25 Temmuz 2026 Cumartesi

BATI


 

 “‘Batı' kavramının mefhûmu

'kapitalizm, emperyalizm ve liberalizm'

olarak çerçevelenirse

gelecekteki her felsefî araştırma

Batı'yı 'insanlık için bizâtihi bir sorun'

olarak kabul edip incelemeli

ve her tür araştırmasına

bu 'en temel ilke'den hareketle başlamalıdır.”

 

Yukarıdaki sözün sahibi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu. Şu an İstanbul Medeniyet Üniversitesinde felsefe bölümünde öğretim üyesi.

On beş yıl kadar önce bir hafta sonu açık öğretim lise sınavında gözetmen olarak görevliydim. Benimle birlikte bir imam hatip lisesi müdürü de. Şansımıza engelli öğrenci sınıfına düştük. Sadece biz ve görme engelli bir öğrenci var. Müdürle dönüşümlü olarak soruları okuyoruz çocuk cevaplıyor. Soruların arasına kendi yorumlarımızı yapıp gülüyoruz, çocuğun doğru şıkkı işaretlemesinde küçük ipuçları da içeriyor bu yaptığımız. İşimiz erken bitti, Müdür gel sana yemek ısmarlayayım dedi. İstinye’deyiz. Tanıdığı bir lokantaya götürdü beni. Laf aralarında benim solcu olduğumu öğrendi. Konu, Allah var mı yok mu? Hem yemek yiyoruz hem konuşuyoruz. Yemeğin hatırına esnek olacak değilim dedim, Allah yok. Ben anlattım, o anlattı. Sohbetimize İstinye sahilinin kaldırımında öte baş beri baş devam ettik. Vedalaşırken ya hocam kafamı karıştırdın dedi. Bence dedim daha çok iman edeceksin, bunun için bana muhtaçsın. Elimi güçlüce sıktı (bunu hatırlamam tuhaf) sana birini önereceğim dedi, Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, internette makaleleri var bir okuyun. İsmini bir daha tekrarladı.

Dün aklıma geldi, baktım Facebook’ta hesabı var İhsan Fazlıoğlu’nun. Yukarıdaki sözü de dört beş gün önce paylaşmış.

Daha “Batı kavramının mefhûmu” diye başladığı sözüyle çam devirmiş. Kavramla mefhûm eş anlamlı çünkü. Ama bu hatayı ona yaptırtan cahillik değil, Osmanlıcanın ideolojik marka haline gelmesi. Bu yapay üslup dürtüyle kaleminden düşüyor. Buna ne denir? Hadi ben de Osmanlıca söyleyeyim: galat ı fahiş hata (unutmadan galat ve hata aynı anlamda)…

İnsanlık için bizatihi sorun olan Batı’yı 'kapitalizm, emperyalizm ve liberalizm' olarak çerçeveleyecekmişiz, bu en temel ilkeymiş. Bu sözde öyle bir performatif çelişki var ki, tam bir çıkmaz. Sanki sadece gerçeğin kendisi değil 'kapitalizm, emperyalizm ve liberalizm' kavramları da Batı’dan gelmemiş gibi. Onca eğitim alıp, onca kitap okuyup onca kariyer yapıp yine cahillikte karar kılmakla ilgili bir tercih bu; güdüsel aidiyet eğilimi… aynı ifade içerisinde epistemolojik körlük, aporia, oksidentalizm (oryantalizmin tersi) adına ne derseniz. Benzetme yapmadan duramıyorum: Birinden alıp duvarına astığı levhayı öfkeyle çıkarırken yine aynı kişiden daha önce aldığı tornavidayı kullanmak, Yahudi mallarını boykot ediyoruz diye çağrı yaparken bunu yine bir Yahudi’nin sahibi olduğu Facebook’ta yayınlamak, Plastik ambalajlı “Doğaya Dönüş ve doğallık” kitabı satın almak… gibi gibi gibi…

Dikkat edin bir öfke, nefret var bu düsturda. Batı düşmanı bu adamların “Batı” derken kafalarındaki imge tamamen yerli. Öfke duydukları Parisli, Berlinli, Londralı biri değil. Yan komşuları, sempozyumda tartıştıkları meslektaşlarından biri, bir yazar. Gerçek Batılı değil yani. Gerçek Batılıyla karşılaştıklarında süklüm püklüm olurlar (aksine gubarsalar bile bunu fark etmelerini istedikleri kişiler yerlilerdir), onlarla tanışmada, yan yana görünmede öncelik almaya bakarlar. Ama aynı “Batı” ortak bir hayali düşman olarak sağ ve solun iç savaşını da önlüyor. Bunun daha gelişmişi “İsrail” kavramı.

Dostoyevski’nin, Attila İlhan’ın, Kemal Tahir’in “Batı” başlıklı kitapları var elimin altında, bu yamuk psikolojiyi derli toplu anlatmak istiyorum ileride. Bakalım.

 


 

 

21 Temmuz 2026 Salı

Sahte AŞK Romantizmi




 

Geliriyle harcaması arasında uçurum olan bazı kadınlar… Kredi kartı borcuyla sürdürülebilir bir yaşam değil bu. Yıllardır bir şekilde karşıma çıktılar; tanıdıklarım oldu, tanıdıklarımın tanıdıkları, duyduklarım. Sosyal medya zaten teşhir yeri. Yani bir hayatta kalma stratejisinden söz etmiyorum.

Modern bir utanç kayması var burada.

Alt sınıf olarak görünmenin utancı “hafifmeşrep” görünmenin utancından daha baskın. Ama sahte romantizm her şeyin üzerini örtüyor. Öte yandan elemanımız sahici bir aşk yaşadığı illüzyonuna da kapılabiliyor. 

Hiçbir zaman bu kadınlara nereden geliyor bu değirmenin suyu diye sormadım. Ne haddime!

Biliyordum ve görmezden geldim. Aslında suskunluğum sacayağını tamamlayan genel terbiyenin parçasıydı (siz bunu suç ortaklığının diye okuyabilirsiniz).

Bunun cevabı orta sınıf ve üstü yerli-milli erkekler. Genellikle evli olanlarından. Onları standart kazançlarından daha fazla değer üretmeye motive eden arzu/hırs otomobillerinin şoför mahalline bir kadın atmak. Aslında bu karşılıklı arzu Türkiye ekonomisi demek: Talep yaratıyor.  Kaçamak cinsellik bonkördür (siz bunu hayırseverdir diye de okuyabilirsiniz)…

Yaygınlık derecesi?..

Bence çok yaygın. Sınıflar arası uzlaşma sağlıyor. Gelir dağılımını düzenlemesi de cabası.

Kadın story atıyor. Kendi kurgusal hayatının pazarlamacısı.

"Story atmak"; İngilizce söylenişi "to post a story", motamot çevirisi bir hikaye paylaşmak, bir hikaye yayınlamak. Ama Türkçe kavramsallaştırması davranışın yapaylığına cuk oturuyor. Konum atmak, imza atmak, oltayla yem atmak, iki tek atmak gibi. Ya da erkeğin şoför mahalline kadın atmasına nazire. Hızlı, gamsız, hayta. At ve etkisini seyret (siz bunu hızlı tüket diye de okuyabilirsiniz). 

Şehri terki diyar eden hareket halinde otomobilin camından görüntü, arka fonda müzik, sahilde kamp ateşi… görüntülerde sadece kadın var, ama bunları çeken biri daha var, kadın kutsadığı imajına bir sponsor (=sevgili) bulmuş, o kadraja girmiyor. Sadece sezdiriyor. ‘Mutluyuz.’ 

Sinsi bir ideoloji bu. Her kılığa girebilir. Mezhebi geniş. ‘Hak Teala akıllarını ser i şeriflerine avdet eyleye!’ Amenna ve saddakna.

Peki aşk?

O çok uzaklarda. Toprağı bol olsun.

 

 

 


 

 

17 Temmuz 2026 Cuma

Dolandırmak




 

Vaktiyle “Aldatmada 'doğru'yla ilişki korkuya dayalıyken, kandırmada utanca dayalıdır...” diye aldatma ile kandırma arasında bir ayrım yapmaya çalışmıştım. Nadasa bıraktığım bir girişti sadece. Peki dolandırıcı hangi kategoriye girer?

 

Dolandırıcılık hak ettiği tanım için ekonomide olduğundan çok -yani nesnesi para olandan çok- belki de nesnesi sözcükler olan şairler üzerinde daha görünür haldedir. Düzeltiyorum daha derinlemesine çözümlenebilir halde demem gerekirdi. İntihal yapan şairleri kastetmiyorum, bu hep var. Kastettiğim diğerini etkilemeye bağımlı “şair”ler. Ne de çoklar. Memlekette dolandırıcıların çokluğuyla bu tür “şair”lerin çokluğu arasında koşutluk kurulabilir.

Etkileme “duygu” yaratır. Duygu derken Türkçede olduğu gibi tek sözcüklü veya eş anlamlı (=his) sınırlılıkta düşünmeyelim. Neyse burayı atlıyorum.

Dolandırmada hile ve yalanla çıkar elde etmek akla gelir. Dolandırıcılığın bir kişilik sorunu olduğu Saul Bellow’un Günü Yaşa romanını okuyunca dank etti. Bir çıkar söz konusu ama dolandırıcının çıkarla ilişkisi ne? Bu gizemli soru benim için Bellow’un romanında Dr Tamkin’i tanıyınca açıklığa kavuştu. Onun bıraktığı yerden kendi sorumu sordum. Bellow ne demiş önce ona kulak verelim:

“(Dr Tamkin konuşuyor) Para kazanmak saldırganlıktır. Her şey burada bitiyor. Tek bir işlevsel açıklama var. İnsanlar piyasaya öldürme amacıyla geliyorlar. ‘Turnayı gözünden vuracağım’, diyorlar. Bu tesadüf değil. Birini öldürmeye gerçek cesareti olmadığı için buna bir simge buluyor. Para. Onları hayallerinde öldürüyor(…) Ben psikolojik bir şairim.”

Dr Tamkin parayı cinayetin ikamesi olarak düşünüyor. Bu işin sonu. Asıl bağımlılık yapan şey ortalarda bir yerde olmalı. Hem tatmin eden hem de o tatmini yok eden kısa süreli varoluş. Özerk bir bölge.

Gözümün önüne Haluk Levent’in ilk tanışmalarında avukat Ece Güner’e çiçek götürdüğü sahne geliyor. Ontolojik temas anı. Haluk Levent birine güven vermenin hazzını tam o anda yaşıyor. Güven onun hilesi;  kısa sürmesine rağmen güvenilir biri olmak, kendini saf, güçlü, sevilmeye değer biri olarak görmek... kendinden bir eser yaratıyor. Bir rol evet ama kılığına girdiği kişiyle özdeşleşmeyi beceriyor. Bunu ancak kendisi de gerçek bir kişi olmadığı için beceriyor. Dolayısıyla takas anında  kendinde yarattığı bu “erdem”li kişiyi terk etmesi çok kolay. Bir tür kendini cennetten kovma hali. Ama o cenneti yaşıyor da. İşte bu ara istasyon dolandırıcı bağımlılığının çekirdeğini oluşturur.

 Dolandırılanların dolandırıcılığı ayrı bir konu.


(1) Saul Bellow, Günü Yaşa, s. 79-80, İletişim Yay. 2006, İst.