6 Nisan 2026 Pazartesi

Bilmek ve Düşünmek


 

Gençken yatağımda kitap okuduğum sırada aynı evde kaldığım arkadaşım, “Çok okuyorsun, biraz da düşünmeye zaman ayır.” demişti. Hazırcevap halimle karşılık vermiştim, “Ben okurken düşünüyorum.”

Hazırcevaplığım muhtemelen lafın altında kalmama tepkisiydi, daha sonra hem arkadaşımın sözü hem kendi sözüm üzerine düşündüm. Hatta kendi sözümü bir emir kipine dönüştürerek: ‘Okurken düşün!’

Arkadaşımın sözü ilk başta bana tecrit ve dingin bir duruş faaliyeti gibi geliyordu, kafamda görselleşmişti, komikti, katotonik bakışla bir şeyin içine gömülmek gibi… dünyada bunca işbölümü varken benim payıma bu düşmüş gibi. Ya da melankoliklerde görünen kendini aşağılama seansı gibi… Hoş üstüme iyilik sağlık günlük kendimi aşağılama seansları yapıyorum ama melankolikler kadar da abartmıyorum. Bendeki ibadet gibi: Bugün kendini aşağılamak için ne yaptın! (Soru değil, yine emir kipi. Hazır parantezi açmışken devam edeyim, Kuran’da ikra/oku, tefekker/düşün gibi emirler görsel birkaç figüre tekabül eder, yani gerçek düşünmeye değil, düşünmenin animasyonuna…)

Okurken düşünmek!.. en azından çağrışımlara, bağlantılara izin vermek, okurken hız kesmek.

Bir adım ilerisi... bir kitap seni düşündürmüyorsa hemen elinden bırak.

Derrida’nın Khora adında bir metni var. Sıkı metindir. Bu sabah Derrida’nın bir zamanlar öğrencisi olan Jean-Luc Marion’la “armağan” kavramı etrafında dönen tartışmalarında bu kavrama yeniden rastladım (bkz Armağanın Fenomenolojisi, Pinhan Yay. 2021). Kavram beni Fransız Devrimi’nde tiyatronun rolü okumalarıma götürdü, Fransızca ‘boulevard’ (Türkçede “bulvar”) sözcüğünün etimolojisine.


Şimdi şuraya konu başlığının bütünlüğünü bozan netameli bir laf bırakayım:

Bilmek, düşünmenin düşmanıdır.

Bulvar sözcüğü Fransızcaya Felemenkçeden geçmiş. Hollandalılar “bolwerc” sözcüğünü “kale, savunma yapısı” anlamında kullanıyorlar. Fransızlar da Ortaçağ’da kentlerin güvenliğini tahkim eden surlara aynı anlamda “boulevard” demişler. Yani başlangıçta tamamen askeri bir anlamı var. Kente giriş çıkış birtakım kapılardan denetleniyor. Mesela bir içerde yaşayan has Parisliler var bir de dışarıdan gelen taşralı ziyaretçiler: yerli ve yabancının keskin ayrımı. XIV. Louis döneminde kentin güvenlik sorunu kalmayınca halk dışarıdan kente rahatça sızmaya başlamış. Ama önce bu giriş kapılarının etrafında, savunma amacıyla boş bırakılan, yapılaşmaya izin verilmeyen tampon bölgelerde. Kentin sıkışık sokaklarına göre bu ferah alanlar dışarıdan gelen halkın panayır kurduğu, gösteri yaptığı, yerli halkın da dışarı çıkıp nefes aldığı, eğlendiği bir temas noktası. Zamanla bu giriş kapıları yıkılıyor yola dönüşüyor ve “boulevard” sözcüğü anlam kaymasıyla bugünkü “kenarlarında ağaçlar olan geniş yol” halini alıyor. Sözcük sivilleşiyor. Seyyar satıcılar, sokak sanatçıları, panayırlar, açık hava tiyatroları hem bu dönüşümü hızlandırıyor hem de bu dönüşümün kendisi oluyor. Mesela bulvar tiyatrosunun yeni bir konsept olarak kalabalıkların kamusal alanda politikleşmesine, toplanma ihtiyacına önayak olması. Bulvarların protesto mekânı haline gelmesi.

 


İşte bulvar sözcüğünün bu anlam kayması sırasında geçirdiği süreç tam da Derrida’nın “khora” kavramına denk geliyor.

Derrida bu kavramı Platon’un Timaios diyaloğundan aldı. Kavramı kendince yeniden düşündü. Derrida’ya göre “khora” sabit bir mekân gibi değil, yer açan ama kendisi bir yer-olmayan ne tam içerde ne tam dışarıda duran bir “alıcı zemin”. Hemen söyleyeyim Derrida ilgili metninde “bulvar” örneğini vermiyor, konuya böyle maydanoz olan benim. Kastettiğim bulvarın belirsizlik süreci: ne tam şehir içi, ne tam dışarısı; hem askeri hem sivil; hem kontrol edilen hem taşan. İşlevlerin gelip geçtiği bir yüzey hali: boşluk+yürüyüş yolu+gösteri meydanı.

Daha önce “halkın icadı” demiştim. Sokakta bulvar tiyatrosunun sergilediği melodramları, farsları izleyen halk sessiz izleyiciler değil artık, potansiyel aktör olarak oyunun içindeler (saray tiyatrosuna ve üst sınıfları buluşturan büyük tiyatrolara nazire), bir tür yarı sahne oluşturuyorlar. Sonradan “miting” halini alacak devasa toplanmaların proto-formu. Temsil edilen değil kendisi beden olan bir halk.

Çok sonra Haussmann adında bir mimar bulvarın temsil edilemez, adlandırılamaz geçiş halini planlanmış, düzenlenmiş birer geniş hatta dönüştürüyor. Khora’nın radikal açıklığı “modern” kentte “yönetilen görünürlük”le bugün Türkçede bizim de kullandığımız “bulvar” oluyor.

Düşünmek, bildiğinden emin olmamaktır; kavrama bir tür belirsizleştirme müdahalesidir. Tıpkı bulvarın “khora” hali gibi. Sonradan anlamın kaymasından korkmadan.

(Belki şöyle demek daha doğru: anlam çoktan kaymış, önceki bildiklerimize sadakat bizim anlamamızı geciktiriyor. Örnek mi? Marx öncesi proletarya, Marx'ın proletaryası ve günümüz proletaryası arasında anlam kaymaları...)

Şimdi aşağıdaki soruyla kendi kabuğuma çekilme vakti:

Bilmek ve düşünmekle, ben ve kendi olmak ayrımı arasındaki koşutluk ne?



 

 

 

 

 

 

3 Nisan 2026 Cuma

Gün Aşırı İlgisiz Şeyler

 

ANNEM



İçtenlik bir kriz halidir.

Yas, bu kriz anında yazıyla buluşursa?..

Hatırladıkça yas kendini derinleştirir, hem yatışır (avunmayla karıştırmayın) hem de bedenden dışarı bir yol bulur. Acıya ayna tutar.

Okuyucu açısından bu, diğerinin acısına bulaşmaktır (empatiyle karıştırmayın).

Buna hep gönüllü oldum.

Yazarların kaybettikleri yakınları üzerine okuduğum kitaplardan aklımda kalanlar: Joan Didion’un Mavi Geceler’i, Peter Handke’nin Mutsuzluğa Doyum’u, Georgi Gospodinov’un Bahçıvan’ı, Naja Marie Aidt’in Carl’ın Kitabı, Jean-Louis Fournier’in Dul’u… Ve şimdilerde Miray Çakıroğlu’nun Annem’i.

Bir yazar bile olsa kimsenin ölmüş annesi bizim ölmüş annelerimizden daha ayrıcalıklı değil. Kayıp acısı zaten içtenliği herkese adil dağıtıyor, ama acıyı anlatmak dilin içtenliğe kavuşmasının ayrıcalığı: acıyı bir “sır” gibi yeniden kurarsınız. Yazının içtenliği de hiçlikle baş etmenin tek yolu olur.

Kitabın kapağında kavanozu ilk görünce anneden geriye kalanların iyimser bir yorumu diye anladım. Hani krematoryumdan geriye kalan küle karşı kafa tutan kültürel bir iyimserlik. Kitapta annenin fotoğrafı yok. Yalnız annesinin “Peri” müstear adıyla Facebook’ta hesap açtığından söz etmiş. Annesinin fotoğrafını orada gördüm. Yazarın fotoğrafını da ayrıca görünce bu o dedim. Benim için kavanoz anne ikamesi olmaktan kurtuldu.

 

BÜYÜMEK...



 

68 Kuşağı liderlerinin yakın çevresinden olup da sağ kalanlar 12 Mart’tan sonra hareketin mirasçısı olarak liderlerine göre daha ılımlı bir hat izlediler. Tabi söylemde aynı keskinlik devam etti.

Liderlerden Mahir Çayan’ı, Hüseyin İnan’ı, İbrahim Kaypakkaya’yı yüz yüze tanımayıp da onlar hakkında anlatılan menkıbelerden beslenen ara kuşak ise mirasın radikalizmine motamot sadık kalarak ayrıştılar: Dev-Sol, MLSBP, Acil, TKP-ML vb.

Burada ideolojik değil sanki sosyo-psikolojik bir yasa işledi: Liderin öldükten sonra daha büyük bir lider haline gelmesi (Büyük Ölü) ve onun geleneğini kim daha iyi sürdürüyor kavgası. Gelenek dediğimiz de yapıntı bir şey; liderden kalan bakın bu da Türkiye solunun dünyaya katkısı olsun diyeceğimiz bir öğreti falan değil. Daha çok karşıtıyla kendini belirleme dürtüsü. En çok kullanılan suçlayıcı sözcükleri hatırlayalım: pasivizm, oportünizm, revizyonizm, işbirlikçilik falan (bugünlerde de liberalizm).

Bugünden geriye baktığımızda bu liderleri bir uzlaşma içinde görüyoruz. Mesela Mahirlerin Kızıldere eylemini Denizlerin idamına karşı bir “dayanışma” olarak yaptığını. Oysa onların birbirinden ayrışmaları ayrı ayrı “lider” haline gelmeleri birbirleriyle çatışmalarından kaynaklanıyordu. Aralarında eylem rekabeti asıl motivasyonlarıydı.

Sormak gerekir: Ölümün vaat ettiği “ölümsüzlük” metafiziğine nasıl kapıldılar? Çağın ruhu (Zeitgeist) denilen baskın anlayış onlara nasıl yön verdi?

Yaşım dolayısıyla onlara iyi çocuklar diyorum. Ama seksen yaşına gelmiş ve -ömürleri uzun olsun- hâlâ ölümden geçinenlere ne diyeceğim bilemiyorum.

Ben yine de kendimle kendimce hesaplaşacağım, kavramlara olan inancımı sorgulayarak. Önce “ben” ve “kendi” olmak arasındaki ayrımla.

 

BEN ve KENDİ OLMAK

 


Tam tersinden başlayayım, yani kendi dışımda uç örnekten, “yabancı”dan.

Yabancı tanınmayan değildir, aksine bir tanıma adlandırmasıdır.

“Kim o?”

“Yabancı!” (Bizden değil.)

Benzemezliğini korumak için kendini kasıtlı olarak sınırlayan kanaatkâr bir sözcükten söz ediyorum. Tanıma eylemi benzemezliğini derinleştirmeye hizmet ederse sorun yok o hep “yabancı” olarak kalır. Mesela “Emperyalizm” kavramı az gelişmiş ülke solcusu/sağcısı tarafından hep “yabancı” ikamesi olarak kullanılır.

Tersi daha doğru tabi. Az gelişmiş de "emperyalizm"in yabancısıdır. Etnoloji bilim olmadan önce iki yabancının karşılaşmasıydı. Mesela Cizvit papazıyla Apaçilerin. Şöyle de denebilir: Etnoloji baştaki kibrini antropolojiyle telafi etti.

Öldürmenin doğal argümanıdır “yabancı” olmak.

Uzatmayayım, şimdi diğer tersine geçeyim,‘Aşk’a:

Aşk, iki yabancının birbirini şiddetle tanıma arzusudur. Burada arsız sözcük şiddet: pervasız ve sokulgan.

Ama aşkta iki kişi olmak aslında dört kişi olmaktır. Her kişi ben ve kendinden oluşur. Aşka dinamizmi her biri tek kişi olmaya çalışırken dört kişi arasındaki gerilim verir.

Nedir ben ve kendi olma hali?

Önce Mevlana’nın “Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün.” harcıalem lafını bir kenara bırakalım. Sıktı. Diğerinin nasıl göründüğü değil senin nasıl gördüğün önemli.

Yabancılaşma içerde başlıyor, ben ve kendi olmak arasında. Üstelik kurucu olarak.

Elimde Rahel Jaeggi'nin Yabancılaşma kitabı var. Hayret, Heinz Kohut'tan hiç söz etmemiş yazar.

Neyse böyle kalsın.

 

ÖZEL MÜLK OLARAK MÜZİK

Sosyal medyada paylaşılan videoların arka fonunda çalan müzik… kısa, tadı damakta bırakan, hatırlanan ama çoğu zaman adı akla gelmeyen. O müzik sık sık karşıma çıktıkça ilk başta onunla kurduğum mahrem ilişki ölüyor. Tuhaf bir durum. Bir duygu tutarsızlığı. Dur baştan anlatayım:

İlk duyduğumda o kısa mezürün bütün halinin peşine düşüyorum. Youtube’ta buluyorum da. Dinledikçe özel bir keşif gibi. Çağrışımlar... eskiler ve eskiler. Hatıralar müzik süresince ikinci bir kompakt hatıraya dönüşüyor. Ne kadar dinlersem artık, en fazla üç bilemedin dört kez. Sonra bir gün bakıyorum müzik algoritmanın eline düşmüş, her yerden karşıma çıkıyor. Müziğin benzersizliği aşınıyor, benim ilk duyduğumda hissettiğim sahicilik geri çekiliyor. Sanki duygumun şablon duygu haline gelmesiyle hissettiğim utanç eşliğinde.

Önce davranayım dedim.