Ne zamandır absürt, irrasyonel ve saçma
kavramları üzerinde derli toplu bir ayrım yapmak istiyorum. İnsanlık tarihi
kadar eski epistemolojik bir ayrım. Aynı zamanda kendi aralarında hiyerarşisi
de olan: Absürt kurucu. İrrasyonel, absürdü yaygınlaştırıp popüler kültüre
dönüştüren algının ideoloji haline gelmiş biçimi. Saçma, görünür zıtlıklardan
elenmesi gerekenler (insanın kendisini akıllı sandığı yer de absürdün normalize
ettiği yaşam içinde saçmalık olarak görünene karşı bu yüzeysel hassasiyet;
burada içimden daha iddialı konuşmak geliyor, şöyle: insanın saçma dediği
şeyler asıl absürdü kamufle etmeye yarıyor).
İnsan akıllı olduğu kadar absürt bir
varlık. İkisi bir arada, çünkü ikisi de kurucu ve iç içe. Absürt, dünyayı
algılama biçimi olarak yanlışa dayanmıyor, doğru sayılan çıkarlar üzerine
kuruluyor. Büyük düşünürler (gerçek akılı insanlar) bu çıkarların pek de insan
çıkarına uygun olmadığını gösterirler. Bu yüzden bütün büyük düşünürler
eserlerinin yan etkisi olarak genel insanı aşağılarlar (Freud daha nazik
söyler: ‘İnsanı incitirler’).
Aşağıdaki yazı şimdilik burada kestiğim
konunun alt başlıklarından biri olabilir. Hazır Nobel ödülü alan Anne Carson da
söylemiş ya söze kitabın ortasından başlamak diye, öyle.
J. J. Rousseau İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin
Kaynağı kitabının ikinci bölümüne çokça alıntılanan şu sözle başlar: “Bir
toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Bu bana aittir!’ diyebilen, buna
inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu
oldu.” Sözün kendisi ironiye dayanırken, ‘özel mülkiyetin’ doğuşu olarak sözün sürekli
tekrarlanması irrasyonel bir inanca dönüştü. Sanki bir formül gibi. Oysa
Rousseau burada özel mülkiyetin tarihçesini açıklamıyor, mülkiyet ilişkisinin absürtlüğünü
belirtiyor. Ama çit konusunda en önemli şeyi atlarsak olmaz. Çevirdiği
toprağını özel mülkiyeti yapan kişiden önce diğer insanların bunu kabul
etmelerini sağlayan çitin kafalarda hazır olması gerekir: metafizik çit.
Metafizik çit ne zaman başladı?
Bunu bir tarih sorusu olarak düşünmeyelim.
Öncelikle bir kavram sorusu bu (yani felsefi bir soru).
Sahip olmak anlamında çit çizen
‘Benim/bizim/onun’ ne demek?
Aslında Türkçe birinci tekil şahısta var olmanın ve sahip
olmanın imkânını tek kipte veriyor bize: hem bu kimin sorusunun hem de sen kimsin
sorusunun cevabı olarak: ‘Benim.’ Ben=sahip olduğum şey.
İlk insanların kabileler halinde ve
“sınıf”sız yaşadıklarını düşünürsek ‘bizim’in ‘benim’den önce geldiğini ileri
sürebiliriz. Bizim mağaramız, bizim bölgemiz, bizim topluluğumuz gibi. Bir
kabilenin diğer kabileye karşı çit (sınır çizici) konumu. Diyelim bazı
hayvanlar bunu idrar kokularıyla, çığlıkları veya kükremelerinin
ulaşabildiği ses eşikleriyle yapıyorlar.
İnsanlarsa doğada kerteriz noktaları belirliyorlar, dağ gibi, ırmak gibi. Sınırı
geçmek rızaya bağlı ya da şiddet başlıyor. Mülkiyet bedenin bir uzantısı. Tek
tek bedenden önce topluluğun bedeni olarak.
Marx-Engels “İlk mülkiyet biçimi, kabile
mülkiyetidir (Stammeigentum).” (1) derken ortaklığı yüceltici biçimde ilk
insanlarla ahlaki bir etkileşim kurarlar. Yine de Marx’ın (daha sonra Etnoloji
Defterleri’nde) Engels’ten (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni) farklı
düşündüğünü söylememiz gerek. Ama bu başka bir yazı konusu, şimdi buraya
girmeyelim. İnsanların kabile yaşamlarında mülkiyetin “komünal” vurgusu erdemli
olmaya tek başına yeterli değil, çünkü mülkiyette “bizim” demek mülkiyetin ait
olma işlevi topluluğun kendisi de demek. İçeride paylaşım kadar diğer
kabilelere karşı iddiayı da dile getirir. Hatta düşmanlığı.
Sahilde aynı hizada yürüyen iki çocuk
hayal edelim. Birkaç metre önlerinde parlayan yarısı kuma gömülü altın bir
alyans. Biri ‘Şuna bak!’ deyip öne atılıyor aynı anda diğeri de harekete
geçiyor. ‘Şuna bak!’ diyen alyansı kumdan ilk çıkaran ama diğeri de alyansın
bir tarafından tutmuş bırakmıyor. Şimdi alyans ikisinin elleri arasında. Alyans
kimin? İkisi de alyansı aynı anda fark
etmiş ve aynı anda tutmuş olabilirler, fark ‘Şuna bak!’ diyen çocuğun görmeyi performatif
eylem haline getirmesinde; söz görmenin ikamesi olarak kanıt yerine geçiyor. Yazılı
bir kural değil, tarihin derinliklerinden gelen bir sezgi. Çocuk görmeyi ve
bunu dile getirmeyi bir öncelik hakkı olarak öne sürüyor. Tabi burada güçle
gelen olası sahiplenmeyi dışarıda bırakıyoruz.
Güç de zaten bu hakkın karşısında güçtür. Direnç “hak” etrafında
örgütlendiği için karşı güç saldırgan rolünü oynar burada.
İnsan bedeninin “ilk” vurgusu nesneyle
kurduğu sahiplik ilişkisinde kültürlerarası bir davranış. Günümüzde kendilerine
soru sorulan yarışmacılardan butona önce basanın ilk cevap hakkını elde etmesi
gibi. Aynı kadim sahiplenme geleneğinin değişik versiyonlarını herkes bilir: İlk gören, ilk dokunan, ilk gelen (sıra
hakkı), ilk tıklayan (dijital erişim hakkı), ilk başvuran (öncelik hakkı), ilk
cevaplayan (bütün sınavlar düşünmekle değil zamana karşı yarış olan bilmekle
ilgili olduğu için) ve ilk yerleşen (tarihin ulus devletlerin geçmişini mümkün
olduğu kadar eskiye götürme eğilimi)… Ergenler arasında da olur bu,
arkadaşlarına kimden hoşlandığını ilk söyleyen ilgili kişiyle sevgili olmasa
hatta tanışmasa da avantaj elde eder, diğerini mimleyerek sahiplenir.
“İlk”in hak iddiasının gerekçesi olması
çok eski olmalı…
Kabilenin ortak mülkiyet anlayışı
zamanla iş bölümünün ayrıştırıcı gelişmesiyle özel mülkiyete dönüşüyor. Bu iki
mülkiyet arasında başlangıçta keskin bir ayrım yok. Biri toprağını çitle
çevirmeden çok önce tedricen başlıyor. Topluluğun ortak mülkiyetinde sahip
olmanın koruyucu donanımı dışarıya karşı ikazlarla dolu. “Bizim” demek “benim”
demekten daha masum görünse de bir kabileyi diğer kabilelerin tanıması bu
mülkiyet anlayışı sayesinde. Birey özel mülkiyette kendi kabilesinin diğer
kabileye karşı bencilliğini bu mülkiyetin öğesi olarak devralıyor. Demek
istediğim ilk mülkiyetin kolektif/komünal olduğunu varsayıyoruz ama
burada komünal kavramına fazla bir erdem yüklemeyelim. Kabile içinde paylaşım
olan kolektif, dışarıya karşı bu kez
dışlayıcı tavrın iletimi. Kabileler arası savaş ya da tek taraflı saldırının bazen
katliama vardığı kesin. Avcılıkla savaş araçlarının çakıştığını kabul edersek elbette
başrolde erkekler. Muhtemelen bir zaman sonra kadınlar ve çocukları esir
alıyorlardı. Bu konuda James C. Scott’a katılıyorum, kölecilik devletin ya da
özel mülkiyete geçiş yapmış toplumların icadı değil. Bizzat komünal toplumla iç
içe yürüyen bir süreç(2). Tarihe düz ilerleme mantığıyla bakanlar için kanıt
yerine bile geçebilir bu: Öldürmüyorlar, canlarını bağışlayıp köle yapıyorlar,
daha “insancıl” olana geçiş gibi falan.
Tarih dışı bir mülkiyet tanımı yok. Mülkiyet
kavramında insanlar primatlardan nerede koptu? Belki soruyu kendi primat
geçmişlerinden kopuşta insansı mülkiyet kavramının rolü ne diye değiştirmek
daha doğru. Primatlar üzerine birebir gözlem yapan Jane Goodall başta olmak
üzere Frans de Waal, Robert M. Sapolsky gibi önemli primatologların eserlerini
okumaya başlamadan önce primatlarda “bizim” demekle insanda “bizim” demek ne
anlama geliyor diye bir soru vardı kafamda. Başlangıç için güzel bir soruydu.
Ama kavramların hayvanlar üzerine aktarımında antropomorfist bir sapmanın beni
yanlış yönlendireceğini biliyordum. Bir tarafım buna karşı uyanıktı diyeyim. “Bizim”
bir sözcük. Primatlarda olmayan bir şey. Primatların kendi alanlarına sahip
çıkma davranışı “bizim” sözcüğünün yerine geçmiyor, aksine insanlar primatlarla
ortak olan sahiplenme davranışını “bizim” sözcüğünde ikame ediyorlar. Ama bu
basit bir yer değiştirme ya da enerji tasarrufu değil, sözcüğün kurduğu başka
bir şey. “Bizim” sahiplenme kadar kabilenin aidiyet bağı, öte yandan diğer
kabilelere de bu sahipliği kabul ettiren bir davet; “bizim” karşı kabilelerde
“onun” (veya “onların”) diye çevriliyor. Bir sınır riayeti bu. Birtakım ön işaretlerle
mekân yerliliği veya yabancılığı belirliyor. İnsan eliyle değiştirilmiş her şey
buna dahil. Mesela mağaranın girişinde doğal olmayan bir tür kapı görevi gören
üst üste yığılı taşlar. “Bizim” komünal toplulukta paylaşımı ifade ederken
dışarıya karşı yasak olanı vurguluyor: ‘Sizin değil!’ Mülkiyetin bu koruyucu
şiddet tavrı özel mülkiyete geçiyor. Özel mülkiyet komünal mülkiyetten farklı
bir psikoloji kurmuyor.
Bir gramer öğesi olan “dır” koşacıyla
bunu daha iyi anlatacağımı sanıyorum. “Bizim” ve “bizim-dir” arasındaki fark. Tarihin
derinliklerinde bu ayrımı elbette yazının ilk örneklerinden bekleyecek halim
yok; bu ayrım dilde çok sonra yapılsa da anlam olarak insanın mülkiyetle
ilişkisinde başlıyor. Oksijenin oksijen sözcüğünden önce başlaması gibi.
“Bizimdir” derken “bizim”den farklı olarak “dir” koşacının sözcüğü hükme
dönüştüren, geniş zaman anlamlı birer yüklem yapan işlevine dikkat edelim.
Sözcüğün motamot haline değil. “Dir” koşacının tarihçesine baktığımızda çok da
geçmişe gidemeyebiliriz, burada “dir” koşacı henüz dilin öğesi olmasa bile insanın
nesneyle kurduğu sahiplik ilişkisinin içinde gizli. “Bizim-dir”, yani bu böyle
biline, ya da zaten herkes bizim olduğunu biliyor anlamında. Sahipliğin
diğerinin tanımasıyla otomatikman kendi geçmişini de kurması. “Dir” koşacı
sözcüğe bir zaman ekliyor. Daha sonra “dir” koşacı sahipliği gramer kuralının ifadesi yapacak, o ayrı.
Yine de anlamın eskiliğiyle yazının
yeniliği arasında şöyle bir farkındalık yaratabiliriz: Türkçede “dir” koşacının
sözcüğe eklenmesi çok eski değil. Tur- (durmak) fiiliyle bağlantılı. Eski
Türkçede fiilin “turur” biçimi bir yerde bulunmayı durumun sabitliğini
bildiriyordu. Yani geçmişten geleceğe bir süreklilik ifadesi. Zamanla sözcüğe
eklenerek “dir” biçimini almış. İngilizce “is” ise Türkçe “dir”den daha eski.
Hint-Avrupa dil ailesinde “es” (olmak) köküne bağlanır ve gerçekte fiil
çekimidir. Bizde fiil eke dönüşmüş. Her halükârda bizi ilgilendiren “dir” veya
“is” olmadan da “bizim”in bir sahiplik hükmü olarak kurulabileceği. “Bizim”
malûmun ilamıymış gibi söyleniyor, tekrarmış gibi.
“Bizim”, mekânla ilişkisinde insanlara
aidiyet veriyor. Onları yerelleştiriyor. Aksine diğer kabileleri yabancı
kılıyor. Yabancı olmanın ilk efektiyle, ‘Burası “bizim” değil,’ ya da ‘Burası
başkasının,’ diyerek. Böylece mülkiyet iki taraflı tamamlanıyor.
Primatlarda mülkiyet kavramı yok, ama
mülkiyetin birtakım davranışsal öncüllerinin olduğunu söyleyebiliriz. Elinde
bulundurma bunlardan biri. Eğer bir şempanze av yakalamışsa diğeri ben daha
güçlüyüm diye gelip onu alamaz (istisnaları var elbette), sabırla kendisine
ikram edilmesini bekler ya da oradan uzaklaşır. Bonobolarda avını paylaşma daha
yaygındır. Ama hiçbir primat emanet etmeyle armağan verme arasındaki farkı
bilmez. Elinde bulundurma sahiplik ilişkisine yapışıktır. İnsanda ise sahiplik
kendisinin yokluğunda da devam eder.
Mülkiyetin insanın yokluğunda da devam
etmesi… işte bu bir icat. Mülkiyetin metafizik bir boyut kazanması. Mülkiyetin
doğaüstü bir niteliği yokken insanın nesneye “bizim/benim/onun” demesi aralarında
büyülü bir ilişki başlatıyor. Büyü demenin mülkiyetle ilgili her şeyin normal
göründüğü bir dünyada aşırı kaçtığının farkındayım. Olumsuz bir örnekle
meramımı daha iyi anlatacağım. ‘Perili ev…’ masallarda, filmlerde bolca işlenen
bir konu. Evin üzerinde ürkütücü bir sahip gibi hak sahibidir. Çocukluğumda
kaldığımız mahallede metruk bir ev için söylenirdi. Biz de o evin yakınlarından
geçerken korkardık. Evin tapudaki gerçek sahibini tanımazdık bile. İnsanlar
periye inanır ya da inanmaz, ama mülkiyet inancı perinin varlığından daha
performatiftir burada, hatta peri varlığını mülkiyetle dayatır: Orası perinin evi.
Elbette peri kavramı hukuksal olarak bir mülkiyet hakkı yaratmıyor, temel
aldığım şey insan bilincinin bu gerçeküstü peri inanışını metafizik mülkiyet
inanışına yamaması. (3) Her yer gibi orası da sahipsiz değil anlayışı, yani bir
şeyin mülk sayılması için başında kimse olmasına gerek yok inancı.
İnsani mülkle primatların bir şeyi
sahiplenmesi arasındaki fark bu metafizik dolgu. Çoktanrılı dinlerden tek
Tanrı’ya evrenin uhrevi sahipliği insanın yeryüzünde somut sahipliğinin tescili
gibi yürür. Daha sonra sınıflı toplumlarda mülkün Tanrı’nın temsilcisi kralların,
padişahların genel sahipliğine geçişini insanın ta baştan mülkle kurduğu bu metafizik
algının üzerine oturtmazsak olmaz.
“Bizim” demenin mülkiyetin diğer
kabileler nezdinde kabulü anlamına geldiğinin en iyi kanıtı onun armağan edilme
kapasitesidir. Armağan sahipliği önceler. Ne demek istiyorum?
Hemen şunu söyleyeyim insanın cennetten
kovulan Adem ile Havva gibi etik bir ilkel komünal dönemi olduğuna inanmıyorum.
İnsanın etik bozunmasını sınıfsal toplumla başlatmak bana doğru gelmiyor.
Aksine etik, insanın ta baştan ontolojik bozunmasına karşı nostaljik bir tepki
değil, bozunmayla kendisini kuran, ona paralel giden bir süreç. Burada bozunmayı
bir başlangıç, tabula rasayı terk etme miladı olarak düşünmediğim açıktır
herhalde. Bozunma, her dönemde başkalaşan bir çeşitleme. İnsanın bir tür geriye
dönük ütopyası anlamına gelen “ilkel komünal toplum” anlayışına karşı Lawrance
H. Keeley’in demir çubuğu tersine bükmesini (4) önemsesem de araya başka bir
kavramı sokmak istiyorum şimdi: armağan. Mülkün bir başka metafizik yüzü.
Umarım Mauss’tan farklı bir armağan kavramını çıtlattığım bellidir.
Armağan sahipliği önceler demiştim. Bunu derken
armağan etmeden önce sahip olduğum şeyin diğeri tarafından kabul edildiğini
varsayarım. Ama burada küçük bir ayrım var. Öncelemek armağanın sahipliğini
zorunlu olarak üstlenmez. Öncelemek iki şeyin arasında ardışık bir ilişki,
birinin diğerine göre öncel olması demek değildir sadece. Bu, zamansal olduğu
gibi mantıki ya da koşulla ilgili de olabilir.
1. Armağan
etmeden önce o şeyin sahibi benim.
2. O şeyi
armağan edebilmem sahipliğimin diğeri tarafından kabul edilmesini emrivakiye
dönüştürür.
İkinci maddede sahipliğimin diğeri
tarafından tanınmasının bir armağan koşulu gibi görünmesine aldanmayalım,
armağan geriye dönük olarak o şey benden çıktığı anda benim sahipliğimi kuruyor.
Lades oyununa benzemiyor mu? Diğerinin armağanı aldığı anda benim olduğunu
kabul etmesini sağlayan tuzak. Armağan mülkiyet ilişkisinin sonucu olduğu kadar
sebebidir de. İki kabile arasında savaşla zorla alınan mülk (çocuklar ve
kadınlar dahil) –ki buna diğerinin mülkiyetini tanımama diyebiliriz- armağanda
diğerinin mülkiyetine saygı göstermeyi yani barışı gerçekleştiriyor. Mauss’un
temel sorusu armağanın neden karşılık (ödeşme) yükümlülüğü doğurduğudur. Ben soruyu daha geriden kurma tarafındayım:
Bir nesneye bizim/benim dememizi ve diğerinin bunu tanımasını sağlayan ilişki
nasıl düzenleniyor? “Düzen” sözcüğünün verdiği ilhamla tam burada ChatGBT’ye bu
karmaşık durumu benim için tasnif edebilir misin diye sordum. Bana aşağıdaki
sıralamayı aktardı. Doğrusu işin kolayına kaçmak belki ama bunun bir bedeli
olabileceğinden tedirginim. Acaba ChatGBT özünde bana ait olan düşüncemi
kendisine mal eder mi? Neyse tasnifin berraklığından ötürü göze almaya değer:
“1. A, nesneyi kendisininmiş gibi sunar.
“2. B, nesneyi A’dan gelen bir armağan olarak
kabul eder.
“3. Bu kabul A’nın nesne üzerinde
tasarrufta bulunma yetkisini tanır.
“4. Böylece B’nin kabulü, A’nın önceki
sahipliğine toplumsal bir geçerlilik kazandırır.”
Mauss’ta toplumsal ilişkiyi yerine
getiren armağan döngüsü aslında daha geride armağanın ait olduğu mülkiyetin
karşılıklı tanınmasının diyetidir. Bu bizim/benim söyleminin, yani sahiplik
ifadesinin özne olma üzerinde yarattığı bağımlılıktır.
İşte burada özne olmayla mülkiyet
ilişkisinde metafizik yan daha da belirginleşiyor. Mülkiyet, özneyi önce tekil
bende değil çoğul bizde kuruyor, karşılık vermenin bir ritüeli haline gelen
armağanlaşma bunun yollarından biri: Ben falan mülküm, sen falan mülksün… Önce
mekânın tanınması, sonra adlandırma. Ya da mekânın adını orada yaşayanlara verirken.
Mesela Filistin önce bir coğrafi bölgenin adıdır, ad daha sonra o bölgede
yaşayan insanlara geçer vb.
Ad miras vaat eder, yani süreklilik,
sonsuzluk. İnsanın sahip çıktığı mekân ya da yarattığı eşya kendisinden daha
uzun ömürlüdür. İnsanın mülk ilişkisi sayesinde nesneyle özdeşleşmesi kendi
fiziki varlığını ölüm ötesine taşır. Kendi ölümü bile miras haline gelir. Bu
anlamda mezar metafizik bir mülktür. Bunu biraz açalım:
İlk miras ne zaman bırakıldı? Tabi bu
soru miras ne zaman yazıya geçirildi biçiminde anlaşılabilir. Miras “bizim/benim”
(ölüler için “onun”) demeyi öncelediğine göre ilk mülkiyeti kerteriz almamız
gerekir. Yani çok eskiye gideceğiz, yazılı tarihten çok daha eskiye. Miras bir
varlık olduğuna göre bize ulaşan şeylerden söz ediyoruz. Ama her ulaşan şeyden
değil. 1991 yılında Alplerde İtalya Avusturya sınırına yakın bir yerde buz
içinde korunmuş olarak bulunan buz adam Ötzi bize miras kalmadı. Yine aynı yıl
içinde Gürcistan’da bulunan homoerectus kafatası da. Ama biz onları müzede
sergileyerek miras haline getirebiliyoruz. Aradaki fark tam da burada, miras
bir aktarım işi.
İlk miras bir bölge, bir barınak ve
kabilenin adı. Mezar ölüm sonrasının somut teminatı. Mezarı yaşayanlar yapıyor,
ölüyü gömenler de onlar. Sanki yaşayanlar ölüye mezar bırakıyor. Ama ilişki
tersinden sürüyor, mezar topluluğa miras kalıyor. Dolayısıyla mezar yaşayanların
kendi ölümlülükleriyle kurdukları ilişkiye dönüşüyor.
İnsanlar av aletleri, süs eşyaları, kap
kacak yapmaya başlayınca eşyalar üzerinde bireysel mülkiyet düşüncesi de
gelişti. Buna uygun olarak tarihin belirli dönemlerinde ilk insanların
eşyalarıyla birlikte gömülmesi bize mülkle metafizik özdeşleşmelerini de
gösteriyor. Mülküyle kendisi olan insanın mezarla kurduğu bütünlük. Daha sonra
ölünün mezarda bulunan eşya zenginliği sınıflı toplumun bir göstergesi olacaktı.
Kim bilir belki de bu ilkel anlayış geride kalanların miras kavgasını da
önleyen tedbirle çakışıyordu.
Burayı hızlı geçiyorum. Gelelim günümüz
mirasının metafiziğine. Daha doğrusu mülkiyette ta baştan kurulan metafiziğin
miras boyutuna. Biri kendisine kalan mirasta hiç emeği olmadan (ya da emeği
olsa da mirasla kıyaslanmayacak kadar önemsiz) bir zenginliğe konuyor. Miras
dürtüsüyle ihtiyacından çok daha fazlasına sahip burjuva sınıfı. Şimdi tarihle bağlantı kurmanın zamanı. İnsan
hak etmediği kadar zengin olmakla kalmıyor, mülkiyetin tarih öncesinden kalan
metafiziğini devralıyor ve mirasla devrediyor. Yani absürt olanı.
Tüm insanlık olarak çocuklarımıza,
torunlarımıza küresel ısınmayı, kendi ellerimizle yarattığımız felaketleri
miras bırakıyoruz. Absürt nihayet musibette görünüyor. Belki şansımız budur.
(1)Alman İdeolojisi, Marx- Engels, Çev.
Tonguç Ok, Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın 2013, s.31
(2) Tahıla
Karşı, James C. Scott,Çev. Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yay. s. 143
(3) Peri inanışının tarihte insanın mülkiyetle
ilişkisini nasıl etkilediğini merak edenler için: Periler Tehlikeli Bir Tarih,
Richard Sugg, Çev. Cemal Tarımcıoğlu, Fol Yayınları
(4) Bkz. Uygarlıktan Önce Savaşlar, Barışçıl
Vahşi Miti, Lawrance H. Keeley, Çev. Kadir Gülen, Fol Yayınları
(5) Bkz.
Sosyoloji ve Anropoloji, Marcel Mauss, Çev. Özcan Doğan, Doğubatı yayınları

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder