Gregory Myasoedov, Tırpancılar (1887)
IRGATIN DÖNÜŞÜMÜ
Lise yıllarımda yaz aylarında birkaç gün de olsa
yaptım. Fındık ocaklarının altında ot kesme işinden söz ediyorum. En çok
kerenti kullanıyorduk (Karadeniz’de “kirinti”
deniyor ama ben genel adını yazdım). Sapı ve bıçağı tırpandan küçük; arazi
eğimli ve fındık ocakları arasındaki mesafe kısa olduğu için manevrası tırpana
göre daha kolay. Ama yorucu, dikkat istiyor. Arazinin düz ve ferah olduğu yerlerinde ise gelsin tırpan. İşin en sevdiğim kısmı. Tırpanla ot biçmek benim için bir
tür hipnozdu. Anlatmasam olmaz, izninizle hüdayinabit kendime yol veriyorum
burada:
İlk başta muhakkak bir öğreten olmuştur, zaman zaman
uyarılmışımdır. ‘Bak şöyle tutacaksın, kolunu hareket ettirme, belinle birlikte
yay çiz…’ Çabuk alıştım, bu net. Bir akışı var, bir ritmi. Ama eylemin fizyolojisini
ve niyetini anlatmam için önce bir ayrım yapmam gerek, tırpanla yabani ot
biçmekle tahıl hasat ederken biçmek arasında. Yakacak odun kesmekle marangozun
tahta kesmesi arasındaki fark gibidir bu. Birinde özenmediğiniz için daha
özgürsünüzdür. Tahıl biçmek mukaddes, geometrik bir kusursuzluk ister, birlikte
çalıştığınız insanlarla uyum. Her tırpan darbesini arkadan gelenlerin bağ/yığın
yapabilmesi için otları aynı yöne yatıran belirli bir açıyla vurmalısınız.
Sizin ritminiz tüm çalışanların ortak ritminin alt tekrarıdır sadece. Biçme
eylemi üretimin kendisidir, taneleri ziyan edemezsiniz. Fındık bahçesinde
yabani ot biçmek ise kaosa karşı bir saldırı gibidir, düzen kesilen otlar
toplanınca sonradan gelir. Korunması gereken hasat yoktur. Balta girmemiş
ormanda palasıyla yol açarak yürüyen biri gibisinizdir. Tabi kısa günün kârı
yaban çileği, mantar vb duraksamaları dışında. Kesilen ot sağa yatmış sola
yatmış hiç önemli değil. Bedenin kendi özerkliği içinde bulduğu bir ritim bu.
Tango yapar gibi estetik bir tarafı da var. Ayaklar omuz genişliğinden birazcık
daha açık, sağ elinizi kullanıyorsanız sağ ayak geride (boksör duruşu gibi),
sırtınız dik, kollar hafifçe bükülü, tırpanın bıçağı yere paralel, sanki yerle
arasında manyetik alana riayet ediyormuşsunuz gibi teğet yükseltide... ve bıçak
ağzının otu kesmesiyle bıçak sırtının saplara sürtünmesinin tek ses haline
gelmesi: “Çışşşsz… çışşsz…” İşte o temasın hipnoz etkisi bütün bu beden
salınımını yürütür. Sola doğru işini bitiren tırpan yine aynı yer seviyesinde
yay çizip başlangıç konumuna dönerken boşa çıkan sağ ayak küçük bir adım öne
ilerler, sol ayak onu takip eder. Yorulurdum. Arka cebimden biley taşımı
çıkarır bıçağın ağzını bilerdim. Bileyleme eyleminden çiftanlam yaratırdım, o an
daha çok dinlenmek anlamına gelirdi. İşin tuhafı terimin soğuması rüzgarı
hissetmemi sağlardı, sanki daha önce yokmuş da o an esmeye başlamış gibi.
Tırpanın liseden sonra gittiğim Almanya’da faydası oldu bana. Bir Alman müteahhidinin yanında kaçak işçi olarak çalışıyordum, o günkü işimiz
otobanların kenarlarındaki otları kesmek. Güneşin altında hipnoza kapılmış,
otları kese kese gidiyordum. Neden sonra arkama bir el dokundu. Bir Alman işçi “Yavaş,
yavaş!..” dedi bana, “sen böyle çalışırsan biz de çok çalışmak zorunda kalırız.”
Baktım meister (ustabaşı) yoktu, adam haklıydı. Biley taşımı çıkardım,
tırpanımı biledim. Tırpanla ilgili bir hikâyem daha var ama o kalsın. Konuyu
dağıtmayalım “Irgatın Dönüşümü” dedik.
Düz tırpan motorlu tırpan olunca ırgat da dönüştü, ırgat tırpan operatörü oldu.
Bugün ele güne karşı yapayalnız evin yakınındaki parka doğru yürüyüşe çıktım. Hava güzel, rüzgar cepheden esiyor, meltem sözcüğünü sevdiğim için rüzgarın adı meltem olsun, baş harfi ve son harfi “m”, birincide dudağın açılıyor, sonuncuda kapanıyor, sesin bir armonisi var. Sanki aldığını geri vermek gibi ödeşmeli bir döngü. Huyum kurusun konuyu dağıttım yine. Neyse, hem yürüyorum hem nefes egzersizleri yapıyorum. Bir doktor arkadaşımın söylediği yöntemi deniyorum, işaret parmağımı burnumun bir deliğine yaslayarak kapatırken başparmağımla burnumun diğer deliğini açıp kapatarak kesik kesik soluk alıp vermek, sinüs yollarını açarmış bu. Kedilerle selamlaşıyorum, keyfim yerinde. Derken bir motor sesi, bir motor sesi daha. Motor seslerine doğru yürüyorum. Yolun iki tarafında iki adam sırtlarında motor, yüzlerinde şeffaf maske, ellerinde eldivenler ve usandırıcı motor sesi!.. Ses yürüyüş tempomu artırıyor, uzaklaşıyorum oradan. Bir taraftan da düşünüyorum. Kentlerde park denen adacıklar aynı zamanda akustik sığınaklardır. Epey büyük bir park burası, buraya sadece yürümek için gelmiyorum, insanların zararsızlığını hissetmek için de geliyorum, mekânın sahipsizliği sessizlik de telkin ettiği için. En azından sabah saatlerinde diyeyim. Otları motorlu tırpanla biçmek insana hız, az zahmet, az zamanda çok iş yapmak gibi avantajlar tanıyabilir. Nihayetinde daha gelişkin bir teknoloji daha eski bir uygulamanın yerini alıyor.
Ama ne pahasına? Parkın anlamını yok etme pahasına, park
şantiyeye dönüşür. Kuşlar kaçar, kediler huzursuz olur, böcekler katliama
uğrar. İnsanlar da itirazsız biçimde alışır. Motor sesi bir
ideolojidir çünkü, daha önce söyledim bunu.
Aradaki farkı şöyle anlatayım:
Düz tırpanla ot biçen kimse işini yapan seyirlik bir
zanaatkâr gibidir, kendi bulduğu ritim onu dalgınlaştırır; bakana da serbestlik
veren bir dalgınlık. Astronot gibi giyinmiş motorlunun ise bir ritmi yoktur,
şeffaf gözlüklerinin arkasında bizi görebilir, bir işgalci gibidir.
İşte ideoloji motor lehine bu farkı siler. Motor sesi,
emeğin, çalışmanın, verimliliğin, iş yapıyoruz burada demenin bas bariton sesi
haline gelir.
Bir köy özlemim vardı.
Biliyorum, bu mevsimde Karadeniz köyleri tırpanlı
motor sesleriyle delik deşik artık. Benim bir bahçem var gururunun aşağılık
sesi. Gecikmiş modernleşmenin gürültülü görgüsüzlüğü, ya da intikamı.
Hani bir şeyi özlersiniz özlersiniz de o şeyle
karşılaştığınızda özlediğinizin gerçekte o olmadığını anlarsınız. Ondan ayrıldığınızda
üzerinize müthiş bir rahatlama gelir, ne çok yaşadım bunu. Hadi dön başa bir
daha özle. Hayır bir daha olmayacak. Orda bir köy var uzakta yok artık.
Anna Karannina’da Tolstoy tırpanla çalışmayı Levin
üzerinden anlatırken adeta bir meditasyon seansına sokar bizi. Bu yazıyı
yazarken hatırladım bunu. Kütüphanemden aldım kitabı sayfalarını karıştırmaya
başladım. Buldum! Üçüncü bölümün IV. kısmı. Hatta bu kısma tekrar dön diye
kalemle üç yıldız işareti koymuşum. Anna Karannina bir başyapıtsa bu kısım
ayrıca başyapıttı. İlgili yeri tekrar okudum. Ama tırpan yerine “orak” diye
geçiyordu. İçime bir kurt düştü, acaba yanlış çeviri mi? Elimdeki kitap Sosyal
Yayınları’ndan Murat Aykaç Erginöz çevirisi. Hangi dilden çevirdiği yazılmamış.
Aslında Rusça çevirisini yıllar önce okumuştum. İnternetten Ergin Altay’ın İletişim Yayınları’ndan
Rusça çevirisini buldum, evet yanılmamışım: Tırpan!
“İş sırasında, nereden, nasıl geldiğini anlayamadığı
tatlı bir serinlik duygusu dolaştı bir ara kızgın, terli omuzlarında. Tırpanlar
bilenirken başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Koyu alçak bir bulut tepelerine
gelmişti, iri taneli bir yağmur başladı. Bazı köylüler kaftanlarının yanına
koştular, giydiler. Bazıları da, tıpkı Levin gibi, bu tatlı serinliğin altında
hazla omuzlarını kaldırdılar.”

