Üşüyor musun sorusunda bir üstünlük taslama yok mu?
Ağırbaşlı
görünmek için ne çok üşümüyorum demişimdir. Dışarıdayken bile yanımdakine ev
sahibi rolünü verip misafirin üşümeyeni makbuldür düsturuna boyun eğiyormuşum
gibi. Üşümüş görünmemek için harcadığım çaba da bir üşüme tarzıydı aslında.
Üşüme, ister istemez bedenin teşhiridir.
Bedenin
hem savunması hem de dili.
Biraz açmam lazım. Birbiriyle
çelişkili görünen iki sözcük, savunma ve teşhir... Savunma
çünkü üşüme bedenimizin soğuğa karşı ısınma çabası. Soğuğa maruz kalıp pasif
bir kabullenmenin içine düşmüyoruz. Belki düşüyoruz da beden soğuğu duyumsadığı anda gayri iradi hemen harekete geçiyor. Zaten bu harekete geçmenin adı üşüme. Bedenin dışarıyla kendi
sıcaklığını dengelemek için kıvranıp durması. Teşhir dedim çünkü bedenin
üzerinde gözlemlenebilen semptomlar bu üşüme halini faş ediyor.
Yine de
üşümek kimseyi eşitlemez. Zengin üşümesiyle fakir üşümesi arasındaki farkı
nasıl anlarız? Mesela sokakta. Zenginin üşümesinde bir kaçış
vardır, bedeninin üşüme hali eğretilikle doludur. Fakir ise uyuz uyuz üşür…
üşüme bedenini ele geçirmiştir.
Kışın
dilenciler yakarma edimlerine üşümelerini de katarlar.
Üniversitede
bir arkadaşım bedenini gevşek bırak daha az üşürsün demişti. Denedim olmadı.
Herhalde daha az enerji harcarsın demek istemişti. Üşürken sanki üşüyen
yanlarımı bir araya toplar gibi büzülüyorum. Sanıyorum herkeste aynı. Kaslarım
kasılıyor; bedenin küçülme eğilimine ister istemez boyun eğiş…Üşüme dinamik bir şey, insana aman tanımıyor; anlık ısınmalarla üşüyorsunuz, aslında bir fizik yasası: hareket, ısı açığa çıkarır. Soğukla bu yapıntı ısının
çarpışması üşümeyi doğuruyor. Bunu böyle açıklamak tuzukuruların işi bana hiç yakışmıyor. Oysa sözcük
kendi başına yalın ve etkili: Üşüyorum!
Bir
haftadır evde yalnızım. Soğukların bastırdığı şu iki gündür doğal gazı yakmamak
için direniyorum. Aklımda tasarruf var. Ama ısınma imkânı elimin altındayken
çoluk çocuğun rızkını gözetmemin, üşümeyi inadına sürdürmemin konformist bir
tarafı da var: Nasıl olsa kontrol bende duygusu.
Üşümek
geçmişimle kurduğum çok sıkı bir bağ.
“Ben bu
ülkede hep üşüdüm.” demişti. Aynen öyle.
Üşüme
bir hasret çığlığıdır: Açılan kapı ve içeri gel üşümüşsün diyen bir ses.
Şimdi
çocuklar bir yerlerde üşüyor ya, silinmeyecek bir hafıza yaratıyorsunuz.
Yalancı Çoban bir Ezop masalı, kökeni Antik Çağ’a dayanıyor (M.Ö.
620-560). 15. yüzyılda Latinceye çevrildikten sonra bütün dünyaya yayıldı. Dünya
milletleri kendi doğrucu çocuklarını yetiştirmek için bu masalı dilden dile
aktardılar, ders kitaplarına koydular. 1700’lü yıllarda Avrupalı bir gezgin
çocukken okuduğu bu masalın aynısını uğradığı bir Doğu kasabasında duysaydı
kafası karışırdı. Öyle ya, buraya nasıl ulaştı acaba? Basit: söz gezginden daha
hızlıdır.Dünyanın günümüzde en bilinen
masalı desek yeridir. Dünyanın herhangi bir yerinde şöyle bir soru
sorulabilir: Bu masalı ilk ne zaman duyduğunuzu hatırlıyor musunuz? Bu masalın
üzerinizdeki etkisi ne?
Masalın anlatım kaynağı açısından yetişkinden çocuğa doğru seslenen
pedagojik bir yönlendiriciliği olduğu kesin. Masal sadece ahlaki mesaj
vermiyor, olgun kişiyle (yetişkin) ham kişi (çocuk) arasında bir hiyerarşi de
kuruyor: Anlatıcı-dinleyici, mesajı alan mesaja itaat etmesi beklenen gibi. Ama
Po Bronson ve Ashley Merrymann adında Amerikalı iki yazar yaptıkları bir
araştırmada bu masalı dinleyen çocukların hiç de beklendiği gibi “dürüst”e
evrilmediklerini gördüler. Hatta masalı dinleyen, okuyan çocukların yalanları
daha bile artmış. Po Bronson ve Ashley Merrymann konu hakkında bir kitap da
yazdılar(Nurtureshock: New Thinking About Children)
ben şahsen bu kitabı okumadım, kitaptan İnternet’te yayınlanan bir makale
sayesinde haberdar oldum (https://interestingliterature.com/2021/04/boy-who-cried-wolf-fable-summary-analysis-meaning/).
Google Çeviri sağ olsun.Masalın
umulanın tersine bir etki yapması koskoca bir neden sorusunu hak ediyor ve yazarların neden sorusuna cevabı çok zekice: "Küçük çocuklar için yalan
söylemenin asıl endişesi insanların güvenini kaybetmek değil, asıl etki
yalanlarından ötürü cezalandırılmalarıdır." Ama burada bir neden sorusuna daha
ihtiyaç var.
İsterseniz bu son neden sorusunu Yalancı Çoban’a alternatif başka bir
hikayeyle karşılaştırdıktan sonraya erteleyelim.
ABD ilk başkanı George Washington’un biyografisinde geçen bir hikâye
bu. Washington altı yaşındayken babası kendisine bir balta hediye etmiş. O
yaşta bir çocuk koca baltayı kullanamayacağına göre nacak gibi bir şey
herhalde. Etrafta kimsenin olmadığı bir sırada küçük Washington evin önünde babasının
diktiği kiraz fidesini bu baltayla kesmiş. Babası kiraz fidesini kesilmiş halde görünce Washington’u yanına çağırmış, bunu sen mi yaptın diye sormuş.
Washington, yalan söyleyemem ağacı baltamla kestim, demiş. Washington’un babası
oğlunun bu dobralığı üzerine onu kucaklamış ve dürüstlüğün bin ağaçtan daha
değerli olduğunu söylemiş. Sadede geleyim, Amerika’da çocuklara yalan söylememeleri için
anlatılan bu hikâye erkeklerde %75, kızlarda %50 etkili oluyor. Hatta
Washington adı çocukları yönlendirmesin diye hikâye başka birinin adıyla
anlatılmış. Gel gör ki yalan üzerine ders veren bu hikâyenin kendisi bir yalan.
1799’da ölen Washington’un biyografisini yazan Mason Locke Weems adında
gezginpapaz yukarıdaki
hikâyeyi kendisi uydurarak biyografinin 5. baskısına sonradan eklemiş. Aynı adam bu hikâyeyi 1836'da Bir Çocuk Hikâyesi ve ders kitabı olarak yeniden basınca 120 milyonun üzerinde
satıyor. Toplumun pedagojik biçimlenmesiyle ilgili agresif bir sayı.
Peki Yalancı Çoban’la Kiraz Ağacı hikâyesi arasındaki farklar neler?
Neden çocuklar birinci hikâyede yalandan ötürü cezalandırılmalarını insanların
güvenini kaybetmelerinden daha caydırıcı görürken ikincide tersi oluyor?
Önce Yalancı Çoban’a bakalım:
Yalancı Çobanbir çocuk, köyün
dışında koyunlarını otlatıyor,tek
başına canı sıkılıyor. Birden aklına bir hinlik geliyor. Sebep can sıkıntısı
olduğu için hinliği şaka diye de okuyabilirsiniz. Bir tepeye çıkıp koşun ahali
kurtlar koyunlarıma saldırıyor diye köylülere sesleniyor. Köylüler işini gücünü
bırakıp yardıma gidiyor. Uzatmayacağım, herkesin masalı hatırladığını
varsayarak kısa kesiyorum. Çoban aynı yalanı ikinci kez söylüyor. Ama üçüncü
kez tepeye çıktığında kurtlar gerçekten koyunlara saldırmış oluyor. Tabi kimse kılını bile
kıpırdatmıyor. Kurtlar bütün koyunları öldürüyor. Masalın bazı versiyonları acımasız (otoriter pedagoji), kurtlar çobanı da yiyor.
Çobanın yalanı ahlaki mi?
Çocuk
yalanı nihayetinde eğlence için söylüyor. Sadece şaka olsun diye uydurduğu bir
yalan. Çoğu şaka zaten bir yalana dayanmaz mı? Eğer koyunlar başka birine ait
olsaydı ve çoban birkaç koyunu kendine saklayıp aynı şekilde bağırsaydı ahlaki bir yalandan söz edebilirdik. Çobanın
yalanında ise böyle bir çıkar ilişkisi yok. Yalan çocuğun köylü yetişkinleri
seferber ettiği eğlencesi; kabul edelim tek taraflı bir eğlence. Sonuçta foyası
ortaya çıkıyor. Ama şaka olması da bu foyasının ortaya çıkmasına bağlı. Aksine
yalanına sadık kalsa mesela siz gelinceye kadar kurtlar korkup kaçtı dese şaka
gerçekleşmeyecek. Tek başına olduğu için gerçekleşmeyecek, yalanına ortak en az
bir kişi daha olsaydı yalanı sürdüren ciddiyeti şaka hanesine yazabilirdik. Yalan
çocuğun eğlencesinde kurucu öğe. Buna rağmen amacı yalan söylemek değil, yetişkinleri
harekete geçirici gücü elde etmek, yalan bunu sağlıyor. İnandırıcı olsun
diye yalanı gerçekmiş gibi söylemesi gerektiği için kendi gücünü de sınıyor.
Üçüncü kez, evrensel bir ölçü birimi... yalanın doygunluk limiti, yalanın sınırı.
O zaman bütün sorun yalanın ikinci kez söylenişinde. Eğer üçüncü kezde gerçekleşen kurtların saldırısı çobanın ikinci kez seslenişinde olsaydı köylü yine yardıma
koşacaktı. Bu durumda köylülerin ilkinde yardıma koşmaları aldatılmalarına
rağmen sanki ikinci kezde yaşanan gerçek olayın tatbikatı gibi görünecekti. Bir
başka açıdan yalan ve doğru eşitti. Çobanın bir doğru sözüne karşı bir yalan
kredisi varmışçasına. Çobanın tepeye çıkıp her bağırışında köylüler belki
tereddüt edeceklerdi ama o kadar. Oysa çoban yalanı ikinci kez söyleyince denge
değişiyor. İki yalana bir doğru.
Böylece üçüncü kez doğruyu söylediği halde doğru ceza anlamına geliyor.
Çocuklar haklı olarak bu tür ihtimalleri göz önüne almazlar. Ahlaki
olmayan şaka yalanları onların yapmaktan hoşlandıkları becerileridir. Çağdaş
pedagojiye uygun biçimde masal yeniden yazılabilir. Yalancı Çoban üçüncü kez
tepeye çıkar ve köylülere seslenir: Koşun ahali koşun! Kurtlar koyunlara
saldırıyor! Köylüler sesin geldiği yere bakmazlar bile. Ama binlerce yıldır
anlatılan masaldaki gibi ortada kurtlar da yoktur. Çocuk tek başına kalakalır
ve kendi kendine mırıldanır şakanın tadını kaçırma der.
Gelelim çocuk Washington’un kiraz ağacı hikâyesine. Çocuk babasıyla
yüzleşince yalan söylemeyeceğim diyor. Yalan hiç gerçekleşmeden sözcük olarak
olumsuzlanıyor. Babası bir itiraf istiyor ve çocuk da bu itirafı hemen oracıkta
veriyor. Sadece doğru değil bir itaat de var burada. Hangisi daha ağırlıkta
itaat mi doğru mu? Veya şöyle soralım, çocuk idealize ettiği bir doğruya mı itaat ediyor
yoksa babasının doğru beklentisine mi? Çocuk böyle bir ikilem yaşamadığı gibi
itaatle (ya da doğruyla) yalan arasında da bir ikilem yaşamıyor. Babasının sonradan gelen olumlu tepkisi konusunda da hiçbir fikri yokken neyse onu doğrudan söylüyor. Doğruyu
söylediği için değil karşısındakinin arzusuna uygun olarak doğruyu söyleme
yükümlülüğünü yerine getirdiği için babadan övgü sözleri işitiyor. Tam da bu
yüzden doğruyu söylemiş olmuyor. Hadi bunu açıklayalım: Çocuğun
kiraz fidesini kestiğini söylemesi eksik bir doğrudur. Asıl doğru kiraz fidesini neden kestiğine vereceği olası cevapta gizlidir.
Kesme eyleminin temel anlamı mecazına dönüşür: Çocuk kiraz ağacını keser ama babanın övgüsü de
çocuğun tamamlayıcı doğrusunun önünü keser.