9 Ekim 2017 Pazartesi

Sahte Diğerkâmlık


                                                         Kitty Genovese

Geçen hafta sonu bir polisiye belgesel izledim. Amerika suç tarihini anlatan filmlerden biri. Katil, kurban, gizem, soruşturma ve çözüm… Kafam bir yerlere takıldı, dün yeniden izledim.


Kitty Genovese 1964’te geceleyin NewYork’ta evine yakın bir sokakta uğradığı bıçaklı saldırıda civarda oturan en az otuz sekiz kişinin olaya tanık olduğu halde yardım çağırmamaları yüzünden ölmüş.

Haberin sunuluş biçimi bu.

Dikkat edilirse burada sadece saldırgan değil, cinayet esnasında kılını kıpırdatmayan otuz sekiz tanık da ölümün nedeni arasında sayılmış. Zaten cinayetin iki aşamada gerçekleşmesi bunu anlamamızı sağlıyor. Saldırgan ilk bıçağı sapladığında Kitty tüm sokağı imdat çığlığıyla inletiyor ve onu herkes duyuyor. Çığlığın şiddetinden mi, yoksa tanıklardan birinin pencereyi açmasından mı saldırgan kaçıyor. Ama kimse Kitty’ye yardım etmeye gelmiyor, telefon açıp yardım çağırmıyor. Yaralı Kitty yardım çığlığı atmaya devam ederek can havliyle bir sokak kadar yürüyor. Diğer sokakta arabasında oturan katil otuz beş dakika sonra kimsenin kendisine müdahale etmeyeceğini anlayınca geri dönüyor, yarım kalan işini bitiriyor, Kitty’yi defalarca bıçaklıyor ve tecavüze yelteniyor.  

Haberi bu skandal karakteriyle ertesi gün manşete taşıyan The NewYork Times, henüz ele geçmeyen katil, ya da ölen kız hakkında tek bir bilgi vermezken 38 tanığın “izleme” hallerini imgeselleştiriyor, bir eşkal haline getiriyor: Diğerkâm olmayanların eşkali. Bu eşkali tasvir edebiliriz: olaya müdahil olmamaları, yardım etmemeleri bir yana; asıl yardım çağırmamalarıyla kafamızda resmi çizilen sinirleri alınmış künt bir topluluk. 

Kim bunlar? Basında geçen bir isim, bir fotoğraf yok. Bir durum. Dünyaya kayıtsız bu bencil insanlar nasıl olmuş da bir araya gelebilmiş? 

Bencillik tek tek bireyleri birbirinden ayrıştırırken suç mahalli onları bu kez ortak davranışın içinde toplu gösteriyordu. Soyutlamanın ön yüzü  tecritse arka yüzü tümevarımdır. Bu soyutlamayı diyelim sosyologlar yapar. Ama bu kez kamuoyu kendine karşı yapıyor. Olayın özgünlüğü (haber değeri) de tam burada zaten. Bu soru konunun sürekli gündemde kalmasını sağlıyor, çünkü bir gizem yaratıyor. Bütün iş gizemi muhafaza edebilmek. Somut durumun somut nedenlerini bulup çözümlemektense sorunu insanın içine düştüğü ahlâki bir yoksunlukla askıda bırakmak gizemin ömrünü uzatıyor. İnsanlar kendi aralarında fısıltıyla makul nedenler arıyorlar. Mesela Nazilerden kaçmış kollarında Yahudi damgası bulunan mahalle sakinlerinin sırf resmî soruşturmaya uğramamak için olaya karışmadıkları söyleniyor. Ama daha önce toplumun duyarsızlığı yüzünden katledilmiş bir halkın asıl diğerkâm olması beklenmez miydi? Sorular soruları getiriyor. Verili bir olgu mutlak gerçek kabul edilince sorular bu gerçeğe toslayacak biçimde yeniden dizayn ediliyor. Bir kurgu. Bu kurgunun mimarlarından A. M. Rosenthal hikâyeyi mahvedeceği gerekçesiyle tanık ifadelerine hiç yer vermiyor. The NewYork Times’ın otoritesi tüm ulusal medyaya editörlük yapıyor. Haberin verilişi herkese diğerkâm olma imkânı bağışlarken şunu telkin ediyor: onlar öyle ben değilim. Bir arınma fırsatı. 

Bu haber diğer basın organlarında tv’lerde aylarca, yıllarca yayınlanıyor, okullarda sosyoloji ders kitaplarında okutuluyor. Olay sonradan acil arama hattı 911’in kurulmasına giden bir misyon bile ediniyor.

Bütün ABD medyası The NewYork Times öncülüğünde otuz sekiz imgesine karşı bir diğerkâm projesi başlatıyor.

İdeolojinin diğerkâm ayağının ilk etkisi:
Hiç kimse bu otuz sekiz tanığın gerçekliğini sorgulamıyor.

Kitty Genovese’nin ölümünden kırk yıl sonra (2004) The NewYork Times olayı yeniden ele alıyor, bu otuz sekiz tanığın haber edilişi hakkında bir takım kuşkular beliriyor. Acaba Kitty’nin komşuları bu kadar duyarsızlar mıydı? Kırk yıl önce yazdığı gibi olaya kayıtsız kalıp yataklarına mı dönmüşlerdi?

Hayır, aslında tanıklarla kimse konuşmamıştı! Kitty’nin küçük erkek kardeşi Billy 50 yıl sonra olayın yeniden peşine düşüyor.

İlk soru, otuz sekiz tanık nereden çıktı?

Billy dava zabıtlarından başlıyor. Oysa tanık olarak ifadesi alınan sadece yedi kişi var, bu yedi kişiden sadece biri sağ ve 86 yaşında. Kitty’nin kapı komşusu bir kadın. Saldırgana ikinci gelişinde kapının eşiğinde müdahale eden kadın; Kitty onun kollarında ölüyor. Tanıklardan başka bir kadın polisi aradığını söylüyor, polis kadına olaydan haberdar olduğunu daha önce olayın ihbar edildiği cevabını veriyor. Yani yardım çağrılıyor! Öte yandan mahalle sakinlerinin büyük bir çoğunluğu olaya gözle değil kulakla tanık oluyorlar. Ve çoğu insan bu olayı bir adamla karısı arasında geçen sarhoş kavgası sanıyor.

Meğer otuz sekiz tanık sayısını ortaya atan basınmış!

Billy Genovese’nin belgeselde sormadığını biz soralım şimdi: Toplum acaba bu otuz sekiz duyarsız insanın varlığına inanmaya neden bu kadar eğilimliydi?

Çünkü diğerkâmlık her şeyden önce bir iletişim biçimi. Yani bir grup insanın diğerkâm olmamaları üzerinden gösterilen öfkeyle işe başlayan iletişim diğer insanlara bedavadan erdemli tarafta olduklarının güvencesini dağıtıyor.
   
Bir kere cinayetin genel karakteriyle duyarsızlığın lokal hali birbirinden ayrışmıştı. Polis, yardım durumunda kendisine ulaşılması gereken bir güç olarak orada hazırdı. Birtakım vatandaşların duyarsızlığı polisin elini güçlendirecekti. Nitekim Kitty’nin ölümünden beş gün sonra katil sivil bir “zenci” tarafından yakalanmasına rağmen polis tarafından yakalanmış gibi lanse edildi. Kahramanımız zenci, katil zenci Winston Moseley’i bir zenci mahallesinde televizyon çalarken yakaladı. Üstelik televizyonu başka birinin evinden çalıyordu, yani kahramanımız olayı "izlememiş" ve anında müdahale etmişti. Sorgu sırasında Winston'un katilin profiline uyduğunu fark eden bir polis onu itirafa zorlamış ve başarmıştı. Elli yıl sonra kahraman zencinin hayatta olmadığını öğrenen Billy, onun oğluyla görüşmüştü. Oğlu babasının kahramanlığını gurur duyarak anlattı. Billy kahraman zencinin oğluna teşekkür edince, zenci oğul şimdiye kadar babam için kimse teşekkür etmedi dedi.

                                                         Winston Moseley

Bu bize neyi gösteriyor?

Diğerkâmlığın maniple edilebileceğini.

Öldürülen Kitty’nin kardeşi Billy Genovese (meşhur suç ailesi Genoveselerle ilgisi yok) olaydan iki yıl sonra 18 yaşındayken gönüllü olarak Deniz Kuvvetlerine yazılıyor ve Vietnam’a gidiyor. Vietnam’da iki bacağını kaybediyor. Vietnam’a gidişini anlatırken şöyle diyor Billy: “Bu hikâyeyi gerçek kabul eden ve ona göre davranan bir ortamda büyüdüm.”

Billy’nin söyleyemediğini biz tamamlayalım: Diğerkâm olmayanlar yüzünden öldüğünü sandığı ablası için diğerkâm duygularla savaşa katılan Billy iki bacağını "feda" ediyor.


                                                Billy Genovese



Bu diğerkâm ideolojisi her daim sesleniyor: Bak şurada katliamlar oluyor, bak şurada çocuklar ölüyor…

Bir diğer asli duygu İNTİKAM… Hollywood’un asla terk etmediği bir duygu… 

The Witness intikama karşı bize Derrrida’nın bağışlanamayacak olanı bağışlama anının örneğini de gösteriyor. İzleyin derim.





  

30 Eylül 2017 Cumartesi

Konuşanın Gerçeği





İLTİFAT

Kadın partide karşılaştığı adama ‘Elbiseme iltifat edebilirsiniz,’ diyor. Adam elbisenin açıkta bıraktığı kadının omuzlarına, sırtına ve yırtmaçtan çakıp parlayan baldırlarına iltifat ediyor. Açık sözlülük bir kuralı çiğniyor, transparan da olsa bedenin elbiseyle ilişkisi mahrem burada. Teşhirci olan söz.


ORTA SINIF KADINI

Evine temizlikçi çağıran orta sınıf kadını (ya da orta sınıf özentisiyle bu mensubiyet duygusunu arada sırada deneyimleyen kadın) temizlikçisine hem kibirli hem de alçakgönüllü davranarak kendini yeni sınıfsal statüsüne inandırıyor. Hem kibirli hem de alçakgönüllü dedik; birbiriyle çelişen bu iki davranışın statüye katkısı tuhaf biçimde eşittir. Orta sınıf kadını için evinin temiz olmasından daha önemlisi evinde temizlikçi kadın çalıştırdığını göstermesidir.


KONUŞANIN GERÇEĞİ

Psikanalizde hasta kendinden söz etse bile bunu dikkat dağıtmak için yapar.

Bir akademisyen İstanbul fatihi 2. Mehmet’in 7 dil bildiğini söylüyor. Eski Yunanca, Farsça, Arapça, İtalyanca…  Tüm bu dilleri sıralıyor; dikkatim ister istemez akademisyenin yüzünün aldığı biçime, ses tonuna kayıyor. Fatih’in 7 dil bildiği bilgisinin safiyane bir aktarımı değil bu. Başka bir şey. Fatih’in 7 dil bildiği bir gerçekse bile, akademisyenimizin gerçeği Fatih'in 7 dil bilmiş olmasını özellikle istediği. Bu iki ayrı gerçek konuşmada tek bir gerçeğe indirgendiği için görünmüyor.


VARLIK VE BELİRTİ

“Tuvalette pire var,” dedi.
Doğruydu, beyaz fayansın üzerinde üç dört siyah nokta zıplıyordu. Tuvaleti ilâçladı. Ama bir hafta sonra pireleri yine orada gördüler. Bu kez hem ilâçladı, hem de fayansın küçük çatlaklarını, klozetin etrafındaki delikleri alçıyla doldurdu. Acaba sürekli açık duran vasistastan gelebilirler miydi? Vasistasın sinekliğini, çerçevesini ve dışını da iyice ilâçladı. Hayır, bir şey değişmedi, bir hafta sonra pireler yine fayansın üzerinde zıplıyorlardı. Sanki dikkatli bakmanın karşılığı bir pireydi… Aslında pireler evin her yerindeydi, sadece tuvalette beyaz fayansın üzerinde açıkça görünüyorlardı. Ya da antropomorfik ifadeyle sadece agorafobisi olmayan pireler oradaydı. Kavramsal görmek somut görmekten farklıydı. Sayın okuyucu, bu durumu bataklık-sivrisinek benzetmesine kurban etme lütfen.


NEZAKET ve İNCELİK

Daha önce bu başlıkta yazmıştım, bir şey daha ekleyeceğim. Nezaket diğeriyle etkileşim halindeyken incelik totolojik bir davranış. İnceliğin hizmet ettiği yer yine kendisi. İncelik kendinde tanımlanmış vasfı korumaya adanmış. Diğerinin inceliği hak etmesi bir yana, incelik berikinin adı. Özellikle incelik yüzünden gerçek kabadır. Bunu zarar hanesine yazıyorum.



SAPMA

Kızım Güldür Güldür Show’u çok seviyor. Bir keresinde oturduk beraber izledik. Oyuncular bir an su koyverip kendi kendilerine gülüyorlar. Bu gülüşlerinde pot kırmanın saklanışı da var. Saklama gülüşün süsü burada. Sahici halleri oyunun gülünçlüğüne dahil oluyor. Hatta asıl espri bu doğal kendini tutamamanın aleniyeti, yarı şeffaflığı. Kızım da oyuncuların en çok bu hallerine gülüyor. Oyuncunun “doğal” sapması oyunun sahiciliğini yani kamera arkasını yeniden üretiyor. Bu gülüş espriyi anlamakla yetinmiyor, hemhallik de talep ediyor.


ATEŞKES


İki savaşan kuvvetin yaralılarını ve ölülerini savaş alanından tahliye etmek için ateşkes ilân etmeleri ne kadar insancıl görünür. Ama bunu yaralılar ve ölüler daha iyi savaşmalarına ayak bağı olduğu için yaparlar genellikle. Kırım Savaşı’nda (1854) Sivastopol civarı Yeşiltepe’de İngiliz-Fransız müttefik güçleriyle Ruslar arasında sadece altı saatlik tuhaf bir ateşkes oldu. Daha birkaç dakika önce birbirine mermi atan askerler dost oldular; rom içtiler, tütün ikram ettiler. Aristokrat Rus subayları Fransızca konuştular, karşılıklı ‘bono Ingles’ gibi bildik iltifatlarda bulundular. Sonunda saate bakınca vaktin dolmakta olduğunu anladılar, tokalaştılar ve ‘Au revoir’ diye vedalaştılar… herkes kendi siperine. Ateşkesin bu psikolojisi bir süre devam etti. Lakayt bir etki yarattı. Fransızlar Ruslarla siperlerinde nişancılık oyunu oynadı. Şöyleydi bu oyun: “Bir taraf süngüsünün ucuna taktığı bez parçasını havaya kaldırırken, diğer taraf ateş açıyordu- her atışla birlikte başlayan tezahürat isabette kahkahaya, karavanada ise yuhalamaya dönüşüyordu.” Orlando Figes’ın Kırım adlı kitabını okuyunca ateşkes hakkında geniş bir yazı düşündüm aslında; şimdilik burada eğreti biçimde dursun bu.

ALDATMA ve KANDIRMA

Aldatmada 'doğru'yla ilişki korkuya dayalıyken, kandırmada utanca dayalıdır... bu da dursun böyle. Zbigniew Preisner dinleyelim.




15 Eylül 2017 Cuma

Türkiye Modernizmi ve Şoför Nebahat

Bu bir Münir Özkul yazısı olacaktı aslında.

Bilirsiniz zaman zaman Münir Özkul ölür ve ardından bu haber ciddi haber kaynaklarınca yalanlanır. Bu haber akışının benim üzerimde bıraktığı etki tanıdığım birinin ölmesi (üzüntü) ve dirilmesi (sevinç) şeklinde seyretmez.  Zaten önceden öldüğünü sandığım birinin ölüm haberini alışımla bu haberin yalanlanması arasında gider gelirim; 'Hayret!' derim. Özetlemek için tek hayret diyorum ama aslında peş peşe iki hayret: Ölüm haberi beni yanlışlarken  'A yaşıyor muymuş?' derim, bu birinci hayrettir; ardından gelen doğru haberin öncekini yanlışlamasıyla tekrar 'A yaşıyor muymuş' derim bu da ikinci hayret olur. Neyse bundan sonra elimden geldiğince Münir Özkul’un yaşadığına ve Arda Turan’ın hâlâ Barcelona’da oynadığına inanacağım. Ömürleri uzun olsun. Münir Özkul ölsün de üzülelim diyen kitleye karışmayacağım belli (Ekşi Sözlük’te atılan başlıklardan biri bu); ve ölmeden  Münir Özkul’a  kadirşinaslıkta bulunayım diye bir gönül borcum da yokken nerden esti bu yazı fikri açıklayayım.

Münir Özkul dört yüz civarında filmde oynamış. Büyük çoğunluğu yardımcı karakterlerde; az da olsa başrol. Ama Münir Özkul’u hafızamıza kazıyan hiç değişmeyen “iyi adam” rolü. Bu “iyi”yi tespit edebilmemiz için etik iyiyle dramatik iyiyi birbirinden ayırmamız şart. Türkiye’de dramatik yok-kişilik etik iyiyi sağlıyor. Dostoyevski’nin tali karakterlerindeki derinliğin azıcığının bile Münir Özkul’da olmaması “iyi”yi nasıl bonkörce sunabiliyor bize? Soru bu. Kendine ait bir karakteri yok, hep aynı jest ve mimik; başrol oyuncusunu konuşturuyor sadece, daha çok komedilerde olan şey. Bu çok ilginç geldi bana. Münir Özkul başroldeki “iyi” karakterin yanında neyi temsil ediyor sorusunun peşine düştüm. Birkaç filmini izleyeyim dedim ve Şoför Nebahat (1970) filmiyle başladım. Filmi izlerken yazının şaftı da kaydı. Başka bir mecraya girdim. Yazının konusu Münir Özkul olacakken Şoför Nebahat oldu. İşte aşağıda.

ŞOFÖR NEBAHAT

Metin Erksan’ın yönettiği Şoför Nebahat (1959) filminin ilk çevriminde Sezer Sezin argo konuşur, racon keser, yıldız anahtarıyla adam döver, meyhanede erkek gibi kavga eder, bilek güreşi yapar ama henüz eteklidir. Süreyya Duru’nun yönettiği Şoför Nebahat (1970) çevriminde ise Fatma Girik pantolon giyer. Dikkatimi çeken bir ayrıntı... Senaryo aynı, sadece on bir yıllık aranın meydana getirdiği bir fark ... Nebahat tiplemesi kendi açtığı erkeksilik kulvarının meyvesini kendi üzerinden topluyor diye not düşelim. Filmin hikâyesinin Attila İlhan tarafından yazıldığını bilmek başka bir ayrıntıya kapı aralıyor. Şoför Nebahat tiplemesi kadının ancak erkeksileşerek sokakta, iş hayatında (tabi iş hayatı derken taksi şoförlüğü bunun en uç hali) yer almasını göstermiyor; erkek dünyasının gizli biseksüel eğiliminin de elini rahatlatıyor. Attila İlhanvari biseksüellikte erkeğin efemineliğindense kadının erkeksileşmesi yeğdir. Bunu Türkiye modernizminin de özgün süreçlerinden biri olarak kabul edelim. Bu sürecin devamı niteliğinde görünmese de 80’li yıllardan sonra yaygınlık açısından sürecin başka bir versiyonu sayabileceğimiz travesti ya da homoseksüel şarkıcılar dönemine daha var. Bu konuya sonra değineceğim.

Önce Türkiye modernizminde Şoför Nebahat’ın neyi temsil ettiğini anlayalım. Bunu anlamak için iki gerçekliği birbiriyle ilintiye sokalım. Gerçekliklerden biri Nebahat tiplemesiyse, diğeri bu filmi sinemada(çok sonra tv’de) izleyen kadın seyirciler: özellikle 60’lardan sonra taşrada açılan sinemalarda. Şoför Nebahat, nişanlı bir ev kızının değişimini anlatırken, asıl başka bir değişime öncülük ediyor, veya bunu istiyor: Kadınları sinemaya çekmek!


Şoför Nebahat tiplemesi Türkiye modernizminde ileri bir merhale. Kadının çalışma hayatına, hem de en eril noktadan radikal bir başlangıç. Erkeklik özgür olmaya yetmezken erkeksileşen bir kadının özgürleştiğini sanmak hoş bir yanılsama. Dünyada pek çok örneği var: Jeanne D’arc, Calamity Jane, Kara Fatma gibi. Ama Şoför Nebahat’ın özgünlüğü erkekten rol çalıp özgürleşmesinde değil, erkeksi olmaktan başka çaresinin kalmamasında. Seyirci için ahlâki bir alt yapı kuruyor. Taksi şoförü olan babası ölüyor, taksinin ödenmesi gereken borçları var, ev kirası birikmiş, nişanlısı desen Nebahat’ın erkeksiliğini olumlayacak biçimde ana kuzusu, fayda yok. Nebahat önce kadın haliyle geçiyor direksiyona, tacize uğrayınca her şey değişiyor, bir sabah birden erkeksileşiyor. Şoför Nebahat, oluyor Nebahat Abla. Buradaki ‘abla’ sözcüğü söyleyenin dilinde seksapeli yok edince imalat tamamlanıyor (1). Böyle bir Nebahat Abla sinemaya gelen kadınla ters düşmez. Çünkü sinemaya gelen kadın taşrada 50’lerin sonunda ve 60’lardan itibaren ilk kamusal alana çıkıyor. Bu çıkışın Nebahat’in trafiğe çıkışıyla koşutluğunu iyi takip edelim. Elbette bu durum Nebahat’i kınayacak ve onu mutaassıp telkinleriyle boğacak sinema dışı binlerce kadını varsaymamıza engel değil. Ama bu kadınlar zaten henüz sinemaya da gitmiyorlar. Şoför Nebahat kendi seyircisini yaratıyor. Bunun erkek dünyasıyla uzlaşan bir başka boyutu erkeksi Nebahat’ın kıskançlığı ortadan kaldırması. Sosyal biseksüel eğilimin tam da bu kıskançsızlık ortamında gürbüzleşmesi.




80’lerden itibaren travesti ve homoseksüel şarkıcıların Türkiye modernizmine katkısı ters bir versiyon ama yine aynı kıskançsızlık ortamında gelişiyor. Erkekler, travesti bir şarkıcıya tavernada eşlik eden kadınlarını kıskanmıyor… Yukarıda dediğim gibi bu konu daha sonra...

(1) Türkân Şoray'a da babasıyla (Ali Şen) balıkçıyı oynadığı Kara Gözlüm (1970) filminde herkes Azize Abla diye seslenir. Azize tezgahının başında şarkı söyleyip oynarken dişiliğini yine bıçkın bir erkeksilikle yumuşatır. Azize de pantolon giyer, ama asla arkasını kameraya dönmez. Azize'nin karşısında klasik müzik öğrencisini oynayan Kadir İnanır'ın alaturka düşmanlığıyla Azize'nin "alaturka" hali başka bir erkeksilik sağlar. Yerel olanın Batı'ya erkeksilikle direnmesi geleneksel bir tavır tabi. Ama burada kadının erkeksileşmesiyle oluşan tavırla sosyal bir uzlaşma gerçekleşiyor. Şimdilik bu uzlaşmaya odaklanarak kendimizi sınırlıyoruz.

11 Temmuz 2017 Salı

Taşınmak




Taşınıyoruz.

Birçok kitap karışmış, kitaplık almıyor, yer dar falan. İşin en zor kısmını yapıyoruz kızımla. Kitapların tozunu alıp konularına ve yazarlarına göre tasnif ediyoruz, koliliyoruz (Microsoft Word altını kırmızıyla çizdi iyi mi, kolilemek diye bir sözcük yok dağarcığında).

Üç ile dört bin arası kitap. Tek tek tozunu alırken saymaya başlasaydım ya! Neyse unutmayayım, diğer evde yerleştirirken sayarım. Tozunu alma faslını dış kapının eşiğinde ayakkabı fırçasıyla yapıyorum. Eğlenceli bir tarafı var, fırçayı vuruyorsun tertemiz. Bazı kitaplarım rutubetlenmiş. Tozlanmasalar daha çok rutubetlenirlerdi, yanlış mı düşünüyorum? Neme lazım güzel kitaplar okumuşum.

Okuduğum kitaplar yeniden elimden geçerken geçmiş zamanla ilgili tuhaf bir ilişki kuruyorum şimdi. Marx’ın iş makinelerine ölü-emek demesi gibi, kitaplar da ölü zamanım benim. Her biri için saatler harcamışım; işte önümde duruyor, kitap o zamanın donmuş hali: Marc Bloch’un Feodal Toplum’u 2007’nin Eylül’ünde basılmış, ama ben 2008 yaz tatilinde okudum. Hatırlıyorum benimle deniz kıyısına gitti geldi bu kitap, sayfaların arasına kum tanecikleri gizlenmiştir belki, hayır silkelemeyeceğim, orda dursunlar. Bir haftanın, bilemedin on günün donmuş hali. Buzullarda sondaj çalışması gibi bu donmayı aşamalandırabilirim: Kitabın sözünü ettiği zaman, yazarın yazarkenki zamanı, benim okurken yaşadığım zaman… hepsi bir kitap. Kitaplara bakarak kendime geçen zamanla ilgili kerteriz noktaları belirleyebilirim. Ama durun o kadar yaşlanmadım daha. Geçen zamanı yeniden yaşayarak zaman kazandığını sanıp zamanı tüketmek; yani aklımdan zorum yok.

Kitaplar benim mülküm de. Kitaplarım olduğu müddetçe asla proleter değilim. Onlar benim kaybedecek şeylerim. Memlekete kızıp başka yere göçemem, onlar gerçek ayak bağım. Kitaplar mülkün iki türünü de karşılıyor; hem gayrimenkul, hem de menkul. Kitaplığı duvara sabitledin mi gayrimenkul. Bu düz anlamı. Metaforu gösterişe dayanıyor… entelektüel yatırım. Okumuş olmamdan söz etmiyorum; okumuş olmamın göstergesi olarak orda bulunmaları önemli… beni tanımlayan bir şey, doğrudan kişiliğime geçiyor. Zenginin gardırobu gibi; sadece övünmek için değil, imrendirmek için de orda. Hadi kendime karşı bu kadar kıyıcı olmayayım, kötü huylarıma karşı uyanığım ben…

Kitaplarla bu gayri menkul ilişkim üç kez kesintiye uğradı. Üçünde de göçer haldeydim. Öğretmen olduktan sonra istikrara kavuştum. Kitaplar aldıkça yığıldı, mekanı muhkem kıldı; tam on yıldır bu evde oturuyoruz, şimdi başka bir eve taşınıyoruz. Ve oradan da kimbilir ne zaman ve nereye asıl kendi evimize taşınacağız. Şimdiden o taşınmanın gailesi de geldi oturdu omzuma.

Kitaplarımın menkul değeri kötümserliğimle ilgili. Bir gün parasız kalırsam satarım diye. Satırların altını kasten kurşunkalemle çiziyorum. Bir gün satmaya kalkarsam kolayca silebileyim. Çünkü çizili kitapların değerinin düştüğünü biliyorum.

Bir gün dünyanın tüm kitaplarını içine alan ve kendini güncelleyen e kitap tabletlerimiz olacak  ve Çince yazılmış bir kitabı anlık çeviriyle kendi dilimizde okuyabileceğiz. O zamana selam olsun.


Peki donmuş zamanı ne yapacağız?


3 Temmuz 2017 Pazartesi

Yürümeye Övgü



Kitabın başlığını bu yazının da başlığı sayın. Yoksa Breton yürümenin başka bir boyutundan söz ediyor.

* * *

Birkaç saatliğine bir araya gelip sonra herkesin dağıldığı bir eylemin gücü nereden geliyor?

Var olmanın özüne ilişkin bir soru bu.

Çünkü varlığın asıl eğilimi belli bir zamanda ve belli bir biçimde var olduktan sonra yok olması. Hiçlik.
İnsanın kendi hiçliğine direncini sağlayan şey, imge.

Toplu yürüme kendi kendini var eden bir “herkes” imgesi sağlıyor, arşivliyor. Bu “herkes” imgesi daha sonraki atıl dönemler için de sermaye. Bu şu demek: eylem, şimdisinden hareketle kendi geçmişini ve geleceğini de kuruyor. Toplu yürümenin insana bahşettiği somut varlık, “herkes” denilen varlığın ete kemiğe bürünmüş hali; dışarıda kalan soyut ‘herkes’i de belki ikna ederek değil ama kavramsallaştırarak içine çekiyor.

Toplu yürümenin düşmanını korkutup korkutmaması bir yana öncelikle eylemciye verdiği cesaret önemli burada. Bir şeyleri değiştirme gücüne inancı, daha önemlisi kendi değişimine inancı… Değiştirirken değişmek, asıl ilgilendiğim nokta burası…

CHP’nin Adalet Yürüyüşü’nün destekçisi HDP ve MHP muhaliflerinin bir araya gelmeleri; ve bu bir araya gelişi her iki taraf için de Zizek’in tabiriyle ‘kibarca görmezden gelme ritüeli’ne bağlamak nasıl mümkün olacak? 

HDP bayrağın kendilerine karşı çekildiğini görmezden gelecek, CHP mitinge katılımın engellenmesine karşı koyarak adını zikretmeden HDP’nin haklarına sahip çıkacak. Solcuların protokol bilmelerini gerektiren bir durum. Geri kalanını adaletsizlik sağlıyor zaten.

2 Temmuz 2017 Pazar

Ne Yapıyorsun?





‘Ne yapıyorsun?’

İnsanlar galiba bu soruya hep hazırlıklılar, tanıdık birine sorduğumuz zaman başka, tanımadığımız birine sorduğumuz zaman başka bir cevap. İkinci durumda sorduğumuz kişinin işini öğrenmek istiyoruz. Tanıma sorusu bu. Herkes işiyle özdeş. Doktor Kemal, ya da kısaca doktor. Bunun anlamı, ben doktorluk diye bilinen bir meslek yaptığımı söylüyorum ama, aslında doktor benim. Ben yaptığım işim, işin kendisiyim. Doktor denilen bir kalıp bedenin içindeyim. Birini tanımanın en kestirme yolu. Yaptığı işe indirgenmiş varoluş tarzı standart tanıma sorusuna karşılık geliyor.

‘İş arıyorum.’

Yapmakla çalışmak farklı burada. Çalışmıyorum ama bu bir şey yapmadığım anlamına gelmez, çalışmak için iş arıyorum. Aramak, yapmanın tezahürü; durumumu böyle anlatınca beklemek gibi uyuz bir fiil bile terfi ediyor, çalışmayı olumlayan bir eylem haline dönüşüyor: İş için bir yerden haber bekliyorum gibi. Bekleme dinamizmi. Yine de belirleyici unvan yakamda: İşsiz!.. Bu sözcüğü kendi için söylemek her insanın harcı değil. Söylenince göz göre göre işsiz diye bir beden kalıbı da oluşuyor.

İnsanların işsizlikten yırttığı bir ara dönemden söz edelim. Yapması zor ama söylemesi kolay… işsizim yerine askerim demek.  (Askerliğin genç erkeklerin en deli dolu zamanlarında hem işsizliği kamufle etmeye, hem de askerlik sonrası işsizliği disipline olmuş bedenleriyle daha mütevekkil geçirmeye yardımcı olması yan etki gibi görünür… oysa “barış” zamanlarının nispi uzunluğu dikkate alınırsa asli işlev olduğu ortada.)

‘Askerim.’ ‘Askerlik yapmak’ denir. Askerlikte ne yapılır? Askerlik bildiğimiz iş yapma biçimine uymuyor. İnsan askerlik yapmaz, asker olur. Ne demek istedim?

Önce bu örnek niye aklıma geldi bunu açıklayayım.

Uç örnekler bütün arazları cömertçe önümüze sürüyor, gözlem açısından en iyisi, işin aslı buymuş dedirtiyor. Uç örneğe bakınca bizim daha iyi bir yerde olduğumuz sanısına kapılabiliriz ama uç örnekte saydam görünen arazları kendimizde uykuya yatmış, pusuda, eli kulağında da görebiliriz. Yalnız bir şerh düşelim buraya, diğerinin olumsuz konumuna bakarak kendimizde aşırı güveni değil de tekinsizliği duyarsak.

Askerlik özellikle acemi birliklerde sürekli bir şey yapma halidir. Öyle ki askerin kendiyle baş başa kalacağı bir an bile olmasın. Beklemek bir iştir; mesela hazırolda komutanı beklemek. Yapılan işi mantıksız da olsa sorgulamadan yerine getirmek.  Yapılan işin gerçek mahiyeti mantıksızlığın algılanması yüzünden görünmez. Nasıl bir çelişki bu? Yani uyanık tarafımızla yapılan işin saçmalığını anlıyoruz, bu saçmalığın yerine getirilmesinin tam da işin kendisi olduğunu anlamıyoruz. Çünkü asker iş yapmaz, iş askeri yapar. Şöyle diyelim: Dikkatimizi askerin ne iş yaptığına değil, işin askere ne yaptığına verirsek görüntü şeffaflaşıyor. İş, yapanı oluşturmak üzerine kurulmuştur. İşin nesnesi bizzat işin öznesidir. Asker olmak yapılan işin cevabıdır. Yerlere çöp atmamasıyla bir yasağa uyan askerin asıl uysallığı yerde çöp olmadığı halde mıntıka temizliği yaparken ortaya çıkar. Yaptığı iş, ‘asker oluş’u adım adım yerine getirir. Profesyonel askerliği ya da zorunlu askerliği bir iş olarak düşünüyoruz. İşin içeriği asker olmayı amaçladığı için yapılan işin saçma karakteri bu üst amaca vurunca güya rasyonelleşiyor. Öte yandan bu iş düşman varsayımına dayandığı için daha kapsamlı düşündüğümüzde bir dünya düzeni olarak absürtleşiyor. ‘Ne yapıyorsun?’ sorusu bu genel absürtlüğün içinde lokalize olduğu için cevaplanabiliyor ancak.

Peki ya bütün dünya işleri aynıysa, insanların ne yaptığı değil, işin insanlara ne yaptığı bu düzenin sürmesini sağlayan saplantılı bir boyutsa. 

Uç örneklerden devam edelim.

Yönetmenliğini Jason Reitman’ın yaptığı Up in the Air (2009) filminde Ryan Birmingham (George Clooney) şirket küçültme konusunda uzman. Ona ne iş yapıyorsun diye sorulsa rahatlıkla bu cevabı verirdi (unutmayalım 2008 krizi sırası). Ama aslında yaptığı iş, işten atılan personele işten atıldığını yüzüne söylemek. Bunu yaparken patron temsilcisi gibi değil de ordan oraya şirket şirket gezip kamu hizmeti gören bir terapist gibi davranıyor. Mesleğin asıl inceliği de burada, işten kovulan personele bunun kişisel olmadığını anlatmak ve işten kovulduğunu öğrenen personelin tepkisini sineye çekip dinlemek. Mesela şöyle:

“Şirketime 30 yıl hizmet etmemin karşılığı bu mu olacaktı? İşten atıldığımı söylemesi için senin gibi bir hıyarı mı gönderdiler buraya?”

Veya şöyle:

“Stres düzeyi açısından, işten kovulmanın aileden birinin ölmesi gibi bir şey olduğunu duymuştum. Oysa kişisel olarak ben, birlikte çalıştığım insanlar ailemmiş ve ölen benmişim gibi hissediyorum.”

Söylenenleri birincide yüzüne tükürsen yağmur yağıyor pozisyonunda, ikincide bir yufka yürekli pozisyonunda dinliyor kahramanımız. Ryan’ın işi bu. Ama Ryan hayatın anlamını işinin yan ürünü olan 10 milyon uçuş miline ulaşmak gibi bir amaçla taçlandırmak istiyor. İşin ontoloji haline gelişini Heidegger bile bundan iyi anlatamazdı.



Diğer hikâyemiz bu olayın daha empatik bir versiyonu. Japon yönetmen Kiyoshi Kurosowa’nın Tokyo Sonata filminden. Bir şirket genel müdürünün işten kovulduktan sonra bunu karısına söylememesi ve her gün işe gidiyormuş gibi evden çıkması… Japonya’da işini kaybetmek onurunu kaybetmekle eşdeğerdir. Çalışmadan çalışıyormuş gibi yapmak. Karşılığında para alsanız bir iş gibi. Kahramanımız cadde ortasındaki bir dinlenme bölgesinde kendi gibi insanlarla karşılaşınca anlıyor bunu. Burada Japonya’ya özgü oturma grubu her şeyi anlatıyor bize. Japon banklarının arkalığı yoktur. Oturma biçiminiz eylemsi görünümünüze halel vermez. (Acaba Jim Jarmusch, Paterson filminde bunun farkında mıydı?)



Diğer bir uç örnek cenazelerde parayla tutulmuş ağlayan insanlar. Başka bir değişle profesyonel matemciler. Müşterileri zengin ama etrafında sevilmeyen, ağlayanı olmayanlar.  Ölenin yakınlarının ağlarmış gibi yapmaları zor geldiği için, kendi yerlerine başkalarını tutmaları işin var oluş sebebi. Ama bunun anlaşılması zor değil, yani bir kandırmaca yok aslında. Ağlayanların masrafının ölenin yakınları tarafından ödenmesi esas burada, son bir görev. Ağlayanı yok deyimine parayla karşı duruş. Statüyü korumak.





En uç örneği en sona sakladım. Kâbe’de Hacerül Esvet taşına bakmak için kuyruğa girmiş hacıların bakış süresini ayarlayan iki nöbetçinin işi. Kendilerine ne iş yaptıklarını sorsak Kâbe’de güvenlik görevlisiyiz diyebilirler. Bu doğrudur da. Ama işin içeriği görüntüden de anlaşıldığı üzere her hacıda ortalama iki saniye süresini ritme bağlayıp eşzamanlı omuza dokunup savuşturma hareketi yapmak. Böyle tuhaf bir işin cennet yolculuğunun mertebelerinden birine denk gelmesi de tuhaf. Hesapladım, ortalama iki saniye, kimseye ayrıcalık yok. 



Gelelim normal yaşama, daha doğrusu bu uç örneklere normal yaşamın arazları olarak bakabiliyorsak.

Çalışmak zorunda olması insanın asıl ontolojik sorunu. Cumhurbaşkanı hafta sonu işçi çalıştırmaya izin veren yasayı onayladı. Neden onaylamasın? Çalışma fetişizminin en yüksek temsilcisi.

Felsefi değil pratik soralım, insan geldiğimiz bu bilim teknoloji düzeyinde çalışmak zorunda mı? Veya ne kadar çalışırsa kendisine yeterli gelir? Tabi bu soruya doğru cevap verebilmek için rasyonel bir çalışma tanımına sahip olmamız gerekir.

Rasyonel bir iş rasyonel ihtiyaçlarımızdan kalkılarak tanımlanabilir. Mesela silah fabrikasında bir mühendisin işi, insanları (elbette hayvanları da) öldürmek rasyonel sayılamayacağı için rasyonel olamaz. GDO’lu, ya da genel olarak organik tarım dışı ürünler yetiştiren çiftçinin işi sağlığımıza ve doğaya zarar verdiği için rasyonel sayılamaz. Ya da varlığı bu ürünün pazarlanmasına dayanan bir reklamcının işi. Öğrenciyi salaklaştıran bir eğitim sisteminde ders veren bir öğretmenin işi rasyonel olamaz. Beni takip edin sizi cennete götüreceğim diye maaş alan imamın işi hiç rasyonel değil. Liste uzar gider. 'Dünyada rasyonel bir iş var mı?'ya kadar gider. Var mı gerçekten?


Marx bunun gerekli emek ve artı emek ilişkisiyle bize bir yönünü gösterdi. Ama Marx sezgisel olarak başka bir şeye de işaret etti, genel bir insanlık sorunu olan özgürlüğün ön şartının işgününün kısaltılmasına bağlı olduğuna. (1)

Bunun tartışması yaşadığımız şu günlerde yapılıyor zaten. Alibaba’nın kurucusu Jack Ma otuz yıl içinde günlük çalışma süresinin 4 saate ineceğini söylüyor. İşsizlik ücretinden farklı olarak vatandaşlık ücreti diye bir kavram İskandinav ülkelerinde tartışılıyor.

Ama biz absürt olanı göstermeliyiz. Çalışma hangi niteliğiyle rasyonel olabilir?

İnsan neden çalışır? Hemen aklınıza gelen yaşamak için, geçimini sağlamak için gibi klişe cevaplar vermeyin. İnsan aklının sınırları var bu soruda.

68 kuşağı sezmişti bunu (bizdeki değil, Paris'teki)  Nazilerin Çalışmak Özgürleştirir'i yerine Asla Çalışma sloganıyla...

'Ne yapıyorsun?' Bu soruyu sevdiğim biri sorarsa ciddiye alıyorum, sohbet başlıyor...



(1) Karl Marx, Kapital, 3. Cilt, s. 858, 859, çev. Alaattin Bilgi, Ankara, 1978

18 Haziran 2017 Pazar

Adlandırma Üzerine (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Dolayısıyla)





Tarihçesine baktım. Adlandırma süreci ilgimi çekti. Yirminci yüzyılın başlarından 1960’lara kadar Hiperkinetik Dürtü Bozukluğu diye geçiyor. Amerikan psikiyatrisinin anayasası diyebileceğimiz ruhsal patolojileri güncelleyip sınıflandıran DSMIII kitabının 1987 basımında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) adıyla tescilleniyor. Bundan sonra teşhiste patlama yaşanıyor.

Psikiyatride adlandırma çok yeni. Psikiyatri adlandırarak kendini kuran bir "bilim" değil mi?



Bu adlandırmalar genel patolojik keşiflerde olduğu gibi hastalığın varlığını keşiften önceki dönemi de kapsayacak biçimde genişletiyor gibi. Açıktan söylenmese de zımni beklenti bu. Ama aldanmayalım. Güya bilimsel kriterlere uygun davranıyorlar. Uyanık olmamız gereken nokta da burada başlıyor. Mesela hepatit c virüsü keşfedilmeden önce de muhtemelen vardı. Ama acaba DEHB keşfedilmeden önce var mıydı? Daha kökten bir soru: Acaba bu bir keşif mi yoksa adlandırma mı?

Adlandırma bilimi?..


Bir arkadaşım Türkiye’den bir psikiyatrın konuyla ilgili videosunu izletirken aklıma başka sorular da geldi. İlgili psikiyatr daha güncel, daha vurucu bir şeyden söz ediyordu, DEHB geninin bulunduğunu söylüyordu. Böylece insanlık tarihi kadar eski bir patolojinin varlığına inanmamızı isteyen zihniyeti de tanımış oldum.



Bu adlandırma sürecini aklımızda tutsak bile işler hemen karışıyor. Sanki bulunan gen adın kanıtı yerine geçiyor. 'Eureka!' heyecanına kapılmazsak bunun tam tersinin doğru olduğunu kanıtlamamız çok kolay. Çünkü bulunan genin kendi başına nesnel varlığı hiç yoktan hazır bir ada kavuşuyor. Gen bilimi önceden tarif edilen bir patolojinin nedenini bulmuş gibi... evet faili bulduk.  Belki de doğru bir tarihçe için şu soruyu sormamız daha can alıcı. DEHB’nin keşfi neden gecikti? Hani mikrobun keşfinin, ya da radyumun keşfinin kendinden önceki birtakım keşiflere silsile halinde bağlı olduğunu biliriz. Peki DEHB’den önce ne keşfedilmedi ki keşfi bu kadar gecikti? Niyetim konuyu tam da bu minvalde biraz uzatmak...

Şimdi adlandırma sürecini adım adım izleyelim(1):

Önce davranış bozukluğu olarak tespit ediliyor. İskoç doktor Sir Alexander Crichton (1798), “Herhangi bir nesneye gereken derecede sabit ilgiyi gösterme yetersizliği,” diye bir tanım ortaya atmış. Çocuklarda gözlediği bu durumun (neden özellikle erkek çocuklarda?) yaşla birlikte azaldığını fark etmiş… Alman psikiyatr Heinrich Hoffmann (1809-1894) aynı zamanda çocuk kitapları yazarı. Ünlü Pasaklı Peter (Struwwelpeter) öyküsü ona aittir. Bu kitabı 3 yaşındaki oğlu Carl Philipp için yazmış. Hoffmann, oğlunun davranışlarından kaynaklanan ve akşam yemeğinde yiyeceklerin masadan düşmesiyle sonuçlanan bir aile çatışmasını anlatıyor. Öykünün başında baba, “Philipp’in küçük bir beyefendi olup olamayacağını görmeme izin verin; masada bir kez olsun hareketsiz kalabilecek midir bakayım,” der. Philipp bu isteğe uymaz tabi. Bu durum DEHB’nin erken bir örneği olarak yorumlanmış. Her iki doktor da gözlemlerini çocukluğun icadı olan 18. Ve 19. Yüzyılda yapıyor. Bu aynı zamanda çocuk doktorluğunun (pediatri) uzmanlık olarak ayrışmasına denk. Çocuklarda ailede görünen ve –unutmayalım hemen bütün aileler çok çocuklu- başedilen ufak tefek rahatsızlıklar, çocuk sosyalleştikçe davranış bozukluğu biçiminde yansıyor ve aile bundan sorumlu tutuluyor. İlk semptomlar kendini sınıflarda (nispeten laik ortamlarda) gösteriyor. Semptomun ortaya çıkması için laiklik neden önemli? Bu soruyu DEHB neden manastırda ya da medreselerde çıkmaz da laik okullarda çıkar diye okuyabilirsiniz. Nedeni basit: Mutlak korkunun hakim olduğu bir ortamda semptomlar toplu davranış içinde kaybolur, görünmez. Semptomun ortaya çıkması için nispeten özgür bir ortamın olması gerekiyor. Tek taraflı anlaşılmayacak bir özgürlük: hem gözlemi yapanın özgürlüğü, hem çocukların özgürlüğü. Ama eksik ve hatalı bir özgürlük. Bizim daha zihin açıcı bir özgürlüğe ihtiyacımız var. Mesala Hoffmann’ın oğlunun davranış semptomunu yemek masasında sınaması ilginçtir. Çünkü yemek masası sözü edilen çağlarda ailelerin toplumsal disiplini yeniden ürettiği, misafir kabul edip gösteriş yaptığı bir platformdur. Bunu Hoffmann değil biz görüyoruz. Devam edelim… Sir George Frederic Still çocuklarda özellikle hayal kırıklığı, öfke, düşmanlık ve saldırganlık gibi duyguların alelacele sergilenmesine Ahlaki Kontrol Yetersizliği demiş. Ne müthiş bir ad! Durduramıyoruz, buradan yavaş yavaş patolojiye doğru bir geçiş var.

Alman Yahudi bilim adamı Franz Kramer 1932 yılında Hiperkinetik Dürtü adını koymuş. Artık ilgili patolojinin “dürtü” biçiminde tanımlanmasıyla hastalık gayri iradi bir ünvana kavuşuyor. Eğitimin tüm ulus çapında yaygınlaşması ve disipline edilemeyen davranışlara marjinal bir boyut eklenmesinin bununla çok yakın bir ilişkisi var. Patolojik marjinalliğin üç özelliği çok önemli burada. Birincisi oran olarak çok az olmalı ki geriye normalize edilecek çok geniş bir nüfus kalsın. İkincisi gözden çıkarılabilmeli. Bu gözden çıkarmayı yok etme olarak anlamayalım; tedavi edilebilir olarak yok etme, dönüştürme, sosyal mutasyonla berhava etme, bir disiplin aracı. Üçüncüsü ilaç ve işkolu.

Sonra bu patolojik davranışı diğer patolojik davranışlardan ayırt etmemizi gerektiren birtakım bulgusal özellikler belirliyoruz ve bu patolojiye bir ad koyuyoruz. Ve nihayet 2000’de Amerika Psikiyatri Birliği DSM IV’ü yayınlıyarak DEHB’nin “evrensel” ârazlarını belirliyor. Artık dünyanın bütün eğitim bakanlıkları DEHB avına çıkabilir. Elde küsüratlı bir oran da var: %5.29. İlginç olan bunun herkeste mutabık bir ruh yaratması. DEHB’li çocuk kendi durumunun açıklanmasından hoşnut, kendisine hasta denilip hoşgörüyle yaklaşılacaksa neden olmasın? Tek başına aykırılıktan kurtuluyor, bir aidiyet kazanıyor. Aile hastalığın gayri iradi karakteriyle sorumluluğu sırtından atıyor. Öğretmen bir rehberlik raporuna kavuşuyor. Doktorlara ve ilâç sektörüne iş çıkıyor.

DEHB'yi bizzat eğitim yaratıyor. Kapatma ve disiplinle...  

Bir araştırmacının belirli nesnel durumlara ayrıştırıcı ad koyma eğilimi,  insanların sonradan bu adla girdiği etkileşimle ortaya çıkan eğilimlerden bağımsızdır, karıştırmayalım. Adın kapsadığı tasnif edilmiş davranışlar teşhiste yol göstericiyken, teşhisin patolojik imajı hemen tedaviyi akla getiriyor. İki ayrı anlam.  Bu entelektüel uzmanlaşma aynı zamanda sınırlanmış sorumlulukla garip bir konforun içinden sesleniyor: benim görevim ilgili hastalığı tedavi etmek. Peki nedir bu hastalığın nedeni? Bununla ilgilenmez. İlgilenir de tıbbi düzeyde. Gen ve nedensellik ilişkisi; daha doğrusu böyle bir modellemeye olan yatkınlık başlı başına bir düşünme konusu. Psikiyatrımız DEHB geni bulundu dediği zaman bir yöntem yanlışlığı yaptığının farkında değil, o sadece konumunu güçlendirecek bir kanıt görüyor. Gen bilimi sanki adı konulmuş bulguların biyopsisini yapan ve bir tür noter göreviyle onay veren tali bilimmiş gibi. Bulunan gen neden senin önceden adını koyduğun olgunun adını taşısın ki? Samuel A. Kripke’nin (2) verdiği örnek tam bu duruma cuk oturuyor. Paleontologlar, jeologlar bir gün mitolojide geçen tek boynuzlu atın fosilini bulsa bile, asla bu fosil o fosil olmayacak.

Bir şey eksik kaldı... Adlandırma evcilleştirir. Bu evcilleştirmenin ilk akla gelen uysallaştırma anlamını kafamızdan def edelim; evcilleştirme daha çok üstesinden gelmekle ilgili. Şöyle anlatayım: İngilizler işgal ettikleri Tazmanya'ya sonradan gemilerle koyunlarını da getirdiler. Yırtıcı bir hayvan koyunlara dadandı. Faili bulup ona bir ad koydular. Tazmanya Kaplanı. Kaplan demeleri hayvanın vücudunun yarısının kaplan çizgileriyle bezeli olmasındandı. Ayrıca kaplan avlanmayı çağrıştırıyordu, insan düşmanıydı. Ve kaplanın koyun ölümlerinin müsebbibi olması akla yatkındı. En son 1936 yılında bir Tazmanya kaplanını kafese kapattılar.  Öldü ve Tazmanya kaplanı tür olarak ortadan kalktı. Çok sonra anlaşıldı ki koyun ölümlerinden birinci derecede sorumlu değilmiş Tazmanya kaplanı, bildiğimiz kaplanla da bir genetik akrabalığı yokmuş. Adlandırma yol açtı buna... Şimdi Ray Kurzweil'dan (3) okuyorum Tazmanya kaplanının DNA'sını yapay olarak üretmeyi başarmışlar. İlerde Tazmanya kaplanımız yeniden dünyaya gelecek. Öyle olsa bile bu Tazmanya kaplanı o Tazmanya kaplanı olmayacak.

DEHB'li çocuklar... kapatılmaya ve disipline karşı insanın göze batan refleksi. Onların dikkat eksikliği ve gürültülü dinamizmi, ister istemez dikkati üzerlerine çekmeleri, diğer öğrencilerin de dikkatlerinin dağılmasına neden oluyor. Ama bu istenen bir şey, ferahlama yaratıyor. DEHB'li çocuklar ilâçla uyuşturulurken aslında geri kalan "normal" çocuklar uyuşturulmuş oluyor. DEHB'li çocuklar hapı herkesin adına yutuyor. Panzehiri Pink Floyd...



(1) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21258430, Google Çeviri yardımıyla DEHB’nin tarihçesi için  bu makaleden yararlandım.
(2) Adlandırma ve Zorunluluk, Samuel A. Kripke
(3) İnsanlık 2.0, Ray Kurzweil




3 Haziran 2017 Cumartesi

Trump'ın Beden Dili



Bardan içeri dalan şerif yardımcısı... 

Trump itme ve savurma hareketinin devamında ceketini ilikleyecekmiş gibi yapıyor ve anında vazgeçiyor ya... asıl ilgimi çeken ceketinin önünü kavuşturma hareketini gayri ihtiyari yapması. Bir an ellerinin genel nezakete uyumlu hafızası bedeninin hırçınlığını dinlemiyor. Kendisi dışında herkesin ceketinin ilikli olmasının bunda payı var; benzerlik üzerinden kütleye yöneliş kabahatin bağışlanması için en emin yol. Ama çabuk sıyrılıyor, beden cüretkâr olmayı kafaya koymuş.

Her şey gözümüzün önünde, yeter ki dikkatli bakalım...  İtme/savurma hareketine eşlik eden yüz ifadesiyle, sahnenin önüne çıktıktan sonraki yüz ifadesi arasında belirgin kopuş. İtme/savurma sırasında yüzünde bir gülümseme, ama atlayıcı ve küçümseyici, sanki önde gözlüklü adama ulaşmaya çalışıyormuş da bu gülümsemenin muhatabı oymuş gibi; zaten o adam yürüyüşün sonunu ve durma noktasını belirleyen bir rehberlikle geri dönüyor, Trump’ın gülümsemesini yanlış anlayarak bir şeyler söylüyor. Sözleri boşlukta kalıyor. 

Gülümserken Trump ağzını açıp kapatıyor. Buna tükürük salgısıyla ilgili bir neden bulmamız gerek. Çok hafif, dilini çıkarıp dudağını ıslatıyor, belli ki korku ve heyecan ağzını kurutmuş. Acaba ağzını açıp kapaması gözlüklü adam üzerinde konuştuğu gibi bir yanılsamaya da yol açmış olabilir mi? Olabilir. Bir kontrpiye hali. 

Trump’un bakışları da çiftanlamlı: kimseye bakmadan herkese bakma bakışı. Şöyle de diyebiliriz: Teğet bir göz göze gelmeyle bakışı üzerinde toplayıp kimseye bakmama. Umursamamanın emekle elde edilmiş hali (gerçek umursamamanın bir emeğe ihtiyacı yoktur). İtme hareketi araya girme hareketi aynı zamanda, itilen adamla kırmızı kravatlı kısa boylu adam sohbet ederlerken oluyor bu. Kırmızı kravatlı adam tam itilen adama bir şey söyleyecekken ağzı açık kalıyor. Daha arkada gözlüklü adam Trump’ı gözlüyor. İşte benim adamım! İtiraf edeyim ben de baştan beri onun gözleriyle görmeye çalışıyorum olan biteni, o her şeyin farkında. Bu sırada sanıyorum onun da tükürüğe ihtiyacı hasıl oluyor, tam görüntüden kaybolurken bir dil çıkarma hareketi de o yapıyor (kimse bunu Hakan Ural’dan iyi yapamaz tabi). Ama onun ağız kuruluğunun nedeni bu can sıkıcı ortamda seyre değer bir şey bulmanın heyecanı; hem auranın içinde hem fiziksel dokunuş menzilinin dışında gördüklerinden keyif alan bakışla. Tanrım ağzı nasıl da açık, seyrettiğine nasıl da dalgın, nasıl da kendinden çıkmış.

Bir görüntüyü videoda izlemenin yararı bu, gördüklerinizi doğal olmayan biçimde de görebiliyorsunuz. Top ceza sahası içindeyken forveti değil de kaleciyi gözlemlemek gibi; ama daha da ileri gitmek lâzım. Top ceza sahasındayken kale arkası seyirciyi gözlemlemek; hatta daha da ileri, yüzü seyirciye dönük güvenlik görevlilerini gözlemlemek (bu sonuncusu Türkiye’de olmuyor)…

Trump’ın itme savurma hareketi bedenin regresyonlarından biri. Ergen hareketi. Kayıtlara geçsin diye buraya bir not düşeyim: kadınların beden hafızaları çocukluklarına, henüz kucakta oldukları zamanlara kadar gidip gelir, sanki kendileriyle flört eder gibi; erkeklerin bedenlerinde ise ergenlik hakikat anı gibi canlanır. Bedenin eğilimi deyin buna, sonrası iyilik güzellik... Erkek ergen diğer ergenlere ulaşmak için ayak altında dolaşan tıfılları bir kenara itiyor. İterken de bunu onlara bakmadan yapıyor. Çocukken yaşadım bunu, Bulancak İskelesi’nde yaşıtlarımla yüzerken birden yetişkinler gelirdi ve bizi oradan oraya itip kakarlardı. Bunu yaparlarken tepkimizi kaale almazlardı, pısırıktık zaten, onlar da sanki yokmuşuz gibi davranırlardı... Burada bakışımızı afallatan bir şey oluyor: Trump bu ergen hareketini birden kesiyor. Sahnenin önüne gelince ceketini ilikleyecekmiş gibi yapıyor ve elini hemen boşluyor. Çok çok kısa bir tereddüt anı var burada. Ama üzerine çok şey söylenebilir. Hesaplanmış, bilinçli bir an değil. Zihnin içine düştüğü karmaşaya ellerin karşı koyuşu. Onaylanma ihtiyacıyla takmama arasından hızlı geçiş; orada kendine bir tünel yapıyor sanki. Bedeni final duruşunu biliyor, oraya kilitlenmiş. Bu hızlı geçişi sağlayan da bu; ağız birden kapanıyor ve çene yukarı kasılıyor. 

Çenesi yukarda olmanın düz anlamı ne? Bir kere bu duruş yanında birileri varsa muteber. Eşit boylular ve kısa boyular için baktığım yer senden daha uzun gibi işlevsel bir anlamı var. Güçlü bir yalnızlık da veriyor; sana muhtaç değilim, konuşmak istiyorsan konuşmayı sen başlat, ben de lütfetmiş olayım duruşu… 

Bütün bu insanlar küçüklü büyüklü ülkelerin devlet başkanları. Herkes eşit ama bu eşitliğin sadece Amerika’ya alçakgönüllülük bahşettiği bir eşitlik. Trump demokrasi mağduru. Obama gibi Harvard alçakgönüllülüğünü hak etmiş biri değil. Cahil bir adam. Kendine karşı cahil değil ama, beden dili kendisi hakkında ne düşünüldüğünü biliyor ve karşılık veriyor... racon kesiyor.

Özetlersem:    1. Kabalık (bilinçli), 2. kabalığa karşı nezaket (bilinçdışı ceketinin önünü ilikleyecekmiş hareketi), 3. yerçekimine karşı koyan çene yükseltmeyle yeniden kabalık (bilinçli). Güzel bir kombinasyon.




28 Mayıs 2017 Pazar

Bir Kişi Öldü, Bir Kişi Ağır Yaralı




Dün oturduğum köye 4-5 km kala minibüs bizi Arıköy mevkiinde indirdi. İlerde kaza varmış, yol kapalı. Minibüs şoförü telefonda ‘Ortalık yolcu kaynıyor,’ dedi arkadaşına, ‘Bir kişi mi öldü? Allah rahmet eylesin.’ Sevincini gizleyemiyordu, geri dönüp duraklarda bekleşen yolcuları toplayacaktı.

Ellerimizde poşetler kızım ve eşim kaza mahalline doğru yokuş yukarı yürüdük. Kimseye bir şey sormadım, bilgi etrafta konuşulanlardan kulağıma aktı. Kaza mahallinde bilgilenmeyi iş edinip bunu yeni gelenlere aktarmaya hevesli olanlar yüksek sesli konuşmaya da fırsat bulurlar. İETT otobüsüyle yakın köyden bir kamyonet çarpışmış. Kamyonet sürücüsü ölmüş; otobüs şoförü ağır yaralıymış. Etrafta tanıdığım aşina olduğum insanlar. Eski öğrencilerimden birisinin velisi kadın ölen için eşimin dayısı mı dedi, yoksa eltimin dayısı mı, bu girişle belli ki söz sahibi olmasını ölenle bir yakınlığına dayandırmaya çalışıyordu. Kan ve ceset arayan meraklı bakışlar… 

Tepeye varınca geri dönüp kaza mahalline baktım, yokuş çıkıp virajı henüz dönmüş otobüsün hızlanmasına imkân yoktu, demek kamyonet aşağıdan hızlı geliyordu. Önü açık 400 metre kadar upuzun düzgün bir yol; onca virajdan, banketten, meskûn mahalden sonra hız dürtüsünü harekete geçiriyor. Bir varlık sorunsalı olarak hız dürtüsü?..

Yıllar önce motorlu taşıtlar sürücü kurslarında eğitmenlik için bir kursa gitmiştim. Anlatıcılar yüzünden dersler sıkıcıydı. Mavrayı seven birkaç öğretmen topu mahsustan bana atıyorlardı. Acaba bu konuda ben ne düşünüyordum? Hiçbir şey düşünmesem de bu soruya oldum olası bayılırım. Keşke birisi o anda yüzümdeki müstehzi ifadenin fotoğrafını çekse. Kafası çalışmasa da bazı ayrıntılara takılmama ve konuyu dağıtmama mecbur izin veriyordu şube müdürü. Bu dedim, trafik kazalarının yüzde doksan sekizinin sürücü hatalarından kaylaklandığı tespiti bizim ülkemiz için mi geçerli yoksa mesela Almanya için de geçerli mi? Bilmiyorum dedi şube müdürü. Ben de bilmiyorum dedim. Bu durum bilmeme temelinde ikimizi de eşitliyor diye ilave ederek konuşmamı sürdürdüm. Neden kazaların yüzde doksan sekizi sürücü hatalarından kaynaklanıyor? Bu sorunun pek hüsnü kabul görmese de bu ülkeye dair bir cevabı olmalı. Sorudan sonra bir süre sustum. Buna pedagojik suskunluk evresi diyorum. Bu suskunluğun diğerinde şaşkınlığı gözlemek, hem vakit kazanmak hem de ilgiyi çekmek gibi cari bir değeri var. Ama süreyi uzatmamak gerekiyor. Çünkü soruya cevap vermeyi kendi sorumluluğunda gören atlıyor, konuşurken de bir fikri olduğunu sanan çok. Şu anda aramızda bir eşitlikten söz edemeyiz, çünkü soruya hazırlıklıyım dedim. Kafası çalışmayan şube müdürü bunun intikamını daha sonra aldı benden. Şu anda bunu anlatmayacağım, kısmetse emeklilikten sonra anlatırım. 

Neyse... sürücüler arabalarının içinde başka biri oluyorlar, kendilerini idealize ettikleri biri. Arabaları maske; arabaları külüstür de olsa trafik kurallarının yarattığı eşitlik imkânıyla (sosyologlar farklardan yola çıkıyorlar, oysa sınıflar asıl semptomlarını eşitlikte gösteriyorlar) tanınmamayı başarıyorlar (tanınsalar da tanınmamayı, ilginç bu). Bu halleriyle diğer sürücülerle ve yayalarla psikolojik bir ilişki kuruyorlar, araba kullanmanın enerjisinden başka bir enerji gerektiren bir durum. Nereden anlaşılıyor bu? Direksiyonda pozlarından. Şasiyle korunaklı bir gurur taşıyorlar. Diğerini sollamak Heidegger’in varlığı hiçliğin sınırında duyumsamak dediği öncelikle kendine dönük bir his üretme çabası. Bu sırada oluşan diğerinin korkusunu kendi hanesine yazmak, varlığını diğerinin korkusu olarak yüceltmek ve geride bırakmak. İmaj toplama. Trafiğin geride bırakma akışı sağlıyor bunu. Önünüze bakarken aklınız geride bıraktığınız imajlarda. Tuhaf bir kafa karışıklığı… Sana katılmıyorum dedi şube müdürü.  Ben size ‘siz’ diyorum lütfen zamirleri eşit kullanalım dedim kafası çalışmayan şube müdürüne.

Kaza gerçekliği kabak gibi ortaya çıkarıyor, sıradanlaştırıyor. 'Direksiyon hakimiyetini kaybetmek...' ontolojik bir sapkınlık gizli burada.



Trafik kazalarında ölenlere gelsin...


22 Mayıs 2017 Pazartesi

İnanmak





İnancın somut işaretlerinin olmadığı bir din mümkün mü? Sadece kendi içinizde inanıyorsunuz ve bunu fani insanlara göstermiyorsunuz. Bunu kimliğinizi gizleme çabasıyla değil inancın doğası gereği yaptığınızı düşünün. İyi insan olmaktan söz etmiyorum. Şükürler olsun bunun için bir inanca ihtiyacımız yok (kendimden biliyorum). O zaman soruyu başka türlü soralım: İnsanlar inancın somut işaretlerine neden inançlarından daha fazla değer verirler? Ya da inançlarını gerçek kılan sadece somut işaretler mi?

Dilin sırf söyleyişle bize bir inanç imkânı tanıması ilginç. ‘Ben Tanrı’ya inanıyorum.’

Bir olgunlaşma emaresi. İnsan bu sözü söylemeye ne zaman hak kazanır ki?

Ama sözün ikili karakterini göz önüne alalım. Söz henüz ağzımdan çıkmışken oluyor bu. Birincisi, artık kaniyim bunu söyleyebilirim; ikincisi sen sordun diye ya da bilesin diye söylüyorum… Söylemesem olmaz mı? Olmuyor. İlle söylemem gerekiyor. Bir görev olduğundan değil, sözün yapısal zorlamasıyla. İnanıyorum, bir edimsöz çünkü. Edimsözler ancak söylenince kendini gerçekleştiren, kendi yağında kavrulan ifadeler. Mesala ‘Hoşça kal’ sözcüğünü söylerseniz vedalaşmış olursunuz. ‘Söz veriyorum’ derken bir taahhüt altına girersiniz. ‘Yemin ediyorum’ derken de doğru söylediğinizi garanti edersiniz. Söz eylemin ta kendisidir.  J. L. Austin edimsözler kuramını ortaya atarken basit bir ayrımdan yola çıktı. Koşuyorum derken, bunu demenizden bağımsız olarak bedeninizin içinde bulunduğu bir hareket biçimi var zaten, yani koşuyorum demeden de koşabilirsiniz; ama ‘Merhaba’ demeden selamlaşamazsınız. (1) John R. Searle edimsöz kuramını düzenleyici ve kurucu diye ikili bir ayrıma tabi tutarak daha da geliştirdi. ‘İnanıyorum,’ edimsözü her iki yöne de cevaz veriyor. Bu ayrım sözün içtenlik koşuluyla, kendini ifade etmek arasında salındığı için esnek. Bunun farkında olmasam da, dil (ses) kendi salahiyetiyle bunu yapıyor. İnandığım şeyle (Tanrı), inancımı söylediğim şey (insan) aynı olmadığı halde dil tuhaf bir manevrayla her ikisini de kapsamış görünüyor. Bu emrivaki bütünlüğü parçaladığımızı varsayalım.

‘Tanrı’m sana inanıyorum.’ (Bunu söylerken yanımda kimse yok.)

‘Ben Tanrı’ya inanıyorum.’ (Bunu söylerken karşımda bir insan var.)

Her iki söyleyişte de gizli bir yardımcı fiil işbaşında. Tanrı’nın var olduğuna inanmak. Bu öncelik kurucu tılsımı sağlıyor. Yoksa ‘Tanrı’m sana inanıyorum.’ senin dürüstlüğüne inanıyorum, sana güveniyorum gibi psikolojik bir bağı işaret ederdi. Böyle bir psikolojik bağ da var ama daha dolaylı bir biçimde. Direkt olan, bunu söylemekle (sesin bir önemi yok) söylediğinin duyulduğuna inanmak aynı anlama geldiği için böyle: ‘Tanrı’m beni duyduğuna inanıyorum.’

‘Ben Tanrı’ya inanıyorum.’ sözünde ise dil insana yöneliyor:  Senin inandığın şeye senin gibi söyleyerek inanıyorum. Ben sana benziyorum. Seninle hemfikirim… İnanç tam da bu sözle inancın somut işareti anlamına geliyor. Söz putlaşıyor. Söz vekâleti ele alıyor. Anlam benim kafa yorduğum, benim inanç badirelerimi anlatan bir söz olmaktan çıkıyor. Tıpkı ayakkabımın ayakkabı üretim sürecini ya da benim onu satın almam için harcadığım mesaiyi temsil etmemesi gibi.

Tanrı kutsal kitaplarda kendini betimlese de ‘inanma’nın anlamını vermiyor bana. Tanrı’nın bir sözlüğü yok. Tanrı varsa bile inanma kavramını kendi yaratmıyor. Peygamberler Tanrı ile kul arasındaki inanç hiyerarşisinde bizden daha avantajlı oldukları için; onlar gördüklerine, duyduklarına  inanırlarken inancın kendinden emin olma haline daha yakınlar. Bu durumda inanç kendi içinde bürokratik bir silsile kuruyor. Yani ben inanç silsilesi açısından, Tanrı’dan önce Tanrı’yla yakın temas kurduğunu söyleyen peygambere inanıyorum. Tanrı’ya inancım bunun türevi. Ama döngüsel nedensellik yüzünden bu öncelik sonralık sıralamasını görmüyorum.


Peygamberlerin ‘Ben inanıyorum (ben konuştum, ben gördüm), sen de inan (bana inan)’ sözü inancın kurucu kökeninden bizi Austin’in etkisöz ve edimsöz ayrımına götürür. Peygamberin ‘İnanıyorum’ sözü etkisözken, ümmetin ‘İnanıyorum’u edimsözdür. Austin’in dil felsefesine sadık kalarak edimsöz için yaptığı değişik ayrımlardan inanmayı ‘serimleyiciler’e dahil etmesini biraz açalım. Gerçi Austin sözcüğün yanına soru işareti koymuş, bunu neden yaptığını bilmiyoruz. Şöyle diyor Austin: “Serimleyiciler, görüşleri açıklamayı, temellendirmeler yapmayı, kullanışlara ve göndermelere açıklık getirmeyi içeren serimleme edimlerinde kullanılırlar.” (2) Bu başlık altında doğrulamak, yanıtlamak, anlatmak, rapor vermek gibi edimsözler de yer alıyor. Ama bizim burada ele aldığımız ‘inanma’ Fenerbahçe’nin önümüzdeki sezon şampiyon olacağına inanıyorum gibi bir öngörü değil. Dinsel ‘İnanıyorum’ sözü çok daha başka mecralara varıyor. Güç talep eden ve bu sözle güçlü olduğuna inanan bir kullanımdan söz ediyoruz. ‘Tanrı’ya inanıyorum.’ yani  güçlü olduğuma, sonsuza kadar yaşayacağıma, Tanrı’nın beni sevdiğine inanıyorum vb. Bunu daha seküler biçimleriyle de güncelleyebiliriz: inancımı göstererek iş güvenceme inanıyorum, göze batmadığıma inanıyorum, normal olduğuma inanıyorum, yüzde 99 olduğuma inanıyorum, vb.

Bütün bunlar inanmanın bilinç akışı içeriğiyle inancın gösterimi arasına derin bir hat çiziyor. Diderot’nun sözleriyle “İnsanlar Tanrı’yı aralarından uzaklaştırarak bir tapınağa kapatıyorlar.” (3) Dolayısıyla Austin’in serimleyiciler başlığı altına aldığı ‘inanma’yı, ‘erk-belirticiler’ ya da ‘davranış-belirticiler’ departmanına alsak yeridir. ‘İnanıyorum’ sözle ya da dilin değişik biçimleriyle bir inanma eylemi değil, inancını somut işaretle gösterme edimidir. Böylelikle Tanrı zayıflıyor, kul güçleniyor.

Tanrı’yla kurulan dua ilişkisi; ‘Tanrı’m yardım et!’ milyarlarca insan içinden dikkati kendi üzerine çekme, tek başınalığını hissettirme çabasıyla kişiyi bireyselleştirirken, somut işaretler üzerinden kurulan inanç insanları kütleselleştirir. Somut işaretler bir toplum disiplini yaratır. Bu durum toplumun zekası Piaget’nin küçük çocuklar için söylediği somut işlem dönemine denk geldiği için böyledir. Dinin iktidara meyletmesini sağlayan da bu disiplin yapısıdır. Saçın teli görünmesin (somut işaret: türban), günahlarından arın (mevlid, kandil geceleri), hepimiz Müslümanız   (somut işaret: domuz eti yeme, oruç tut, cumaya git, hiç değilse 'hayırlı cumalar' de), namaz kıl (somut işaret: belirli figürlere uy, beş vakit kıl), herkes Müslüman (somut işaret: ezanı standart ses desibelini aşan hoparlörlerle bağırt), Müslümanlar güçlüdür (somut işaret: ver mehteri)…

Bütün dinlerin somut işaretler üzerinden insanları kütle haline getirmesi, bütün ritüellerin de temel özelliğidir. Putseverlere hiç haksızlık etmeyelim. Puta tapan eski insanlar elbette putun cansız olduğunu biliyorlardı, ancak put veya totem aracılığıyla bir araya gelmeleri ve bir takım figürleri bir beden disipliniyle yapmaları kütleselleşmelerini sağlıyordu. Bugün de putçu olmadıklarıyla övünen semavi dinler hiç şımarmasınlar aynı yolun yolcusular.

Asıl soru şu: İnsanlar neden ritüellere muhtaçlar?


(1)    Beden dilini de edimsöz olarak kabul ediyoruz.
(2)    J. L. Austin Söylemek ve Yapmak, Çev. R. Levent Aysever, s.171, Metis Yay. İst. 2009
(3)    Diderot, Filozofça Düşünceler, Çev. Vedat Günyol, s25, Çan Yay. İst. 1974


15 Mayıs 2017 Pazartesi

Dağ Başı




Doğanın arsızca değiştirildiği çağımızda solcular var olanı korumak gibi bir misyon üstleniyor. Asıl payeyi “değişim”e vereceksek mütekabiliyet gereği bu durum solcuların kendisini de değiştirmesine bağlı bir dramı barındırdığı için böyle. Biraz kendi kabuğuna çekilmek, biraz sessizlik, biraz küskünlük; başka türlü olmuyor. Eskiden dağ başı bir metafordu, alıp başını gitmeyi çağrıştırıyordu; ta orada yaz kış karı erimeyen gösterilebilir bir yer, ama sadece sözünü etmek için. Teknoloji bizi dağ başına götürdü ama o makbul metaforunu da yok etti. Artık dağbaşı (evet bileşik sözcük haliyle) yok.
Ali ve eşi Aysim’i yıllar önce Antalya Kaleiçi’nde tanıdım. Ortak tanıdıklarımız vardı. Kamber Abi’yi severdi. Aynı insanı aynı sebeplerle seversen ilişkide üst bir bağ kurulur, öyle… Heyecanlı, davudi sesiyle hatırlıyorum onu, konu açma sıkıntısı çekmezdi. Sonra Dedeman Oteli’nin aşağılarında genişçe bir bahçesi olan bir pansiyon işletti. En son orada gördüm. Finike’de dağ başına yerleşmiş, Ali Babanın Çiftliğini kurmuş. Dağda taş ocakları işletip ağaçları katleden vahşi kapitalistlere (Ortadoğu'nun doğa düşmanı mutantları) karşı köylülerle birlikte mücadele veriyormuş.
Ölüm haberini aldığım sırada Türkçe dersinde Bin Elli Yaşındaki Ağaç başlıklı bir metni okuyorduk çocuklarla. Metne konu olan sedir ağaçları Ali ve eşi Aysin’in yaşadığı bölgedeydi. Devletin iki yüzü geldi oturdu karşıma… Devlet bir taraftan vatanın kutsiyetiyle dağbaşını o eski metaforun hatırına çocuklara yutturuyor, bir taraftan da bin elli yaşındaki ağaçları katletmek için taş ocaklarına ruhsat veriyor… Diğer taraftan da bizi psikopat bir katille dostlarımızın ölümü arasında tuhaf bir denkliğe inandırmaya çalışıyor.


8 Mayıs 2017 Pazartesi

Terk Etme Paradoksu




İsa çarmıhtayken acılar içinde “Tanrım, Tanrım neden terk ettin beni?” der ve ölür. (1)

Elbette biz biliyoruz ki İsa soru sormuyor, sitem ediyor.

Bir anlaşmazlık var burada. Terk eden kim? Tanrı mı, İsa mı? Fesat düşünmeyelim, ortasını bulalım: Acının son raddesine kadar Tanrı İsa’yı terk etmiş, bu belli; İsa da bu sözle Tanrı’yı terk ediyor. Bu sitem acıyı daha da çoğaltıyor. Çünkü muhatap cevap vermiyor, söz monolog olarak kalıyor. Oysa sitemin acıyı azaltması beklenirdi. Nasıl açıklayacağız bunu?

Bedeni çivilerle çarmıha gerilmiş İsa’nın son yoğun acıyı yaşaması için bir evre daha kalmıştı. Terk edildiğini sanması. Uğruna acıya katlandığı Tanrı tarafından terk edilmek İsa’nın ödeyeceği son kefaretti. Bu acıyı anlamak için sözün devamını şöyle getirebiliriz: ‘Ben sana ne yaptım?’ Ölmek üzere olan birinin şuuru bedenini terk etmeden önce sarf edeceği son sözleri. İsa, kendi öyküsünün devamını bilmediği için bu acıyı çekiyor. Ama dikkat! bu acıyı bizzat kendi sözleri yaratıyor.


Sözün monolog olarak kalması ölüme kadar geçen o kısacık sürede terk edildiğinin de kanıtı. Fiziksel acı yanında bizzat sözün yarattığı en yoğun acı anı. Şimdi İsa açısından bunun yaşanması gerekir; acının tavan yapması için şart. İsa, tüm insanlık adına acı çekecekse bu özel, bu zirve acıyı da tatmalıydı. Öte yandan bu ruh hali İsa’yla tutarlı da olmalıydı. Nasıl? Ölünce! Biz İncil’i okurken öldükten sonra kafası aydınlanan İsa’yı dinliyoruz aslında. Bunu unutmayalım.

İsa’nın sözünü şimdi de soru olarak okuyalım. Sorunun cevabını Tanrı, İsa’nın ölümüyle veriyor, onu yanına alıyor. Kabul. Ama İsa’nın paradoksunun çözümü değil bu. Tekrar edelim, İsa son yoğun acıyı yaşaması için Tanrı’nın kendisini terk ettiğine inanmalıydı. Bu durum Tanrı’ya inanmamaya mahal verecek kadar da uzun sürmemeliydi. Ölüm tam da bu hassas evrede duruma el koyuyor işte. Benim itirazım da buna. İsa böylelikle çok daha yoğun yaşayacağı bir acıdan sanki kasten muaf tutuluyor. Eksik acı. Herkes adına acı çektiği söylenen İsa ateistleri es geçiyor. İsa’nın yukarıdaki sözü söyledikten hemen sonra ölmediğini düşünelim. Tanrı’dan tıs yok ve İsa acı çekmeye devam etsin. Nihayet İsa “Tanrı yok!” (şöylesi daha yufka yürekli olurdu: ‘Ah ne aptalım Tanrım, sen yokmuşsun ki!') desin. Uğruna acı çektiği varlık gerçekten de yok. Sakın kimsenin aklına oportünist bir İsa gelmesin, varsaydığımız İsa ‘Tanrı yok’ derken bunu Romalılardan af dilemek için söylemiyor, hakikate eriyor. İşte bu gerçek acı olurdu. Hakikatin acısı. Acının sebebi ortadan kalktığı halde acı daha da katlanıyor. Böyle bir İsa’yı tahayyül etmek zor. Cevabı basit: İnsan salak olmanın acısını çekmektense biri tarafından kazıklanma duygusunu yaşamaya eğilimlidir. İsa bir dahi değil.

İsa terk edildiğini asla bilmeyecek ve terk edildiğini sanma noktasına kadar gelecek.

Tanrı, İsa’nın terk edildiğini sanma noktasına kadar bekleyecek.

İsa cevabı ölünce öğrenecek.

İsa paradoksunun başka bir versiyonunu Yepyeni Bir Hayat (A Brand New Life 2009) filminde izlemiştim. Baba kızını bir misyoner yetimhanesine yerleştiriyordu. Baba terk ettiğini biliyor kız bilmiyordu. (2) Kızın sevgisini ve umudunu ayakta tutan bilmemesiydi.

Kavramların içindeki metafiziği terk etmeli. Bel bağlarsan onlar seni terk ediyor. Varmışçasına terk etmek değil, bir sevgiliyi terk eder gibi değil. Yokluğunu anlamak. Varlığın içindeki metafizik tözü anlamak. Halk yok! Proletarya yok! Bir kurtarıcı yok! Ebedi aşk yok!




(1)    ‘Eli Eli, lama sabakhtani’ Matta 27/46
(2)    Matta ve Markos’ta (15/34) Aramice geçen ‘Eli’ sözcüğü hem Tanrı hem de baba anlamına gelir. (bkz Kitabı Mukaddes, 1981)