1 Ağustos 2026 Cumartesi

Ben Sadece Ben Değilken...


 

Ben Lerner'in Transkripsiyon romanına yeni başladım. Yavaştan alıyorum.

Romanın orta yaşlı isimsiz anlatıcısı, üniversiteden hocası da olan 90 yaşlarındaki Thomas’la söyleşi yapmak üzere kent değiştirir, bir otele yerleşir. Thomas’la iletişimini daha önce hep e-posta yoluyla yapmıştır. Randevu için ona ilk kez telefon açacaktır. Huzursuz olur, kendi kendine sorar:

“Arama konusunda garip bir tereddüt içindeydim; telefonda hiç konuşmazdık. (…) Neden onun cisimsiz sesiyle kısaca karşılaşmaktan, cisimleşmiş sesiyle saatler geçirmeye kıyasla daha fazla geriliyordum?”

Kahramanımız tedirginliğine rağmen kabuğunu kırıp Thomas’ı arıyor. Biz arama eşiğini atlamayalım dönüp  sorunun peşinden gidelim.

Aşkın başlangıcında da vardır bu. Aramak yerine sorumluluğu tesadüf Tanrı’sına yükleme arzusu. (Tabi tesadüfte de eşitliği bozan ilk fark eden olup olmamak önemli bir ayrıntı; tanışan ama samimi olmayan kişilerin sokakta karşılaşınca birbirini görmezden gelmeleri de o ilk temas kurma izleniminden kaçma çabası değil midir?)


Birine telefon açmanın yarattığı gerilim… bu soruyu yapay zekaya sordum (hem ChatGBT’ye hem Gemini’a). Düşündüğüm şey ikisinin de cevaplarından farklı. Yoksa yazmazdım zaten.

Konuyu sadeleştirmek için, birine telefon açarken hiç gerginlik duymayanlardan yola çıkmak iyi bir yöntem. Örneğin, pazarlamacılardan, anketörlerden, bir şirket adına arayanlardan. Onlar neden gerginlik duymazlar? Çünkü kendileriyle aranan kişi arasına bir dolayım koyarlar, kendileri elçidir sadece (kendilerini yok etmişlerdir). Direkt aramada ise arayan aranan ilişkisi başlar, kendisini otomatikman diğerini arayan olarak belirlemiş olur. Davetsiz birinin diğerinin kapısını çalması gibidir bu. Hayır, bu benzetme olmadı. Sese odaklanalım, sadece sese… diğer duyum organlarını iptal eden ve varlığı sese indirgeyen aşırı kendilik haline. Hem geri kalan duyum organlarının eksikliği hem aşırı kendi olma hali çelişki değil mi? Değil. Çünkü tamamlanmayı ses üzerinden diğerine devrediyorsun. Varoluşun bütün yükü sesin üzerinde…

Romanın isimsiz anlatıcısı gitmeye hazırlanırken telefonunu klozete düşürüyor. Benim için özel bir çağrışım,  empati duymamam mümkün mü? 

Telefonsuz “ben” nasıl bir ‘ben’dir? Bu arada yazarın adı da Ben. Yani isim zamir arasında sözcük oyununa açık retorikten yararlandığımı bilin diye söylüyorum.

Ne demişler “Futbol sadece futbol değildir.” Ben sadece ben değildir. 

Şarkı sadece şarkı değildir.

Marmaray Sirkeci durağının son yürüyen merdivenini çıkacaktım, sahanlıktaki müzisyen öksürerek birkaç kez boğazını kazıdı, suyundan bir yudum aldı,  neyini ağzına götürdü… tam o anda bu şarkı benim olsun dedim içimden. Ayağımı hareket halindeki basamağa attığımda neyin daralıp genişleyen derin dehlizden gelen sesi peşimden yetişti, ‘Kızıl bir goncaya benzer dudağın’ çalıyordu iyi mi.  Tesadüf Tanrı’sından benim payıma düşen mucizeye bak! Şarkı sarhoş etti beni. İstasyonun çıkış gölgeliğinde oyalanıyorum, yürümüyorum, şarkı bitene kadar kendi eksenim etrafında dönüyorum ve dönüyorum… encik mençik… Mısır Çarşısı’na varmadan sol tarafımda çay bahçesi; gayriihtiyari bakıyorum oraya, bir karartı, gözümden düşen sarkıt gibi, bir kez daha bakıyorum.

Yazmak içinde mektup olan şişeyi okyanusa atmaktır. (Ah! Biri bu sözü çoktan söylemiştir.) Şimdi içinde mektup olan şişeyi okyanusa atmak için vapurun güvertesinde duran yalnız bir tayfayım. Neyi bekliyorum? 








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder