11 Ekim 2026 Pazar

Metafizik ve Miras

 


Ne zamandır absürt, irrasyonel ve saçma kavramları üzerinde derli toplu bir ayrım yapmak istiyorum. İnsanlık tarihi kadar eski epistemolojik bir ayrım. Aynı zamanda kendi aralarında hiyerarşisi de olan: Absürt kurucu. İrrasyonel, absürdü yaygınlaştırıp popüler kültüre dönüştüren algının ideoloji haline gelmiş biçimi. Saçma, görünür zıtlıklardan elenmesi gerekenler (insanın kendisini akıllı sandığı yer de absürdün normalize ettiği yaşam içinde saçmalık olarak görünene karşı bu yüzeysel hassasiyet; burada içimden daha iddialı konuşmak geliyor, şöyle: insanın saçma dediği şeyler asıl absürdü kamufle etmeye yarıyor).

İnsan akıllı olduğu kadar absürt bir varlık. İkisi bir arada, çünkü ikisi de kurucu ve iç içe. Absürt, dünyayı algılama biçimi olarak yanlışa dayanmıyor, doğru sayılan çıkarlar üzerine kuruluyor. Büyük düşünürler (gerçek akılı insanlar) bu çıkarların pek de insan çıkarına uygun olmadığını gösterirler. Bu yüzden bütün büyük düşünürler eserlerinin yan etkisi olarak genel insanı aşağılarlar (Freud daha nazik söyler: ‘İnsanı incitirler’).

Aşağıdaki yazı şimdilik burada kestiğim konunun alt başlıklarından biri olabilir. Hazır Nobel ödülü alan Anne Carson da söylemiş ya söze kitabın ortasından başlamak diye,  öyle.

J. J. Rousseau İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı kitabının ikinci bölümüne çokça alıntılanan şu sözle başlar: “Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Bu bana aittir!’ diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu.” Sözün kendisi ironiye dayanırken, ‘özel mülkiyetin’ doğuşu olarak sözün sürekli tekrarlanması irrasyonel bir inanca dönüştü. Sanki bir formül gibi. Oysa Rousseau burada özel mülkiyetin tarihçesini açıklamıyor, mülkiyet ilişkisinin absürtlüğünü belirtiyor. Ama çit konusunda en önemli şeyi atlarsak olmaz. Çevirdiği toprağını özel mülkiyeti yapan kişiden önce diğer insanların bunu kabul etmelerini sağlayan çitin kafalarda hazır olması gerekir: metafizik çit.

Metafizik çit ne zaman başladı?

Bunu bir tarih sorusu olarak düşünmeyelim. Öncelikle bir kavram sorusu bu (yani felsefi bir soru).

Sahip olmak anlamında çit çizen ‘Benim/bizim/onun’ ne demek?

Aslında Türkçe  birinci tekil şahısta var olmanın ve sahip olmanın imkânını tek kipte veriyor bize: hem bu kimin sorusunun hem de sen kimsin sorusunun cevabı olarak: ‘Benim.’ Ben=sahip olduğum şey.

İlk insanların kabileler halinde ve “sınıf”sız yaşadıklarını düşünürsek ‘bizim’in ‘benim’den önce geldiğini ileri sürebiliriz. Bizim mağaramız, bizim bölgemiz, bizim topluluğumuz gibi. Bir kabilenin diğer kabileye karşı çit (sınır çizici) konumu. Diyelim bazı hayvanlar bunu idrar kokularıyla, çığlıkları veya kükremelerinin ulaşabildiği  ses eşikleriyle yapıyorlar. İnsanlarsa doğada kerteriz noktaları belirliyorlar, dağ gibi, ırmak gibi. Sınırı geçmek rızaya bağlı ya da şiddet başlıyor. Mülkiyet bedenin bir uzantısı. Tek tek bedenden önce topluluğun bedeni olarak.

Marx-Engels “İlk mülkiyet biçimi, kabile mülkiyetidir (Stammeigentum).” (1) derken ortaklığı yüceltici biçimde ilk insanlarla ahlaki bir etkileşim kurarlar. Yine de Marx’ın (daha sonra Etnoloji Defterleri’nde) Engels’ten (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni) farklı düşündüğünü söylememiz gerek. Ama bu başka bir yazı konusu, şimdi buraya girmeyelim. İnsanların kabile yaşamlarında mülkiyetin “komünal” vurgusu erdemli olmaya tek başına yeterli değil, çünkü mülkiyette “bizim” demek mülkiyetin ait olma işlevi topluluğun kendisi de demek. İçeride paylaşım kadar diğer kabilelere karşı iddiayı da dile getirir. Hatta düşmanlığı.

Sahilde aynı hizada yürüyen iki çocuk hayal edelim. Birkaç metre önlerinde parlayan yarısı kuma gömülü altın bir alyans. Biri ‘Şuna bak!’ deyip öne atılıyor aynı anda diğeri de harekete geçiyor. ‘Şuna bak!’ diyen alyansı kumdan ilk çıkaran ama diğeri de alyansın bir tarafından tutmuş bırakmıyor. Şimdi alyans ikisinin elleri arasında. Alyans kimin?  İkisi de alyansı aynı anda fark etmiş ve aynı anda tutmuş olabilirler, fark ‘Şuna bak!’ diyen çocuğun görmeyi performatif eylem haline getirmesinde; söz görmenin ikamesi olarak kanıt yerine geçiyor. Yazılı bir kural değil, tarihin derinliklerinden gelen bir sezgi. Çocuk görmeyi ve bunu dile getirmeyi bir öncelik hakkı olarak öne sürüyor. Tabi burada güçle gelen olası sahiplenmeyi dışarıda bırakıyoruz.  Güç de zaten bu hakkın karşısında güçtür. Direnç “hak” etrafında örgütlendiği için karşı güç saldırgan rolünü oynar burada.

İnsan bedeninin “ilk” vurgusu nesneyle kurduğu sahiplik ilişkisinde kültürlerarası bir davranış. Günümüzde kendilerine soru sorulan yarışmacılardan butona önce basanın ilk cevap hakkını elde etmesi gibi. Aynı kadim sahiplenme geleneğinin değişik versiyonlarını herkes bilir:  İlk gören, ilk dokunan, ilk gelen (sıra hakkı), ilk tıklayan (dijital erişim hakkı), ilk başvuran (öncelik hakkı), ilk cevaplayan (bütün sınavlar düşünmekle değil zamana karşı yarış olan bilmekle ilgili olduğu için) ve ilk yerleşen (tarihin ulus devletlerin geçmişini mümkün olduğu kadar eskiye götürme eğilimi)… Ergenler arasında da olur bu, arkadaşlarına kimden hoşlandığını ilk söyleyen ilgili kişiyle sevgili olmasa hatta tanışmasa da avantaj elde eder, diğerini mimleyerek sahiplenir.

“İlk”in hak iddiasının gerekçesi olması çok eski olmalı…

Kabilenin ortak mülkiyet anlayışı zamanla iş bölümünün ayrıştırıcı gelişmesiyle özel mülkiyete dönüşüyor. Bu iki mülkiyet arasında başlangıçta keskin bir ayrım yok. Biri toprağını çitle çevirmeden çok önce tedricen başlıyor. Topluluğun ortak mülkiyetinde sahip olmanın koruyucu donanımı dışarıya karşı ikazlarla dolu. “Bizim” demek “benim” demekten daha masum görünse de bir kabileyi diğer kabilelerin tanıması bu mülkiyet anlayışı sayesinde. Birey özel mülkiyette kendi kabilesinin diğer kabileye karşı bencilliğini bu mülkiyetin öğesi olarak devralıyor. Demek istediğim ilk mülkiyetin kolektif/komünal olduğunu varsayıyoruz ama burada komünal kavramına fazla bir erdem yüklemeyelim. Kabile içinde paylaşım olan kolektif,  dışarıya karşı bu kez dışlayıcı tavrın iletimi. Kabileler arası savaş ya da tek taraflı saldırının bazen katliama vardığı kesin. Avcılıkla savaş araçlarının çakıştığını kabul edersek elbette başrolde erkekler. Muhtemelen bir zaman sonra kadınlar ve çocukları esir alıyorlardı. Bu konuda James C. Scott’a katılıyorum, kölecilik devletin ya da özel mülkiyete geçiş yapmış toplumların icadı değil. Bizzat komünal toplumla iç içe yürüyen bir süreç(2). Tarihe düz ilerleme mantığıyla bakanlar için kanıt yerine bile geçebilir bu: Öldürmüyorlar, canlarını bağışlayıp köle yapıyorlar, daha “insancıl” olana geçiş gibi falan.

Tarih dışı bir mülkiyet tanımı yok. Mülkiyet kavramında insanlar primatlardan nerede koptu? Belki soruyu kendi primat geçmişlerinden kopuşta insansı mülkiyet kavramının rolü ne diye değiştirmek daha doğru. Primatlar üzerine birebir gözlem yapan Jane Goodall başta olmak üzere Frans de Waal, Robert M. Sapolsky gibi önemli primatologların eserlerini okumaya başlamadan önce primatlarda “bizim” demekle insanda “bizim” demek ne anlama geliyor diye bir soru vardı kafamda. Başlangıç için güzel bir soruydu. Ama kavramların hayvanlar üzerine aktarımında antropomorfist bir sapmanın beni yanlış yönlendireceğini biliyordum. Bir tarafım buna karşı uyanıktı diyeyim. “Bizim” bir sözcük. Primatlarda olmayan bir şey. Primatların kendi alanlarına sahip çıkma davranışı “bizim” sözcüğünün yerine geçmiyor, aksine insanlar primatlarla ortak olan sahiplenme davranışını  “bizim” sözcüğünde ikame ediyorlar. Ama bu basit bir yer değiştirme ya da enerji tasarrufu değil, sözcüğün kurduğu başka bir şey. “Bizim” sahiplenme kadar kabilenin aidiyet bağı, öte yandan diğer kabilelere de bu sahipliği kabul ettiren bir davet; “bizim” karşı kabilelerde “onun” (veya “onların”) diye çevriliyor. Bir sınır riayeti bu. Birtakım ön işaretlerle mekân yerliliği veya yabancılığı belirliyor. İnsan eliyle değiştirilmiş her şey buna dahil. Mesela mağaranın girişinde doğal olmayan bir tür kapı görevi gören üst üste yığılı taşlar. “Bizim” komünal toplulukta paylaşımı ifade ederken dışarıya karşı yasak olanı vurguluyor: ‘Sizin değil!’ Mülkiyetin bu koruyucu şiddet tavrı özel mülkiyete geçiyor. Özel mülkiyet komünal mülkiyetten farklı bir psikoloji kurmuyor.

Bir gramer öğesi olan “dır” koşacıyla bunu daha iyi anlatacağımı sanıyorum. “Bizim” ve “bizim-dir” arasındaki fark. Tarihin derinliklerinde bu ayrımı elbette yazının ilk örneklerinden bekleyecek halim yok; bu ayrım dilde çok sonra yapılsa da anlam olarak insanın mülkiyetle ilişkisinde başlıyor. Oksijenin oksijen sözcüğünden önce başlaması gibi. “Bizimdir” derken “bizim”den farklı olarak “dir” koşacının sözcüğü hükme dönüştüren, geniş zaman anlamlı birer yüklem yapan işlevine dikkat edelim. Sözcüğün motamot haline değil. “Dir” koşacının tarihçesine baktığımızda çok da geçmişe gidemeyebiliriz, burada “dir” koşacı henüz dilin öğesi olmasa bile insanın nesneyle kurduğu sahiplik ilişkisinin içinde gizli. “Bizim-dir”, yani bu böyle biline, ya da zaten herkes bizim olduğunu biliyor anlamında. Sahipliğin diğerinin tanımasıyla otomatikman kendi geçmişini de kurması. “Dir” koşacı sözcüğe bir zaman ekliyor. Daha sonra “dir” koşacı sahipliği  gramer kuralının ifadesi yapacak, o ayrı.

Yine de anlamın eskiliğiyle yazının yeniliği arasında şöyle bir farkındalık yaratabiliriz: Türkçede “dir” koşacının sözcüğe eklenmesi çok eski değil. Tur- (durmak) fiiliyle bağlantılı. Eski Türkçede fiilin “turur” biçimi bir yerde bulunmayı durumun sabitliğini bildiriyordu. Yani geçmişten geleceğe bir süreklilik ifadesi. Zamanla sözcüğe eklenerek “dir” biçimini almış. İngilizce “is” ise Türkçe “dir”den daha eski. Hint-Avrupa dil ailesinde “es” (olmak) köküne bağlanır ve gerçekte fiil çekimidir. Bizde fiil eke dönüşmüş. Her halükârda bizi ilgilendiren “dir” veya “is” olmadan da “bizim”in bir sahiplik hükmü olarak kurulabileceği. “Bizim” malûmun ilamıymış gibi söyleniyor, tekrarmış gibi.

“Bizim”, mekânla ilişkisinde insanlara aidiyet veriyor. Onları yerelleştiriyor. Aksine diğer kabileleri yabancı kılıyor. Yabancı olmanın ilk efektiyle, ‘Burası “bizim” değil,’ ya da ‘Burası başkasının,’ diyerek. Böylece mülkiyet iki taraflı tamamlanıyor.

Primatlarda mülkiyet kavramı yok, ama mülkiyetin birtakım davranışsal öncüllerinin olduğunu söyleyebiliriz. Elinde bulundurma bunlardan biri. Eğer bir şempanze av yakalamışsa diğeri ben daha güçlüyüm diye gelip onu alamaz (istisnaları var elbette), sabırla kendisine ikram edilmesini bekler ya da oradan uzaklaşır. Bonobolarda avını paylaşma daha yaygındır. Ama hiçbir primat emanet etmeyle armağan verme arasındaki farkı bilmez. Elinde bulundurma sahiplik ilişkisine yapışıktır. İnsanda ise sahiplik kendisinin yokluğunda da devam eder.

Mülkiyetin insanın yokluğunda da devam etmesi… işte bu bir icat. Mülkiyetin metafizik bir boyut kazanması. Mülkiyetin doğaüstü bir niteliği yokken insanın nesneye “bizim/benim/onun” demesi aralarında büyülü bir ilişki başlatıyor. Büyü demenin mülkiyetle ilgili her şeyin normal göründüğü bir dünyada aşırı kaçtığının farkındayım. Olumsuz bir örnekle meramımı daha iyi anlatacağım. ‘Perili ev…’ masallarda, filmlerde bolca işlenen bir konu. Evin üzerinde ürkütücü bir sahip gibi hak sahibidir. Çocukluğumda kaldığımız mahallede metruk bir ev için söylenirdi. Biz de o evin yakınlarından geçerken korkardık. Evin tapudaki gerçek sahibini tanımazdık bile. İnsanlar periye inanır ya da inanmaz, ama mülkiyet inancı perinin varlığından daha performatiftir burada, hatta peri varlığını mülkiyetle dayatır: Orası perinin evi. Elbette peri kavramı hukuksal olarak bir mülkiyet hakkı yaratmıyor, temel aldığım şey insan bilincinin bu gerçeküstü peri inanışını metafizik mülkiyet inanışına yamaması. (3) Her yer gibi orası da sahipsiz değil anlayışı, yani bir şeyin mülk sayılması için başında kimse olmasına gerek yok inancı.

İnsani mülkle primatların bir şeyi sahiplenmesi arasındaki fark bu metafizik dolgu. Çoktanrılı dinlerden tek Tanrı’ya evrenin uhrevi sahipliği insanın yeryüzünde somut sahipliğinin tescili gibi yürür. Daha sonra sınıflı toplumlarda mülkün Tanrı’nın temsilcisi kralların, padişahların genel sahipliğine geçişini insanın ta baştan mülkle kurduğu bu metafizik algının üzerine oturtmazsak olmaz.

“Bizim” demenin mülkiyetin diğer kabileler nezdinde kabulü anlamına geldiğinin en iyi kanıtı onun armağan edilme kapasitesidir. Armağan sahipliği önceler. Ne demek istiyorum?

Hemen şunu söyleyeyim insanın cennetten kovulan Adem ile Havva gibi etik bir ilkel komünal dönemi olduğuna inanmıyorum. İnsanın etik bozunmasını sınıfsal toplumla başlatmak bana doğru gelmiyor. Aksine etik, insanın ta baştan ontolojik bozunmasına karşı nostaljik bir tepki değil, bozunmayla kendisini kuran, ona paralel giden bir süreç. Burada bozunmayı bir başlangıç, tabula rasayı terk etme miladı olarak düşünmediğim açıktır herhalde. Bozunma, her dönemde başkalaşan bir çeşitleme. İnsanın bir tür geriye dönük ütopyası anlamına gelen “ilkel komünal toplum” anlayışına karşı Lawrance H. Keeley’in demir çubuğu tersine bükmesini (4) önemsesem de araya başka bir kavramı sokmak istiyorum şimdi: armağan. Mülkün bir başka metafizik yüzü. Umarım Mauss’tan farklı bir armağan kavramını çıtlattığım bellidir.

Armağan sahipliği önceler demiştim. Bunu derken armağan etmeden önce sahip olduğum şeyin diğeri tarafından kabul edildiğini varsayarım. Ama burada küçük bir ayrım var. Öncelemek armağanın sahipliğini zorunlu olarak üstlenmez. Öncelemek iki şeyin arasında ardışık bir ilişki, birinin diğerine göre öncel olması demek değildir sadece. Bu, zamansal olduğu gibi mantıki ya da koşulla ilgili de olabilir.

1.       Armağan etmeden önce o şeyin sahibi benim.

2.       O şeyi armağan edebilmem sahipliğimin diğeri tarafından kabul edilmesini emrivakiye dönüştürür.

İkinci maddede sahipliğimin diğeri tarafından tanınmasının bir armağan koşulu gibi görünmesine aldanmayalım, armağan geriye dönük olarak o şey benden çıktığı anda benim sahipliğimi kuruyor. Lades oyununa benzemiyor mu? Diğerinin armağanı aldığı anda benim olduğunu kabul etmesini sağlayan tuzak. Armağan mülkiyet ilişkisinin sonucu olduğu kadar sebebidir de. İki kabile arasında savaşla zorla alınan mülk (çocuklar ve kadınlar dahil) –ki buna diğerinin mülkiyetini tanımama diyebiliriz- armağanda diğerinin mülkiyetine saygı göstermeyi yani barışı gerçekleştiriyor. Mauss’un temel sorusu armağanın neden karşılık (ödeşme) yükümlülüğü doğurduğudur.  Ben soruyu daha geriden kurma tarafındayım: Bir nesneye bizim/benim dememizi ve diğerinin bunu tanımasını sağlayan ilişki nasıl düzenleniyor? “Düzen” sözcüğünün verdiği ilhamla tam burada ChatGBT’ye bu karmaşık durumu benim için tasnif edebilir misin diye sordum. Bana aşağıdaki sıralamayı aktardı. Doğrusu işin kolayına kaçmak belki ama bunun bir bedeli olabileceğinden tedirginim. Acaba ChatGBT özünde bana ait olan düşüncemi kendisine mal eder mi? Neyse tasnifin berraklığından ötürü göze almaya değer:

“1. A, nesneyi kendisininmiş gibi sunar.

 “2. B, nesneyi A’dan gelen bir armağan olarak kabul eder.

“3. Bu kabul A’nın nesne üzerinde tasarrufta bulunma yetkisini tanır.

“4. Böylece B’nin kabulü, A’nın önceki sahipliğine toplumsal bir geçerlilik kazandırır.”

Mauss’ta toplumsal ilişkiyi yerine getiren armağan döngüsü aslında daha geride armağanın ait olduğu mülkiyetin karşılıklı tanınmasının diyetidir. Bu bizim/benim söyleminin, yani sahiplik ifadesinin özne olma üzerinde yarattığı bağımlılıktır.

İşte burada özne olmayla mülkiyet ilişkisinde metafizik yan daha da belirginleşiyor. Mülkiyet, özneyi önce tekil bende değil çoğul bizde kuruyor, karşılık vermenin bir ritüeli haline gelen armağanlaşma bunun yollarından biri: Ben falan mülküm, sen falan mülksün… Önce mekânın tanınması, sonra adlandırma. Ya da mekânın adını orada yaşayanlara verirken. Mesela Filistin önce bir coğrafi bölgenin adıdır, ad daha sonra o bölgede yaşayan insanlara geçer vb.

Ad miras vaat eder, yani süreklilik, sonsuzluk. İnsanın sahip çıktığı mekân ya da yarattığı eşya kendisinden daha uzun ömürlüdür. İnsanın mülk ilişkisi sayesinde nesneyle özdeşleşmesi kendi fiziki varlığını ölüm ötesine taşır. Kendi ölümü bile miras haline gelir. Bu anlamda mezar metafizik bir mülktür. Bunu biraz açalım:

İlk miras ne zaman bırakıldı? Tabi bu soru miras ne zaman yazıya geçirildi biçiminde anlaşılabilir. Miras “bizim/benim” (ölüler için “onun”) demeyi öncelediğine göre ilk mülkiyeti kerteriz almamız gerekir. Yani çok eskiye gideceğiz, yazılı tarihten çok daha eskiye. Miras bir varlık olduğuna göre bize ulaşan şeylerden söz ediyoruz. Ama her ulaşan şeyden değil. 1991 yılında Alplerde İtalya Avusturya sınırına yakın bir yerde buz içinde korunmuş olarak bulunan buz adam Ötzi bize miras kalmadı. Yine aynı yıl içinde Gürcistan’da bulunan homoerectus kafatası da. Ama biz onları müzede sergileyerek miras haline getirebiliyoruz. Aradaki fark tam da burada, miras bir aktarım işi.

İlk miras bir bölge, bir barınak ve kabilenin adı. Mezar ölüm sonrasının somut teminatı. Mezarı yaşayanlar yapıyor, ölüyü gömenler de onlar. Sanki yaşayanlar ölüye mezar bırakıyor. Ama ilişki tersinden sürüyor, mezar topluluğa miras kalıyor. Dolayısıyla mezar yaşayanların kendi ölümlülükleriyle kurdukları ilişkiye dönüşüyor.

İnsanlar av aletleri, süs eşyaları, kap kacak yapmaya başlayınca eşyalar üzerinde bireysel mülkiyet düşüncesi de gelişti. Buna uygun olarak tarihin belirli dönemlerinde ilk insanların eşyalarıyla birlikte gömülmesi bize mülkle metafizik özdeşleşmelerini de gösteriyor. Mülküyle kendisi olan insanın mezarla kurduğu bütünlük. Daha sonra ölünün mezarda bulunan eşya zenginliği sınıflı toplumun bir göstergesi olacaktı. Kim bilir belki de bu ilkel anlayış geride kalanların miras kavgasını da önleyen tedbirle çakışıyordu.

Burayı hızlı geçiyorum. Gelelim günümüz mirasının metafiziğine. Daha doğrusu mülkiyette ta baştan kurulan metafiziğin miras boyutuna. Biri kendisine kalan mirasta hiç emeği olmadan (ya da emeği olsa da mirasla kıyaslanmayacak kadar önemsiz) bir zenginliğe konuyor. Miras dürtüsüyle ihtiyacından çok daha fazlasına sahip burjuva sınıfı.  Şimdi tarihle bağlantı kurmanın zamanı. İnsan hak etmediği kadar zengin olmakla kalmıyor, mülkiyetin tarih öncesinden kalan metafiziğini devralıyor ve mirasla devrediyor. Yani absürt olanı.

Tüm insanlık olarak çocuklarımıza, torunlarımıza küresel ısınmayı, kendi ellerimizle yarattığımız felaketleri miras bırakıyoruz. Absürt nihayet musibette görünüyor. Belki şansımız budur.

 

        (1)Alman İdeolojisi, Marx- Engels, Çev. Tonguç Ok, Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın 2013, s.31

(2) Tahıla Karşı, James C. Scott,Çev. Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yay. s. 143

 (3) Peri inanışının tarihte insanın mülkiyetle ilişkisini nasıl etkilediğini merak edenler için: Periler Tehlikeli Bir Tarih, Richard Sugg, Çev. Cemal Tarımcıoğlu, Fol Yayınları

 (4) Bkz. Uygarlıktan Önce Savaşlar, Barışçıl Vahşi Miti, Lawrance H. Keeley, Çev. Kadir Gülen, Fol Yayınları

(5) Bkz. Sosyoloji ve Anropoloji, Marcel Mauss, Çev. Özcan Doğan, Doğubatı yayınları