6 Mayıs 2026 Çarşamba

İDAM CEZASINA RADİKAL KARŞI ÇIKIŞ

 


Tanrı’dan gelen “Öldürmeyeceksin!” emriyle değil. Tanrı zaten o işi kendisi hallettiği için de değil. Aksine bu ikisi dinî öldürmenin paradoksunu yarattığı için. Yani Tanrı adına öldürürseniz Tanrı öldürmüş gibi olur: İcazetli cinayet. Bütün dinlerin cinayet mantığı aynı şekilde işler: ‘Sen öldürmeyeceksin! Ben Tanrı adına öldürürüm. Benim öldürmem Tanrı’nın öldürmesidir.’

Tanrı kavramı devlet kavramıyla değiştirilebilir, fark etmez.

Karl Marx idam hakkında sistematik bir teori geliştirmedi, ama gazete makalelerinde (önce Neue Rheinische Zeitung, daha sonra New York Daily Tribüne’de) idam cezasına karşı çıktı. Marx şöyle bir sorudan hareket ediyordu: ‘Toplum neden suç üretir ve bunu neden öldürerek çözmeye uğraşır?’ İdamın yaygınlığı hakkında tarihsel atmosferi öğrenmek isteyenler Peter Linebaugh’un Londra İdamları kitabına bakabilirler. Şahsen okurken sinirlerim bozuldu.

Paris Komünü’nün ilk yaptığı işlerden biri giyotini imha etmek oldu. Ama Paris Komünü’nün idamı kaldırdığını söyleyecek kadar saf değilim. Komüncülerin giyotini yakması sembolikti, Fransız Devrimi’nin devlet terörü sembolünü yok etme anlamına geliyordu, ‘Biz onlar gibi olmayacağız!’ Paris Komünü başlangıçta hiç yargıla ve idam et anlayışıyla hareket etmedi. Kırılma noktası Versailles güçleri ilerleyip Komün’ün dağılacağı kesinleşince gerçekleşti. Pazarlık için tutulan rehineler öldürüldü. Yine de Paris Komünü’nün idam ettiği kişi sayısı 20. Yüzyıl sol devrimlerinde idam edilenlerle kıyaslanamayacak kadar azdı.

İdam cezasına radikal kaşı çıkış ne demek?

18. yüzyılda Cesare Beccaria’dan itibaren idam cezasına karşı çıkanların argümanları aşağı yukarı şunlar: Yaşam hakkı devlete devredilemez, ceza suçu engellemez (fayda ilkesi), idam edilenin masum olma ihtimali telafi edilemez, suçun ve cezanın siyasi iktidarlara göre değişmesi adil olamaz…

Bana göre başka bir şey daha,

Diyelim suçlu cinayet zanlısı olsun ve idam cezası alsın. Buna karşı elimde daha radikal bir reddiye var: Katil ile öldüren aynı kişi olabilir mi? Yani olayın öncesinde ve sonrasında.

Aklıma Tarantino’nun Pulp Fiction’undan (1994) bir sahne geldi. Şimdi buldum o sahneyi, yeniden izliyorum. Filmin The Gold Watch adlı bölümünde geçiyor.

Bahisçi Mafya, boksör Butch’u (Bruce Wills), bir maçta yüklü para karşılığı şike yapması için zorlar. Butch, rakip boksöre yenilecektir. Ama aksi olur, Butch rakibini nakavt eder ve biraz da böyle onur kırıcı bir anlaşmanın intikamını almak için yumruklarında aşırıya gider. Hızla eşyalarını alarak yarı çıplak salondan kaçar, hemen bir taksiye atlar. Taksi şoförü bir kadın. Adı Esmeralda olan kadın boks maçını o sırada radyoda dinlemiştir. Esmeralda, “Diğer boksörü öldürmüşsün,” der (normal koşullarda ‘diğer boksör ölmüş’ demesi gerekirdi, yani bir boks kazası gibi). Butch şaşırır, “Ölmüş mü?” der. “Adam öldürmek nasıl bir şey?” diye Esmeralda sorar, “bir adamı çıplak ellerinle döverek öldürmek…” devam eder “sen tanıdığım cinayet işleyen ilk kişisin.” Tekrar sorar, “Adam öldürmek nasıl bir his?” Butch terini sildiği havluları pencereden dışarı atar, pantolonunu giyerken “Bak ne diyeceğim,” der, “bir sigara verirsen anlatırım.” Tam burada filmi durdurdum. Taşıtın ön camından çekilmiş bir sahne bu. Butch arka koltuğun çaprazında oturuyor, üstü çıplak. Ortam loş ama ışık nasıl ayarlanmışsa ikisinin yüzünü ve tenini yumuşakça lokalize etmiş. Devam. Esmeralda sigara uzatıp Butch’un sigarasını yakarken elleri parlıyor. Butch sigarasından derin fırt çeker ve dumanı dışarı salıverir, “Öğrenmek istediğin nedir?” Esmeralda tekrarlar, “Birini öldürmek nasıl bir his?” Butch “Sen öldüğünü söyleyene dek öldüğünü bilmiyordum… Şimdi öldüğünü öğrenince nasıl hissettiğimi öğrenmek ister misin?” Kendi sorusunu kendi cevaplar: “Az da olsa kötü hissetmiyorum.”



Bu sahne katille öldüren kişinin birbirinden kopuş anını göstermesi bakımından ilginçtir.

İnsanın değişebileceğini... Burada değişimi pişmanlık ya da şiddet dışında başka bir mutedil bir yaşamın istikrarına kapılmak olarak düşünmeyin. Bizzat suçun geçmiş masumiyetten kopuşu olarak olumsallığı (hatta anlık oluşu) ile suç sonrası suça muktedir olmanın imkanından da kopuşun zararsızlığı.

Bir anı: Deniz Gezmiş ve arkadaşları (adlarını unuttum) Ankara’da 4 Amerikalı askeri kaçırırlar. Fidye ve THKO adına bir bildirinin yayınlanmasını isterler. Tabi hiçbiri yerine getirilmez. Deniz Gezmiş insani nedenlerle Amerikalı askerleri serbest bırakır. Gelir durumu Hüseyin İnan’a rapor eder. Hüseyin İnan liderdir Deniz Gezmiş’e kızar silahını alır tepkiyle Amerikalıları öldürmeye tek başına kendisi gider. Amerikalılar çoktan kaçmışlardır. Bizim birlik olarak gördüğümüz bu olgu derin bir karakter ayrımı aynı zamanda. Onları anlıyorum. Naif yanlarıyla bağrıma basıyorum.

 Ama yetmiş seksen yaşına gelmiş ergenler…

Şimdi soralım: Sol; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan’ı anarken idamlara temelden karşı çıkıyor mu?



 


5 Mayıs 2026 Salı

MÜZİK ÇAĞIRIR

 

Babam ölmüştü Ankara’ya geldim, 92’nin sonları soğuk bir gece babamdan kalan evde tek başınayım.

Peter Handke’nin Über Die Dörfer’ini (Köyler Üzerine) okuyorum sözlük yardımıyla. Kitabı üye olduğum Goethe Enstitüsü kütüphanesinden ödünç almıştım. Anlatı, tiyatro karışımı şaşırtıcı bir eser. Ağır aksak okuyorum, arada bazı çevirmesi kolay cümleleri defterime not alarak. Sahne gözümün önünde elektrikli radyatörün üzerinde çay, parmağımda tüten Bafra Sigarası, kitaptan şöyle bir cümle çevirmişim en son:

“Sükunetle yenil.”

Sarstı beni.

Teyzeoğlunun Almanya’dan getirdiği teypte Dire Straits’in bir kasedi hazırda bekliyor, bastım tuşuna. Müziğin 3,21. dakikasından itibaren başka bir mecraya girdim, sanki ‘Sükunetle yenil’in labirentine. Kalp krizi geçiriyorum sandım, kendimi odadan salona attım, bağırmayacak kadar kendimdeyim, ortalığı velveleye verme sakince öl dedim, çekyata uzandım, bedenim ayaklarımdan başlayarak el uçlarıma doğru bir rota izleyerek kaskatı oldu, müziğin sona yaklaşan sesini duyuyordum. Ama müzik bitince birden gevşedim, bütün mecalimi alan tuhaf bir gevşemeydi.

Telefonla arkadaşımı aradım, kalp krizi geçiriyorum herhalde, kapıyı açık bırakıyorum, gelebilir misin? O zamanlar sabit telefonumun fatura yüzünden kapanmaması hayata karşı tek direnç noktam. Çünkü habire sevdiğim kadından telefon bekliyorum. Hatırlama bekleme anlamına geliyor asıl. ‘Sükunetle Yenil’in bağlamı biraz da bu.

Arkadaşımla Hacettepe Üniversitesi Hastanesi aciline gittik. Sinema eleştirmeni Vecdi Sayar da ordaydı. Tanışmıyoruz, o da kalp şikayetiyle gelmiş. Önce onun EKG’si çekildi, çıkınca sordum bir şeyi yokmuş. Sonra ben girdim EKG’ye benim de yokmuş. Henüz panik atak kavramının yürürlüğe girmediği zamanlar. Aynı krizi iki kez daha yaşadım. Sonuncusu 12 saatten fazla sürdü. Yeniden yeniden yaşamaktan korkuyordum.

Şöyle bir şey oldu:

Ben babamın kalp krizinden öldüğünü sanıyordum. Babamın ölüm haberi bana geç ulaşmıştı, cenazesine zor yetişmiştim. Çok sonra kardeşimden babamın beyin kanamasından öldüğünü öğrendim. Demek babama karşı suçluluk duygum bende yapıntı bir kalp krizi simülasyonu üretmişti. Bunu kavradıktan sonra bir daha “panik atak” olmadım.

Şimdi Mark Knopfler’ın bu parçasını yeniden dinliyorum. Her şey yolunda…




4 Mayıs 2026 Pazartesi

AŞIRI KETUM ve AŞIRI ŞEFFAF

             

                                                  


                                             İTİRAF EKONOMİSİ

 

“Sevgilin var mı?”

“Yok.”

 “Neden yok bebeğim, çok güzelsin?”

 “Vardı. Ayrıldım.”

 “Neden ayrıldın?”

 “Aldattı…”

 “Oooo!..” (Salondakilerin katılımıyla ses çoğalır. Şaşırma nidası aynı zamanda hadi anlat davetidir.)

İtiraf başlar. Kız anlatır. Sonunda herkes güler. Arada Hasan Can Kaya kızın anlattıklarını kurcalayarak birkaç espri üretir, bu sırada minik gülüşler öykünün finalinde patlayan asıl kahkahaya ısınma turu gibi işler.

Özel hayatın dramlarından eğlence yaratmak. Hasan Can Kaya’nın Konuşanlar programı itiraf edelim ve gülelim formatına dayanıyor. İki yönlendirici düstur temelinde: Bize bir sıçma hikayeni anlat ve bize bir fantezini anlat. Programın içeriği bizzat seyircinin kendisi.

 Soru şu: İnsanlar neden kendilerini küçük düşüren hikâyelerini anlatmaya bu kadar gönüllüler?

Bir gönüllülük illüzyonu mu bu?

 Hayır, çünkü kimse küçük düşmüyor. Gülme sosyal tampon gibi çalışıyor. Gülmenin yarattığı sevimlilik esas. Herkes sevimli olmak istiyor. Düz anlamıyla söylüyorum, gülmenin yüze verdiği yumuşak sevecenlik gülmenin kaynağı olan anlatıcıya ayna tutarak bir tür minnetle ona anında geri dönüyor. Sevimlilikte en çok pay onun hakkı, herkes onu dinlediği ve ona baktığı için. İşin içinde feragat var ama bunu bir erdem gibi okumayın, görünür olmak daha baskın (bu ayrı konu).

Küçük düşme bu sevimli olma atmosferinde sadece bir oyun. Risk gibi görünen ama bunu gerilimin boşalması olarak sağlayan düzenek.

 Anlatıcı öyküsünü bir fıkra gibi kurgular. Aslında geleneksel anlatı formuna riayet ederek: baştan itibaren dramatik ve son derece normal ilerleyen öykünün ciddiyetini finalde şaşırtıcı bir hamleyle bozmak… Fıkranın gerçek olmayışı ile burada ele aldığımız “itiraf”ın gerçek oluşu arasında bir fark var elbette, ben asıl fıkrada üçüncü kişinin başından geçenin burada birinci tekil şahıs anlatımıyla kurgulanarak nasıl birbirine benzeştiğine değineceğim. Küçük düşme riskini elimine eden, evcilleştiren de bu. Anlatıcı başından geçen eski bir olayı anlattığı için eski olayın kahramanı “ben”le bugünkü kendisi arasına mesafe koyuyor. “Eski ben” acemi, sakar, biraz budala; suçun yüklendiği orada olmayan bir üçüncü kişi daha var, o anlatının olağan kurbanı zaten, işte bu üçüncü kişiyle anlatıcının eski-ben’i de üçüncü kişi haline gelir. Zaman ve mekândan münezzeh olarak üçüncü kişi değil, ruhsal bir kopuş olarak üçüncü kişi, kontrol bugünkü kendisinin elindedir artık. Dolayısıyla kendisini küçük düşürmenin patenti de kendi elinde. Bu sırada Hasan Can Kaya’nın yer yer öyküye müdahalesinde, anlatıcının savunmasını cevval bir hazırcevaplılıkla daha da gülünçleştirmesinde ince bir ayar var. Anlatıcıyı hiç rencide etmeyen bir ayar: Rahat ol, hepimiz birbirimize benziyoruz. Hasan Can anlatıcının eski-ben zaaflarını herkese yayıyor. Stüdyoda kendi ekibini de espriye dahil ediyor. Kameraman Efe’yi, Hakan’ı ve bizzat kendisini. Sahnedeki asimetriyi yumuşatan bir denge.

 Anlatıcı şimdiki kendisi olarak da gülünçleşiyor, Hasan Can’ın espri müdahalesinin dinamizmi de burada zaten, espriye anlatıcının da katılması ve salonla birlikte toplu gülüşün içinde erimesi madara olmayı silme görevi görüyor. Gülme, anlık olarak cereyan eden madara-ben ile karakter komedisinin nesnesi olarak ‘ben’i ayrıştırıyor: Bana gülüyorlar’dan benimle gülüyorlar’a geçiş. Ardından bir manevrayla Hasan Can'ın başka bir anlatıcıyı seçerek dikkati hemen başka yere çekmesi...

 Teşhir edilebilir utanç, bir utanç sayılmaz elbette. Asıl kurgu da burada başlıyor. Ne kadar ileri gidebilirim değil, neyi itiraf edebilirim hali. Anlatılabilir utancın, utanç itirafı beklentisiyle önce kavramı değiştirmesi gerekiyor. Gülme, asıl utancı dönüştürüyor. Belki de derinleştiriyor. İnce bir çizgi.

 Kendi payıma bolca güldüm izlerken.

 Kadınlar sadece itiraf etmiyorlar, sosyal tabuları da yıkıyorlar. Bu güzel.



                                            


KULAKLIK

Sırat filmini izlemedim. Herhalde Mubi reklamı, fragmanı durduk yerde karşıma çıkıyor: Çölde yan yana devasa kolonlardan yayılan techno müzik eşliğinde dans eden kalabalık. Sanki kent nizamına uymadıkları için çöle sürgüne göndermişler. Müziğin güçlü enerjisine pek de uygun düşmeyen zayıf kuru insanlar... bedenlerinin bitkin salınımı bende dansın uzun zamandır devam ettiği izlenimini uyandırdı. Belki de çölün yarattığı bir efekt bu. Neyse öyle kalsın, nasılsa filmi bilahare izlerim.

 Kızım annesiyle dışarı çıkarken annesi, “Kulaklığını almadın.” dedi.

Kızım “Bugün takmayacağım.” dedi. Bana döndü, “Bugün doğayı dinleyeceğim.”

“Doğa mı?” dedim. “AVM’lere Marmaray’a, metrobüse doğa mı diyorsun?”

“Evet, kulaklık olmayınca doğa… Biliyor musun baba, kulaklığım olmadan kendimi çok tuhaf hissediyorum… ama bugün takmayacağım.”

“Yaa” dedim, “gelince konuşalım bunu.”

 Akşam kızımla konuşuyoruz.

 BEN: Kulaklığın olmayınca kendimi tuhaf hissediyorum demiştin, nasıl?”

KIZIM: Bilmiyorum, çıplak gibi. Tişörtümü giymemiş, ayakkabımı giymemiş gibi.

B: Hımm… evet devam et.

K: (Derin nefes alıp verdi)…

B: Bugün takmadın, nasıl hissettin?

 Konuştuk ve konuştuk.

Birçok şey; kişisel alan genleşmesi, diğerine bariyer, mimik değişimi, göz kulak koordinasyonun farklılaşması, herkesin müzik eşliğinde kendi özerk duygusal dünyasını yaratmaya muktedir olması vb. Bir gözlemimi aktararak bilmediğim bir şey de öğrendim. Eskiden insanların kulaklıklarından taşan “cis tak!.. cis tak!..” seslerinden çok rahatsız olurdum, toplu taşım araçlarında etrafta illa bir iki kişi çıkardı, bugünlerde pek görmüyorum (bir canlı türünün yok olması gibi), sence neden bu değişim diye sordum kızıma. Artık kulaklıklarda gürültü engelleyici var, ses daha temiz dedi. Kızımın söylediğinden şunu da anladım: Sesi dışarı veren kulaklık kalitesiz sayılacağından statü kaygısı insanları teknolojiyle terbiye etmiş. Ama yine de görgüsüzlük başka bir yerden patlak veriyor, telefonlarından sesli video izleyenlerle. Geçenlerde yanımda böyle birine denk geldim Marmaray’da.

 BEN: “Şunu bana duyurmasanız…” Bu cümlenin müthiş bir protokolü var, soru kipi, rica kipi ve emir kipi iç içe.

O: “Rahatsız mı oldunuz?”

BEN: (Hiç ona bakmadan, sesimi ortaya da duyurarak) “Hayal kurmamı engelliyorsun!” dedim. Biraz da deli gibi söyledim bunu, öngörülemez biri gibi. Sesi kesti.


Kızıma sordum: “Batı’da bir kentin meydanında online haberleşmeyle bir araya gelen insanlar kulaklıkla aynı müziği dinleyerek dans ediyorlar, biliyor musun bunu?”

KIZIM: “İngilizce bir adı da var bu etkinliğin, dur şimdi bulurum.” Telefonuna baktı, “Silent disco flash mob.” dedi.

Sessiz disko… Kulaklıklarıyla birbirlerine tek başına olma raconu kesen insanlar kentin önemli bir meydanında hep beraber dans etmek için buluşuyorlar; yine yalnızız ama beraber yalnız olalım gibi. Ama burada iletişim arzusu bir çatlaktan sızmalı. Nedir o çatlak? İzlenme, göz göze gelme ve karşılıklı gülümseme, dans eden beden kısa kısa geçişlerle hepsini absorbe ediyor.


Şimdi buradan Sırat filminin çöl diskosu ile bağlantı kur. Düşün!

Bir ipucu: Çağdaş dans, fabrikalarda makinelerin çalışma ahengini insan bedeninde ritmik figürlere dönüştür. Gelişmiş ülkelerde kent dokusundan yok olan fabrikaların hafızasını yitirmiş bir gürültü kalıntısı olarak insan bedeninde sürmesi. Müziğin gürültüsü sürgüne gönderilen fabrika gürültüsünün metaforu olabilir mi?

Nihayetinde kulaklık doğal olarak kötü bir nesne değil.

Düşünmene Huygens’in sarkaçlı saat deneyi asıl yönü versin. 17. yüzyılın bilim insanı Hollandalı Christiaan Huygens duvara asılı iki sarkaçlı saatin zamanla aynı ritimde sallanmaya başladığını görmüş. Bunun üzerine sarkaçların ritmini birbirine göre tekrar bozmuş ama daha sonra yine aynı ritimde salındıklarını saptamış. Çünkü sarkaçların duvarda yarattığı titreşimler enerjiyi saatlere yansıtarak ritimde benzeşmeyi sağlıyor.

İnsan iradesi dediğimiz şey ne aslında?

Buradan Jane Bennett’in Canlı Madde’siyle bağlantı kur. Ve Robert M. Sapolsky’nin Bir Primatın Anıları’yla...