18 Ağustos 2026 Salı

BİR NABZIN BİRKAÇ SAHİBİ


 

Bugünlerde evden taşınmış olmamız gerekiyordu. Uzadı.

Üst kat çaprazımızdaki dairenin sahibi binanın kentsel dönüşümüne itiraz etmiş. Orada neredeyse bitkisel hayatta hasta yaşlı adam ve bakıcı kadın kalıyor. İtiraz edenler adamın doktor olan iki oğlu. Galiba biri profesör. Muhtemelen babalarına kendi evlerinde bakamayacaklarını düşünüyorlar, kiralar da fahiş olduğu için babalarını ne kadar o evde tutabilirlerse o kadar iyi. Bizim de canımıza minnet. Bakalım nereye kadar? Alt komşumuz S. Hanım en az yılbaşına kadar otururuz diyor. Bizimle hemhal. Gerçi bizim için taşınmak İstanbul’a veda demek.

‘Gitme kal bu şehirde.’ Kalamam, vaziyeti görüyorsun.

İki haftadır sabah saat 6 civarı yukarıdan “Tak!.. Tak!..” sesi geliyor. Yaşlı adamın evinden. Daha önce ses sabahın 9’unda başlıyordu. İlk başta sesin bizim hizamızdaki üst kattan geldiğini sanıyordum. Bir dakika süren ritmik bir ses, sanki biri havanda bir şey dövüyor. Bir insan sabah sabah havanda ne dövebilir ki böyle? Kafamda kurmuştum, üst katımızda oturan yaşlı kadın her sabah şaşmaz biçimde aynı saatte kendine sarımsak kürü hazırlıyordu. Zaten televizyonunun sesini fazla açtığı için bir nefretim vardı kendisine, şimdi de havanda sarımsak balesi nefretimin üzerine tüy dikti. Sadece sesten söz etmiyorum, buna sarımsağın kokusunu da ekleyin. Yani koku ben duymasam da imgesel olarak var. Kadına yakıştırdığım bu. Var oğlu var, çünkü sarımsak kokusundan tiksiniyorum. Bu konuda Drakula gibi hassasım. Ne sanıyorsunuz Drakula zevk sahibi adamdı. Efendim, biliyorum şimdi bana sarımsağın faydalarını saymaya başlayacaksınız. Olabilir. Bana sarımsağın tüm dünya mutfaklarını işgal etmesi ilginç geliyor. Tabi burada “işgal” derken her yemeğe konmasının ötesinde baskın aroması sayesinde her yemeği kendisine benzetmesi kastettiğim. Neyse sarımsak konusundan çıkıyorum, üzerine konuşurken bile midem kalktı… Meğer “Tak!.. Tak!..” sesi yaşlı kadından gelmiyormuş, üst kat çaprazımızdaki bakıcı kadından geliyormuş. Havanda sarımsak değil ilaç dövüyormuş. Bakıcı kadınla üç ay önce apartmanın girişinde karşılaştığımda söylemişti: ‘Belki rahatsız oluyorsunuzdur ama yapmak zorundayım.’

Önceki gün merdiven sahanlığında gördüm yaşlı adamı, tekerlekli sandalyesindeydi, oğlu ve bakıcı kadın yukarı çıkarıyorlardı (binada asansör yok). Çok zayıftı, ağzı ve gözü açıktı, katotonik bakıyordu. Şöyle düşündüm: Bakıcı kadının işi yaşlı adamın sağ kalmasına bağlı. İşini doğru yapmakla ilgili bundan iyi motivasyon göremiyorum. Çıkar ilişkisinin kusursuz hali. Çıkar ilişkisinde yaşlı adam yok elbet, o bitkisel hayatta. Adamın oğullarının vicdanı, bakıcı kadının maaşı ve bizim kalma süremizin uzaması. Çıkarın ideal kombinasyonu bunlar.

Yan komşumuz iki daire taşındı. Üst katımız da taşınacak gibi, eşya sürüme sesleri geliyor. Eğer onlar da taşınırsa değme keyfime müstakil bir evde oturuyormuşuz gibi olacak. Ne müstakil evi, konak konak!

Bazıları “konak “ sözcüğünü çok seviyor. Bir şair vardı, sanki konakta büyümüş gibi bir şiirinde konak konak deyip durmuştu. Sözcüğün itibariyle (semantik yükselme) türeme özelliği birbiriyle uyumsuz halbuki. Göçerlerin söylediği gidek gelek gibi şuraya konak deyişine benziyor (tabi isim haliyle sığınak, durak, barınak gibi). Bu mantıkla gecekondu yerine kestirmeden konak dense yeriydi. Konak, villa, malikane, köşk… emlakçılar da çok sever bu sözcükleri. Neyse birkaç ay da biz sevelim, giderayak konakta kalıyoruz. Hatta hayal gücümü bir tık yukarı taşıyorum, herkes binayı boşalttıktan sonra yıkım başlayana kadar tek başıma kalıyorum burada. Sessizlik sadece sessizlik. 



1 Ağustos 2026 Cumartesi

Ben Sadece Ben Değilken...


 

Ben Lerner'in Transkripsiyon romanına yeni başladım. Yavaştan alıyorum.

Romanın orta yaşlı isimsiz anlatıcısı, üniversiteden hocası da olan 90 yaşlarındaki Thomas’la söyleşi yapmak üzere kent değiştirir, bir otele yerleşir. Thomas’la iletişimini daha önce hep e-posta yoluyla yapmıştır. Randevu için ona ilk kez telefon açacaktır. Huzursuz olur, kendi kendine sorar:

“Arama konusunda garip bir tereddüt içindeydim; telefonda hiç konuşmazdık. (…) Neden onun cisimsiz sesiyle kısaca karşılaşmaktan, cisimleşmiş sesiyle saatler geçirmeye kıyasla daha fazla geriliyordum?”

Kahramanımız tedirginliğine rağmen kabuğunu kırıp Thomas’ı arıyor. Biz arama eşiğini atlamayalım dönüp  sorunun peşinden gidelim.

Aşkın başlangıcında da vardır bu. Aramak yerine sorumluluğu tesadüf Tanrı’sına yükleme arzusu. (Tabi tesadüfte de eşitliği bozan ilk fark eden olup olmamak önemli bir ayrıntı; tanışan ama samimi olmayan kişilerin sokakta karşılaşınca birbirini görmezden gelmeleri de o ilk temas kurma izleniminden kaçma çabası değil midir?)


Birine telefon açmanın yarattığı gerilim… bu soruyu yapay zekaya sordum (hem ChatGBT’ye hem Gemini’a). Düşündüğüm şey ikisinin de cevaplarından farklı. Yoksa yazmazdım zaten.

Konuyu sadeleştirmek için, birine telefon açarken hiç gerginlik duymayanlardan yola çıkmak iyi bir yöntem. Örneğin, pazarlamacılardan, anketörlerden, bir şirket adına arayanlardan. Onlar neden gerginlik duymazlar? Çünkü kendileriyle aranan kişi arasına bir dolayım koyarlar, kendileri elçidir sadece (kendilerini yok etmişlerdir). Direkt aramada ise arayan aranan ilişkisi başlar, kendisini otomatikman diğerini arayan olarak belirlemiş olur. Davetsiz birinin diğerinin kapısını çalması gibidir bu. Hayır, bu benzetme olmadı. Sese odaklanalım, sadece sese… diğer duyum organlarını iptal eden ve varlığı sese indirgeyen aşırı kendilik haline. Hem geri kalan duyum organlarının eksikliği hem aşırı kendi olma hali çelişki değil mi? Değil. Çünkü tamamlanmayı ses üzerinden diğerine devrediyorsun. Varoluşun bütün yükü sesin üzerinde…

Romanın isimsiz anlatıcısı gitmeye hazırlanırken telefonunu klozete düşürüyor. Benim için özel bir çağrışım,  empati duymamam mümkün mü? 

Telefonsuz “ben” nasıl bir ‘ben’dir? Bu arada yazarın adı da Ben. Yani isim zamir arasında sözcük oyununa açık retorikten yararlandığımı bilin diye söylüyorum.

Ne demişler “Futbol sadece futbol değildir.” Ben sadece ben değildir. 

Şarkı sadece şarkı değildir.

Marmaray Sirkeci durağının son yürüyen merdivenini çıkacaktım, sahanlıktaki müzisyen öksürerek birkaç kez boğazını kazıdı, suyundan bir yudum aldı,  neyini ağzına götürdü… tam o anda bu şarkı benim olsun dedim içimden. Ayağımı hareket halindeki basamağa attığımda neyin daralıp genişleyen derin dehlizden gelen sesi peşimden yetişti, ‘Kızıl bir goncaya benzer dudağın’ çalıyordu iyi mi.  Tesadüf Tanrı’sından benim payıma düşen mucizeye bak! Şarkı sarhoş etti beni. İstasyonun çıkış gölgeliğinde oyalanıyorum, yürümüyorum, şarkı bitene kadar kendi eksenim etrafında dönüyorum ve dönüyorum… encik mençik… Mısır Çarşısı’na varmadan sol tarafımda çay bahçesi; gayriihtiyari bakıyorum oraya, bir karartı, gözümden düşen sarkıt gibi, bir kez daha bakıyorum.

Yazmak içinde mektup olan şişeyi okyanusa atmaktır. (Ah! Biri bu sözü çoktan söylemiştir.) Şimdi içinde mektup olan şişeyi okyanusa atmak için vapurun güvertesinde duran yalnız bir tayfayım. Neyi bekliyorum?