11 Temmuz 2017 Salı

Taşınmak




Taşınıyoruz.

Birçok kitap karışmış, kitaplık almıyor, yer dar falan. İşin en zor kısmını yapıyoruz kızımla. Kitapların tozunu alıp konularına ve yazarlarına göre tasnif ediyoruz, koliliyoruz (Microsoft Word altını kırmızıyla çizdi iyi mi, kolilemek diye bir sözcük yok dağarcığında).

Üç ile dört bin arası kitap. Tek tek tozunu alırken saymaya başlasaydım ya! Neyse unutmayayım, diğer evde yerleştirirken sayarım. Tozunu alma faslını dış kapının eşiğinde ayakkabı fırçasıyla yapıyorum. Eğlenceli bir tarafı var, fırçayı vuruyorsun tertemiz. Bazı kitaplarım rutubetlenmiş. Tozlanmasalar daha çok rutubetlenirlerdi, yanlış mı düşünüyorum? Neme lazım güzel kitaplar okumuşum.

Okuduğum kitaplar yeniden elimden geçerken geçmiş zamanla ilgili tuhaf bir ilişki kuruyorum şimdi. Marx’ın iş makinelerine ölü-emek demesi gibi, kitaplar da ölü zamanım benim. Her biri için saatler harcamışım; işte önümde duruyor, kitap o zamanın donmuş hali: Marc Bloch’un Feodal Toplum’u 2007’nin Eylül’ünde basılmış, ama ben 2008 yaz tatilinde okudum. Hatırlıyorum benimle deniz kıyısına gitti geldi bu kitap, sayfaların arasına kum tanecikleri gizlenmiştir belki, hayır silkelemeyeceğim, orda dursunlar. Bir haftanın, bilemedin on günün donmuş hali. Buzullarda sondaj çalışması gibi bu donmayı aşamalandırabilirim: Kitabın sözünü ettiği zaman, yazarın yazarkenki zamanı, benim okurken yaşadığım zaman… hepsi bir kitap. Kitaplara bakarak kendime geçen zamanla ilgili kerteriz noktaları belirleyebilirim. Ama durun o kadar yaşlanmadım daha. Geçen zamanı yeniden yaşayarak zaman kazandığını sanıp zamanı tüketmek; yani aklımdan zorum yok.

Kitaplar benim mülküm de. Kitaplarım olduğu müddetçe asla proleter değilim. Onlar benim kaybedecek şeylerim. Memlekete kızıp başka yere göçemem, onlar gerçek ayak bağım. Kitaplar mülkün iki türünü de karşılıyor; hem gayrimenkul, hem de menkul. Kitaplığı duvara sabitledin mi gayrimenkul. Bu düz anlamı. Metaforu gösterişe dayanıyor… entelektüel yatırım. Okumuş olmamdan söz etmiyorum; okumuş olmamın göstergesi olarak orda bulunmaları önemli… beni tanımlayan bir şey, doğrudan kişiliğime geçiyor. Zenginin gardırobu gibi; sadece övünmek için değil, imrendirmek için de orda. Hadi kendime karşı bu kadar kıyıcı olmayayım, kötü huylarıma karşı uyanığım ben…

Kitaplarla bu gayri menkul ilişkim üç kez kesintiye uğradı. Üçünde de göçer haldeydim. Öğretmen olduktan sonra istikrara kavuştum. Kitaplar aldıkça yığıldı, mekanı muhkem kıldı; tam on yıldır bu evde oturuyoruz, şimdi başka bir eve taşınıyoruz. Ve oradan da kimbilir ne zaman ve nereye asıl kendi evimize taşınacağız. Şimdiden o taşınmanın gailesi de geldi oturdu omzuma.

Kitaplarımın menkul değeri kötümserliğimle ilgili. Bir gün parasız kalırsam satarım diye. Satırların altını kasten kurşunkalemle çiziyorum. Bir gün satmaya kalkarsam kolayca silebileyim. Çünkü çizili kitapların değerinin düştüğünü biliyorum.

Bir gün dünyanın tüm kitaplarını içine alan ve kendini güncelleyen e kitap tabletlerimiz olacak  ve Çince yazılmış bir kitabı anlık çeviriyle kendi dilimizde okuyabileceğiz. O zamana selam olsun.


Peki donmuş zamanı ne yapacağız?


3 Temmuz 2017 Pazartesi

Yürümeye Övgü



Kitabın başlığını bu yazının da başlığı sayın. Yoksa Breton yürümenin başka bir boyutundan söz ediyor.

* * *

Birkaç saatliğine bir araya gelip sonra herkesin dağıldığı bir eylemin gücü nereden geliyor?

Var olmanın özüne ilişkin bir soru bu.

Çünkü varlığın asıl eğilimi belli bir zamanda ve belli bir biçimde var olduktan sonra yok olması. Hiçlik.
İnsanın kendi hiçliğine direncini sağlayan şey, imge.

Toplu yürüme kendi kendini var eden bir “herkes” imgesi sağlıyor, arşivliyor. Bu “herkes” imgesi daha sonraki atıl dönemler için de sermaye. Bu şu demek: eylem, şimdisinden hareketle kendi geçmişini ve geleceğini de kuruyor. Toplu yürümenin insana bahşettiği somut varlık, “herkes” denilen varlığın ete kemiğe bürünmüş hali; dışarıda kalan soyut ‘herkes’i de belki ikna ederek değil ama kavramsallaştırarak içine çekiyor.

Toplu yürümenin düşmanını korkutup korkutmaması bir yana öncelikle eylemciye verdiği cesaret önemli burada. Bir şeyleri değiştirme gücüne inancı, daha önemlisi kendi değişimine inancı… Değiştirirken değişmek, asıl ilgilendiğim nokta burası…

CHP’nin Adalet Yürüyüşü’nün destekçisi HDP ve MHP muhaliflerinin bir araya gelmeleri; ve bu bir araya gelişi her iki taraf için de Zizek’in tabiriyle ‘kibarca görmezden gelme ritüeli’ne bağlamak nasıl mümkün olacak? 

HDP bayrağın kendilerine karşı çekildiğini görmezden gelecek, CHP mitinge katılımın engellenmesine karşı koyarak adını zikretmeden HDP’nin haklarına sahip çıkacak. Solcuların protokol bilmelerini gerektiren bir durum. Geri kalanını adaletsizlik sağlıyor zaten.

2 Temmuz 2017 Pazar

Ne Yapıyorsun?





‘Ne yapıyorsun?’

İnsanlar galiba bu soruya hep hazırlıklılar, tanıdık birine sorduğumuz zaman başka, tanımadığımız birine sorduğumuz zaman başka bir cevap. İkinci durumda sorduğumuz kişinin işini öğrenmek istiyoruz. Tanıma sorusu bu. Herkes işiyle özdeş. Doktor Kemal, ya da kısaca doktor. Bunun anlamı, ben doktorluk diye bilinen bir meslek yaptığımı söylüyorum ama, aslında doktor benim. Ben yaptığım işim, işin kendisiyim. Doktor denilen bir kalıp bedenin içindeyim. Birini tanımanın en kestirme yolu. Yaptığı işe indirgenmiş varoluş tarzı standart tanıma sorusuna karşılık geliyor.

‘İş arıyorum.’

Yapmakla çalışmak farklı burada. Çalışmıyorum ama bu bir şey yapmadığım anlamına gelmez, çalışmak için iş arıyorum. Aramak, yapmanın tezahürü; durumumu böyle anlatınca beklemek gibi uyuz bir fiil bile terfi ediyor, çalışmayı olumlayan bir eylem haline dönüşüyor: İş için bir yerden haber bekliyorum gibi. Bekleme dinamizmi. Yine de belirleyici unvan yakamda: İşsiz!.. Bu sözcüğü kendi için söylemek her insanın harcı değil. Söylenince göz göre göre işsiz diye bir beden kalıbı da oluşuyor.

İnsanların işsizlikten yırttığı bir ara dönemden söz edelim. Yapması zor ama söylemesi kolay… işsizim yerine askerim demek.  (Askerliğin genç erkeklerin en deli dolu zamanlarında hem işsizliği kamufle etmeye, hem de askerlik sonrası işsizliği disipline olmuş bedenleriyle daha mütevekkil geçirmeye yardımcı olması yan etki gibi görünür… oysa “barış” zamanlarının nispi uzunluğu dikkate alınırsa asli işlev olduğu ortada.)

‘Askerim.’ ‘Askerlik yapmak’ denir. Askerlikte ne yapılır? Askerlik bildiğimiz iş yapma biçimine uymuyor. İnsan askerlik yapmaz, asker olur. Ne demek istedim?

Önce bu örnek niye aklıma geldi bunu açıklayayım.

Uç örnekler bütün arazları cömertçe önümüze sürüyor, gözlem açısından en iyisi, işin aslı buymuş dedirtiyor. Uç örneğe bakınca bizim daha iyi bir yerde olduğumuz sanısına kapılabiliriz ama uç örnekte saydam görünen arazları kendimizde uykuya yatmış, pusuda, eli kulağında da görebiliriz. Yalnız bir şerh düşelim buraya, diğerinin olumsuz konumuna bakarak kendimizde aşırı güveni değil de tekinsizliği duyarsak.

Askerlik özellikle acemi birliklerde sürekli bir şey yapma halidir. Öyle ki askerin kendiyle baş başa kalacağı bir an bile olmasın. Beklemek bir iştir; mesela hazırolda komutanı beklemek. Yapılan işi mantıksız da olsa sorgulamadan yerine getirmek.  Yapılan işin gerçek mahiyeti mantıksızlığın algılanması yüzünden görünmez. Nasıl bir çelişki bu? Yani uyanık tarafımızla yapılan işin saçmalığını anlıyoruz, bu saçmalığın yerine getirilmesinin tam da işin kendisi olduğunu anlamıyoruz. Çünkü asker iş yapmaz, iş askeri yapar. Şöyle diyelim: Dikkatimizi askerin ne iş yaptığına değil, işin askere ne yaptığına verirsek görüntü şeffaflaşıyor. İş, yapanı oluşturmak üzerine kurulmuştur. İşin nesnesi bizzat işin öznesidir. Asker olmak yapılan işin cevabıdır. Yerlere çöp atmamasıyla bir yasağa uyan askerin asıl uysallığı yerde çöp olmadığı halde mıntıka temizliği yaparken ortaya çıkar. Yaptığı iş, ‘asker oluş’u adım adım yerine getirir. Profesyonel askerliği ya da zorunlu askerliği bir iş olarak düşünüyoruz. İşin içeriği asker olmayı amaçladığı için yapılan işin saçma karakteri bu üst amaca vurunca güya rasyonelleşiyor. Öte yandan bu iş düşman varsayımına dayandığı için daha kapsamlı düşündüğümüzde bir dünya düzeni olarak absürtleşiyor. ‘Ne yapıyorsun?’ sorusu bu genel absürtlüğün içinde lokalize olduğu için cevaplanabiliyor ancak.

Peki ya bütün dünya işleri aynıysa, insanların ne yaptığı değil, işin insanlara ne yaptığı bu düzenin sürmesini sağlayan saplantılı bir boyutsa. 

Uç örneklerden devam edelim.

Yönetmenliğini Jason Reitman’ın yaptığı Up in the Air (2009) filminde Ryan Birmingham (George Clooney) şirket küçültme konusunda uzman. Ona ne iş yapıyorsun diye sorulsa rahatlıkla bu cevabı verirdi (unutmayalım 2008 krizi sırası). Ama aslında yaptığı iş, işten atılan personele işten atıldığını yüzüne söylemek. Bunu yaparken patron temsilcisi gibi değil de ordan oraya şirket şirket gezip kamu hizmeti gören bir terapist gibi davranıyor. Mesleğin asıl inceliği de burada, işten kovulan personele bunun kişisel olmadığını anlatmak ve işten kovulduğunu öğrenen personelin tepkisini sineye çekip dinlemek. Mesela şöyle:

“Şirketime 30 yıl hizmet etmemin karşılığı bu mu olacaktı? İşten atıldığımı söylemesi için senin gibi bir hıyarı mı gönderdiler buraya?”

Veya şöyle:

“Stres düzeyi açısından, işten kovulmanın aileden birinin ölmesi gibi bir şey olduğunu duymuştum. Oysa kişisel olarak ben, birlikte çalıştığım insanlar ailemmiş ve ölen benmişim gibi hissediyorum.”

Söylenenleri birincide yüzüne tükürsen yağmur yağıyor pozisyonunda, ikincide bir yufka yürekli pozisyonunda dinliyor kahramanımız. Ryan’ın işi bu. Ama Ryan hayatın anlamını işinin yan ürünü olan 10 milyon uçuş miline ulaşmak gibi bir amaçla taçlandırmak istiyor. İşin ontoloji haline gelişini Heidegger bile bundan iyi anlatamazdı.



Diğer hikâyemiz bu olayın daha empatik bir versiyonu. Japon yönetmen Kiyoshi Kurosowa’nın Tokyo Sonata filminden. Bir şirket genel müdürünün işten kovulduktan sonra bunu karısına söylememesi ve her gün işe gidiyormuş gibi evden çıkması… Japonya’da işini kaybetmek onurunu kaybetmekle eşdeğerdir. Çalışmadan çalışıyormuş gibi yapmak. Karşılığında para alsanız bir iş gibi. Kahramanımız cadde ortasındaki bir dinlenme bölgesinde kendi gibi insanlarla karşılaşınca anlıyor bunu. Burada Japonya’ya özgü oturma grubu her şeyi anlatıyor bize. Japon banklarının arkalığı yoktur. Oturma biçiminiz eylemsi görünümünüze halel vermez. (Acaba Jim Jarmusch, Paterson filminde bunun farkında mıydı?)



Diğer bir uç örnek cenazelerde parayla tutulmuş ağlayan insanlar. Başka bir değişle profesyonel matemciler. Müşterileri zengin ama etrafında sevilmeyen, ağlayanı olmayanlar.  Ölenin yakınlarının ağlarmış gibi yapmaları zor geldiği için, kendi yerlerine başkalarını tutmaları işin var oluş sebebi. Ama bunun anlaşılması zor değil, yani bir kandırmaca yok aslında. Ağlayanların masrafının ölenin yakınları tarafından ödenmesi esas burada, son bir görev. Ağlayanı yok deyimine parayla karşı duruş. Statüyü korumak.





En uç örneği en sona sakladım. Kâbe’de Hacerül Esvet taşına bakmak için kuyruğa girmiş hacıların bakış süresini ayarlayan iki nöbetçinin işi. Kendilerine ne iş yaptıklarını sorsak Kâbe’de güvenlik görevlisiyiz diyebilirler. Bu doğrudur da. Ama işin içeriği görüntüden de anlaşıldığı üzere her hacıda ortalama iki saniye süresini ritme bağlayıp eşzamanlı omuza dokunup savuşturma hareketi yapmak. Böyle tuhaf bir işin cennet yolculuğunun mertebelerinden birine denk gelmesi de tuhaf. Hesapladım, ortalama iki saniye, kimseye ayrıcalık yok. 



Gelelim normal yaşama, daha doğrusu bu uç örneklere normal yaşamın arazları olarak bakabiliyorsak.

Çalışmak zorunda olması insanın asıl ontolojik sorunu. Cumhurbaşkanı hafta sonu işçi çalıştırmaya izin veren yasayı onayladı. Neden onaylamasın? Çalışma fetişizminin en yüksek temsilcisi.

Felsefi değil pratik soralım, insan geldiğimiz bu bilim teknoloji düzeyinde çalışmak zorunda mı? Veya ne kadar çalışırsa kendisine yeterli gelir? Tabi bu soruya doğru cevap verebilmek için rasyonel bir çalışma tanımına sahip olmamız gerekir.

Rasyonel bir iş rasyonel ihtiyaçlarımızdan kalkılarak tanımlanabilir. Mesela silah fabrikasında bir mühendisin işi, insanları (elbette hayvanları da) öldürmek rasyonel sayılamayacağı için rasyonel olamaz. GDO’lu, ya da genel olarak organik tarım dışı ürünler yetiştiren çiftçinin işi sağlığımıza ve doğaya zarar verdiği için rasyonel sayılamaz. Ya da varlığı bu ürünün pazarlanmasına dayanan bir reklamcının işi. Öğrenciyi salaklaştıran bir eğitim sisteminde ders veren bir öğretmenin işi rasyonel olamaz. Beni takip edin sizi cennete götüreceğim diye maaş alan imamın işi hiç rasyonel değil. Liste uzar gider. 'Dünyada rasyonel bir iş var mı?'ya kadar gider. Var mı gerçekten?


Marx bunun gerekli emek ve artı emek ilişkisiyle bize bir yönünü gösterdi. Ama Marx sezgisel olarak başka bir şeye de işaret etti, genel bir insanlık sorunu olan özgürlüğün ön şartının işgününün kısaltılmasına bağlı olduğuna. (1)

Bunun tartışması yaşadığımız şu günlerde yapılıyor zaten. Alibaba’nın kurucusu Jack Ma otuz yıl içinde günlük çalışma süresinin 4 saate ineceğini söylüyor. İşsizlik ücretinden farklı olarak vatandaşlık ücreti diye bir kavram İskandinav ülkelerinde tartışılıyor.

Ama biz absürt olanı göstermeliyiz. Çalışma hangi niteliğiyle rasyonel olabilir?

İnsan neden çalışır? Hemen aklınıza gelen yaşamak için, geçimini sağlamak için gibi klişe cevaplar vermeyin. İnsan aklının sınırları var bu soruda.

68 kuşağı sezmişti bunu (bizdeki değil, Paris'teki)  Nazilerin Çalışmak Özgürleştirir'i yerine Asla Çalışma sloganıyla...

'Ne yapıyorsun?' Bu soruyu sevdiğim biri sorarsa ciddiye alıyorum, sohbet başlıyor...



(1) Karl Marx, Kapital, 3. Cilt, s. 858, 859, çev. Alaattin Bilgi, Ankara, 1978

18 Haziran 2017 Pazar

Adlandırma Üzerine (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Dolayısıyla)





Tarihçesine baktım. Adlandırma süreci ilgimi çekti. Yirminci yüzyılın başlarından 1960’lara kadar Hiperkinetik Dürtü Bozukluğu diye geçiyor. Amerikan psikiyatrisinin anayasası diyebileceğimiz ruhsal patolojileri güncelleyip sınıflandıran DSMIII kitabının 1987 basımında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) adıyla tescilleniyor. Bundan sonra teşhiste patlama yaşanıyor.

Psikiyatride adlandırma çok yeni. Psikiyatri adlandırarak kendini kuran bir "bilim" değil mi?



Bu adlandırmalar genel patolojik keşiflerde olduğu gibi hastalığın varlığını keşiften önceki dönemi de kapsayacak biçimde genişletiyor gibi. Açıktan söylenmese de zımni beklenti bu. Ama aldanmayalım. Güya bilimsel kriterlere uygun davranıyorlar. Uyanık olmamız gereken nokta da burada başlıyor. Mesela hepatit c virüsü keşfedilmeden önce de muhtemelen vardı. Ama acaba DEHB keşfedilmeden önce var mıydı? Daha kökten bir soru: Acaba bu bir keşif mi yoksa adlandırma mı?

Adlandırma bilimi?..


Bir arkadaşım Türkiye’den bir psikiyatrın konuyla ilgili videosunu izletirken aklıma başka sorular da geldi. İlgili psikiyatr daha güncel, daha vurucu bir şeyden söz ediyordu, DEHB geninin bulunduğunu söylüyordu. Böylece insanlık tarihi kadar eski bir patolojinin varlığına inanmamızı isteyen zihniyeti de tanımış oldum.



Bu adlandırma sürecini aklımızda tutsak bile işler hemen karışıyor. Sanki bulunan gen adın kanıtı yerine geçiyor. 'Eureka!' heyecanına kapılmazsak bunun tam tersinin doğru olduğunu kanıtlamamız çok kolay. Çünkü bulunan genin kendi başına nesnel varlığı hiç yoktan hazır bir ada kavuşuyor. Gen bilimi önceden tarif edilen bir patolojinin nedenini bulmuş gibi... evet faili bulduk.  Belki de doğru bir tarihçe için şu soruyu sormamız daha can alıcı. DEHB’nin keşfi neden gecikti? Hani mikrobun keşfinin, ya da radyumun keşfinin kendinden önceki birtakım keşiflere silsile halinde bağlı olduğunu biliriz. Peki DEHB’den önce ne keşfedilmedi ki keşfi bu kadar gecikti? Niyetim konuyu tam da bu minvalde biraz uzatmak...

Şimdi adlandırma sürecini adım adım izleyelim(1):

Önce davranış bozukluğu olarak tespit ediliyor. İskoç doktor Sir Alexander Crichton (1798), “Herhangi bir nesneye gereken derecede sabit ilgiyi gösterme yetersizliği,” diye bir tanım ortaya atmış. Çocuklarda gözlediği bu durumun (neden özellikle erkek çocuklarda?) yaşla birlikte azaldığını fark etmiş… Alman psikiyatr Heinrich Hoffmann (1809-1894) aynı zamanda çocuk kitapları yazarı. Ünlü Pasaklı Peter (Struwwelpeter) öyküsü ona aittir. Bu kitabı 3 yaşındaki oğlu Carl Philipp için yazmış. Hoffmann, oğlunun davranışlarından kaynaklanan ve akşam yemeğinde yiyeceklerin masadan düşmesiyle sonuçlanan bir aile çatışmasını anlatıyor. Öykünün başında baba, “Philipp’in küçük bir beyefendi olup olamayacağını görmeme izin verin; masada bir kez olsun hareketsiz kalabilecek midir bakayım,” der. Philipp bu isteğe uymaz tabi. Bu durum DEHB’nin erken bir örneği olarak yorumlanmış. Her iki doktor da gözlemlerini çocukluğun icadı olan 18. Ve 19. Yüzyılda yapıyor. Bu aynı zamanda çocuk doktorluğunun (pediatri) uzmanlık olarak ayrışmasına denk. Çocuklarda ailede görünen ve –unutmayalım hemen bütün aileler çok çocuklu- başedilen ufak tefek rahatsızlıklar, çocuk sosyalleştikçe davranış bozukluğu biçiminde yansıyor ve aile bundan sorumlu tutuluyor. İlk semptomlar kendini sınıflarda (nispeten laik ortamlarda) gösteriyor. Semptomun ortaya çıkması için laiklik neden önemli? Bu soruyu DEHB neden manastırda ya da medreselerde çıkmaz da laik okullarda çıkar diye okuyabilirsiniz. Nedeni basit: Mutlak korkunun hakim olduğu bir ortamda semptomlar toplu davranış içinde kaybolur, görünmez. Semptomun ortaya çıkması için nispeten özgür bir ortamın olması gerekiyor. Tek taraflı anlaşılmayacak bir özgürlük: hem gözlemi yapanın özgürlüğü, hem çocukların özgürlüğü. Ama eksik ve hatalı bir özgürlük. Bizim daha zihin açıcı bir özgürlüğe ihtiyacımız var. Mesala Hoffmann’ın oğlunun davranış semptomunu yemek masasında sınaması ilginçtir. Çünkü yemek masası sözü edilen çağlarda ailelerin toplumsal disiplini yeniden ürettiği, misafir kabul edip gösteriş yaptığı bir platformdur. Bunu Hoffmann değil biz görüyoruz. Devam edelim… Sir George Frederic Still çocuklarda özellikle hayal kırıklığı, öfke, düşmanlık ve saldırganlık gibi duyguların alelacele sergilenmesine Ahlaki Kontrol Yetersizliği demiş. Ne müthiş bir ad! Durduramıyoruz, buradan yavaş yavaş patolojiye doğru bir geçiş var.

Alman Yahudi bilim adamı Franz Kramer 1932 yılında Hiperkinetik Dürtü adını koymuş. Artık ilgili patolojinin “dürtü” biçiminde tanımlanmasıyla hastalık gayri iradi bir ünvana kavuşuyor. Eğitimin tüm ulus çapında yaygınlaşması ve disipline edilemeyen davranışlara marjinal bir boyut eklenmesinin bununla çok yakın bir ilişkisi var. Patolojik marjinalliğin üç özelliği çok önemli burada. Birincisi oran olarak çok az olmalı ki geriye normalize edilecek çok geniş bir nüfus kalsın. İkincisi gözden çıkarılabilmeli. Bu gözden çıkarmayı yok etme olarak anlamayalım; tedavi edilebilir olarak yok etme, dönüştürme, sosyal mutasyonla berhava etme, bir disiplin aracı. Üçüncüsü ilaç ve işkolu.

Sonra bu patolojik davranışı diğer patolojik davranışlardan ayırt etmemizi gerektiren birtakım bulgusal özellikler belirliyoruz ve bu patolojiye bir ad koyuyoruz. Ve nihayet 2000’de Amerika Psikiyatri Birliği DSM IV’ü yayınlıyarak DEHB’nin “evrensel” ârazlarını belirliyor. Artık dünyanın bütün eğitim bakanlıkları DEHB avına çıkabilir. Elde küsüratlı bir oran da var: %5.29. İlginç olan bunun herkeste mutabık bir ruh yaratması. DEHB’li çocuk kendi durumunun açıklanmasından hoşnut, kendisine hasta denilip hoşgörüyle yaklaşılacaksa neden olmasın? Tek başına aykırılıktan kurtuluyor, bir aidiyet kazanıyor. Aile hastalığın gayri iradi karakteriyle sorumluluğu sırtından atıyor. Öğretmen bir rehberlik raporuna kavuşuyor. Doktorlara ve ilâç sektörüne iş çıkıyor.

DEHB'yi bizzat eğitim yaratıyor. Kapatma ve disiplinle...  

Bir araştırmacının belirli nesnel durumlara ayrıştırıcı ad koyma eğilimi,  insanların sonradan bu adla girdiği etkileşimle ortaya çıkan eğilimlerden bağımsızdır, karıştırmayalım. Adın kapsadığı tasnif edilmiş davranışlar teşhiste yol göstericiyken, teşhisin patolojik imajı hemen tedaviyi akla getiriyor. İki ayrı anlam.  Bu entelektüel uzmanlaşma aynı zamanda sınırlanmış sorumlulukla garip bir konforun içinden sesleniyor: benim görevim ilgili hastalığı tedavi etmek. Peki nedir bu hastalığın nedeni? Bununla ilgilenmez. İlgilenir de tıbbi düzeyde. Gen ve nedensellik ilişkisi; daha doğrusu böyle bir modellemeye olan yatkınlık başlı başına bir düşünme konusu. Psikiyatrımız DEHB geni bulundu dediği zaman bir yöntem yanlışlığı yaptığının farkında değil, o sadece konumunu güçlendirecek bir kanıt görüyor. Gen bilimi sanki adı konulmuş bulguların biyopsisini yapan ve bir tür noter göreviyle onay veren tali bilimmiş gibi. Bulunan gen neden senin önceden adını koyduğun olgunun adını taşısın ki? Samuel A. Kripke’nin (2) verdiği örnek tam bu duruma cuk oturuyor. Paleontologlar, jeologlar bir gün mitolojide geçen tek boynuzlu atın fosilini bulsa bile, asla bu fosil o fosil olmayacak.

Bir şey eksik kaldı... Adlandırma evcilleştirir. Bu evcilleştirmenin ilk akla gelen uysallaştırma anlamını kafamızdan def edelim; evcilleştirme daha çok üstesinden gelmekle ilgili. Şöyle anlatayım: İngilizler işgal ettikleri Tazmanya'ya sonradan gemilerle koyunlarını da getirdiler. Yırtıcı bir hayvan koyunlara dadandı. Faili bulup ona bir ad koydular. Tazmanya Kaplanı. Kaplan demeleri hayvanın vücudunun yarısının kaplan çizgileriyle bezeli olmasındandı. Ayrıca kaplan avlanmayı çağrıştırıyordu, insan düşmanıydı. Ve kaplanın koyun ölümlerinin müsebbibi olması akla yatkındı. En son 1936 yılında bir Tazmanya kaplanını kafese kapattılar.  Öldü ve Tazmanya kaplanı tür olarak ortadan kalktı. Çok sonra anlaşıldı ki koyun ölümlerinden birinci derecede sorumlu değilmiş Tazmanya kaplanı, bildiğimiz kaplanla da bir genetik akrabalığı yokmuş. Adlandırma yol açtı buna... Şimdi Ray Kurzweil'dan (3) okuyorum Tazmanya kaplanının DNA'sını yapay olarak üretmeyi başarmışlar. İlerde Tazmanya kaplanımız yeniden dünyaya gelecek. Öyle olsa bile bu Tazmanya kaplanı o Tazmanya kaplanı olmayacak.

DEHB'li çocuklar... kapatılmaya ve disipline karşı insanın göze batan refleksi. Onların dikkat eksikliği ve gürültülü dinamizmi, ister istemez dikkati üzerlerine çekmeleri, diğer öğrencilerin de dikkatlerinin dağılmasına neden oluyor. Ama bu istenen bir şey, ferahlama yaratıyor. DEHB'li çocuklar ilâçla uyuşturulurken aslında geri kalan "normal" çocuklar uyuşturulmuş oluyor. DEHB'li çocuklar hapı herkesin adına yutuyor. Panzehiri Pink Floyd...



(1) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21258430, Google Çeviri yardımıyla DEHB’nin tarihçesi için  bu makaleden yararlandım.
(2) Adlandırma ve Zorunluluk, Samuel A. Kripke
(3) İnsanlık 2.0, Ray Kurzweil




3 Haziran 2017 Cumartesi

Trump'ın Beden Dili



Bardan içeri dalan şerif yardımcısı... 

Trump itme ve savurma hareketinin devamında ceketini ilikleyecekmiş gibi yapıyor ve anında vazgeçiyor ya... asıl ilgimi çeken ceketinin önünü kavuşturma hareketini gayri ihtiyari yapması. Bir an ellerinin genel nezakete uyumlu hafızası bedeninin hırçınlığını dinlemiyor. Kendisi dışında herkesin ceketinin ilikli olmasının bunda payı var; benzerlik üzerinden kütleye yöneliş kabahatin bağışlanması için en emin yol. Ama çabuk sıyrılıyor, beden cüretkâr olmayı kafaya koymuş.

Her şey gözümüzün önünde, yeter ki dikkatli bakalım...  İtme/savurma hareketine eşlik eden yüz ifadesiyle, sahnenin önüne çıktıktan sonraki yüz ifadesi arasında belirgin kopuş. İtme/savurma sırasında yüzünde bir gülümseme, ama atlayıcı ve küçümseyici, sanki önde gözlüklü adama ulaşmaya çalışıyormuş da bu gülümsemenin muhatabı oymuş gibi; zaten o adam yürüyüşün sonunu ve durma noktasını belirleyen bir rehberlikle geri dönüyor, Trump’ın gülümsemesini yanlış anlayarak bir şeyler söylüyor. Sözleri boşlukta kalıyor. 

Gülümserken Trump ağzını açıp kapatıyor. Buna tükürük salgısıyla ilgili bir neden bulmamız gerek. Çok hafif, dilini çıkarıp dudağını ıslatıyor, belli ki korku ve heyecan ağzını kurutmuş. Acaba ağzını açıp kapaması gözlüklü adam üzerinde konuştuğu gibi bir yanılsamaya da yol açmış olabilir mi? Olabilir. Bir kontrpiye hali. 

Trump’un bakışları da çiftanlamlı: kimseye bakmadan herkese bakma bakışı. Şöyle de diyebiliriz: Teğet bir göz göze gelmeyle bakışı üzerinde toplayıp kimseye bakmama. Umursamamanın emekle elde edilmiş hali (gerçek umursamamanın bir emeğe ihtiyacı yoktur). İtme hareketi araya girme hareketi aynı zamanda, itilen adamla kırmızı kravatlı kısa boylu adam sohbet ederlerken oluyor bu. Kırmızı kravatlı adam tam itilen adama bir şey söyleyecekken ağzı açık kalıyor. Daha arkada gözlüklü adam Trump’ı gözlüyor. İşte benim adamım! İtiraf edeyim ben de baştan beri onun gözleriyle görmeye çalışıyorum olan biteni, o her şeyin farkında. Bu sırada sanıyorum onun da tükürüğe ihtiyacı hasıl oluyor, tam görüntüden kaybolurken bir dil çıkarma hareketi de o yapıyor (kimse bunu Hakan Ural’dan iyi yapamaz tabi). Ama onun ağız kuruluğunun nedeni bu can sıkıcı ortamda seyre değer bir şey bulmanın heyecanı; hem auranın içinde hem fiziksel dokunuş menzilinin dışında gördüklerinden keyif alan bakışla. Tanrım ağzı nasıl da açık, seyrettiğine nasıl da dalgın, nasıl da kendinden çıkmış.

Bir görüntüyü videoda izlemenin yararı bu, gördüklerinizi doğal olmayan biçimde de görebiliyorsunuz. Top ceza sahası içindeyken forveti değil de kaleciyi gözlemlemek gibi; ama daha da ileri gitmek lâzım. Top ceza sahasındayken kale arkası seyirciyi gözlemlemek; hatta daha da ileri, yüzü seyirciye dönük güvenlik görevlilerini gözlemlemek (bu sonuncusu Türkiye’de olmuyor)…

Trump’ın itme savurma hareketi bedenin regresyonlarından biri. Ergen hareketi. Kayıtlara geçsin diye buraya bir not düşeyim: kadınların beden hafızaları çocukluklarına, henüz kucakta oldukları zamanlara kadar gidip gelir, sanki kendileriyle flört eder gibi; erkeklerin bedenlerinde ise ergenlik hakikat anı gibi canlanır. Bedenin eğilimi deyin buna, sonrası iyilik güzellik... Erkek ergen diğer ergenlere ulaşmak için ayak altında dolaşan tıfılları bir kenara itiyor. İterken de bunu onlara bakmadan yapıyor. Çocukken yaşadım bunu, Bulancak İskelesi’nde yaşıtlarımla yüzerken birden yetişkinler gelirdi ve bizi oradan oraya itip kakarlardı. Bunu yaparlarken tepkimizi kaale almazlardı, pısırıktık zaten, onlar da sanki yokmuşuz gibi davranırlardı... Burada bakışımızı afallatan bir şey oluyor: Trump bu ergen hareketini birden kesiyor. Sahnenin önüne gelince ceketini ilikleyecekmiş gibi yapıyor ve elini hemen boşluyor. Çok çok kısa bir tereddüt anı var burada. Ama üzerine çok şey söylenebilir. Hesaplanmış, bilinçli bir an değil. Zihnin içine düştüğü karmaşaya ellerin karşı koyuşu. Onaylanma ihtiyacıyla takmama arasından hızlı geçiş; orada kendine bir tünel yapıyor sanki. Bedeni final duruşunu biliyor, oraya kilitlenmiş. Bu hızlı geçişi sağlayan da bu; ağız birden kapanıyor ve çene yukarı kasılıyor. 

Çenesi yukarda olmanın düz anlamı ne? Bir kere bu duruş yanında birileri varsa muteber. Eşit boylular ve kısa boyular için baktığım yer senden daha uzun gibi işlevsel bir anlamı var. Güçlü bir yalnızlık da veriyor; sana muhtaç değilim, konuşmak istiyorsan konuşmayı sen başlat, ben de lütfetmiş olayım duruşu… 

Bütün bu insanlar küçüklü büyüklü ülkelerin devlet başkanları. Herkes eşit ama bu eşitliğin sadece Amerika’ya alçakgönüllülük bahşettiği bir eşitlik. Trump demokrasi mağduru. Obama gibi Harvard alçakgönüllülüğünü hak etmiş biri değil. Cahil bir adam. Kendine karşı cahil değil ama, beden dili kendisi hakkında ne düşünüldüğünü biliyor ve karşılık veriyor... racon kesiyor.

Özetlersem:    1. Kabalık (bilinçli), 2. kabalığa karşı nezaket (bilinçdışı ceketinin önünü ilikleyecekmiş hareketi), 3. yerçekimine karşı koyan çene yükseltmeyle yeniden kabalık (bilinçli). Güzel bir kombinasyon.




28 Mayıs 2017 Pazar

Bir Kişi Öldü, Bir Kişi Ağır Yaralı




Dün oturduğum köye 4-5 km kala minibüs bizi Arıköy mevkiinde indirdi. İlerde kaza varmış, yol kapalı. Minibüs şoförü telefonda ‘Ortalık yolcu kaynıyor,’ dedi arkadaşına, ‘Bir kişi mi öldü? Allah rahmet eylesin.’ Sevincini gizleyemiyordu, geri dönüp duraklarda bekleşen yolcuları toplayacaktı.

Ellerimizde poşetler kızım ve eşim kaza mahalline doğru yokuş yukarı yürüdük. Kimseye bir şey sormadım, bilgi etrafta konuşulanlardan kulağıma aktı. Kaza mahallinde bilgilenmeyi iş edinip bunu yeni gelenlere aktarmaya hevesli olanlar yüksek sesli konuşmaya da fırsat bulurlar. İETT otobüsüyle yakın köyden bir kamyonet çarpışmış. Kamyonet sürücüsü ölmüş; otobüs şoförü ağır yaralıymış. Etrafta tanıdığım aşina olduğum insanlar. Eski öğrencilerimden birisinin velisi kadın ölen için eşimin dayısı mı dedi, yoksa eltimin dayısı mı, bu girişle belli ki söz sahibi olmasını ölenle bir yakınlığına dayandırmaya çalışıyordu. Kan ve ceset arayan meraklı bakışlar… 

Tepeye varınca geri dönüp kaza mahalline baktım, yokuş çıkıp virajı henüz dönmüş otobüsün hızlanmasına imkân yoktu, demek kamyonet aşağıdan hızlı geliyordu. Önü açık 400 metre kadar upuzun düzgün bir yol; onca virajdan, banketten, meskûn mahalden sonra hız dürtüsünü harekete geçiriyor. Bir varlık sorunsalı olarak hız dürtüsü?..

Yıllar önce motorlu taşıtlar sürücü kurslarında eğitmenlik için bir kursa gitmiştim. Anlatıcılar yüzünden dersler sıkıcıydı. Mavrayı seven birkaç öğretmen topu mahsustan bana atıyorlardı. Acaba bu konuda ben ne düşünüyordum? Hiçbir şey düşünmesem de bu soruya oldum olası bayılırım. Keşke birisi o anda yüzümdeki müstehzi ifadenin fotoğrafını çekse. Kafası çalışmasa da bazı ayrıntılara takılmama ve konuyu dağıtmama mecbur izin veriyordu şube müdürü. Bu dedim, trafik kazalarının yüzde doksan sekizinin sürücü hatalarından kaylaklandığı tespiti bizim ülkemiz için mi geçerli yoksa mesela Almanya için de geçerli mi? Bilmiyorum dedi şube müdürü. Ben de bilmiyorum dedim. Bu durum bilmeme temelinde ikimizi de eşitliyor diye ilave ederek konuşmamı sürdürdüm. Neden kazaların yüzde doksan sekizi sürücü hatalarından kaynaklanıyor? Bu sorunun pek hüsnü kabul görmese de bu ülkeye dair bir cevabı olmalı. Sorudan sonra bir süre sustum. Buna pedagojik suskunluk evresi diyorum. Bu suskunluğun diğerinde şaşkınlığı gözlemek, hem vakit kazanmak hem de ilgiyi çekmek gibi cari bir değeri var. Ama süreyi uzatmamak gerekiyor. Çünkü soruya cevap vermeyi kendi sorumluluğunda gören atlıyor, konuşurken de bir fikri olduğunu sanan çok. Şu anda aramızda bir eşitlikten söz edemeyiz, çünkü soruya hazırlıklıyım dedim. Kafası çalışmayan şube müdürü bunun intikamını daha sonra aldı benden. Şu anda bunu anlatmayacağım, kısmetse emeklilikten sonra anlatırım. 

Neyse... sürücüler arabalarının içinde başka biri oluyorlar, kendilerini idealize ettikleri biri. Arabaları maske; arabaları külüstür de olsa trafik kurallarının yarattığı eşitlik imkânıyla (sosyologlar farklardan yola çıkıyorlar, oysa sınıflar asıl semptomlarını eşitlikte gösteriyorlar) tanınmamayı başarıyorlar (tanınsalar da tanınmamayı, ilginç bu). Bu halleriyle diğer sürücülerle ve yayalarla psikolojik bir ilişki kuruyorlar, araba kullanmanın enerjisinden başka bir enerji gerektiren bir durum. Nereden anlaşılıyor bu? Direksiyonda pozlarından. Şasiyle korunaklı bir gurur taşıyorlar. Diğerini sollamak Heidegger’in varlığı hiçliğin sınırında duyumsamak dediği öncelikle kendine dönük bir his üretme çabası. Bu sırada oluşan diğerinin korkusunu kendi hanesine yazmak, varlığını diğerinin korkusu olarak yüceltmek ve geride bırakmak. İmaj toplama. Trafiğin geride bırakma akışı sağlıyor bunu. Önünüze bakarken aklınız geride bıraktığınız imajlarda. Tuhaf bir kafa karışıklığı… Sana katılmıyorum dedi şube müdürü.  Ben size ‘siz’ diyorum lütfen zamirleri eşit kullanalım dedim kafası çalışmayan şube müdürüne.

Kaza gerçekliği kabak gibi ortaya çıkarıyor, sıradanlaştırıyor. 'Direksiyon hakimiyetini kaybetmek...' ontolojik bir sapkınlık gizli burada.



Trafik kazalarında ölenlere gelsin...


22 Mayıs 2017 Pazartesi

İnanmak





İnancın somut işaretlerinin olmadığı bir din mümkün mü? Sadece kendi içinizde inanıyorsunuz ve bunu fani insanlara göstermiyorsunuz. Bunu kimliğinizi gizleme çabasıyla değil inancın doğası gereği yaptığınızı düşünün. İyi insan olmaktan söz etmiyorum. Şükürler olsun bunun için bir inanca ihtiyacımız yok (kendimden biliyorum). O zaman soruyu başka türlü soralım: İnsanlar inancın somut işaretlerine neden inançlarından daha fazla değer verirler? Ya da inançlarını gerçek kılan sadece somut işaretler mi?

Dilin sırf söyleyişle bize bir inanç imkânı tanıması ilginç. ‘Ben Tanrı’ya inanıyorum.’

Bir olgunlaşma emaresi. İnsan bu sözü söylemeye ne zaman hak kazanır ki?

Ama sözün ikili karakterini göz önüne alalım. Söz henüz ağzımdan çıkmışken oluyor bu. Birincisi, artık kaniyim bunu söyleyebilirim; ikincisi sen sordun diye ya da bilesin diye söylüyorum… Söylemesem olmaz mı? Olmuyor. İlle söylemem gerekiyor. Bir görev olduğundan değil, sözün yapısal zorlamasıyla. İnanıyorum, bir edimsöz çünkü. Edimsözler ancak söylenince kendini gerçekleştiren, kendi yağında kavrulan ifadeler. Mesala ‘Hoşça kal’ sözcüğünü söylerseniz vedalaşmış olursunuz. ‘Söz veriyorum’ derken bir taahhüt altına girersiniz. ‘Yemin ediyorum’ derken de doğru söylediğinizi garanti edersiniz. Söz eylemin ta kendisidir.  J. L. Austin edimsözler kuramını ortaya atarken basit bir ayrımdan yola çıktı. Koşuyorum derken, bunu demenizden bağımsız olarak bedeninizin içinde bulunduğu bir hareket biçimi var zaten, yani koşuyorum demeden de koşabilirsiniz; ama ‘Merhaba’ demeden selamlaşamazsınız. (1) John R. Searle edimsöz kuramını düzenleyici ve kurucu diye ikili bir ayrıma tabi tutarak daha da geliştirdi. ‘İnanıyorum,’ edimsözü her iki yöne de cevaz veriyor. Bu ayrım sözün içtenlik koşuluyla, kendini ifade etmek arasında salındığı için esnek. Bunun farkında olmasam da, dil (ses) kendi salahiyetiyle bunu yapıyor. İnandığım şeyle (Tanrı), inancımı söylediğim şey (insan) aynı olmadığı halde dil tuhaf bir manevrayla her ikisini de kapsamış görünüyor. Bu emrivaki bütünlüğü parçaladığımızı varsayalım.

‘Tanrı’m sana inanıyorum.’ (Bunu söylerken yanımda kimse yok.)

‘Ben Tanrı’ya inanıyorum.’ (Bunu söylerken karşımda bir insan var.)

Her iki söyleyişte de gizli bir yardımcı fiil işbaşında. Tanrı’nın var olduğuna inanmak. Bu öncelik kurucu tılsımı sağlıyor. Yoksa ‘Tanrı’m sana inanıyorum.’ senin dürüstlüğüne inanıyorum, sana güveniyorum gibi psikolojik bir bağı işaret ederdi. Böyle bir psikolojik bağ da var ama daha dolaylı bir biçimde. Direkt olan, bunu söylemekle (sesin bir önemi yok) söylediğinin duyulduğuna inanmak aynı anlama geldiği için böyle: ‘Tanrı’m beni duyduğuna inanıyorum.’

‘Ben Tanrı’ya inanıyorum.’ sözünde ise dil insana yöneliyor:  Senin inandığın şeye senin gibi söyleyerek inanıyorum. Ben sana benziyorum. Seninle hemfikirim… İnanç tam da bu sözle inancın somut işareti anlamına geliyor. Söz putlaşıyor. Söz vekâleti ele alıyor. Anlam benim kafa yorduğum, benim inanç badirelerimi anlatan bir söz olmaktan çıkıyor. Tıpkı ayakkabımın ayakkabı üretim sürecini ya da benim onu satın almam için harcadığım mesaiyi temsil etmemesi gibi.

Tanrı kutsal kitaplarda kendini betimlese de ‘inanma’nın anlamını vermiyor bana. Tanrı’nın bir sözlüğü yok. Tanrı varsa bile inanma kavramını kendi yaratmıyor. Peygamberler Tanrı ile kul arasındaki inanç hiyerarşisinde bizden daha avantajlı oldukları için; onlar gördüklerine, duyduklarına  inanırlarken inancın kendinden emin olma haline daha yakınlar. Bu durumda inanç kendi içinde bürokratik bir silsile kuruyor. Yani ben inanç silsilesi açısından, Tanrı’dan önce Tanrı’yla yakın temas kurduğunu söyleyen peygambere inanıyorum. Tanrı’ya inancım bunun türevi. Ama döngüsel nedensellik yüzünden bu öncelik sonralık sıralamasını görmüyorum.


Peygamberlerin ‘Ben inanıyorum (ben konuştum, ben gördüm), sen de inan (bana inan)’ sözü inancın kurucu kökeninden bizi Austin’in etkisöz ve edimsöz ayrımına götürür. Peygamberin ‘İnanıyorum’ sözü etkisözken, ümmetin ‘İnanıyorum’u edimsözdür. Austin’in dil felsefesine sadık kalarak edimsöz için yaptığı değişik ayrımlardan inanmayı ‘serimleyiciler’e dahil etmesini biraz açalım. Gerçi Austin sözcüğün yanına soru işareti koymuş, bunu neden yaptığını bilmiyoruz. Şöyle diyor Austin: “Serimleyiciler, görüşleri açıklamayı, temellendirmeler yapmayı, kullanışlara ve göndermelere açıklık getirmeyi içeren serimleme edimlerinde kullanılırlar.” (2) Bu başlık altında doğrulamak, yanıtlamak, anlatmak, rapor vermek gibi edimsözler de yer alıyor. Ama bizim burada ele aldığımız ‘inanma’ Fenerbahçe’nin önümüzdeki sezon şampiyon olacağına inanıyorum gibi bir öngörü değil. Dinsel ‘İnanıyorum’ sözü çok daha başka mecralara varıyor. Güç talep eden ve bu sözle güçlü olduğuna inanan bir kullanımdan söz ediyoruz. ‘Tanrı’ya inanıyorum.’ yani  güçlü olduğuma, sonsuza kadar yaşayacağıma, Tanrı’nın beni sevdiğine inanıyorum vb. Bunu daha seküler biçimleriyle de güncelleyebiliriz: inancımı göstererek iş güvenceme inanıyorum, göze batmadığıma inanıyorum, normal olduğuma inanıyorum, yüzde 99 olduğuma inanıyorum, vb.

Bütün bunlar inanmanın bilinç akışı içeriğiyle inancın gösterimi arasına derin bir hat çiziyor. Diderot’nun sözleriyle “İnsanlar Tanrı’yı aralarından uzaklaştırarak bir tapınağa kapatıyorlar.” (3) Dolayısıyla Austin’in serimleyiciler başlığı altına aldığı ‘inanma’yı, ‘erk-belirticiler’ ya da ‘davranış-belirticiler’ departmanına alsak yeridir. ‘İnanıyorum’ sözle ya da dilin değişik biçimleriyle bir inanma eylemi değil, inancını somut işaretle gösterme edimidir. Böylelikle Tanrı zayıflıyor, kul güçleniyor.

Tanrı’yla kurulan dua ilişkisi; ‘Tanrı’m yardım et!’ milyarlarca insan içinden dikkati kendi üzerine çekme, tek başınalığını hissettirme çabasıyla kişiyi bireyselleştirirken, somut işaretler üzerinden kurulan inanç insanları kütleselleştirir. Somut işaretler bir toplum disiplini yaratır. Bu durum toplumun zekası Piaget’nin küçük çocuklar için söylediği somut işlem dönemine denk geldiği için böyledir. Dinin iktidara meyletmesini sağlayan da bu disiplin yapısıdır. Saçın teli görünmesin (somut işaret: türban), günahlarından arın (mevlid, kandil geceleri), hepimiz Müslümanız   (somut işaret: domuz eti yeme, oruç tut, cumaya git, hiç değilse 'hayırlı cumalar' de), namaz kıl (somut işaret: belirli figürlere uy, beş vakit kıl), herkes Müslüman (somut işaret: ezanı standart ses desibelini aşan hoparlörlerle bağırt), Müslümanlar güçlüdür (somut işaret: ver mehteri)…

Bütün dinlerin somut işaretler üzerinden insanları kütle haline getirmesi, bütün ritüellerin de temel özelliğidir. Putseverlere hiç haksızlık etmeyelim. Puta tapan eski insanlar elbette putun cansız olduğunu biliyorlardı, ancak put veya totem aracılığıyla bir araya gelmeleri ve bir takım figürleri bir beden disipliniyle yapmaları kütleselleşmelerini sağlıyordu. Bugün de putçu olmadıklarıyla övünen semavi dinler hiç şımarmasınlar aynı yolun yolcusular.

Asıl soru şu: İnsanlar neden ritüellere muhtaçlar?


(1)    Beden dilini de edimsöz olarak kabul ediyoruz.
(2)    J. L. Austin Söylemek ve Yapmak, Çev. R. Levent Aysever, s.171, Metis Yay. İst. 2009
(3)    Diderot, Filozofça Düşünceler, Çev. Vedat Günyol, s25, Çan Yay. İst. 1974


15 Mayıs 2017 Pazartesi

Dağ Başı




Doğanın arsızca değiştirildiği çağımızda solcular var olanı korumak gibi bir misyon üstleniyor. Asıl payeyi “değişim”e vereceksek mütekabiliyet gereği bu durum solcuların kendisini de değiştirmesine bağlı bir dramı barındırdığı için böyle. Biraz kendi kabuğuna çekilmek, biraz sessizlik, biraz küskünlük; başka türlü olmuyor. Eskiden dağ başı bir metafordu, alıp başını gitmeyi çağrıştırıyordu; ta orada yaz kış karı erimeyen gösterilebilir bir yer, ama sadece sözünü etmek için. Teknoloji bizi dağ başına götürdü ama o makbul metaforunu da yok etti. Artık dağbaşı (evet bileşik sözcük haliyle) yok.
Ali ve eşi Aysim’i yıllar önce Antalya Kaleiçi’nde tanıdım. Ortak tanıdıklarımız vardı. Kamber Abi’yi severdi. Aynı insanı aynı sebeplerle seversen ilişkide üst bir bağ kurulur, öyle… Heyecanlı, davudi sesiyle hatırlıyorum onu, konu açma sıkıntısı çekmezdi. Sonra Dedeman Oteli’nin aşağılarında genişçe bir bahçesi olan bir pansiyon işletti. En son orada gördüm. Finike’de dağ başına yerleşmiş, Ali Babanın Çiftliğini kurmuş. Dağda taş ocakları işletip ağaçları katleden vahşi kapitalistlere (Ortadoğu'nun doğa düşmanı mutantları) karşı köylülerle birlikte mücadele veriyormuş.
Ölüm haberini aldığım sırada Türkçe dersinde Bin Elli Yaşındaki Ağaç başlıklı bir metni okuyorduk çocuklarla. Metne konu olan sedir ağaçları Ali ve eşi Aysin’in yaşadığı bölgedeydi. Devletin iki yüzü geldi oturdu karşıma… Devlet bir taraftan vatanın kutsiyetiyle dağbaşını o eski metaforun hatırına çocuklara yutturuyor, bir taraftan da bin elli yaşındaki ağaçları katletmek için taş ocaklarına ruhsat veriyor… Diğer taraftan da bizi psikopat bir katille dostlarımızın ölümü arasında tuhaf bir denkliğe inandırmaya çalışıyor.


8 Mayıs 2017 Pazartesi

Terk Etme Paradoksu




İsa çarmıhtayken acılar içinde “Tanrım, Tanrım neden terk ettin beni?” der ve ölür. (1)

Elbette biz biliyoruz ki İsa soru sormuyor, sitem ediyor.

Bir anlaşmazlık var burada. Terk eden kim? Tanrı mı, İsa mı? Fesat düşünmeyelim, ortasını bulalım: Acının son raddesine kadar Tanrı İsa’yı terk etmiş, bu belli; İsa da bu sözle Tanrı’yı terk ediyor. Bu sitem acıyı daha da çoğaltıyor. Çünkü muhatap cevap vermiyor, söz monolog olarak kalıyor. Oysa sitemin acıyı azaltması beklenirdi. Nasıl açıklayacağız bunu?

Bedeni çivilerle çarmıha gerilmiş İsa’nın son yoğun acıyı yaşaması için bir evre daha kalmıştı. Terk edildiğini sanması. Uğruna acıya katlandığı Tanrı tarafından terk edilmek İsa’nın ödeyeceği son kefaretti. Bu acıyı anlamak için sözün devamını şöyle getirebiliriz: ‘Ben sana ne yaptım?’ Ölmek üzere olan birinin şuuru bedenini terk etmeden önce sarf edeceği son sözleri. İsa, kendi öyküsünün devamını bilmediği için bu acıyı çekiyor. Ama dikkat! bu acıyı bizzat kendi sözleri yaratıyor.


Sözün monolog olarak kalması ölüme kadar geçen o kısacık sürede terk edildiğinin de kanıtı. Fiziksel acı yanında bizzat sözün yarattığı en yoğun acı anı. Şimdi İsa açısından bunun yaşanması gerekir; acının tavan yapması için şart. İsa, tüm insanlık adına acı çekecekse bu özel, bu zirve acıyı da tatmalıydı. Öte yandan bu ruh hali İsa’yla tutarlı da olmalıydı. Nasıl? Ölünce! Biz İncil’i okurken öldükten sonra kafası aydınlanan İsa’yı dinliyoruz aslında. Bunu unutmayalım.

İsa’nın sözünü şimdi de soru olarak okuyalım. Sorunun cevabını Tanrı, İsa’nın ölümüyle veriyor, onu yanına alıyor. Kabul. Ama İsa’nın paradoksunun çözümü değil bu. Tekrar edelim, İsa son yoğun acıyı yaşaması için Tanrı’nın kendisini terk ettiğine inanmalıydı. Bu durum Tanrı’ya inanmamaya mahal verecek kadar da uzun sürmemeliydi. Ölüm tam da bu hassas evrede duruma el koyuyor işte. Benim itirazım da buna. İsa böylelikle çok daha yoğun yaşayacağı bir acıdan sanki kasten muaf tutuluyor. Eksik acı. Herkes adına acı çektiği söylenen İsa ateistleri es geçiyor. İsa’nın yukarıdaki sözü söyledikten hemen sonra ölmediğini düşünelim. Tanrı’dan tıs yok ve İsa acı çekmeye devam etsin. Nihayet İsa “Tanrı yok!” (şöylesi daha yufka yürekli olurdu: ‘Ah ne aptalım Tanrım, sen yokmuşsun ki!') desin. Uğruna acı çektiği varlık gerçekten de yok. Sakın kimsenin aklına oportünist bir İsa gelmesin, varsaydığımız İsa ‘Tanrı yok’ derken bunu Romalılardan af dilemek için söylemiyor, hakikate eriyor. İşte bu gerçek acı olurdu. Hakikatin acısı. Acının sebebi ortadan kalktığı halde acı daha da katlanıyor. Böyle bir İsa’yı tahayyül etmek zor. Cevabı basit: İnsan salak olmanın acısını çekmektense biri tarafından kazıklanma duygusunu yaşamaya eğilimlidir. İsa bir dahi değil.

İsa terk edildiğini asla bilmeyecek ve terk edildiğini sanma noktasına kadar gelecek.

Tanrı, İsa’nın terk edildiğini sanma noktasına kadar bekleyecek.

İsa cevabı ölünce öğrenecek.

İsa paradoksunun başka bir versiyonunu Yepyeni Bir Hayat (A Brand New Life 2009) filminde izlemiştim. Baba kızını bir misyoner yetimhanesine yerleştiriyordu. Baba terk ettiğini biliyor kız bilmiyordu. (2) Kızın sevgisini ve umudunu ayakta tutan bilmemesiydi.

Kavramların içindeki metafiziği terk etmeli. Bel bağlarsan onlar seni terk ediyor. Varmışçasına terk etmek değil, bir sevgiliyi terk eder gibi değil. Yokluğunu anlamak. Varlığın içindeki metafizik tözü anlamak. Halk yok! Proletarya yok! Bir kurtarıcı yok! Ebedi aşk yok!




(1)    ‘Eli Eli, lama sabakhtani’ Matta 27/46
(2)    Matta ve Markos’ta (15/34) Aramice geçen ‘Eli’ sözcüğü hem Tanrı hem de baba anlamına gelir. (bkz Kitabı Mukaddes, 1981)

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Stres Çarkı



Stres sözcüğüyle tanışalı ne kadar oldu?

Stres sözcüğü herkeste bir hemhallik yaratıyor. Aslında stres tecrit bir ruh hali olmasına rağmen. Sözcük işlevini ortak ruh halini ifade etme becerisinden almıyor, ortaklığı diğerine ikram ediyor. Cömert bir sözcük, bize bir ruh hali kazandırıyor. 

Bu sözcüğün hüneri ruhsal patolojiyi teşhis etmesinde değil sadece, mazur göstermesinde. Karpuza da zeytine de meyve denmesi gibi bütün ruhsal sıkıntıların ortak adı; muğlak ama söyleyince karşıdakinde şıp diye anlama etkisi yaratıyor. Hamarat sözcükleri seviyorum.


Öğrencilere bağırdığım bir sırada H. Yanıma geldi, “Öğretmenim öfkelenmeyin, alın size stres topu,” dedi.  Bilardo topu büyüklüğünde süngerimsi bir şey. H. on beş gün boyunca bu topu masama bıraktı. Sonunda top delindi. Bu sefer de başka bir öğrencim stres hamuru önerdi.

Şimdi de stres çarkı…İcat edildiği Amerika’da adı ‘hand spinner’, el çarkı demek. Bizde stres sözcüğü bir pazarlama taktiği. Bu adla bir yığın oyuncak var. Stres çarkı bütün çocukların elinde. Ortada bir rulman, etrafında üç kanat. Manuel biçimde döndürüyorsun. Sağ elini kullananlar da solaklar da döndürme hareketini kendi bedenine doğru yapabiliyor ancak. İşin içinde bedene bir gönderme var, bunu not düşelim. 


“Nedir bu?”

“Stres çarkı, stresimi atıyorum öğretmenim.” Büyüme talebi yok mu bu söyleyişte?

Çocuğun oyuncağı elde ederken kendini gerçekleştirmesi iki aşamalı. Birinci aşamada oyuncağa sahip oluyor. Sahip olma öncelikle mülkiyetine alma anlamına gelmiyor burada, bir şeye sahip olarak herkesle bir ilişki kuruyor: Eşitlenme. Oyuncağın alt sınıf çocuklara zengin çocuklar karşısında verdiği eşitlik hissi her zaman olmaz. Stres çarkı on, on beş lira. İki haftalık okul harçlığını biriktirip stres çarkı almış yoksul bir öğrenciyle konuştum... İkinci aşamada oyuncağın sunduğu oyalanmayla kendine çekilme başlıyor.

“Ver bakim şunu.” diyorum A.’ya. Çarkı çeviriyorum. “Seninki çok hızlı. Daha mı pahalı bu?”

“Hayır öğretmenim,” diyor A. “babamın tabanca yağını sürdüm bilyelere.”

Çark pervane gibi dönüyor, havada çizdiği daire gözlerimi alıyor, elimde metalik bir ağırlık hissi ve hafif bir titreme.

“Kronometre tutun öğretmenim,” diyor arkada oturan F.

Stres çarkı global bir oyuncak. Bütün dünyaya aynı anda yayıldı. Çocukların elleri yaratıcı değil çağımızda, acaba bu manuel alet tam da bu örselenmeye, işe yaramazlığa toplu bir itiraz mı?.. 





30 Nisan 2017 Pazar

Bacak Bacak Üstüne Atmak







Bacak bacak üstüne atmanın tarihçesi yazılabilir mi? Neden olmasın? Bugünlerde her şeyin tarihçesi yazılıyor. Ama böyle bir tarih kısmen yazılabilir diye de bir ihtiyat payı düşelim. Elimizde adabı muaşeret kurallarından ve resimlerden başka doküman var mı? Roman, hikâye yazmaya ise geç başladık zaten. O zaman biraz muhayyilemizi kullanacağız, biraz da mantığımızı.

Bir kere bacak bacak üstüne atmanın stereotip bir mesajı yok. Amerika’da sıradan bir davranış, rahatlığı simgeliyor. Latin Amerikalılar efemine buluyorlar. Japonlarda ise bacak bacak üstüne atmak külliyen ayıp. Bizde ise hem dik kafalı bir davranış hem de aksine bacak bacak üstüne atmışken bacağı indirmek bir saygı emaresi; selamlaşırken indir, ezan okunurken hoop indir; böyle yapınca namaz kılmasan da kılmış kadar oluyorsun. Yani uygun davranışı bedeninizde sabitlerseniz değil eylem halinde elde ederseniz saygıyı iletiyor. Şu örnekte düşünelim: Ceketiniz zaten ilikliyken saygı göstermek için başka bir hamle yapmanız gerekir, oysa ceketinizin önü açıkken iliklemek (veya ilikler gibi yapmak, bir telaşla iliklemeye çabalamak vb) saygıyı ifade etmeye yetiyor.

Sorgulanmayan davranışlarımızı ceddimizden devralırız. Birbiri içinde çatallaşan ikili bir anlamla: Davranışlarımız yanında onları sorgulamamayı da devralırız. Beden dilimiz bu davranışlarla birtakım duygu şablonlarına uyduğunu gösterir. Bu da sosyal iletişime cevaz verir. Bilinen şeyler… başka bir şey söyleyeceğim. Daha doğrusu soracağım. Beden dilimiz nasıl oluyor da ortak figürlerin tekrarı üzerinden işliyor?

Ruh halimiz bedenimizde kendiliğinden birtakım belirtilere yol açabilir. Utandığımızda yüzümüzün kızarması gibi. Bu tür anatomik tepkileri kastetmiyorum. Daha çok öğrenilebilen, taklit edilen davranışlara dair bir soru bu. Bedenimiz nasıl dil haline geliyor? Yani figür uzlaşmasını sağlayan şey ne? Sanki biri bir figür icat ediyor, diğer herkes buna uyuyormuş gibi. Burada bir ayrım yaptığımın farkındasınız herhalde. Bedenin ruh halimizi gözlemlenebilir hale getiren semptomlarıyla, ruh halimizin bedensel figürlerle temsili. İkincisini yapıp yapmamak irademize bağlanabilir. Ama yaptığımızda ya da yapmadığımızda oluşan anlamı değiştirmek hiç de irademize bağlı değil. Sorgulamamak bu anlamı koruyan bir tabu gibi görev başında. ‘Saygıdeğer kişilerin yanında bacak bacak üstüne atılmaz.’ Kendini dış etkilere karşı kapatmış bir düstur. Miladı yok. Dolayısıyla üzerine yazılacak bir tarihi de baştan men ediyor. Kant’ın maksimlerine benziyor; kanıtını kendi olumsuzluğunda bulan önerme. Döngüsel nedensellik. ‘Neden bacak bacak üstüne atılmaz?’ ‘Çünkü büyüklere karşı saygısızlıktır.’ ‘Neden saygısızlıktır?’ ‘Çünkü bizim geleneklerimiz böyle.’ Her neden bizi başa döndürüyor. Sahte cevap. Ama soru da en az cevap kadar sahte. Çünkü sorular genellikle ikna olma eğilimiyle soruluyor. Oysa soru, soruyu (sorunu) diğerine bulaştırmak için sorulmalı.

Mesela şöyle bir soru ve cevap:


"Babamın yanında veya başka bir büyük varken bacak bacak üstüne atıyorum ama annem hemen uyarıyo anlamıyorum neden ayıp ki bu?"

"Bacak bacak üstüne atmak beden dilinde bir üstünlük göstergesidir bu yüzden küçüklerin büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atması saygısızlık olarak azledilir." 


      "Bu  cevap beni çok tatmin etti teşekkürler."

      "Rica ederim." (1)


Ya da şöyle bir örnek (yazım yanlışlarına dokunmadım):

Soru: “Bacak bacak üstüne atmak Allah’a saygısızlık mıdır?”

Cevap: “Niyeti Allaha saygısızlık olmayan kimsenin bacak bacak üstüne atması saygısızlık olmaz. Ama Allahın kendini heran gördüğüne inanan bir kimse onun huzurunda elden geldiği kadar mütevazi bir tavır almalıdır.” (2)



Düz anlamdan bakalım. Bir bacağı diğer bacak üzerine atmanın beden anatomisi açısından anlamı ne? Yani duruş, hareket, yer çekimi bağlamında. İnsan bacak bacak üstüne atmış ve hiçbir şey yapmıyorsa beden tembelliği bu form içinde buluyor. Bacakları çaprazlamak (İngilizler bacak bacak üzerine atmayı böyle tanımlıyorlar ‘crossed legs’) bedeni sürükleyen belden altı için bir kilit vazifesi görüyor ve bedeni yerle muhkem bir ilişkiye sokuyor. Dışarıya ve manevraya kapatıyor. Çalışkan, teyakkuzda bir beden duruşu değil bu. Dikkat edin baştan bir şart koştuk, ‘eğer hiçbir şey yapmıyorsa’ dedik. Çünkü tekstil işçilerinde çalışırken bacak bacak üstüne atma bir zemin sağlıyor. Terzilerde de birbiri üzerine kapanan bacaklar kumaşın dayanak noktası.

Bacak bacak üstüne atmanın yaygınlaşabilmesi için bir nesnenin yaygınlaşması gerekiyor: Sandalye. Eski Mısır’dan, eski Çin’den kalma sandalyeler (koltuk vb hepsini birden düşünüyorum) elbette değerli metallerden yapılanları günümüze ulaşmış. Duvar resimlerinde de görüyoruz. Ama arkalıklı sandalyelerin evlere dağılımı Avrupa’da 16. yüzyılda başlıyor. Yemek masasıyla sandalyenin buluşması da yeni. Mideye baskının azaldığı, daha çok yemeye ve sofrada daha çok oturmaya imkân tanıyan oturuş şekli. Doğu toplumlarında hâlâ yerde yemek yendiğini hesaba katarsak bayağı da eski. Sandalyenin asıl yaygınlaşması ofis yaşamıyla oldu, 20. yüzyılın başlarından itibaren, hizmet sektörünün gelişmesiyle. Sandalye bedene bir özerklik kazandırdı. Oturuş ve çalışma adabıyla bedeni disipline eden sandalye kaçışı da tanıyordu. Kafelerde, barlarda, çay bahçelerinde bedenin sandalyeyle kendinin kâhyası olması gibi bir konuma kavuşmasından söz ediyorum. Sadece bir oturuş değil; bir mola, kaykılma, tembelleşme. Bu kadarla kalsa iyi, sandalye bedene mekân kazandırıyordu asıl. Ve beden oturduğu yerden “kesme” becerisiyle cinselleşiyordu. Kendini kilitleyen beden nasıl cinselleşir ki? Tam da bu kilit sayesinde işte. Diğerini “kesen” beden, sandalye ve bacak bacak üzerine atmasıyla kendini zararsızlaştırıyordu da, diğerine bakış meşrulaşıyordu. Ayak üstü bir genç duruşu olan, ağırlığı tek ayak üzerine verip (kendini toprağa mıhlayarak) diğer ayağını yandan çaprazlamak çok bilinen “kesme” duruşu değil mi?.. 

Bedenin ayıp yerleri bedenin diğer kısımlarını çağrışımla etkisi altına alır; ayıp yerler sanki gizlice öne çıkmaya çalışan ama bedenin diğer yerlerince kontrol edilen hiyerarşik bir düzeneğin içindedir. Bazı bedenlerde (bunu bazı uygarlıklarda diye de söyleyebiliriz), ayıp yerler hiyerarşinin üst basamağındadır, bazı bedenlerde iyice alt basamakta. Bedenin ayıp yerleri var oldukları için değil, örtünün altında saklı biçimde dururken varlığına dikkat çekecek giysi ve davranışlarla ayıp sayılır. Yoksa bedenin ayıp yerlerinin olmaması (hadımlar gibi) daha büyük ayıp değil mi?  Beden sandalyede ve bacak bacak üstünde kendisi bir ayıp sergilemiyordu, avare bakışıyla diğerinin ayıbını görüyordu. Gözümüzde canlandıralım bacak bacak üstüne atmış bir kadın falso vermemek için ekranı kapatır, erkek de orasını zapturapt altına alır. Bu sefer de yere basmayan ayak mecaz bir anlam kazanır, imalı imalı sallanarak…


Fransa Ankara Büyükelçisi Charles Fries 23 Nisan'da TBMM'de düzenlenen özel oturum sırasında bacak bacak üzerine attığı için bir görevli tarafından uyarılırken.



Obama parkta yürürken bankta oturan bir çift


Bacak bacak üzerine atmanın Batı ve Doğu versiyonu arasında kronolojik bir fark var. Batı için bacak bacak üzerine atmak bir rahatlık, bir kendine güven. Doğu için de öyle ama başkasına karşı nispet dolu. Beden dili giderek evrenselleşiyor. Bunun en etkili aracı sinema ve televizyon. Milli kültürü beden diline uyarlayanlar eski Yeşilçam filmleriyle yeni dizileri kıyaslasalar bu değişimin Hollywood’dan daha hızlı gerçekleştiğini görecekler.



                                                         Ayak bacak diplamasisi 



Mevkisi Yüksek Şahıs kafasını içeri uzattı, göz göze geldik. Hiç istifimi bozmadım. Hem bacak bacak üstüne atmıştım (uygunsuz) hem de elimde kitap vardı (yasak). Selamlaşmadık. Gitti. Tatsız bir durum. Ama bir başka açıdan keyif verici. Açıklayayım: Mevkisi Yüksek Şahıs (MYŞ) teşrif etmeden önce bacağımı bacak üstüne atmıştım ve bu halim el aleme saygısızlık gösterisi değildi. Böyle rahattım.  

Ama o gelince bacağımı indirmemem otomatikman saygısızlık olarak anlaşılıyordu.  Bunu ikimiz de biliyorduk. Rahatlık birden saygısızlığı yapılandırıyordu. Eğer bacağımı indirip toplansaydım ekstra bir saygı göstermiş olacaktım. Neden ekstra? Kabul edin ki, saygının bu şekli mesela hiç bacak bacak üstüne atmamamdan daha güçlü bir mesaj içeriyor: ‘Sizin yüksek mevkiiniz adına keyfimden seve seve feragat ediyorum.’ Hadi ‘seve seve’si fazla diyelim yine de ekstra… Gözetmenin sınavda kitap okuması yasaktı, ama kitabı elimde tutmakla okumak arasındaki farktan yararlanıyordum, MYŞ ile göz göze gelmişken kitap okuyor sayılmazdım nasılsa.


MYŞ koridorun sonundan geri döndü, solumda biraz duraksayan karaltıyı fark ettim,  herhalde acaba beni tanıyıp toparlanır mı diye tekrar baktı, ben bakmadım. Ama MYŞ’nin bana hiçbir şey söylemeden çekip gidişini de ilginç buldum. Sanıyorum bendeki tersoluğu sezdi. Ne yalan söyleyeyim aksiliğim üzerimde. MYŞ oturuşumla ilgili en ufak bir takaza etse sözüm hazırdı: Bana bacak bacak üstüne atmanın neden saygısızlık olduğunu açıklayın, ben de bacağımı indireyim… Hadi açıklayın bakalım. Keyif burada işte, hayal ettim, resim cillop gibi karşımda: Ağzı hafif açık dudakları büzülmüş, otomatikman badem bıyığı da küçülmüş… nasıl da bön bön bakıyor.



                                                       Oynayın...


(1)www.kizlarsoruyor.com › Toplum & Sosyal İlişkiler

Babamın yanında veya başka bir büyük varken bacak bacak üstüne atıyorum annem hemen uyarıyo anlamıyorum neden ayıp ki bu?... Toplum & Sosyal İlişkiler ...
(2)https://sorularlaislamiyet.com/ayak-ayak-ustune-atmak-neden-edebe-aykiridir-ayiptir