Bugünlerde
evden taşınmış olmamız gerekiyordu. Uzadı.
Üst kat çaprazımızdaki dairenin sahibi binanın kentsel dönüşümüne itiraz etmiş. Orada neredeyse bitkisel hayatta hasta yaşlı adam ve bakıcı kadın kalıyor. İtiraz edenler adamın doktor olan iki oğlu. Galiba biri profesör. Muhtemelen babalarına kendi evlerinde bakamayacaklarını düşünüyorlar, kiralar da fahiş olduğu için babalarını ne kadar o evde tutabilirlerse o kadar iyi. Bizim de canımıza minnet. Bakalım nereye kadar? Alt komşumuz S. Hanım en az yılbaşına kadar otururuz diyor. Bizimle hemhal. Gerçi bizim için taşınmak İstanbul’a veda demek.
‘Gitme kal bu şehirde.’ Kalamam, vaziyeti görüyorsun.
İki haftadır sabah saat 6 civarı yukarıdan “Tak!.. Tak!..” sesi geliyor. Yaşlı adamın evinden. Daha önce ses sabahın 9’unda başlıyordu. İlk başta sesin bizim hizamızdaki üst kattan geldiğini sanıyordum. Bir dakika süren ritmik bir ses, sanki biri havanda bir şey dövüyor. Bir insan sabah sabah havanda ne dövebilir ki böyle? Kafamda kurmuştum, üst katımızda oturan yaşlı kadın her sabah şaşmaz biçimde aynı saatte kendine sarımsak kürü hazırlıyordu. Zaten televizyonunun sesini fazla açtığı için bir nefretim vardı kendisine, şimdi de havanda sarımsak balesi nefretimin üzerine tüy dikti. Sadece sesten söz etmiyorum, buna sarımsağın kokusunu da ekleyin. Yani koku ben duymasam da imgesel olarak var. Kadına yakıştırdığım bu. Var oğlu var, çünkü sarımsak kokusundan tiksiniyorum. Bu konuda Drakula gibi hassasım. Ne sanıyorsunuz Drakula zevk sahibi adamdı. Efendim, biliyorum şimdi bana sarımsağın faydalarını saymaya başlayacaksınız. Olabilir. Bana sarımsağın tüm dünya mutfaklarını işgal etmesi ilginç geliyor. Tabi burada “işgal” derken her yemeğe konmasının ötesinde baskın aroması sayesinde her yemeği kendisine benzetmesi kastettiğim. Neyse sarımsak konusundan çıkıyorum, üzerine konuşurken bile midem bulandı… Meğer “Tak!.. Tak!..” sesi yaşlı kadından gelmiyormuş, üst kat çaprazımızdaki bakıcı kadından geliyormuş. Havanda sarımsak değil ilaç dövüyormuş. Bakıcı kadınla üç ay önce apartmanın girişinde karşılaştığımda söylemişti: ‘Belki rahatsız oluyorsunuzdur ama yapmak zorundayım.’
Önceki gün merdiven sahanlığında gördüm yaşlı adamı, tekerlekli sandalyesindeydi, oğlu ve bakıcı kadın yukarı çıkarıyorlardı (binada asansör yok). Çok zayıftı, ağzı ve gözü açıktı, katotonik bakıyordu. Şöyle düşündüm: Bakıcı kadının işi yaşlı adamın sağ kalmasına bağlı. İşini doğru yapmakla ilgili bundan iyi motivasyon göremiyorum. Çıkar ilişkisinin kusursuz hali. Çıkar ilişkisinde yaşlı adam yok elbet, o bitkisel hayatta. Adamın oğullarının vicdanı, bakıcı kadının maaşı ve bizim kalma süremizin uzaması. Çıkarın ideal kombinasyonu bunlar.
Yan komşumuz iki daire taşındı. Üst katımız da taşınacak gibi, eşya sürüme sesleri geliyor. Eğer onlar da taşınırsa değme keyfime müstakil bir evde oturuyormuşuz gibi olacak. Ne müstakil evi, konak konak!
Bazıları “konak “ sözcüğünü çok seviyor. Bir şair vardı, sanki konakta büyümüş gibi bir şiirinde konak konak deyip durmuştu. Sözcüğün itibariyle (semantik yükselme) türeme özelliği birbiriyle uyumsuz halbuki. Göçerlerin söylediği gidek gelek gibi şuraya konak deyişine benziyor (tabi isim haliyle sığınak, durak, barınak gibi). Bu mantıkla gecekondu yerine kestirmeden konak dense yeriydi. Konak, villa, malikane, köşk… emlakçılar da çok sever bu sözcükleri. Neyse birkaç ay da biz sevelim, giderayak konakta kalıyoruz. Hatta hayal gücümü bir tık yukarı taşıyorum, herkes binayı boşalttıktan sonra yıkım başlayana kadar tek başıma kalıyorum burada. Sessizlik sadece sessizlik. Arada avazım çıktığı kadar He-Man gibi bağırıyorum: "Gölgelerin gücü adına... Güç bende artık!"

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder