güzel bir kızı anlatır. Olay fi tarihinde gördüğü bir kızdır; sadece görmüştür, aralarında hiçbir şey geçmemiştir, bir konuşma bile; üstelik öykü bu kadarcıktır. Tuhaf bir öyküdür bu. Yıllar önce görülen ve ondan sonra bir daha görülmeyen güzel bir kızın hikmeti ne ola ki?  


Anlatıcı ve dedesi sıcak bir ağustos günü uzun ve yorucu geçen yolculukları sırasında Don bölgesinde bir köyde atları doyurmak için mola verirler, dedesinin tanıdığı bir Ermeni evine misafir olurlar. Çay ikramı sırasında içeri evin on altı yaşlarında Maşa adındaki kızı girer: Çok güzel bir kız!

 “…Bunu daha o anda insanın şimşeği görmesi gibi algılamıştım.”

Yıllar sonra bile anlatıcının hafızasını bu kadar canlı tutan nedir? Güzelin tecessümü mü, Güzel kavramının kendisi mi?

İnsan hayatı boyunca birçok güzel görür. Kabul edelim ki birkaç tanesi asla unutulmaz, ama yine de aşk değildir bu. Güzel kavramı o kızda varlığa kavuşmuştur, ya da Güzel kavramı o varlığın onayından geçmiştir… Anlatıcı öyküsünü yaşadığı bu olaydan çok sonraları anlatmıştır, ve doğaldır ki Güzel diye betimlediği kız öyküde on altı yaşındayken eğer yaşıyorsa “şimdiki” anlatıcıyla aynı yaştadır. Ama aklımızın uyanık tarafı bunu kaale almaz. Anlatıcı bize çok güzel bir kızı anlatıyor ve biz de okuyucu olarak imgelemimizde bu çok güzel kız betimlemesine eşlik ediyoruz. Nasıl oluyor bu? Anlatıcının gördüğü ama bizim hiç görmediğimiz bir kız, bizim için de çok güzel bir kız haline nasıl gelebiliyor? Bu bir inanç sorunu mu, bir güven sorunu mu? Anlatıcının anlattıklarıyla ilgili bizden beklediği bir şey olsa gerek…

Bir anlatıcının Güzeli yazılı veya sözlü betimlemesi hangi ayrıntılara dalarsa dalsın yine de kavramın etrafında dönecektir. Tamam, bedenin her fiziksel tanıtımı bizde somut bir takım görüntüler uyandıracaktır; saçlarının sarı oluşu, elmacık kemiklerinin çıkıklığı vb hayalimizde bir Güzeli biçimlendirmemize yardımcı olur, ama bütün bu ayrıntılar nihayetinde Güzel kavramının kanıtı olarak sunulacaktır. Anlatıcının Güzelin güzelliğinden etkilenmesi betimleme çabasının kendisidir de. Bizden kendisine inanmamızı talep eder.

Sadece inanmamızı mı?
Anlatıcı kendisi için özel (mahrem) olan bir kızı bizim de güzel bulmamızı ısrarla niye ister ki?..  Hani görücü usulü kendisine anlatılan bir kızın güzelliğine ikna edilecek bir damat adayı da değiliz.

Neyse, bu sorunun peşine biraz sonra düşelim. Çehov’un betimlemelerine kulak verelim ve becerebilirsek gözümüzde canlandıralım:

“Yaşamım süresince gördüğüm ya da düşlerime giren yüzlerin en güzeli tüm büyüleyici çizgileriyle karşımdaydı.”(2)

Burada anlatıcının Güzelden etkilenmesiyle Güzelin betimi iç içe. Gözümüzde bir şey canlandı mı?.. Belki kendi deneyimimizdeki bir demet güzelin içinden ortalama bir imaj çağrışıyor kendiliğinden. Ama o Güzelin anlatıcının dediği gibi ‘en güzel’ olduğundan kuşkuya kapılmıyoruz. ‘En güzel…’ Diğerlerinden daha güzel. Yani anlatıcı sizin sözünü ettiklerinizden daha değerli bir şeyden söz ediyorum diyor. Ama dikkat edin sözün burada gizlenmiş bir işleyişi yok mu?   Güzel derken göndermeyi dolaylı olarak Güzelin kendisine değil, Güzelin bilgisine sahip olan kendisine yapmıyor mu? Kendi etkilenmiş halinin tanığı yapmak istiyor bizi. Ama yine de görgü tanığı olmayı beceremiyoruz. Yazının tanığıyız. Yazarın da başka bir beklentisi yok. Yazının gücüne güveniyor. Betimlemenin aşkın gücü somut görüntünün değişkenliğine sığmıyor; sözcükten taşıyor ve kavramın etrafında tanıkları çoğaltıyor. Binlerce yıldır anlatılagelen masalların gücü de buradan gelmiyor mu? ‘Kralın güzel mi güzel bir kızı varmış…’  Kimmiş bu güzel kız, neye benziyormuş?.. Hiç önemi yok, güzelin tecessümü çağdan çağa, ülkeden ülkeye değişebilir ama kavram değişmiyor işte: ‘Güzel…’

Güzel kavramı bizi kavramın etrafında topluyor, bizi güzelden anlayan bir kamuoyu haline getiriyor, bizi mutabık kılıyor. Aslında henüz söylemek için erken ama kavram sayesinde “biz” haline geliyoruz. Herhangi birini (nesneyi) güzel bulmamızla değil, güzel kavramına olan ihtiyacımızla ya da marka haline gelmiş güzelin herhangi biri olmaktan çıkmasıyla… Oysa somut görüntü bizi bölerdi. Roland Barthes bir yazısında Greta Garbo’nun yüzünü anlatır.  Garbo herhangi biri değildir, bir masal perisi de değildir, fotoğrafın hüküm sürdüğü bir çağın güzelidir. Barthes bize Garbo’nun yüzünü ne kadar anlatırsa anlatsın fotoğraf elimizin altındadır. Nitekim Barthes’ın ilgili yazısını okuduktan sonra Garbo’nun fotoğrafına bakarak betimlemenin izlerini takip edebiliriz,  tıpkı çizdiği “pipo” resminin altına ‘Bu Bir Pipo Değildir’ yazan Magritte’ın dediği gibi Barthes’ın yazısı da Garbo betimi değildir maalesef.

 “Dil gibi Garbo’nun tekliği kavramsal türdendir…”(3)

Öyle mi gerçekten? Fotoğraf olmasa inanacağız. Bakıyoruz Garbo’nun yüzüne; kitlenmiş, keskin hatlı dudaklar, inceltilmiş yay gibi kaşlar gözleri sarmıyor, vurgulanan gözler değil, kaşın bağımsızlığı daha çok, kendini beğenmiş uzak bir ciddiyet… O zamanlar güzel böyleymiş demek ki; anlaşılır bir şey, uzaklık kadının gücünü değil iffetini de emniyete almış.

Ama fotoğrafın güzel kavramına katkısıyla sinemanınkini birbirinden ayırmak gerekir. Ne de olsa Garbo bir sinema yıldızıdır. Ve sinema, yıldızını bir kavram olarak yaratır. Garbo tipi yıldızlar film içinde bir karakter değildir sadece, Güzelin karakteridir.  Guiseppe Tornatore’nin Malena filminde oynayan Monica Bellucci sadece kendisi olarak güzel değildir, bir atmosfer yaratıcısı olan Tornatore’nin Güzel kavramıdır: ‘Kasabanın en güzel kadını’dır. Filmdeki güzel kadının, “güzel” sıfatı bütün seyirci için güzeldir; bu yüzden sıfat nesnesinden eksilir, isim olur. Birinin değil herkesin ortak duyumu olduğu, bunu talep ettiği için Güzel. 

Güzel bir kadına yönelmek (bakakalmak), erkeklerin kendilerinden çıkıp orada olan için  mutabakata varmalarıdır; güzel kadın karşısında birden seyreden konumuna düşmek (bir statü düşmesi olarak anlaşılmamalı), seyredenlerin görme duyumuyla birleşen (aynı Güzele bakmalarıyla oluşan) ortak halleri onları gruplaştırır da. Güzeli görme ile Güzeli kavrama aynı hızda gerçekleşir. Güzel… göz erimi içinde geçerken ve o kaybolduktan sonra geride kalan; kavramın etrafındaki çitle güvenceye alınan dokunulmaz mesafeye riayet eden mutabakatın nesnesi…

Hadi Heidegger’den bir alıntıyla sözümüzü hem destekleyelim, hem de daha karmaşık bir hale getirelim:

 “İşitme ve görme uzaklık-duyularıdır ve bu ise erimlerinden ötürü değil, ama uzak(sız)laştırıcı olarak oradaki- Varlık başlıca onlarda kaldığı için böyledir.”(4)

Ama sözümüzün karmaşa ihtimalini def etmek için Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu filmindeki bir sahne ilaç gibidir.

Bir türlü maktulü gömdüğü yeri göstermeyen katilin peşi sıra ağaç diplerini aramaktan bitap düşmüş savcı, doktor, polis vb ekibin gece yarısı, yakın bir köyde muhtarın evine misafir oldukları sahne… Yemek yerlerken elektrik kesilir ve karanlıkta muhtar lamba getirmesi için kızı Cemile’ye seslenir. Yer sofrasından kalkılır,  herkes bir köşeye çekilir. Sahanlıktan önce açılıp kapanan bir kapı sesiyle, titreşerek birbirine vuran bardakların sesi duyulur ve ardından sarı bir ışık belirir. Taşıdığı tepsinin ortasında bir gaz lambası; başında yazmasıyla Cemile’nin yüzü ışık içindedir. Sanki birkaç basamak yukarıda durur. Kamera güzelliğin gaz lambasıyla desteklenen ışıltısını tek tek erkek yüzlerindeki etki olarak saptar. Cemile, ilk önce pencere kenarındaki doktora sunar çayı. Doktor hayranlık içindedir, tepsiden çayı kendi alır. Cemile uyuklayan savcının yanına gider, savcı gözlerini açar ve uzun uzun kıza bakar, şaşkındır; nihayet toparlanıp, hafifçe doğrulur, çayını alır ve “sağol” der. Kız katilin suç ortağının yanına gider; tombul, kısa boylu, kola bağımlısı bir adam… çaya yönelecekken kız ona kolasını uzatır. Adamın hayatında görüp görebileceği olağanüstü bir jesttir bu. Kız sonra katilin yanına gider. Katil kıza bakarken tuhaflaşır; şaşkın, hayran, büyülenmiş, ezik, pişman… Kendisine çay sunan güzellik karşısında iç çekerek ağlamaya başlar, epey bir ağlar.  Güzelin ahlâki etkisi… Sonra kızın başka birine çay verdiği sırada halüsinasyon görür: Öldürdüğü kurbanı karşısındadır, ona “Sen ölmedin mi?” der… Çaylar içildikten sonra dışarı çıkan savcı ve doktor karanlıkta konuşurlar: “Yani böyle bir muhtardan melek gibi güzel bir kız der” der doktor. “Hayret” diye ilave eder savcı, güler, “Ama yazık. Allahın unuttuğu bu ücra köyde yok olup gidecek işte.” Doktor onaylar biçimde kafasını sallarken savcı devam eder: “Güzellerin kaderi de kötü oluyor be doktor…”
Adamlar köyde geçicidir, güzelliği terk eden, geride bırakan taraftadırlar ama talihsizliği ‘güzel’ Cemile’ye yüklerler. Herkes Güzelin karşısında kendi münferit talihsizliğini  duyar, ama herkes bu talihsizliği geri bildirimle Güzele yükler, erkek mutabakatı sağlanır.

Cemile’nin adı Güzel olmuştur. Nuri Bilge Ceylan, bu güzelliği elektriklerin kesilmesi, kızın yüzünü lokalize eden gaz lambasının ışığı, misafirlerin yorgun halleri, gecenin geç bir vakti, ücra bir köy, kaba saba bir muhtar, katil vb ile bir atmosfer içinde yaratmıştır; bütün bu atmosfer Güzel kavramı için seferber olmuştur.
Ama Güzelin yeri Allahın unuttuğu bu ücra köy değilse neresidir? Güzelin kendine has bir mekânı mı vardır? Herhalde kentin mutena semtinde, lüks yaşamın, zadegân çevrenin ve hayran bakışların olduğu bir yerdir. Bilinç gerçekte spontane olan bu yakıştırmayı güzelle kurduğu ahlaki ilişkiden almıyor. Bu ilişki Güzel Kadının telkin ettiği hayranlık ve imrendirme gücünden ileri geliyor. Kadın güzelliği sosyal bir statüdür çünkü. Bir kadının güzelliğinden söz etmenin kentsel tınısına dikkat edelim. Gören biri görmeyen birine Güzeli betimleyerek aktarır, yani en basitinden ortada bir iletişim vardır. Güzel yabancıdır. Ya da güzel sıfatı onu diğerleri arasında yabancı kılmıştır. Tanışık bir ortamda, insanlığın ilk çağlarında, yerleşim yerlerinin nispeten küçük olduğu zamanlarda, güzellik sözü edilen değil salt görülen bir şey olsa gerek. Ama kent yaşamı ve kent içindeki sınıfsal ayrışmayla ‘Güzel’ bir tanımlama ifadesinden çok ifadenin aktarıldığı diğerlerinin ‘rızasını talep eden’(Kant)  bir iletişime dönüşür. “Beğeni yargısı nesnesini hoşlanma (Güzelliğinden) açısından sanki nesnelmiş gibi herkesin onayı üzerine bir istem ile belirler.” (5) Kant’a göre güzel kavramı tüm güzel şeyleri kapsayan ortak bir şemsiye görevi görür. Oysa bir şey güzeldir. Kendi başına güzel yoktur. Güzel töz değil ilinektir. Ama insanın güzel olana yönelmesi, sanki kendi içindeki tözü ele verir gibidir.     

Bir Zamanlar Anadolu’nun senaristleri Çehov’un Güzeller öyküsünü okuyup bundan esinlendiler mi bilemem, bunun bir önemi de yok. Böylesi benzerlikler için sanat eserlerinin metinlerarası denilen geçirgenliğini aklımızda tutarak şimdi de Çehov’a kulak verelim:

“Başörtülü bir köylü kadın, üzerinde çay takımı bulunan bir tepsiyle içeri girdi; sonra geriye dönüp semaveri getirdi. Yaşlı Ermeni ağır ağır sofaya yürüdü, oradan seslendi:
“Maşya! Hadi gel de çayları koy! Neredesin, Maşya?
“Patır patır ayak sesleri duyuldu, on altı yaşlarında bir kız girdi odaya. Genç kızın üstünde sade bir basma entari, başında beyaz bir yazma vardı. Çay fincanlarını çalkalayıp içlerine çay koyarken sırtı bize dönüktü. Yalnızca ince beli, pantolon paçalarının yarı yarıya örttüğü minik çıplak topukları çekti dikkatimi.
“Ev sahibi beni de çaya çağırdı. Sofraya otururken bana bardağı uzatan kıza baktım, bakar bakmaz sanki ruhumda bir fırtına kopmuş, bu fırtına günün bütün sıkıntılarını, tozu toprağıyla bütün kötü izlenimlerini süpürüp atmış gibi bir duyguya kapıldım. Yaşamım süresince gördüğüm ya da düşlerime giren yüzlerin en güzeli tüm büyüleyici çizgileriyle karşımdaydı. Gözümün önünde gerçek bir dilber duruyordu, bunu daha o anda, insanın şimşeği görmesi gibi algılamıştım…”  (6)

Nuri Bilge Ceylan bize Güzeli kamerasıyla gösterir, Çehov ise kalemiyle. İkisi de aynı şeyi yapar, bize Güzeli gösterirlerken güzelin cismi üzerinde odaklanmadan, asıl Güzelin izleyenler üzerinde bıraktığı gizemli etkiye dikkatimizi çekerek kavramı sağlama alırlar. Kavramın kalıcı etkisi güzelin cismini aşar, hem ondan uzaktadır hem de onu taşır. Güzel kavramı güzeli ölümsüzleştirir. Aslında Güzel kafada taşınabildiği için çok uzakta da olsa emniyet altındadır. Çünkü Güzel artık ortak bir konudur. Cemile’nin güzelliğini savcı ve doktor konuşurlar, Maşya’nın güzelliğini anlatıcı, dedesi ve arabacı:

“Onu güzel bulan yalnız ben değildim. Seksen yaşlarında, katı, kadın ve doğa güzelliklerine karşı kayıtsız bir adam olan dedem bile Maşa’yı bir dakika kadar sevecenlikle süzdükten sonra;
“’Kızınız mı Avet Nazarıç?’ diye sordu.
“’Evet, kızım.’
“’Çok güzel doğrusu…’”(7)

“(…) Aradan iki ya da üç saat kadar geçip de uzaktan Rostov ile Nahiçevan gözüktüğü zaman sürekli susmakta olan sürücümüz Karpo başını geriye çevirip dedi ki:
“Şu Ermeni’nin kızı da çok güzeldi, doğrusu.
“Kamçısını atın sırtında şaklattı.” (8)

Hadi bakalım bir genç kıza gıyabında ‘Güzel’ demek bir edimsöz müdür, bir betimleme midir? Yaşlı bir adamın bir genç kıza ‘Güzel’ demesi için haddinden fazla temkinli olması gerekirdi. Ama buna hiç gerek yoktur, çünkü Güzelin kavramsallaşması zaten temkinli olmayı sağlıyor, söz nesnesinden uzaklaştıkça masumlaşıyor; yaşlı bir adam nezdinde bile Güzel imgesinin yılların ardından değişmemesi ilginç değil mi? ‘Güzel’ yargısı hem özneldir, hem de yargının doğru olduğunun kanıtını genelin beğenisinde görmek istediği için alenidir; anonim tavır bu aleniliğin içinde gizlidir. Kızın ‘Güzel’ olduğunun ifşası, bunun genel kabul göreceği varsayımından hareket eder; bir beklenti olarak değil, aslında bir katılım olarak… Dolayısıyla bu ifşaat kendisini genelin beğenisinde masumlaştırmış olur. Ama ‘Güzel’ sözünün ilk sarfedilişindeki şiddeti görmezden gelemeyiz. Bu durum kavramın dillendirilişindeki edimsöz (güzel = ondan hoşlanıyorum) ile betimleme (güzel = benimle hemfikir misin? Veya sizinle hemfikirim) karakteri arasındaki kararsızlıktan ileri gelir.


“Bu güzelliği garip bir biçimde algılıyordum; bende herhangi bir istek, heyecan, zevk alma duygusu değil, ağır, fakat tatlı bir hüzün uyandırıyordu. Belirsiz, karmaşık, rüyayı andıran bir hüzündü bu.” (9)

Neden hüzün?

Güzel bir kadından bahsederken gösterilen güzel bir kadın mıdır, yoksa gösterenin kendisi, yani anlatıcı mıdır?..

Hüzün.. geçmişe takılıp kalmış duyguların tatlı dirilişi. Yazar bunu yazının şimdiki zamanında yazdığı için belki de bir duygu yanılsaması yaşıyor. “Şimdi” yazarken duyduğu hüznü o zaman yaşadığıyla karıştırıyor olamaz mı? Muhtemeldir. Belki o da bir hüzündür ama farklı bir hüzün: Kendini zararsız kılıp arzularıyla baş başa kalan, esrime içinde yatışan; sessiz, hayran ve iktidarsız, salt bakışa indirgenen bir hüzün. Bu durumda yalnızlık tecritle değil, söyleyememekle, içine atmakla gelir. Hüzün bu tuhaf yalnızlığın adıdır da. Kendi dışında görüp çarpıldığı bu güzellik insana hem varoluşunu hissettirir, hem de kendi varoluşunun işe yaramazlığını. Belki de hüzün anılarla gelmez, bünyenin periyodik bir eğilimidir ve başladı mı kendine yakışan anıları bulur, hüzün veren şey haline gelir.

İnsanın kendi yenilgisine şefkat duymasıdır hüzün… Güzellik karşısındaki yenilgisine…

İnsanın güzel kadın karşısındaki hayranlığı bir şaşkınlık da içerir. Belki de baskın olan duygu hayranlıktan çok şaşkınlıktır, ama her iki duyguda da ortak olan, bakışını diğerine verme, bakışın bütün bir bedenin yerine geçmesi, simgeselleşmesi ayırt edilemez haldedir. Bu yüzden Güzeli görmekle, Güzelden söz etmenin iki ayrı süreç olduğu görülmez. Güzelden söz etmek bir itiraftır; diğerinin güzelliğinden değil, kendi etkileniminden söz etmek; ama bu dil yine de örtük kalır, çünkü sözü edilen diğerinin güzelliğidir, üçüncü kişinin dikkat ettiği budur, herkes bu illüzyona razıdır.

Güzellik uzaklıkla beslenir. Uzaklık tanışamama, birlikte olamama anlamında değildir sadece; sözü edildiğinde oluşan şimdi ile geçmiş arasındadır. O Güzel artık kendine de uzaktır.


Güzel kadın karşısında herkesin en azından iç sesiyle ‘Güzel’ deme yükümlülüğüyle ortaya çıkan ilgi…

 Burada dikkat çekmek istediğim ibare ‘güzel deme yükümlülüğü’dür. Bu durum ilginç bir alışveriş doğurur çünkü: Güzel kadın, dışındaki bu yükümlülere karşı kendi varoluşunu daim kılmak için güzel olmaya ‘sorumlu’ kılınmıştır.

Bu yazı bir yere varacaktı ama varmadı, hissediyorum, bu yüzden en baştan söylemem gerekeni en sonda kestirmeden söyleyeyim bari: Güzel kadın kapitalizmin dürtüsüdür… Bir başka yaz(ıy)a.






(1) Çehov, Bütün Öyküler, cilt 5, s.171, Cem Yay. 2. Basım
(2) a.g.e. s. 173
(3) Roland Barthes, Çağdaş Söylenler, s. 53, çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yay. 1. baskı, Haz. 1990
(4) Heidegger, Varlık ve Zaman, s. 161, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yay.
(5) Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, s. 146, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yay.
(6) Çehov a.g.e. s.172, 173
(7) a.g.e. s. 173
(8) a.g.e. s. 177 
(9) a.g.e. s. 174          



Nedensellik



Goya’nın bu eseri defalarca yorumlanmıştır eminim. Ama söyleyeceklerim yazımın başlığıyla ilinti kurmamı gerektirdiğinden tekrara düşme ihtimalim zayıf. 
Goya bu resmiyle insanlara dehşeti yeniden yaşatıyor. Ölenler ve idam için sıraya dizilenler İspanyol direnişçiler; sırf bu yüzden resmin "milliyetçi" bir intikam beklentisi var. Ama Goya bize savaşın evrensel korkunçluğunu da göstermiş: savaşın görünen yüzünü derinleştirip bizi olabildiğince ürküntüye sokmak istediği belli. Peki nasıl yapmış bunu?

Resminde yarattığı beş ayrı kontrast sayesinde... 
Kontrastlar direnişçi esirlerle Fransız askerler arasında değil; beyaz gömlekli adamla diğer herkes arasında kurulmuş. Goya kontrastlar sayesinde  beyaz gömlekli adamı adeta resminin ana karakteri yapmış.

Birinci kontrast resimdeki herkesin başı önüne eğikken (nişan alan Fransız askerleri de dahil) beyaz gömlekli adamın kollarını yanlara açıp dik durmasıyla elde edilmiş. Buna durum kontrastı diyelim. Bir fotoğrafta, bir resimde ya da bir görüntüde durum kontrastını benzeş diğerlerinin arasında farklı bir tavır sergilenmesi belirler. Mesela üst bir bürokrat maiyetindeki memurlarla arasındaki durum kontrastı sayesinde dışarıdan bakan birisinin algısını hiç zahmete sokmaz.
İkinci kontrastı resimde her yer ve herkes gölgeliyken beyaz gömlekli adamın ışık içinde oluşu sağlamış.
Üçüncü kontrast beyaz gömlekli adamın kendi bedeninde: bir taraftan kollarını yanlara açarak askerlere ‘vurun hadi!’ der gibi diklenmişken, diğer taraftan belermiş gözleriyle ölümün dehşetini yaşıyor (bedenin bu ikilemi resmi izleyene de sirayet etmiyor mu?).
Ama asıl kontrast dördüncü ve beşincide: Herkes yaşadığı dehşet karşısında bir şekilde, elleriyle yüzlerini kapatmış ve başlarını önlerine eğmiş halde kendini körleştirmişken, bakmıyorken,  bir tek beyaz gömlekli adam bakıyor. Bu yüzden resme bakan gözlerimiz ana karakter olarak gidip onu buluyor. Bizi ressamın ışık gölge oyunu yönlendirmiyor, beyaz gömlekli adamın bakışları çağırıyor. Öyle ki bu bakışlar karşısında vicdana gelmiş askerler yok… Askerler kararlı; ama kararlılıklarını yüzlerinden okumuyoruz, çünkü yüzleri yok. Bedenlerinin ‘Nişan al, ateş!’ komutuna uygun duruşunu hiçbir yakarış bozmayacak, resmin solundaki cesetler bunun kanıtı. Ama askerlerin bu kararlılığında öfke ve nefret de yok. Esir siviller ölüm için sırasını beklerken (insan kuyruğu gerideki uzak binaya kadar uzanıyor) askerler sadece öldürüyor. Beyaz gömlekli adamın çaresizliğiyle askerlerin katliamı arasında duygusal bir ilgi yok! Tarihsel olarak varsa bile Goya bilerek bize bunu göstermiyor. Beşinci kontrast da burada…

Beyaz gömlekli adamın en arkasındaki adamla solunda sıranın en önündeki adam, elleriyle yüzlerini kapamışlar... Burada duralım ve Nagisa Oshima’nın ‘Merry Christmas, Mr Lawrance’ filmindeki bir sahneye gidelim; filmde asker rolünde bir oyuncu “Kurşuna dizilenlerin gözlerinin bağlanmasının nedeni nedir?” diye sormuştur. Hadi bakalım bağlantı kur çık işin içinden…

Belli ki 1800’lerin başlarında idam edilenlerin gözleri bağlanmıyordu. En azından Goya’nın bize gösterdiği bu. Ama 2. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında nizamnameye uygun idamlarda mahkûmların gözleri bağlanıyor. Neden?..

'Her şeyin nedeni vardır.' denilen meşhur maximden müstesna bir durum keşfetmek istediğimden değil; bizzat nedenin alışılagelmiş davranışların kararlılığı olarak görülemeyişi yüzünden soruyu başa döndürmek istiyorum: ‘Neden nedir?..’ Soruyu kavramın kendisine çevirmek…

Hangi neden? İlk neden mi? Yani kurşuna dizmenin ilk defa gözler bağlanarak gerçekleştiği o tarihi başlangıç anının nedeni mi? Bu uygulamanın yaygınlaşmasının nedeni mi? Yoksa hâlâ sürdürülmesinin nedeni mi?

Nedensellikteki olayın olgu haline gelmesinden sonra geriye dönük olarak, ‘niçin oldu?’ veya ‘niçin oluyor?’ biçimindeki hazır soru bizi tekrarın ayinine ulaştırır. Biz nedensellik sayesinde olayla uzlaşırız.

Olmuş bitmiş bir olayı anlamak için 'neden' sorusunun aşırı bir fazlalığı vardır. 'Neden' sorusuyla olmuş bitmiş bir olaya müdahale edemeyeceğimizi bildiğimiz halde bu soru neden geçmişe ait bir soru olarak anlaşılır? Sanki kronolojik olarak 'neden' olayın selefidir. Öyle midir gerçekten? Neden sorusu bizi olayın oluş gerekçesine götürür. Ama olay zaten elimizin altında olduğu için sorudan beklentimiz bir doğrulama olmayacaktır. Maalesef  ‘neden’ sorusu asalak biçimde bu hizmeti görür.

Yukarıdaki soruya dönelim. Şu ya da bu kişinin değil de kurşuna dizilerek idam edilecek insanın antropolojik olarak gözlerinin bağlanmasının nedeni nedir biçimindeki soru bizi olgusal kararlılığa yaklaştırmaz mı? Bu kararlılıkta "iş"leri kolaylaştıran bir şey olmalı. Tekrar, hayatımızı kolaylaştıran ritmin adı değildir sadece, biz canlılar bedensel huzur için tekrara eğilimliyizdir ve tekrar hazda periyoda teşneyken acıda ikame yoluyla unutmayı sağlar. Acıda unutma hiç şüphesiz, nedenin unutulmasıdır. Ve bu durumdaki ilâve 'neden' sorusu yıkıcıdır.

Yıllar önce öğretmenlik yaptığım köy okulunun lojmanında, bir kış günü avarelikle camdan bir serçeyi izliyordum. Yolun kıyısına ekmek kırıntıları koymuştum.. serçe gagasıyla bir parça alıyor, hemen biraz kenara sıçrıyor, kafasını o yana bu yana çevirerek sağı solu kolluyordu, sonra tekrar kırıntıların yanına geliyor, bir parça daha alıyordu. Aynı hareketi tekrar tekrar yapıyordu. İlk anda 'ürküyor' dedim. Ama serçenin kırıntı yeme ürkekliği çoktan benim serçeyi izleme seremonime dönüşmüştü. Bunu sağlayan şey ürkeklik olamazdı. Bu ritimdi. Karşılıklı ritim: Onun yemlenme ritmi, benim seyretme ritmim. Korku ritmi bozacak olan tehditti, ritmi sağlayan değil. Ve dolayısıyla ürkekliğin ritmi unutmada mündemiç olduğu için farkında olunmayan bir şeydi.

Farzedelim ki,  idam mangasındaki bir asker, kendisi gibi ateş edecek yanındaki diğer askere sordu:

"Neden bağlıyoruz gözlerini?"
"Gözlerini onun için değil, kendimiz için bağlıyoruz.. ateş ederken onunla göz göze gelmemek için."

İşte bu cevap yıkıcıdır. Bizi olgunun kararlılığıyla tanıştırır. İşte nedenselliğin 12'den vuracağı yer burasıdır.

Ben bu yazıyı  ‘neden’ yazdım?..



Yalan





Ahlâk ile etik arasındaki farkı yalan kavramı üzerinden şöyle ifade edebiliriz: Ahlâk 'Yalan söylememelisin' der, Etik 'Yalan nedir?'diye sorar.

 

Raymond Carver'ın Yalan adlı öyküsü (1 ) topu topu 3,5 sayfa. Bir adam ve bir kadın arasında geçiyor. Ama bahsi geçen iki kişi daha var: Biri ortak tanıdıkları bir kadın, diğerini sadece adam tanıyor. Öyküde özel isim yok.

 

Ben öyküyü adam ve kadının psikolojik dalgalanmalarına göre dört bölüme ayırdım.

 

Adam ortak tanıdıkları bir kadından karısı hakkında bir şey duymuştur (R. Carver bize bunu açıklamaz ama bir aldatma ilişkisi olduğunu sezdirir). Bunu karısına söylediğinde karısı diğer kadını yalancılıkla suçlar. Adam diğer kadının neden yalan söylemek istediğini anlamaz, diretir. Kadın diğer kadının kıskanç kaltağın teki olduğunu söyler ve kendisine inanmasını ister.  R. Carver bize bu sırada kadının bir davranışını aktarır:

 

"Ardından, şapkasını saçına tutturan iğneleri ve eldivenleri çıkartıp her şeyi masaya koydu. Paltosunu omuzlarından atıp sandalye arkalığına bıraktı."

 

Bu ayrıntıda ne var?

 

Adam, kadın daha içeri girer girmez, şapka ve paltosunu çıkarmasına fırsat vermeden sorguya başlamıştır. Yazar, kurgusu sayesinde algımızın öykünün anlatılmayan öncesini de kapsayacağından emindir. Adam o anın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen bir ruh hali içindedir. Kadın adamın sorusuyla sıkışmıştır ve şaşırmış gibi yapar. Ama duygusal tepkisini gösterirken bu sıralamayı tersine çevirir: Şaşırmış gibi yapar ve karşı saldırıyla adamı sıkıştırmaya çalışır. Tartışmanın bu safhasında giysileri hâlâ kadının üzerindedir. Çünkü yalancı ithamı yüzünden henüz savunmasızdır ve evle arasındaki sahiplik ilişkisi birden bozulmuştur; sanki başkasının evinde "yabancı" biriymiş gibi üstünü çıkarmak için teklif bekliyordur.

 

Yukarıdaki ayrıntıda ise kadın bu hayati tartışmanın ortasında evin yeniden ona ait olduğunu hepimizin yaptığı gibi gösterir: Soyunarak! Ev kadının tarafıdır.

 

 Bu sahneyi tersinden kanıtlayan bir film sahnesi hatırlıyorum: Bir kadın hizmetçilik yapmak için bir malikâneye gelir. Evin sahipleriyle tanıştıktan sonra ona odası gösterilir. Valizini odanın bir köşesine koyar, ayakkabısını çıkarır ve yatağın üzerine oturur. Yaylı bir yataktır bu. Daha önce hiç yaylı yatakta yatmadığından mıdır nedir, ellerinden destek alarak önce yavaş yavaş sonra hızlıca yaylanır.. bu yaylanma işine kendisini çocuk gibi kaptırır... Derken kapı çalar. Eli ayağına dolaşır. Hemen toparlanır. Kamera yatağın altındaki bir çift terliği ve hizmetçinin biraz önce ayağından çıkardığı ayakkabısını gösterir. Hizmetçi bir an tereddüde düşer. Ve giymesi daha kolay olduğu halde (hizmetçiliğinin gereği çalan kapıyı açma süresini daha kısaltacağı halde) terlik yerine kendi ayakkabısını giyer. Neden? Çünkü o evde yabancıdır. Siz filmi tam o sahneden seyretmeye başlasanız bile hizmetçi kadının bu kendiliğinden seçimini gördüğünüzde onun o evde bir yabancı olduğunu anlardınız: malikâneye ait terliği değil, kendi ayakkabısını giymesinden dolayı. (Bu sahne Bunuel’in bir filmindendi galiba)

 

Öyküye dönelim.

 

Kadın soyunma eyleminin ilk hamlesini yaparak diğer kadının asıl yalancı olduğunun "delil"ini sunuyor. Öte yandan diğer kadın yalancıdır çünkü ikisinin dostu olsa zaten böyle bir şeyi söylemezdi. Adam bocalar, diğer kadına değil karısına inanmak eğilimindedir, çünkü karısına âşıktır. Adam kafası karışık halde pencereye yönelir yolda akan trafiğe bakar. Bir arkadaşı aklına gelir; lisedeyken kötü geçen iki üç yıllık döneminde dostu olmuş kronik yalancı bir arkadaşı. O ergenlik arkadaşının varlığı diğer kadının yalancı olduğunu doğrular gibidir: dünyada sırf keyif için yalan söyleyen böyle insanlar vardır. Eski yalancı arkadaşının varlığı diğer kadının yalancı olduğunun delilidir. Bu öykünün ikinci aşamasıdır.

 

Ama daha soluk almadan öykünün üçüncü aşamasına geçilir. Adam pencerede karısını aklama modundayken, karısı birden itirafta bulunur:

 

"Doğru, Tanrım affet beni. Kadının söylediği her şey doğru. 'Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum' derken yalan söylüyordum."

 

Adam tam karısına inanmaya başlarken, karısı birden kendisinin yalancı olduğunu diğer kadının doğru söylediğini itiraf eder. Bu öykü kocanın ağzından anlatıldığı için 'İtiraf eder'i yazarın yerine ben dillendiriyorum. Kocanın itiraf sözcüğünü kullanmayışı doğru ile yalan arasındaki belirsizliğin öykünün sonuna kadar korumasından olabilir, bunu bilemem.

 

 Peki kadını böyle bir itirafa sürükleyen ne?

Öyküde bu aşamayı öngöreceğimiz herhangi bir atmosferik hazırlık var mı?

 

Kadın adamın kendisine sırtını dönüp pencereden dışarı bakmasını, kendisinden bu fiziksel uzaklaşmasını, adamın ikna olmayışının göstergesi, işlerin daha da sarpa sarması olarak değerlendirmiş olabilir mi? Çünkü yalan ancak ikinci bir yalanla korunabilir. Yaratıcılık gerektirir. Eğer adam karısına inanmıyorsa, karısının önceki yalanında ısrar etmesi ancak yalancılığı güçlendirir. Ve kadın adamın sessizliğini yanlış yorumlayarak ters bir hamle yapar: İtiraf ederek bağışlanmayı diler. Ama bu harcıalem bir yorumdur ve öyküde de bizi böyle bir yoruma götürecek herhangi bir ipucu yoktur. Bağışlanma itirafın işlevi (niyeti) gibi görünür. Ama bunun doğru olma ihtimali hakikatin zaten elimizin altında olma ihtimalinden fazla değildir. "İtiraf" bir sözcüktür ve anlamını nerde nasıl kullanıldığına göre kazanır.

 

Kadın burada "itiraf" etmemiştir, sadece az önce söylediğinin tersini söylemiştir. Ya ‘itiraf’ dediğimiz iç dökme çoğu zaman kavram olarak da bu anlama geliyorsa?

 

İtiraf, ikrar edenin doğru karşısında ikna olması mıdır? Doğru, itiraf edenden hariç bir yerde olmadığı için insanlar genellikle "güç" karşısında ikna olurlar. İtiraf bazen de yalanı güçlendiren bir faaliyettir ve işlevi doğruya kavuşmak değil, doğrunun seçilen bir kısmı ile karşıdakinin elini zayıflatmaktır; itirafla diğerinin saldırganlığını yumuşatmak, vicdani bir bocalama yaratmak gibi başka saikler de söz konusu olabilir...

 

Kavramlara bu kadar bağlı kalmak öykünün somut edebi karakterini bozar elbette. Gerçi öyküsüne ‘Yalan’ adını vererek bizi baştan yönlendirse de R. Carver'ın amacı tam tersi, kavramı bozguna uğratmak olsa gerek. Kadının birden diğer kadının söylediğini doğrulamasını öykünün akışı içinde şöyle de yorumlayabiliriz:

 

Kadınlar aldattıkları erkekleri sevmezler; neden sonuç ilişkisi bakımından, daha çok bunun tersi doğruymuş gibi gözükür, yani kadınlar sevmedikleri erkekleri aldatırlarmış gibi. Oysa cümlenin tersi herkes için daha hayırlıdır: Kadınlar aldatabildikleri erkekleri (ve tabi aldatıldığını anlayamayan erkekleri) sevmezler (yazarın anlattığı hikâye gereği erkeklerin aldatmasını konumuzun dışında tutsak da yalan herkesi aynı kalıba sokmaya kadirdir).

 

 

 

Kadın evinin kadınıdır (soyunmasıyla bunu göstermiştir) ve sevmediği bir adamla aynı evde yaşamaya katlanamayacağı için kocasının ilk baştaki kuşkusunu doğrulamaya razı gelmiştir. Bütün bu çiftanlamlar doğru ile yalanın aynı işleve sahip olmasından kaynaklanır: İkna etmek!

 

Kadın itiraf ederek neden yalan söylediğiyle ilgili adamı kendisini anlamaya davet etmiş olamaz mı? Yalan söyledim ama neden söyledim hadi sor bana… Buradaki tek yönlü doğru konuşma olanağı, diğer doğruyu; kadının adamı neden aldattığını gizlemeye yarar.

 

Bu olasılıklar bizim öyküyü spekülâtif okumamızdan kaynaklanmaz. Bu anlam çoğalmasını (ki çift anlamdan ayırt etmek gerekir) öykünün kurgusu sağlar.

 

1.Aile dışından ortak tanıdık bir kadın adama karısı hakkında bir şey söyler. Demek bunca zamandır karısı bir yalancıdır.

 

2.Adam bunu karısına söyler. Karısı diğer kadının yalancı olduğunu söyler.

 

3.Adam karısının doğru söylediğine ikna olurken kadın, diğer kadının dediğini

doğrular, yalancılığını itiraf eder.

 

Şimdi, adam 3. aşamadan 1. aşamaya mı rücû eder?

 

Hayır.

 

İşler daha da karışır. Meşhur "Yalancı Paradoksu..." Kadın 'Yalan

söyledim' itirafıyla, itirafını da kuşkuyla çarpıtır. 'Ben yalancıyım' diyen birinin,

yalancı olduğu da doğru değildir ki...

 

Ama yalancının şu paradoksu daha da çetrefillidir: Yalan,

yalan söyleyenin yalan söylenenden vazgeçemediğinin de belirtisidir. Yani yalanda, yalan söyleyenin aldatılana verdiği gizli bir önemseme mesajı vardır. Demek ki, yalanını sürdürdüğüne göre onunla ilişkisini koparmak istemiyordur. O zamana kadar yalan tek taraflıdır, ahlâki değil teknik bir sorundur, bir sırdır. Yalan söyleyenin amacı diğerini küçük düşürmek değildir; diyelim başka birisiyle birlikte olmaktır, bunu da ancak yalanla elde edebilir. Ama yalan ortaya çıktığında aldatılan diğerinin amacının yalan söylemek olduğunda ısrar eder, saldırısını ahlâki zemin üzerine çeker. İlginç olan yalan söyleyenin de savunmasını bu zeminde yapmasıdır. Oysa yalan kendisini sadece amacında içeren bir sözcüktür. Yalanın amacı aldatma değil, (adı geçen hikâyede) başka biriyle birlikte olmaktır. Yalan kavramı gibi amacını ya da yönelimini kendinde içeren başka sözcükler var mıdır? Mesela doğrunun amacı karşıdakini kendisine inandırmak mıdır? Ama, “Yalandan vazgeçmeyi istemeden, doğruyu söyleyemezsin.” ( 2)

 

Doğru bizim dışımızda hazır lokma değildir. İnsan doğruya ancak gerçeği yeniden kurarak ulaşabilir. Dil; yalana, doğruyu söyleme olanağından daha yatkındır. Çünkü dil sosyal bir ilişkidir ve bizi bu sosyal mecranın içine çeker, hakikat için devamlı onun dışına çıkmak gerekir. Kant’ın her koşulda doğruyu söylemelisin, hatta öldürmek amacıyla komşunun yerini soran bir katile bile yalan söylememelisin maksimi (3) yalan/doğru ilişkisinin bir dil sorunu olduğunu hesaba katmaz.

 

Ahlâki zeminde kullanılan sözcüklerin insan üzerind bıraktığı ve sözcüklerin anlamlarının da garantisi olan ilk izlenim onların iyi veya kötü anlamlı oluşudur. Yalan kötüdür, doğru iyidir gibi. Bu sade algılayış hayatı sadeleştirmez, aksine karmaşayı gizler.  Kant’ın örneğinde, katile doğruyu söyleyenin bir muhbir, bir doğrucu davut, bir fesatkâr komşu olması mümkündür. Üstelik tüm bu olumsuz kişi sıfatları “doğru” üzerinden gerçekleşir. Bu kötü olma fırsatını onlara “doğru” konuşmak sağlar.

 

Adama karısının kendisini aldattığını söyleyen tanıdık kadın doğruyu söylerken diyelim asıl amacını (adamla karısının arasını açmak) gizliyor, bu durumda zaten o da bir yalancı olmuyor mu? Tüm bunlar hâlâ bir dil sorunu içinde olduğumuzu göstermeye yeterli değil. Adamın karısının pozisyonunda yalan nerede başlıyor? Yalan dil olarak kendini nerede kuruyor? Başka biriyle olan ilişkisini gizlediğinde mi, yoksa bu ilişki açığa çıkınca inkâr ettiğinde mi?

 

Doğal beklenti, sanki yalan ile doğrunun iki ayrı cephede birbirine zıt sözcükler olarak kullanılagelmesinin, bu kavramlarla ilintisine göre betimlenen insan tiplerini de kesin ahlâki sınırlarla ayrıştırmış olacağı. Raymond Carver bize yalan ile doğrunun nasıl birbirinin içinde eriyebildiğini gösteriyor. Kadının başka bir adamla birlikte olmasıyla yalan söylemesi aynı olguymuş gibi görünüyor. Kadının başka biriyle olmasının kocasına verdiği zararla bunu gizlerken söylediği yalanın zararı ahlâken özdeş mi? Kocanın başka bir adamla birlikte olan karısına karşı elindeki yegâne koz, karısının yalan söylemesidir. Başka biriyle birlikte olan bir kadın bunu yalanla gizliyorsa, zinanın üçüncü kişiler nezdinde kötü bir şey olduğunu kabul ediyor demektir.

 

Kadın kötü bir şey yaptığının farkında. Bunun delili yalan söylemesidir. Ama yalan zinayı kolaylaştırıyor da; tam da bu yüzden zinanın kötü bir olgu olduğunu güçlendiriyor. Ama öbür taraftan ortalık yalandan geçilmiyorsa zina karşısında katı prensipler de cıvıyor. Şöyle düşünelim, bir ast amirine işe geç kalışının nedeni olarak trafik sorununu gösteriyor, bu klişe yalanı amir yutmuyor ve ‘Hep aynı yalanı söylüyorsunuz’ diye memurunu azarlıyor. Amir memurun işe geç kalışıyla yalanını aynı kavramda birleştirmiyor mu? Halbuki memur doğru da söylese bu işe geç gelmesini bir sorun olarak ortadan kaldırmazdı. Ama memur işe geç gelmesinin kötü/kusurlu bir davranış olduğunu yalan söyleyerek hem teyit etmiş, hem de amirine itaat etmiş oluyor. Yalan suçun suç olduğuna itiraz etmiyor, aksine doğruluyor. İşte paradoks: Yalan, azar, prensip…

 

Adam kendisine karısıyla ilgili haberi ileten kadın için ‘Niye yalan söylesin ki?’ deyişini, öykünün ikinci aşamasında ‘Karım beni niye aldatsın ki?’ diye değiştirmek üzereyken kadın itiraf ediyor, öykü birden üçüncü aşamaya geçiyor. Ama kadın “Yalan söyledim,” diyor, ‘Zina yaptım’ demiyor. Yalan söylemesi zina yapmasını içerdiği halde, ahlâken ikisini ayırıyor. Her iki taraf da dikkatlerini dağıtan bu ayrıma razı. Kadının başka biriyle birlikte olduğu için değil de yalan söylediği için zan altında olması hem adamın hem kadının işine geliyor. Öte yandan adamın yalan ithamı karısının bir başkasıyla birlikte olmasının kendisini düşüreceği çaresizliğe karşı kuyruğunu dik tutmasını sağlıyor. Kadın kocasını aldatırken bunu yalan söyleyerek gerçekleştiriyor. Yalan ve zina işbirliği içindeyken, adamın gerçeği öğrenmesiyle birbirinden ayrışıyor (hatta yalan olarak da: kadının yalanı mı, yoksa adama bu haberi yetiştiren ortak tanıdıkları diğer kadının olası yalanı mı?). Adam ahlâksızlığın zina tarafına değil, yalan tarafına yükleniyor. Neden?

 

Adam yalanın zaten zinayı kapsadığını bildiği için sözcüklerden tasarruf ediyor değil; kadının yalanını teslim etmesi diğer kişiden aldığı hazzı ortadan kaldırmıyor çünkü, aksine doğruluyor; ve adamın duymak istemediği de bu. Adam yalan ithamıyla kadını hem bağışlanma dileyen bir duruma sokuyor hem de kendisini doğru söylediğine inandırma çabası içine.

 

Kadının zina yapıp da yalan söylemesi, zina yapıp da doğru söylemesinden daha iyi! Çünkü sistem zedelenmemiş oluyor. Birinci durumda yalan zinanın türeviyken, ikinci durumda doğruyu söyleme zinanın türevi değil. Zina yapıp da yalan söyleyen zinanın kötülüğünü (bu yüzden başına kötü bir şey geleceğini) kabul ediyor demektir; bunun için diğer kötülüğü, yalanı göze alıyor. Oysa zina yapıp da doğruyu söyleyen zinanın kötülüğünü prensip olarak kabul etse de, veya sonradan pişman olsa da bir seçim yapmış demektir. Bu durumda zinayı seçmekle yalanı seçmek farklı. Bir insan yalanı seçmeden de zinayı seçebilir. Burada ‘yalan söylemek’ fiilinin yapısından gelen tuhaf bir karmaşa vardır. ‘Yalan söylemek’ geçişli bir fiil değildir. ‘Yalan söylemek’ kendi kendisini de gerçekleştirmez, kendisinde mevcut değildir; hangi yalan türünü düşünürsek düşünelim, yalan kendisi aracılığıyla bir başka durumu elde etmek için söylenir; yalan kendisini temsil etmez. Masaldaki çoban yalanı eğlenmek için söyler vb.  

 

 

 

 

Öykünün dördüncü aşaması bir fark etme ve soyunmanın devam etmesi olayıdır.

 

"Karım pabuçlarını ayağından fırlatıp sofada arkasına yaslandı. Sonra doğrulup bir çekişte kazağını başından çıkardı. Eliyle saçını düzeltti. Sigaralıktan bir sigara aldı. Çakmağı yakıp ona uzattım ve onun ince, olgun parmakları ve titiz bir bakımdan geçmiş tırnakları karşısında bir anlık bir şaşkınlığa düştüm. Onları sanki yeni ve bir tür aydınlatıcı bir ışık altında görüyordum."

 

 

 Kadın ikinci soyunuşunda erkeğin bedenini de kendi yanına alır. Evet, bu gerçektir; ne doğrudur ne yalandır, sadece vardır ve insanı çeken de budur. Kadın soyunmaya devam eder. Adam baygın bir sesle gerçeği istediğini söyler.

Kadın cevap verir:

 

" 'Küçük Paşa' dedi. 'Gel buraya, lokmam benim. Hakikaten inanmış mı bu, o kaka kadına, o kaka yalana? Buraya annenin göğsüne koy başını. İşte oldu. Şimdi gözlerini yum. Aferin. Nasıl da inanmış böyle bir şeye? Beni hayal kırıklığına uğrattın. Gerçekten. Sen zaten benden daha iyi anladın bunu. Yalan söylemek bazı insanların eğlencesidir."

 

Şimdi, kadın 4. aşamadan 2. aşamaya mı rücû eder?

 

Hayır.

 

Yalan ve aldatma birbirini içeren kavramlarmış gibi duruyor değil mi?

 

Her yalanı yutacak biri varsa aldatma yüzde yüz gerçekleşir.

 

Buna karşılık her aldatma yalanın türevi değildir, doğruyu yalan sanan bir aldatılma kendini ahmak sanmayanlar üzerinde daha etkilidir. Doğruyu söylersiniz, ama amacınız söylediğinizin yalan sanılmasıysa, doğru söyleyerek de aldatırsınız.

 

 

Bence insanlar doğru ile yalan arasında; belirsizlik denilen geniş ovada dolanıyorlar. Kendi yorumunu güya gizli tuttuğu, kendisine bir kaçış imkânı sağlayan belirsizlikte... Bütün yalanların ilk etkisi bir belirsizlik yaratmak değil midir?..

 

 

(1)  

Ateşler, Raymond Carver, Çev. Zafer Aracakök, Adam Yayınları 1990 s.123

 

(2)  

Yan Değiniler, Ludwig Wittgenstein, Çev. Oruç Aruoba, Altıkırkbeş Yay.

1999, s.3

 

(3)

Immanuel Kant, İnsanseverlikten Ötürü Yalan Söylemek Konusunda Bir Sözümona Hak

Üzerine, Cogito, Yapı Kredi Yayınları, Sayı 16, s.47

 




28 Eylül 2012 Cuma

Tren








TREN
Trenin sabit hızı, insanı uzaklara bakmaya teşvik ediyor; görüntü gözünüzün önünden yavaşça akıyor, ne kadar uzağa bakıyorsanız o kadar yavaş gidiyormuş gibi oluyorsunuz. Gözünüzün önünden geçip gidenlerle, trenin sesi ve raylar üzerinde ritmik titremeleriniz bakışınızı takip ediyor. Mesala yakına bakarsanız bu titremeler ve ses sanki artıyor. Bazen karayoluna yakın gidiyorduk, geçip giden arabalar başka bir âlemdeydi.
                                                                                        
Tren yolculuğunu ister istemez otobüs yolculuğuyla kıyaslıyorum. Otobüsteki gibi gittiğiniz yolu doğaya adapte olmuş onun kıvrımlarına ve virajlarına ayak uydurmuş olarak görmüyorsunuz. Bir çizgi halinde gitmek bakışınıza sükûnet kazandırıyor; uzakta bir noktaya bakarken birazdan her şeyin geride kalacağını bilseniz bile manzara bir yokuşla, bir virajla umulmadık biçimde birbirinden kopmuyor. Trende manzara sizin kontrolünüzde, tıpkı güneşin batışı gibi: güneş batarak manzara olmaktan çıkmıyor, zaten seyrettiğiniz manzara güneşin batışı değil mi?..
Karayolu bir yarmadır, doğayı ikiye ayırır. Doğanın merkezine kendisini koyar, doğayı kendinize göre betimleyeceğiniz yapıntı bir simetrinin ortasındasınızdır. Bu yüzden narsistiktir.
Trende ise size ait olmayan bir doğanın misafiri gibisiniz. Doğaya ait değilsiniz, bunun bir nedeni de gittiğiniz yolu görmemenizdir.

KÖTÜ DİNLEYİCİ
İçindeki fesat ‘etki alında kalma’ diye sürekli uyarıyor, bile bile ilgisini dağıtıyor, gözlerindeki odaklanma dudağının kenarındaki kasılmayla kaypaklaşıyor, sonra alaycılık bütün bedenine yayılıyor. 

EL ÖRGÜSÜ KAZAK
El örgüsü bir kazak giymenin ilk mesajı nedir? Bu insanın bir yakını var ve o yakını tarafından kollanıyor.

İZLEMEK
Piyano çalan bir kadının suskunluğunu izlemek…

 ARTAKALAN
Birilerinin şehri terk ettiğini öğrenmek; içiniz sızlar.. aslında biraz da panik. Bu, eldeki tanıdıklara daha bağımlı hale gelme endişesi değil midir?

DİYALOG
Büyük Çocuk: Sana bir soru soracağım.
Küçük Çocuk: Sence ben bu soruyu bilecek miyim?
B.Ç.: Bilemeyeceksin.
K.Ç.: Sen benim bu soruyu bilmemi istiyor musun?
B.Ç.: Hayır istemiyorum.
K.Ç.: O zaman sorma.

SATICININ SESİ
Vapurun içinde satıcının yüksek sesi duyulunca insanlar sustu. Satıcı mızıka satıyor: “Müziğin ağababasıdır bu!.. Müzik mızıkadan gelir…”  Sonra koltukların arasında dolaşarak insanlara mızıka uzatıyor. İnsanlar bakmak için bile olsa mızıkayı ellerine almaktan kaçınıyorlar. Sanki utanıyorlar.

MEŞRULAŞTIRMA
Bence bir savunma biçimi olan meşrulaştırma yansıtmayla birbirine karıştırılıyor. Kendi kaygısını meşrulaştırmak için başkasını kaygılandırmak… Düşün.

 RUTİN
Yıllar sonra yanına uğradığım arkadaşım beni her akşam gittiği kahveye götürdü. Kahve caddeden aşağıdaydı, ahşap bir merdivenle iniliyordu, arkadaşım daha kapıyı açmadan camdan içerdeki birini gösterdi:
“Şu adamı görüyor musun.. kendi kendine satranç oynayan adamı.. şimdi gidip onunla satranç oynayacağım, ilk iki oyunda yeneceğim ve üçüncü oyunda yenileceğim.. ve akşam bana yemek ısmarlayacak. Bu akşam değil tabi. Bu akşam bendensin.”

UZAKTAN GELEN
Büyük şehirden tatil için kasabaya dönen biri şikâyet ediyor: ‘Yerli arkadaşlar artık beni coşkulu hoşgeldinlerle karşılamıyorlar.’ Sakın bu tavırları kendi şehir özlemlerinden bıkkınlık olmasın. 


 


16 Haziran 2012 Cumartesi

YAĞMUR ÇİSELERKEN




Kızgın öğle güneşinde bir saat kadar voleybol oynadık, sonra çınar ağacının altında şantiye konteynırının serin loşluğuna sığındık. Bahçeye bakan açık pencereye yüzümüzü dönerek masanın iki tarafına oturduk. Oturur oturmaz sandalyelerimize yayıldık.  Bizden başka kimse yoktu. Arife günüydü, işçiler, teknikerler herkes bir yerlere dağılmıştı, elektrik ocağının üstündeki çaydanlık kısık ayarda hafif hafif kaynıyordu. Çantasından sigarasını çıkardı, bana da bir tane uzatırken sigara içilmez levhasına doğru boş ver hareketi yaptı. Canım çektiğinden değil, reddetmek daha yorucu olacağı için aldım. Sigaramı yaktı, eli titriyordu. “Yorgunluktan,” dedi. "Yorgunluğun tadı… Yorgunluğun insanın baktığı her şeyi bağışlatan bir yansıması vardır bilir misin? Yorgunlukla gelen iyi olma duygusu... yorgunluk bedenini işgal eder, gençken tanımazdım bu duyguyu..."

Paydos saatlerinde kendine bir gölge bulup kitap okuyan, çalışma hayatına geç başladığı için akranları çoktan emekli olmuş yaşlı meslektaşımın yorgunluktan anladığı başka şeyler olsa gerekti, Peter Handke'nin Yorgunluk Üzerine Deneme'sinde yazdıklarından daha başka.

“Yorgun bakış her şeyi yerli yerindeymiş gibi algılar, baktığın bütün nesneleri bir düzen içinde görürsün. Belki de daha önemlisi sadeleşirsin, yorgunlukla kendini bağışlarsın…  Yıllar yıllar önce yaşadığım kasabada ortaokul son sınıfına giderken böyle bir yorgunluğum olmuştu…” Biraz durdu.

“Anlatayım mı?” dedi.
“Lütfen devam edin,” dedim.

Konuşurken gözlerini kısıyordu, anlatırken uzaktan bir şeyleri çağırıyordu sanki. Belki de istediği sadece bir etki yaratmaktı. Biri can kulağıyla dinliyorsa insan kendi sesiyle oynar.  Güneşin etrafa bulaştırdığı ıssızlıkta sesinin her tonuna kulak veriyordum. 

“Gençlik ve Spor Bayramı için provalar yapıyorduk. Biz erkekler okulun ön bahçesindeydik, kızlar arka bahçede. O gün sanıyorum 19 Mayıs'ın bir hafta öncesiydi, provayı kızlardan önce bitirmiştik. Bir sınıf arkadaşımla kızların olduğu arka bahçeye geçtik, kızlar provaya devam ediyorlardı, üstlerinde bayram giysileri vardı, beyazlı kırmızılı renkler hatırlıyorum. İstinat duvarının gölgesine oturduk, tedirgindik. Öyle ya kızların içinde ne işimiz vardı? Bilirsin, kasabaların haremlik selamlık atmosferi bayramla seyranla kırılacak türden değildir. Ama o gün kimse bizi fark etmemişti, kimse bize kalkın gidin dememişti, yorgunluk bizi zararsız kılmıştı herhalde... yok yok görünmez kılmıştı demek daha doğru. Nasıl da yorgunduk ama. Hiç abartmıyorum. Kızlar öğretmenin her düdük çalışında kollarını, bacaklarını açıp kaparlarken, yorgunluktan onları nasıl da bir ahenk içinde görüyordum, bana göre hiçbir sorun yoktu ama öğretmen birilerini uyarıp, aynı hareketleri hadi yeni baştan tekrar tekrar yaptırıyordu… Gözüm o kıza takılmıştı, diğer kızlara da bakıyordum ama yorgunluğum sadece ona bakmayı kaldırıyordu. Fikir hangimizden çıktı bilmiyorum, eğer benden çıktıysa, karanlık bir nokta var: bu fikir o kızı gördükten sonra mı aklıma geldi, yoksa bu fikir sayesinde mi kızı fark ettim hâlâ muamma. Orada yorgun argın kızları izlerken ortaya attığımız fikir şuydu: Hadi kızların içinden en güzelini seçelim ve ikimiz de hazır olunca birbirimize açıklayalım. Benim için muamma olmayan şey o kızı ilk kez fark edişimdi. Sanki daha önce hiç görmemiştim, nasıl da güzel, uyumluydu hareketleri, arada fırsat buldukça yanındaki kızla şakalaşıyordu, öğretmenin bakmadığı anlarda mahsustan bedenini ileri geri çarpıtıyordu, muzipti, daha en baştan belli oluyordu bu. Ensesinde toplanan dalgalı saçları vardı. Gözlerimi ondan alamıyordum, ama bir kere bile bakmadı bana. Acaba o da beni daha önce hiç görmemiş miydi? Arkadaşım ‘Hazır mısın?’ diye sordu. ‘Evet.’ dedim. ‘Önce kim açıklasın?’ ‘Sen’ dedim. Arkadaşım  ‘Şu öndeki, sağdan ikinci kız…’ dedi.

“Bir tuhaf oldum, çünkü yorgunlukla hayranlık öyle bir mıhlamıştı ki gözlerimi, yaptığımız şey daha o anda oyun olmaktan çıkmıştı, çünkü ben sadece seçmemiştim, âşık da olmuştum. ‘Ya sen?’ diye sordu bana. Gayri ihtiyari herkesin güzel bulduğu popüler bir kızı gösterdim… Fedakârlık mıydı benimkisi, utanç mı? Kavramları karşı karşıya koydun mu, birçok olay anlaşılmıyor. Aslında fedakârlık utançtan beslenmez mi? Bu kaçışın bana bir yararı olduysa o da kız hakkında bütün bilgileri  arkadaşımdan masumca elde etmemi sağlamasıydı. Kızın kasabanın batı yakasında dar bir sokağın içindeki evini öğrendim.

Derken araya yaz tatili girdi.

“Kızın evinin yakınında başka bir arkadaşımın evi vardı.
"Arkadaşımın evinden elli metre ilerdeki (çocukluktaki mesafe algısının darasını düşmek lâzım) hoşlandığım kızın  evinin terası görünürdü. Otururdum sedire, kamburumu çıkararak küçük pencereden oraya bakardım. Çamaşır asmaya çıkmasını beklerdim; iki gün bilemedin üç günde bir illaki çıkardı, yanında kendisinden büyük bir kız daha olurdu, ablasıydı herhalde. Güneşli, esintili yaz günleri… Başka?... Uzun beyaz çarşafları ve çamaşır asma işini oyuna dönüştürdüklerini hatırlıyorum.. sanki çamaşırların arasında yakalamaç oynuyorlardı.. neşesi bedeninin bütün olanaklarını ortaya seriyordu ve ben bu bedene çaktırmadan daha daha çok âşık oluyordum.. sesini hiç duymadığım halde, bu görüntü sonradan gözümün önüne ne zaman gelse o neşeli halinin çığlığı da kulağımda hazırdı; tuhaf…

“Bu kız için her gün arkadaşımın evine giderdim, ama her gün. Evden dışarı çıkardım ve rota belirlenmiş olurdu. Sürekli birinin yanına gitmek?.. Şimdi düşünüyorum da arkadaşımın veya ailesinin bu ziyaretlerimden rahatsız olduklarına dair bir emare gelmiyor gözümün önüne. Sanıyorum özel hayatın sınırları bugünkü kadar katı değildi. Çat kapı giriyordum: “Gel, gel, şu terliği giy…” Pencerenin önündeki sedirde yerim hazırdı. Eh artık derdim, kız çamaşır asmaya çıkarsa terasa, bahtıma. Çünkü öndeki binalar yüzünden kızın oturduğu evin sadece çatısı görünüyordu. 

“Pikap yoktu, müziği radyodan dinlerdik. Arkadaşımın kısa dalga radyosu iyi çekerdi.. iyi çeksin diye uzun antenine bakır kablo bağlamıştık.. o zamanlar müzik dinlemek komşuluk için iyi bir bahane. TRT’de kolay kolay çalmayan parçalar kısa dalgada çalardı... İnci Çayırlı söylüyordu: ‘Yağmur çiselerken öpmüştüm dudağını’ Oysa bu şarkının benim için trajik etkisi yağmur çiselediğinde kızın çamaşır asmaya çıkmayacağıydı (bu öykünün nedense çamaşır toplama versiyonu yok), öte yandan şarkıdaki gibi kimsenin dudağını öpmemiştik. Yani şarkının geçmiş olana hüznüyle, benim hiç yaşanmamış olana hüznüm yağmurla denkleşmişti.  Şarkının  yarattığı imgenin mahrem görüntüsü hâlâ gözümün önünde, yüzümüzden aşağı sızan yağmur damlaları dudaklarımızın doğal ıslaklığıyla birbirine karışıyordu. Hayaldi tabi ama şarkıyı dinlerken gerçek oluyordu. 
“Sanıyorum müziğin insanlar arasında kurduğu bağ böyle bir şey..."

Yaşlı arkadaşım masanın ortasındaki kül tablasına uzanarak sigarasını söndürdü, ellerini karnında kenetledi ve sandayesinin içine iyice gömüldü:

"Yorgunum... Ve yeniden âşığım... İnsanın aşka en uygun hali yorgunluktur...  Sigara içer misin?.. İç lütfen... Tek başıma sigara içince, sigaranın zararı aklıma daha çok geliyor... Daha gençsin iç lütfen..."












5 Mayıs 2012 Cumartesi

Sessizlik... Sadece Sessizlik...




                                               SESSİZLİK
Sarıyer Spor Kulübünün bulunduğu arka yoldan (adı nedir bu yolun?) yürürken kulağıma yeniden kavuşmuş gibi oldum,  solda Kocataş’a doğru yükselen ağaçlı tepe, sağda bahçeli evlerin yaydığı sessizlik beni şefkatle kuşattı… İlerde halı sahada top oynayan yeni yetmelere bağıran bir antrenörün sesi bu sessizliğin kanıtı.. gürültü değil, uzaktan net duyulan bir ses. Sadece beni mi, buradaki sessizlik herkesi içine almış; ortada hiç kimse yok ama sessizlik sanki gizemli suskun bir ahali imgesini empoze ediyor. O derece yani, herkes kendi köşesine çekilmiş, kendi terbiyesini yüceltiyor.  Evimde gecenin bir yarısı bulduğum sessizlikten farkı, biraz önce bir hengâmeden kurtulmuş olmam; şehir ve gürültüsü birkaç yüz metre ötede, ama duyulabilir ses eşiğinin berisindeki sessizlik her türlü mekânla aramdaki gerçek sınır.
Ve konuşurken fısıltılı sessizlik ikimizin bir ürünü...

                                               BİR HASTA YAKINI
Baltalimanı Hastanesi’nde topuğumdaki ağrı için ortopodi doktorunun muayenehanesi önünde sıramı beklerken, hemen yanda doktorun odasından bir adam bağırmaya başladı. Sonra kapı açıldı bağıran adam göründü, kısanın da kısası, göbekli, saçları seyrelmiş orta yaşlı bir adam.. “Başbakanı tanımam diyor!” diye bağırırken yumruk yaptığı elini havada sertçe indirip kaldırıyor ve aynı sözü tekrarlayıp duruyor, “Vallahi de Başbakanı bile tanımam dedi!” Belli ki adam içeride doktorla tartışmış, doktora ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun!’ diye çıkışmış. Doktor da ona ‘Seni değil Başbakanı bile tanımam!’ demiş. Ayaküstü aklıma gelen en uygun senaryo bu. Çünkü küçük adamın ne olursa olsun öfkesini Büyük Adam'la ilişkilendirip dillendirme yöntemi bu ülkenin vatandaş profiline uygun: Halkı tanımam dedi, Muhammed'i tanımam dedi, Allah'ı tanımam dedi, devleti tanımam dedi... böyle uzar gider... küçük adamım benim...                                            
                                              

                                               BENCİL BELLEK
Hafızalarına gıpta ettiğim iki arkadaşım, bir konuda benim kendilerine anlattığım görüşlerimi (hangi konuydu unuttum), benden duyduklarını unutarak kendi düşünceleriymiş gibi bana aktarmışlardı. İlgili arkadaşlarımın benim sözlerimi unutmamaları ama bu sözleri benden duyduklarını unutmaları bir hafıza arızasına işaret ediyordu. Ama yine de bu cümlede benden kaynaklı bir çelişki var; çelişkiyi ancak şöyle giderebilirim: ben de onlara sözünü ettiğim konuyu, kendi görüşlerimin içeriğini unutmuştum. Hatırladığım kendi şaşkınlığım mıydı?..

                                               KARADENİZLİ
Mesele bir Karadenizlinin şivesiyle konuşması değil; Karadenizlinin sadece kendine tanınmış imtiyazmış gibi şivesiyle konuşması ve anlaşılmayı diğerinin üzerine yıkması.

                                               SEVEN KADIN
Ona korunmasız bir tarafınızı gösterirsiniz, hayal gücünüzde o, bu korunmasız tarafınızın hamisi olur.

                                               TANINMAK
Tanınıyor olmak, yani hareketlerimizin diğeri tarafından kestirilebilir oluşu..aslında davranışlarımızı da muhafazakârlaştırır. İlişki bu ciddiye alınmayla ritüelleşir. Astlar üstlerine böylesi bir tanımayla biat ederler… Galiba öğrencilerle ilişkimde onlar açısından böylesi bir tanıma hâlâ olgunlaşmadı. Onlar açısından ne yapacağı belli olmayan birisi olduğum kesin.

                                               KENDİNİ AŞAĞILAMAK
Kendini aşağılamak sessiz bir ibadettir. Biri diğerini aşağılarken diğerinin buna katılmasını bekler ve genellikle de bu beklenti gerçekleşir.                 

                                               SÜRÜ GÜDÜSÜ
Dalgaların suyu öndeki iri kayalara çarpıp yatışıyor ve biraz beride daha küçük kayaların arasından dolanıyor, hafif bir eğimden aşağı akarak kıyıda oluşmuş küçücük bir havuzda toplanıyor. Havuzda minik balıklar. Su havuza iki taşın arasından gidip geliyor. Minik balıklar havuzun içinde aynı yöne yüzüyorlar. Yüzüyorlar derken birden hareketlenip öne hamle yapıyorlar ve birden duruyorlar. Öndeki balıklarla arkadaki balıkların sıralaması hiç değişmiyor ve hep beraber şaşmaz biçimde ön sıranın yönünü takip ediyorlar. Akıntının hızlandığı dar boğazda bir sendeleme yaşıyorlar ama onları bir arada tutan aynı yönde bulunmaları. Sürü olmanın fiziki şartı ya aynı şeye bakmak ya da aynı yöne bakmak. 

                                               TOPLAYICI
Çocukluğumda da yaz sonuna doğru yerel dilde ‘kargalık’ denilen dal parçaları toplardık deniz kıyısında. Yağmur sonrası taşan derelerin getirdiği dal parçaları, ağaç kökleri, çalı çırpı ne varsa dalgaların eteğinde kıyıya vururdu. Hatta açıkta kalaslar, ağaçlar görürdük, yüzerek gider, sal gibi üstüne biner kıyıya getirirdik. Kadim bir iştir toplayıcılık. Rumelifeneri’ndeki çam ormanından kozalak ve kırılmış dal parçaları topladım, Kısırkaya’da deniz kıyısından odun topluyorum.  Toplayıcılık ruha iyi gelir; hem avare bir gezintiyi iş haline getirir, hem de görmeyi bulma haline…