4 Mayıs 2026 Pazartesi

AŞIRI KETUM ve AŞIRI ŞEFFAF

             

                                                   İTİRAF EKONOMİSİ




“Sevgilin var mı?”

 “Yok.”

 “Neden yok bebeğim, çok güzelsin?”

 “Vardı. Ayrıldım.”

 “Neden ayrıldın?”

 “Aldattı…”

 “Oooo!..” (Salondakilerin katılımıyla ses çoğalır. Şaşırma nidası aynı zamanda hadi anlat davetidir.)

İtiraf başlar. Kız anlatır. Sonunda herkes güler. Arada Hasan Can kızın anlattıklarını kurcalayarak birkaç espri üretir, bu sırada minik gülüşler öykünün finalinde patlayan asıl kahkahaya ısınma turu gibi işler.

 Özel hayatın dramlarından eğlence yaratmak. Hasan Can Kaya’nın Konuşanlar programı itiraf edelim ve gülelim formatına dayanıyor. İki yönlendirici düstur temelinde: Bize bir sıçma hikayeni anlat ve bize bir fantezini anlat. Programın içeriği bizzat seyircinin kendisi.

 Soru şu: İnsanlar neden kendilerini küçük düşüren hikâyelerini anlatmaya bu kadar gönüllüler?

Bir gönüllülük illüzyonu mu bu?

 Hayır, çünkü kimse küçük düşmüyor. Gülme sosyal tampon gibi çalışıyor. Gülmenin yarattığı sevimlilikle. Herkes sevimli olmak istiyor. Düz anlamıyla söylüyorum, gülmenin yüze verdiği yumuşak sevecenlik gülmenin kaynağı olan anlatıcıya ayna tutarak bir tür minnetle ona anında geri dönüyor. Sevimlilikte en çok pay onun hakkı, herkes onu dinlediği ve ona baktığı için. İşin içinde feragat var ama bunu bir erdem gibi okumayın, görünür olmak daha baskın (bu ayrı konu).

Küçük düşme bu sevimli olma atmosferinde sadece bir oyun. Risk gibi görünen ama bunu gerilimin boşalması olarak sağlayan düzenek.

 Anlatıcı öyküsünü bir fıkra gibi kurgular. Aslında geleneksel anlatı formuna riayet ederek: baştan itibaren dramatik ve son derece normal ilerleyen öykünün ciddiyetini finalde şaşırtıcı bir hamleyle bozmak… Fıkranın gerçek olmayışı ile burada ele aldığımız “itiraf”ın gerçek oluşu arasında bir fark var elbette, ben asıl fıkrada üçüncü kişinin başından geçenin burada birinci tekil şahıs anlatımıyla kurgulanarak nasıl birbirine benzeştiğine değineceğim. Küçük düşme riskini elimine eden, evcilleştiren de bu. Anlatıcı başından geçen eski bir olayı anlattığı için eski olayın kahramanı “ben”le bugünkü kendisi arasına mesafe koyuyor. “Eski ben” acemi, sakar, biraz budala; suçun yüklendiği orada olmayan bir üçüncü kişi daha var, o anlatının olağan kurbanı zaten, işte bu üçüncü kişiyle anlatıcının eski-ben’i de üçüncü kişi haline gelir. Zaman ve mekândan münezzeh olarak üçüncü kişi değil, ruhsal bir kopuş olarak üçüncü kişi, kontrol bugünkü kendisinin elindedir artık. Dolayısıyla kendisini küçük düşürmenin patenti de kendi elinde. Bu sırada Hasan Can Kaya’nın yer yer öyküye müdahalesinde, anlatıcının savunmasını cevval bir hazırcevaplılıkla daha da gülünçleştirmesinde ince bir ayar var. Anlatıcıyı hiç rencide etmeyen bir ayar: Rahat ol, hepimiz birbirimize benziyoruz. Hasan Can anlatıcının eski-ben zaaflarını herkese yayıyor. Stüdyoda kendi ekibini de espriye dahil ediyor. Kameraman Efe’yi, Hakan’ı ve bizzat kendisini. Sahnedeki asimetriyi yumuşatan bir denge.

 Anlatıcı şimdiki kendisi olarak da gülünçleşiyor, Hasan Can’ın espri müdahalesinin dinamizmi de burada zaten, espriye anlatıcının da katılması ve salonla birlikte toplu gülüşün içinde erimesi madara olmayı silme görevi görüyor. Gülme, anlık olarak cereyan eden madara-ben ile karakter komedisinin nesnesi olarak ‘ben’i ayrıştırıyor: Bana gülüyorlar’dan benimle gülüyorlar’a geçiş. Ardından bir manevrayla Hasan Can'ın başka bir anlatıcıyı seçerek dikkati hemen başka yere çekmesi...

 Teşhir edilebilir utanç, bir utanç sayılmaz elbette. Asıl kurgu da burada başlıyor. Ne kadar ileri gidebilirim değil, neyi itiraf edebilirim hali. Anlatılabilir utancın, utanç itirafı beklentisiyle önce kavramı değiştirmesi gerekiyor. Gülme, asıl utancı dönüştürüyor. Belki de derinleştiriyor. İnce bir çizgi.

 Kendi payıma bolca güldüm izlerken.

 Kadınlar sadece itiraf etmiyorlar, sosyal tabuları da yıkıyorlar. Bu güzel.



                                            


KULAKLIK

Sırat filmini izlemedim. Herhalde Mubi reklamı, fragmanı durduk yerde karşıma çıkıyor: Çölde yan yana devasa kolonlardan yayılan techno müzik eşliğinde dans eden kalabalık. Sanki kent nizamına uymadıkları için çöle sürgüne göndermişler. Müziğin güçlü enerjisine pek de uygun düşmeyen zayıf kuru insanlar... bedenlerinin bitkin salınımı bende dansın uzun zamandır devam ettiği izlenimini uyandırdı. Belki de çölün yarattığı bir efekt bu. Neyse öyle kalsın, nasılsa filmi bilahare izlerim.

 Kızım annesiyle dışarı çıkarken annesi, “Kulaklığını almadın.” dedi.

Kızım “Bugün takmayacağım.” dedi. Bana döndü, “Bugün doğayı dinleyeceğim.”

“Doğa mı?” dedim. “AVM’lere Marmaray’a, metrobüse doğa mı diyorsun?”

“Evet, kulaklık olmayınca doğa… Biliyor musun baba, kulaklığım olmadan kendimi çok tuhaf hissediyorum… ama bugün takmayacağım.”

“Yaa” dedim, “gelince konuşalım bunu.”

 Akşam kızımla konuşuyoruz.

 BEN: Kulaklığın olmayınca kendimi tuhaf hissediyorum demiştin, nasıl?”

KIZIM: Bilmiyorum, çıplak gibi. Tişörtümü giymemiş, ayakkabımı giymemiş gibi.

B: Hımm… evet devam et.

K: (Derin nefes alıp verdi)…

B: Bugün takmadın, nasıl hissettin?

 Konuştuk ve konuştuk.

Birçok şey; kişisel alan genleşmesi, diğerine bariyer, mimik değişimi, göz kulak koordinasyonun farklılaşması, herkesin müzik eşliğinde kendi özerk duygusal dünyasını yaratmaya muktedir olması vb. Bir gözlemimi aktararak bilmediğim bir şey de öğrendim. Eskiden insanların kulaklıklarından taşan “cis tak!.. cis tak!..” seslerinden çok rahatsız olurdum, toplu taşım araçlarında etrafta illa bir iki kişi çıkardı, bugünlerde pek görmüyorum (bir canlı türünün yok olması gibi), sence neden bu değişim diye sordum kızıma. Artık kulaklıklarda gürültü engelleyici var, ses daha temiz dedi. Kızımın söylediğinden şunu da anladım: Sesi dışarı veren kulaklık kalitesiz sayılacağından statü kaygısı insanları teknolojiyle terbiye etmiş. Ama yine de görgüsüzlük başka bir yerden patlak veriyor, telefonlarından sesli video izleyenlerle. Geçenlerde yanımda böyle birine denk geldim Marmaray’da.

 BEN: “Şunu bana duyurmasanız…” Bu cümlenin müthiş bir protokolü var, soru kipi, rica kipi ve emir kipi iç içe.

O: “Rahatsız mı oldunuz?”

BEN: (Hiç ona bakmadan, sesimi ortaya da duyurarak) “Hayal kurmamı engelliyorsun!” dedim. Biraz da deli gibi söyledim bunu, öngörülemez biri gibi. Sesi kesti.


Kızıma sordum: “Batı’da bir kentin meydanında online haberleşmeyle bir araya gelen insanlar kulaklıkla aynı müziği dinleyerek dans ediyorlar, biliyor musun bunu?”

KIZIM: “İngilizce bir adı da var bu etkinliğin, dur şimdi bulurum.” Telefonuna baktı, “Silent disco flash mob.” dedi.

Sessiz disko… Kulaklıklarıyla birbirlerine tek başına olma raconu kesen insanlar kentin önemli bir meydanında hep beraber dans etmek için buluşuyorlar; yine yalnızız ama beraber yalnız olalım gibi. Ama burada iletişim arzusu bir çatlaktan sızmalı. Nedir o çatlak? İzlenme, göz göze gelme ve karşılıklı gülümseme, dans eden beden kısa kısa geçişlerle hepsini absorbe ediyor.


Şimdi buradan Sırat filminin çöl diskosu ile bağlantı kur. Düşün!

Bir ipucu: Çağdaş dans, fabrikalarda makinelerin çalışma ahengini insan bedeninde ritmik figürlere dönüştür. Gelişmiş ülkelerde kent dokusundan yok olan fabrikaların hafızasını yitirmiş bir gürültü kalıntısı olarak insan bedeninde sürmesi. Müziğin gürültüsü sürgüne gönderilen fabrika gürültüsünün metaforu olabilir mi?

Nihayetinde kulaklık doğal olarak kötü bir nesne değil.

Düşünmene Huygens’in sarkaçlı saat deneyi asıl yönü versin. 17. yüzyılın bilim insanı Hollandalı Christiaan Huygens duvara asılı iki sarkaçlı saatin zamanla aynı ritimde sallanmaya başladığını görmüş. Bunun üzerine sarkaçların ritmini birbirine göre tekrar bozmuş ama daha sonra yine aynı ritimde salındıklarını saptamış. Çünkü sarkaçların duvarda yarattığı titreşimler enerjiyi saatlere yansıtarak ritimde benzeşmeyi sağlıyor.

İnsan iradesi dediğimiz şey ne aslında?

Buradan Jane Bennett’in Canlı Madde’siyle bağlantı kur. Ve Robert M. Sapolsky’nin Bir Primatın Anıları’yla...



 

 

 

 

 

 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder