![]() |
Kopernik |
![]() |
Darwin |
![]() |
Marx |
![]() |
Freud |
‘İNSANIN NAİF KANDİNİ
BEĞENMİŞLİĞİ’
Freud yazılarının birinde insanın
‘naif kendini beğenmişliği’(1) diye bir söz kullanır. İnsanın kendini
beğenmişliği Hıristiyanlıkta kibir denilen yedi ölümcül günahın en kötüsüyken
(2), Freud “naif” sıfatıyla bu günahın üzerine yumuşatıcı dökmüş.
Freud, genel insanın kendini
beğenmişliğini münferit insanın kendini beğenmişliğinden ayırmasa bunu
yapamazdı. İnsan münferit olarak kibirliyse, ‘kibir’ sözcüğü kendi başına bu
durumu hem açıklamaya hem de kınamaya yeter. Ama insanın tür olarak kibri
gizlidir; insan kibrin bilinen tanımını diğer canlı türlerine karşı akıl
gücünden gelen bir hak olarak yaşadığı için kendi aleyhine kullanmaz. İnsan
kendi türünden bir aidiyet yaratır. Kibir bu aidiyetin içinde.
Peki münferit insan için
söylediğimiz kötü sıfatları, genel insan için de söylersek anlamda ne gibi
değişiklik olur? Bir insana kibirli olduğunu söylerken, genel insandan tecrit
ederek söylemiş oluruz. İnsan, fedakârlık, alçakgönüllülük vb birleştirici
erdemlere dayanarak genel insan olurken, tersine kibirlilik, bencillik insanı
tam da bu yüzden münferit kılar. Freud münferit insan için rahatlıkla
söylediğimiz kibir sözcüğünü genel insan için söylerken sözcüğün olumsuzlayıcı
anlamı desteğini nereden alır? Çünkü münferit insana kibirli olduğunu
söylediğimizde ölçü genel insandır. Eğer genel insana kibirli olduğunu bir
kutsal metin söyleseydi ölçü Tanrı olurdu. Freud’un ölçüsü nedir?
Kibrin Hıristiyan öğretisinde
olduğu gibi gerçekte de yedi günahtan biri olup olmaması yazının konusu değil… Freud
naif kendini beğenmişlik derken, münferit insan için söylenen bu sözün olumsuz
vurgusunu genel insana yöneltmiş oluyor. Bunu yaparken Tanrı gibi davranmıyor
elbette. Peki ne gibi davranıyor? Biz bir sözcüğün anlam gücünü (burada
olumsuzluk gücü) sözcüğün genel geçer, toplumdaki iletişim gücünden alırız.
Eğer bir şey hakkında olumsuz bir söz söyleyeceksek, olumsuzluk ifade eden
sözcük kullanırız. Ve sözcüğün vurgu gücünü de tedavüldeki değeri
belirler. Kibir de bunlardan biridir.
Sözcüklerin dinî bir içerik de taşımaları kastettiğim durumda sözcüğün
olumsuzlayıcı gücünden bir şey eksiltmez. Freud da bundan yararlanıyor. Ama
genel insana kibirli derken (dayanağı Tanrı olmadığına göre) durduğu yer
itibarıyla kendisinin de sözgelimi elitist kibre duçar olmaması mümkün mü?
Freud kibri genel insana yüklerken
‘Ya tuz kokmuşsa?’ (işte sana İncil’de geçen bir söz daha) diyor.
Gerçeğe dair çığır açan düşünce
hamleleri tek tek büyük düşünürlerin eseridir. Büyük düşünürlerin ortaya çıkardığı
gerçekler, bu yeni gerçeklerden bihaber olan toplumun cehaletini de
tazeler.
Genel insanın cehaletiyle
münferit insanın cehaleti arasındaki fark sözcüğün olumsuzlama anlamından bir
şey götürmez. Freud bir düşünür olarak, sözcüğün münferit olumsuzlamasını
insanın genel olumsuzlamasına çevirir. Ama bunu yaparken ne olur ne olmaz bir
ihtiyat payı bırakır: ‘naif kendini beğenmişlik…’
Genel insan cehaleti naiftir.
Cehalet bilgisizlik değildir.
İnandığını bilmektir. Herkes şifahen ya da yazılı bu bilme atmosferiyle
iletişimdedir.
Yeni-doğru bilgi bu bilme
atmosferine dışarıdan gelir. Geliş yöntemi bakımından “dışarıdan” addedilir.
Münzevinin biri düşünür, tefekküre dalar, bilinenlerin aksine ‘gerçek budur’
diye birden ortaya çıkar. Huzursuz eder.
Yeni-doğru bilgi karşısında
insanların çoğu inandığını bilmekten, bildiğine inanmaya geçer. Cehalet sözcüğü
başlangıçta inandığını bilenlerin dışındaki bilmeyenleri olumsuzlarken,
yeni-doğru bilgi bildiğine inanan genel bir cühela doğurur. Sözcük olumsuzlayan
anlamını yitirmeden nesnesini değiştirebilir.
Cehalet yeni-doğru bilgi
karşısında cehalet olmaktan çıkar, bildiğinde direten muhafazakâr bir katılık
haline gelir, üstüne gidilirse zıvanadan da çıkar, tehlikeli olur, dolayısıyla naifliğini de yitirir.
Bireyin cahilliğiyle toplumun
cahilliği farklıdır.
Yeni-doğru bilgi cahillikten
kurtaracakken vurduğu sarsıcı darbeyle çoğunluğu naifliğinden de eder.
İnsanoğlu yeni-doğru bilgi karşısında ikna edilmeyen, tarafgir, sinsi, güçlüden
yana (kendi bilgisinin çoğunlukçu karakterinden yana) bir tavır sergileyerek
hissedilebilir bir kamuoyu oluşturur. Her insan kamuoyu üzerinden hissettiği
kendi olma durumunu güven, güç duygusu sayesinde peşinen kazanır. İnsanın birey
olarak kendisiyle toplum arasında imgesel bütünlüğü cehaletle kurulur ve
ayrışır. Tabi bu “cahil” tavrı birkaç kuşak sonra tarih olduğunda, yani şimdiki
zamandan artık yaşayanlarının olmadığı uzak geçmişe doğru bakıldıkça yeniden
naif bir karakter kazanır. Naifliğin
tüketilmez paradoksudur bu.
İnsanın naif kendini beğenmişliği
ile, belli bir entelektüel mesafeden insanın naifliğini keşfedip beğenmek
arasındaki git gel başka bir paradoksun güzergâhıdır. İnsanoğlu naifliği en
başta tarih sayesinde hak eder. İnsanın vaktiyle yaptığı şey tarih sayesinde
yapmak zorunda kaldığı şey olur. Çünkü zaten öyle olmuştur. Öyle olması, öyle
olmasını meydana getiren koşulları da meşrulaştırır. Olan şey, hem olduğu, yani
artık müdahale edilemediği için, hem de hesap sorulacak kimse kalmadığı için
kendiliğinden bir neden sonuç ilişkisi kurularak naifleşir.
İnsanın naif kendini beğenmişliği
daha soru sorulmadan cevabın hazır oluşuna da dayanır. Bir tür reflekstir,
ifadeyi otomatiğe bağlamaktır. Ortaya cevval olmayan yaygın bir hazırcevap
davranışı çıkar, bunu insana en başta din verir. Din insanın kendisini evren
içinde Tanrı tarafından seçilmiş ve atanmış olarak görmesini sağlar.
Tanrı inancı iki türlü
narsisistiktir: Birincisi insanı diğer bütün canlılardan üstün kılmıştır, bu
genel insan narsisizmidir. İkincisi Tanrı her şeyi görüp işittiği için
kendisine seslenen, dua eden, aklına getiren kulunu takip eder, bütün kozmik
işlerini ve diğer insanları bir kenara bırakıp onunla ilgilenir.
Freud insanın ‘naif kendini
beğenmişliği’ diye başlayan sözünü “bilimden gelen iki ana darbeye boyun eğmek
zorunda kaldı.”(3) diye devam ettirir.
İlk darbeyi Kopernik vurur.
Kopernik o zamana kadar Dünya’yı evrenin merkezi kabul eden insanoğluna kozmik
sistemin küçücük bir parçasında yaşadığını gösterir.
Kopernik’in hipotezi bilim
çevreleri tarafından kabul edildi. Ama hemen değil, yaklaşık 100 yıl sonra.
Yani Kopernik’in ilk elden darbe vurduğu insanlardan kimse hayatta değilken.
Sonraki zamanlarda din kitapları
yeniden yorumlandı. Kutsal metinler Kopernik’in hipotezine uyumlu hale
getirildi.
Kutsal kitapların orijinal
metinleri orijinal anlam içermez. Yazı yorumdur.
Tek tek insanlar Kopernik’in
hipotezini benimserken bir iç çatışma sürecinden geçerek, ya da bizzat
kendileri bu modeli deneyimleyerek ikna olmadılar. İkna süreci çok daha basit
bir yoldan gerçekleşti: İtimat ettiler. İngilizcede (confident ve trust
sözcükleri arasında) yapılmış ayrımı biz de eşanlamlı kullanılan güven ve
itimat sözcükleri arasında tekrarlayalım. İtimat duymaya bir şeyin doğruluğunun
nesnel yollardan garanti edilmesinin sonucunda ulaşılır. Güven duygusu daha çok
ikili ilişkilerde oluşan psikolojik bir inançtır. Aslında her iki duygu da
insanın olası iç çatışmasına son verir, bir enerji tasarrufudur. Kuduz aşısının
bizi kuduz olmaktan koruyacağına itimat ederiz. Köpeğinin kuduz aşısı olduğunu
söyleyen komşumuza güveniriz.
Toplum güven duygusunu itimada
dönüştürecek kurumları meydana getirir.
İnsanoğlu Kopernik’in doğru
söylediğini bildiren üniversite çevresine itimat etti.
Daha da önemlisi insanoğlu
Kopernik’le kutsal metinlerin hemfikir olduğunu söyleyen ilahiyatçılara
güvendi.
Oysa ki Kopernik’in asıl vurucu
darbesi, Dünya’nın evrenin merkezi olmadığını söylemesi değildi, hipotezinin
kendinden sonraki bilim insanı Galileo’nun evren modeliyle bütünleşmesi, ancak
böylelikle anlaşılırlık kazanması ve “Galileci uzaya göre evrenin bir merkezi
olmasının ne anlama geldiğini görmenin zorlaşmasıdır.”(4) Kopernik’ten sonra
evren merkezsizdir artık!
İkinci darbe Darwin’den geldi: “İkinci
darbe biyolojik araştırmaların insanoğlunun yaratılmışlar arasındaki sözde
ayrıcalıklı konumunu bozduğunda ve onun hayvanlar aleminden gelen kökenini ve
söküp atılamaz hayvan doğasını kanıtladığında geldi.” (5)
Kendi başlangıcını kendi
tamamlanmışlığında bulamayan bir köksüzlük…
Bütün İbrahimî dinler Darwin’in
teorisini reddettiler.
James D. Watson ve Francis Crick
tarafından 1953 yılında DNA’nın keşfiyle evrim teorisinin ispatı diye bir sorun
ortadan kalktı.
Batılı okullar Darwin teorisinin
doğruluğunu kabul ettiler, ders kitaplarına koydular.
İngiliz kilisesi 2008 yılında
yanıldığını kabul ederek resmi bir dille Darwin’den özür diledi.
Yeni entelektüel Müslümanlar
Darwin teorisiyle Kuran’ı uzlaştırmak için insanın ilk atası Adem ve Havva’nın
özel kişilere takılan özel adlar değil birer metafor olarak düşünülebileceğini
söylemeye başladılar. Evrim teorisinin ilk kez 9. yüzyılda Müslüman bilim adamı
El-Cahız tarafından ortaya atıldığını iddia ettiler.
Oysa ki, Darwin’i evrim
teorisinin zirvesine oturtan, onun araştırmalarını özgünleştiren, onu Lamarc,
Wallace, El-Cahız vb’den ayıran şey, tezini evrimin tamamen olumsal olmasına
dayandırmasıydı. Dünya’da belirli bir varolma düzeni yoktu, sanıldığı gibi
türleri koruyan; bazılarının yaşamasına, bazılarının yok olmasına neden olan
tek elden yönetilen etik bir kural yoktu; her şey tesadüfü işaret ediyordu!
Darwin ve yeni genetik bulgular
insanın ‘naif kendini beğenmişliğine’ darbe vurmaya devam ediyor…
Freud insanoğluna vurulan üçüncü
darbenin kendisinden (psikanalizden) geldiğini söylemiş. “Ama insan kendini
beğenmişliği egoya kendi evinde bile patron olmadığını ama aklında bilinçdışı
olarak neler olup bittiğini sınırlı bilgisiyle kendisini yetindirmesi
gerektiğini kanıtlamaya çalışan şimdiki ruhbilimsel araştırmalardan gelen
üçüncü ve en yaralayıcı darbesine katlanacak.” (6)
Ama biz kronolojik sıralamaya
sadık kalırsak üçüncü darbenin Marx’tan geldiğini söylemek istiyoruz,
yukarıdaki yazılanlar bu iddianın girizgâhı olarak okunabilir. Yani Freud’un
vurduğu darbe, içeriğinden hiçbir şey kaybetmeden dördüncü sırada yerini alabilir.
Ne tesadüftür ki, bu üç düşünürün
(Darwin, Marx, Freud) mezarları aralarında birkaç kilometre mesafeyle
Londra’dadır. Onları imgelemde bir araya getirirken mezar (mekân) yakınlıkları
zahmetimizi hafifletiyor. Marx ve Freud’un mezarları; ironiye mahal verir
biçimde vatansız, sürgün, göçebe yaşamlarına alternatif olarak aynı yerde mukim
ve muhkemdir. Marx, Darwin ve Freud'un mezar yakınlıklarına Kopernik'in
düşüncelerinin İngiltere’de yayılmasını da eklersek kurguladığımız hemşerilik
halkası tamamlanmış olacak. (7)
Kopernik’in darbesi algısaldır,
gördüğüne inanan insanı hedefler, Darwin çoğunluğun inandığına inanan insanı
hedefler.
Marx’ın en az iki darbesi vardır:
Birincisi üretim araçları sahibi ve yanında insan çalıştıran kişi hangi hayrı
işlerse işlesin hırsızdır; bunu artı değer teorisiyle kanıtlar ve toplumun
itibar ettiği insanları hedefler. İkincisi, insanoğlu kendi yarattığı ekonomi
politika tarafından belirlendiği için absürt bir varlıktır, insanlar arasındaki
ilişki metalar arasındaki ilişkidir. İnsanoğlu meta temelli sistemi göremediği
için kendi absürt varlığını da anlayamaz. Marx absürt insanı hedefler.
Büyük düşünürlerin çoğu insandaki
irrasyonal bir durumu sorun yapıp yola çıkarken, Marx’ın derdi kökten biçimde
absürt insandır.
Absürt kavramı ile irrasyonel
kavramı arasındaki fark… Düşündüğümüz konu bu iki kavram arasında en az bir farkı zorunlu kılıyor.
Absürt; bir durum, bir olay, bir
nesnellikten elde edilmez. Mesela aykırı fizik olaylarını absürt kavramının
içine alamayız. Pozitif bilimlerde anlayamadığımız, ya da elimizdeki geçerli
modelle çelişen olgular vardır sadece. Başta aykırı olan olgular yeni bir modelle
(hipotezle) rasyonellik kazanır.
Durduk yerde gökten taş yağması
fiziksel olay olarak absürt değildir. Ama insanların bunu Tanrı’nın cezası
olarak görmeleri ve bu inançla toplumsallaşmaları absürddür.
Absürde etmek, toplumsal
sistemleri kavrama yöntemidir. Bir başka deyişle insanî yaşam sistemleri
rasyonel oldukları için toplumsaldır. Absürde eden, bu insani birlikteliği
toplumsal kılan bağı saçma görür. Absürde bakış soyutlamayla elde edilir. Bu
bakışla herkesin normal, rasyonel saydığı işleyiş, rutin birden saçma hale gelir.
Marx, ekonomi politiği absürde eden ilk
düşünürdür!
Absürt türseldir, irrasyonel ise
zamansal…
Absürde eden bakış, bir sistemin
bütününü saçma görür; herkes kendisini o berbat, yabancılaşmış ilişkiler içinde
normalize etmişken. Toplumun irrasyonel yanlarını gören bakış ise kendini
sistemin sadece aksayan yanlarını iyileştirmeyle sınırlar.
Meselâ trafik kazalarının
yaklaşık yüzde 99’u insan faktörlüdür. Bunun aşırı hız, hatalı sollama,
sarhoşluk gibi irrasyonel davranışlardan kaynaklı nedenleri vardır. Bir takım
tedbirlerle bu oran aşağıya indirilebilir elbette. Ama bütün çevre ve trafik
sorunlarının baş müsebbibi insanın otomobil tutkusu absürttür. Meselâ mesai
saati başlangıcı ve bitimi sırasında İstanbul trafiğinde otomobilin ortalama
hızı 13km/h iken işe ve eve hızlı gideceğim diye altına Ferrari çekmek
absürttür.
.
Marx’ın Hegel’den aldığı ve henüz
genç yaşta yazdığı El Yazmaları ve Alman İdeolojisi’nde kullanıp ileri yaşlarda
yazdığı eserlerinde vazgeçtiği yabancılaşma (entfremdung) kavramı, absürt
kavramı açısından oldukça vaatkârdır. Yabancılaşma sözcüğü, sanki insanın henüz
yabancılaşmadığı naif bir milat varmış gibi aldatıcı bir çağrışım yapıyor.
Yabancılaşma, hem tarihsel insanın, hem de doğumdan ölüme bireysel insanın
yaşadığı versiyonu bol bir süreç. Yabancılaşma, ancak yabancılaştığımızın
farkına varırsak berhava edilebilir.
Marx kapitalizmi (daha geniş anlamıyla ekonomi
politiği) meta üzerinden absürde eder. Metalar arası alışverişte eşitlik
sağlayan değişim değeri, temel bir eşitsizliği, metada tecessüm eden somut
emeğin sömürülen kısmını (artı değer) gizler. Metalar arası ilişkide herkes
hırsızlığa aracılık eder. On Emir’in ‘çalmayacaksın’ komutunun kapitalizmde
hiçbir geçerliği yoktur.
On Emir’in sekizincisidir:
“Çalmayacaksın!”
‘Hırsız çalar.’ Hırsız suçludur ve bu yaftayı yiyen kişi
genel insandan ayrı bir yerdedir. Sözcüğün suçlayıcı ve cezalandırıcı gücü aynı
anda kullanılır; aşağılayıcıdır. Emir herkes için emirdir, hırsıza karşı hırsız
için de. Diyelim hırsız, hırsızlık çetesinde, ya da hırsız mahallesinde
oturuyor, bu kez ‘arkadaşın olan hırsızdan çalmayacaksın!’ Sözcüğün sunduğu
olanakla bir hırsız diğer hırsızı hırsızlıkla itham edebilir. Mafya toplumun
meşru kurallarından bir sapmayken mafya filmlerinde ihanet, yalan, çalma gibi
davranışların ağır şekilde cezalandırılması bize çekici gelir. Bunun nedeni bu
ahlaki kuralların mikro düzeyde (mafya içinde) işler oluşudur. Bunu görürüz,
hissederiz.
‘İnsan çalar.’ Bu söz bütün
insani dengeleri bozuyor.
Marx’a göre en azından insanların
bir kısmı çalıyor. Üstelik bu insanlar harcıalem hırsız tanımına girmedikleri
gibi toplumun itibar gören kişileri. Heyhat, çaldıkça da itibar kazanıyorlar.
Marx da herkes gibi hırsız sözcüğünü olumsuzlayıcı anlamda kullanıyor, ama
sözcüğün nesnesini değiştiriyor, anlamına bir derinlik katıyor. Marx’ın ekonomi
görüşü hukuka ve yaygın düşünceye dönüşmediği için çalan muteberler bundan
zerrece etkilenmiş görünmüyor.
Artı değer bir çalma biçimidir.
Ama bu çalma biçiminde hırsızlık yasalarda tanımı yapılmış gözlemlenebilen
mekanik figürlerden kalkılarak teşhis edilemez. Artı değer teorisini Marx
metayı mahreç alarak anlatır. Ve mükemmel bir soyutlama modeliyle anlatır. İşçi
ve patron arasında yaşanan bu çalma ilişkisi tam da imgelemde görsel olarak
canlandırılan genel geçer hırsız tanımına uymadığı ve gönüllülük esasına göre
gerçekleştiği için çalanla çalınan somut olarak görünmez. ‘Patron hırsız mı?’ ‘Haşa, o işçiye iş
veriyor, karnını doyuruyor…’ Hakikaten de bir patronun insanlara iş vermesi onu
herkesin gözünde hayırhah kılan öncelikli vasfıdır. Patron veya devlet iş vermese
kim nerede çalışacaktır?
İş yapmayı bir patronun varlığına
dayandıran bilinç absürttür.
Aklı Havada (Up In The Air)
filminde Georges Clooney’in ilginç bir işi vardır. İşi şirketlerin gözden
çıkardığı elemanlarına kovulduklarını bildirmektir. Clooney bu işi yapan bir
şirkette çalışır ve işi gereği Amerika’nın her bir yerine seyahat eder. İlgili
şirkete gider ve bir odada ilgili elemana işten kovulduğunu nazik bir üslupla
anlatır. Önünde duran cv dosyasına bakarak kovulan elemanın bundan sonraki
yaşamında neler yapabileceğine dair tavsiyelerde bulunur. Bir nevi yaşam
koçluğu da üstlenir. Kovulan eleman ilk öfkesini Clooney’den çıkarır. Böyle bir
iş tuhaftır ama rasyoneldir. Şirket hem kovar, hem de kovma işlemine direkt
bulaşmamış olur. Çalışma barışı kaldığı yerden devam eder…
Şöyle bir düşününce hepimiz tuhaf
işler yapıyoruz. Tuhaf ama rasyonel. Çünkü çalışma kutsanmış. Münferit olarak rasyonel ama Marx’ın
eleştirdiği ekonomi politik bütünselliğinde absürt.
İnsan çalışma hayatıyla
kibirlenir. Ama bilim adamları bizi dünyanın ekolojik felakete sürüklendiği
konusunda uyarıyor. Buna yol açan tam da kutsanan bu çalışma hayatımız değil
mi? İnsanın yararlı bir işi yok artık. Çağımız teknolojisinin üretkenlik
seviyesiyle insanın temel ihtiyaçları için gerekli (iyi bir planlamayla)
çalışma süresi hesaplanabilir (Marks buna emek gücünün yeniden üretimi için
gerekli süre adını verir). Yaşam temel ihtiyaçlar üzerine sektörleşirse günlük
çalışma süresinin bir saati aşacağını sanmam. Birçok işkolu gereksizdir, insanın
iktidar, imrendirme, özenme gibi arzularına dayanan birçok işkolu...
İşçinin çalışma istemiyle
sömürülmesi aynı eylemde çakışır. Cümleyi daha ileri götürelim: İşçinin karnını
doyurma istemiyle çalışma istemi sömürülmesiyle çakışır. Elbette sömürülmek bir
istem olamaz. Ve işçi sömürüldüğünü bilmeme eğilimindedir. O zaman cümleyi
şöyle devam ettireceğiz: İşçinin
sömürülmesi bilmeme istemiyle çakışır.
Meta absürttür. Çünkü kendisinden
başka bir şeydir. Değişim değeri, metanın karakteridir ama kendisinden başka
bir şey olmasını sağlayan iksirdir de, metanın içinde somut emek vardır, soyut
emek vardır ve bu sayede başka metalara çevrilebilir.
Metanın değişim değeri meta
fetişizminin de nedenidir. İnsanoğlu meta üretimini yönettiğini sanır, metanın
fetiş karakteri insanın içine işler, insan sahip olduğu metayı teşhir ederek
kendini gerçekleştirir. İnsanın ontolojik sorununu meta üzerinden halletmesi
absürttür.
Marx’ın yanına Freud’u koymayı
daha önce Erich Fromm denemişti. Şimdi başka türlü yeniden denemek gerekiyor.
Biz neden Marx’ın yanına Marksistleri koyuyoruz da (böyle bir soyağacı, böyle
zorunlu epistemolojik bir silsile mi var?) Freud’u, koymuyoruz?.. Aslında Sadece
Freud’u mu?.. Nietzsche’yi, M.
Foucault’u, Derrida’yı…
(1)
S. Freud, Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları, Payel Yayınevi, İstanbul Ocak
1998, Çev. Dr. Emre Kapkın, Ayşen Kapkın, s.286
(2) Yedi ölümcül günahın en kötüsünün
kibir olup olmadığı tartışılabilir tabi, ama konumuz açısından kibir diğer “günah”ların
habercisi gibi duruyor. İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi’nin ilk maddesi de insandaki kibre seslenir. Şeytan
kibirli olduğu için şeytandır… Tabi kibir kavramını dinî metinleri referans
alarak değil, sözlük anlamıyla, kişiliğin olumsuz bir durumu olarak düşündüğümü
belirteyim.
(3) S. Freud, age, s.286
(4) Richard Rorty, Freud ve Ahlâk
Düşüncesi, ETHOS Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, Sayı 3 Temmuz
2010, Çev. Banu Tümkaya
(5) S. Freud, age, s. 286
(6) S. Freud, age, s. 286
(7) Kopernik’in düşüncelerinin ilk
önce İngiltere’de rağbet gördüğünü Ali Dündar’a borçluyum.