
Hırsız bir şeyi kazasız belasız çaldıktan sonra, çaldığı
şeyin hemen kendisinin olduğuna inanır. Yani o, kendisini tanımlayan suç
mahallinden sıvıştıktan sonra hırsızlıktan da hemen kurtulmuş olur. Hırsızın
mantığı böyle işler. Hırsızda yakalanma korkusu suçluluk duygusuyla yer değiştirmiştir. Yakalandığında üzerine yapışan suçlu ithamı vicdani değil,
cezanın getirdiği bir suçluluktur… Arkadaşı sorar, ‘Neyin var?’ Sorudaki
sahiplik iması elindekini meşrulaştırmıştır bile. Bu kolay geçişi sağlayan hırsızlara
özgü bir ahlâk yoktur aslında. Hırsızlar sahiplik ilişkisinde kamusal ahlâk
ilkesinden şaşmazlar: Elindeki için maharetini ortaya koymuştur, kendisini
riske atmıştır, “çal(ış)mıştır.” Hırsız olduğu kanıtlanmadığı sürece kendi
kendisini -diyelim suçluluk duygusuyla hırsız sanması için hiçbir neden yoktur.
Nasıl zenginlerin, mirasyedilerin yoksa. Birinin sermayedar, diğerinin hırsız
olarak tanımlanması ahlâkla ilgili değil sosyal sözleşmelerle ilgilidir.
Ahlâkla ilgili olan hırsızlık Marks’ın artı-değer kuramıyla etik bir karakter
kazanmıştır. Ve etik (ahlâktan farkı burada) bir davranış sorunu değil bilip
bilmeme (bilmeyi isteme!) sorunudur. Sınıfsız toplumda hırsızlık
kleptomanidir... yani bilmiyoruz ama öyle olsa gerektir...
Bu giriş neye yaradı?
Hırsızlığın yüz kızartıcı itibarsızlaştırıcı bir suç
olduğunu ama ahlaki anlamda hırsızlığın anlam genişlemesine açık olduğunu,
bunun için de ahlak ve etik kavramlarının hırsızlık üzerinden yeniden
düşünülmesinin toplumda muteber sayılan kişileri de zan altına bırakabileceği
gerçeğine... yani böyle bir merak uyandırabilir. Merak akılla ilgilidir ve her şeyden önce ahlaki
bir dürtüdür. Ve ‘bilmeyi istememe’ sorunu açısından salaklık en büyük ahlaki
problemdir.
Sıradan insanın hırsız tanımında belirli figürler akla
gelir, pandomimle canlandırılabilir; ayak uçlarına basan, sessiz, pencereden
giren, maymuncukla çalışan, el maharetine dayanan bir takım hareketler… ve tüm
bu maharet başkasına ait bir şeyi mekanik hareketlerle çalmaya adanmıştır.
Burada anlatmak istediğim en önemli figürlerin çalmayı gizleyen mekanik
hareketler olduğudur. Toplumun hırsız diye yaftaladığı ve kendi hırsızlığını
üzerine yamadığı günah keçisi hırsız bu hırsızdır. Somut. Düz düşünen akla
uygun. ‘Koşun hırsız vaaar!’ Bütün mahalle eline ne geçirdiyse ayakta. Hırsız
var, yakalanmadıysa bile var. Hırsızın bu yaygın olarak bilinen türü
yabancıdır, dışarıdan gelendir, mahalleli onun karşısında ve onun sayesinde
yerelliğine yeniden kavuşur. Aidiyetin bir tür negatif öğesi. Toplumda şeriata göre
eli kesilecek hırsız işte bu zavallı hırsızdır.
Mesela:
“Gece gündüz açık evler, kapılar mandalsız;
“Herkesin sandığı meydanda, bilinmez hırsız...” (Safahat)
diyen M. A. Ersoy’un kafası hırsız kavramının mecaz anlamının somut anlamından
daha çok şey ifade edebileceğini anlamaz. Hatta herkesin sandığı meydandayken,
kapılar mandalsızken, insanların can ve mal güvenliği bir takım muteberler
tarafından sağlanıyorken asıl hırsızlığın yapıldığını, ya da bütün bunların
aslında başka bir hırsızlık maharetinin eseri olduğunu anlamaz.
Yüz kızartıcılığı eksiltilmeden hırsızın anlamı
genişletilmelidir.
Ortadoğu karapara cennetidir ve karaparanın karakterine
uygun mebzul miktarda yamuk yumuk insanlarla doludur ve onlarla kolay aşna
fişne olur.
Nedir karapara?
Uzun konu… Ama şu kadarını söyleyelim, dünyadaki en
aşağılık paradır, vergilendirilmemiştir, çünkü uyuşturucu parasıdır. Nakittir.
Yatırıma dönüşmesi, finans kapital olabilmesi için aracıya ihtiyacı vardır.
Meblağı büyüktür, çok büyük!.. Bu yüzden aracıların da büyük olması gerekir. Ve
bu yüzden en büyük aracılar hükümetlerdir. Batı karaparayı temizlik adına
kendinden uzak tutarken, Latin ve Ortadoğu hükümetlerinin karaparayı
meşrulaştırmasına göz yumar ve oralardan aklanmış olarak geri alır. Tabi rüşvet
yolsuzluk gırla gider. Hükümetler sadece kendileri kirlenmezler, halklarını da
kirletirler. Kendilerine bağımlı bir alt sınıf yaratırlar, kefenin cebi delik
de olsa gerektiği zamanda giymekten kaçınmayan lumpen bir halk…
Karapara, paranın kerhanesidir. İnsanları oruspulaştırır.
Üstelik az gelişmiş kafalar buna kalkınma da derler. Bu kalkınmanın içersinde
zerrece ahlak, etik yoktur… Aslında bunun salt maddi anlamıyla da bir kalkınma
olduğu halk yanılsamasıdır. Çünkü karaparanın maddi
tezahürü de bir aklama tezgâhıdır: Kentsel dönüşüm, abazan binalar ve yanında
kallavi bir cami ve volümü yüksek bir hoparlör ve yumruğu sıkılı, habire
bağıran hayattan gerekli nasibi alamamış abazan adamlar, zevceler…
İnsanın kendine güvenini sarsan
bir paradır karapara, her an elinden uçacakmış gibi durur, hesap kitap bilmez…
Bu yüzden düz düşünen insanlar için inşaat sektörü bu kadar önemlidir
Türkiye’de… Paraya bir kök, bir mekân kazandırır… Ve bunun adına zenginleşme
derler… Kendi toprağını kendinden çalar, doğayı katleder, verimsizleştirir
kendi gibi her şeyi karartır…
Bu adamlar hırsızdır, hem de
hırsızın daniskasıdır. Ama bu adamların kendilerini hırsız olarak görmemeleri
bir yana bütün itibarlarını hırsızlıktan elde etmelerinin altında ne gibi bir
toplum çürümesi vardır?..
Ve neden yolsuzluk bu toplumda
Kürt sorunundan, türbandan, laiklikten, cuma namazından daha önemsizdir?..
Çünkü Bu coğrafyada karaparadan
herkese pay düşer, kimine az, kimine çok. Buradaki hesap eşitlik üzerinden
değil, hiç yoktan iyidir mantığıyla işler…
Karapara Nasrettin Hoca’nın
kazanı gibidir, doğurunca sevinirsin ölünce şaşırırsın, haksızlığa uğradığını
sanırsın… Ulan seni orada karapara tuttu, istediği zaman da indirebilir… Ne
yani dört bakan istifa etti, iki bakan çocuğu içeri alındı diye ekonomi tehlikeye
mi girer?.. Üstelik paralar bulundu, ayakkabı kutusunda atalet içinde duran
paracıklar tedavüle sokuldu, aksine ekonominin canlanması gerekmez mi?.. Unutmayalım Cumhurbaşkanı’na anayasa fırlatıldı
diye enflasyonu tavan yapan bir ülke burası…
Karapara artıdeğerin arsızıdır.
Ey halk bırak zenginliği
fakirliği sen temiz olmak istiyor musun önce ona karar ver!
Hırsızsınız!.. Sadece
insanlardan değil, hayvanlardan da çalıyorsunuz, cansız doğadan da…