28 Mayıs 2017 Pazar

Bir Kişi Öldü, Bir Kişi Ağır Yaralı




Dün oturduğum köye 4-5 km kala minibüs bizi Arıköy mevkiinde indirdi. İlerde kaza varmış, yol kapalı. Minibüs şoförü telefonda ‘Ortalık yolcu kaynıyor,’ dedi arkadaşına, ‘Bir kişi mi öldü? Allah rahmet eylesin.’ Sevincini gizleyemiyordu, geri dönüp duraklarda bekleşen yolcuları toplayacaktı.

Ellerimizde poşetler kızım ve eşim kaza mahalline doğru yokuş yukarı yürüdük. Kimseye bir şey sormadım, bilgi etrafta konuşulanlardan kulağıma aktı. Kaza mahallinde bilgilenmeyi iş edinip bunu yeni gelenlere aktarmaya hevesli insanlar yüksek sesli konuşmaya da fırsat bulurlar. İETT otobüsüyle yakın köyden bir kamyonet çarpışmış. Kamyonet sürücüsü ölmüş; otobüs şoförü ağır yaralıymış. Etrafta tanıdığım aşina olduğum insanlar. Eski öğrencilerimden birisinin velisi kadın ölen için eşimin dayısı mı dedi, yoksa eltimin dayısı mı, bu girişle belli ki söz sahibi olmasını ölenle bir yakınlığına dayandırmaya çalışıyordu. Kan ve ceset arayan meraklı bakışlar… 

Yürüdük. Tepeye varınca geri dönüp kaza mahalline baktım, yokuş çıkıp virajı henüz dönmüş otobüsün hızlanmasına imkân yoktu, demek kamyonet aşağıdan hızlı geliyordu. Önü açık 400 metre kadar upuzun düzgün bir yol; onca virajdan, banketten, meskûn mahalden sonra hız dürtüsünü harekete geçiriyor. Bir varlık sorunsalı olarak hız dürtüsü?..

Yıllar önce motorlu taşıtlar sürücü kurslarında eğitmenlik için bir kursa gitmiştim. Anlatıcılar yüzünden dersler sıkıcıydı. Mavrayı seven birkaç öğretmen topu mahsustan bana atıyorlardı. Acaba bu konuda ben ne düşünüyordum? Hiçbir şey düşünmesem de bu soruya oldum olası bayılırım. Keşke birisi o anda yüzümdeki müstehzi ifadenin fotoğrafını çekse. Kafası çalışmasa da bazı ayrıntılara takılmama ve konuyu dağıtmama mecbur izin veriyordu şube müdürü. Bu dedim, trafik kazalarının yüzde doksan sekizinin sürücü hatalarından kaylaklandığı tespiti bizim ülkemiz için mi geçerli yoksa mesela Almanya için de geçerli mi? Bilmiyorum dedi şube müdürü. Ben de bilmiyorum dedim. Bu durum bilmeme temelinde ikimizi de eşitliyor diye ilave ederek konuşmamı sürdürdüm. Neden kazaların yüzde doksan sekizi sürücü hatalarından kaynaklanıyor? Bu sorunun pek hüsnü kabul görmese de bu ülkeye dair bir cevabı olmalı. Sorudan sonra bir süre sustum. Buna pedagojik suskunluk evresi diyorum. Bu suskunluğun diğerinde şaşkınlığı gözlemek, hem vakit kazanmak hem de ilgiyi çekmek gibi cari bir değeri var. Ama süreyi uzatmamak gerekiyor. Çünkü soruya cevap vermeyi kendi sorumluluğunda gören atlıyor, konuşurken de bir fikri olduğunu sanan çok. Şu anda aramızda bir eşitlikten söz edemeyiz, çünkü soruya hazırlıklıyım dedim. Kafası çalışmayan şube müdürü bunun intikamını daha sonra aldı benden. Şu anda bunu anlatmayacağım, kısmetse emeklilikten sonra anlatırım. 

Neyse... sürücüler arabalarının içinde başka biri oluyorlar, kendilerini idealize ettikleri biri. Arabaları maske; arabaları külüstür de olsa trafik kurallarının yarattığı eşitlik imkânıyla (sosyologlar farklardan yola çıkıyorlar, oysa sınıflar asıl semptomlarını eşitlikte gösteriyorlar) tanınmamayı başarıyorlar (tanınsalar da tanınmamayı, ilginç bu). Bu halleriyle diğer sürücülerle ve yayalarla psikolojik bir ilişki kuruyorlar, araba kullanmanın enerjisinden başka bir enerji gerektiren bir durum. Nereden anlaşılıyor bu? Direksiyonda pozlarından. Şasiyle korunaklı bir gurur taşıyorlar. Diğerini sollamak Heidegger’in varlığı hiçliğin sınırında duyumsamak dediği öncelikle kendine dönük bir his üretme çabası. Bu sırada oluşan diğerinin korkusunu kendi hanesine yazmak, varlığını diğerinin korkusu olarak yüceltmek ve geride bırakmak. İmaj toplama. Trafiğin geride bırakma akışı sağlıyor bunu. Önünüze bakarken aklınız geride bıraktığınız imajlarda. Tuhaf bir kafa karışıklığı… Sana katılmıyorum dedi şube müdürü.  Ben size ‘siz’ diyorum lütfen zamirleri eşit kullanalım dedim kafası çalışmayan şube müdürüne.

Kaza gerçekliği kabak gibi ortaya çıkarıyor, sıradanlaştırıyor.



Trafik kazalarında ölenlere gelsin...


22 Mayıs 2017 Pazartesi

İnanmak





İnancın somut işaretlerinin olmadığı bir din mümkün mü? Sadece kendi içinizde inanıyorsunuz ve bunu fani insanlara göstermiyorsunuz. Bunu kimliğinizi gizleme çabasıyla değil inancın doğası gereği yaptığınızı düşünün. İyi insan olmaktan söz etmiyorum. Şükürler olsun bunun için bir inanca ihtiyacımız yok (kendimden biliyorum). O zaman soruyu başka türlü soralım: İnsanlar inancın somut işaretlerine neden inançlarından daha fazla değer verirler? Ya da inançlarını gerçek kılan sadece somut işaretler mi?

Dilin sırf söyleyişle bize bir inanç imkânı tanıması ilginç. ‘Ben Tanrı’ya inanıyorum.’

Bir olgunlaşma emaresi. İnsan bu sözü söylemeye ne zaman hak kazanır ki?

Ama sözün ikili karakterini göz önüne alalım. Söz henüz ağzımdan çıkmışken oluyor bu. Birincisi, artık kaniyim bunu söyleyebilirim; ikincisi sen sordun diye ya da bilesin diye söylüyorum… Söylemesem olmaz mı? Olmuyor. İlle söylemem gerekiyor. Bir görev olduğundan değil, sözün yapısal zorlamasıyla. İnanıyorum, bir edimsöz çünkü. Edimsözler ancak söylenince kendini gerçekleştiren, kendi yağında kavrulan ifadeler. Mesala ‘Hoşça kal’ sözcüğünü söylerseniz vedalaşmış olursunuz. ‘Söz veriyorum’ derken bir taahhüt altına girersiniz. ‘Yemin ediyorum’ derken de doğru söylediğinizi garanti edersiniz. Söz eylemin ta kendisidir.  J. L. Austin edimsözler kuramını ortaya atarken basit bir ayrımdan yola çıktı. Koşuyorum derken, bunu demenizden bağımsız olarak bedeninizin içinde bulunduğu bir hareket biçimi var zaten, yani koşuyorum demeden de koşabilirsiniz; ama ‘Merhaba’ demeden selamlaşamazsınız. (1) John R. Searle edimsöz kuramını düzenleyici ve kurucu diye ikili bir ayrıma tabi tutarak daha da geliştirdi. ‘İnanıyorum,’ edimsözü her iki yöne de cevaz veriyor. Bu ayrım sözün içtenlik koşuluyla, kendini ifade etmek arasında salındığı için esnek. Bunun farkında olmasam da, dil (ses) kendi salahiyetiyle bunu yapıyor. İnandığım şeyle (Tanrı), inancımı söylediğim şey (insan) aynı olmadığı halde dil tuhaf bir manevrayla her ikisini de kapsamış görünüyor. Bu emrivaki bütünlüğü parçaladığımızı varsayalım.

‘Tanrı’m sana inanıyorum.’ (Bunu söylerken yanımda kimse yok.)

‘Ben Tanrı’ya inanıyorum.’ (Bunu söylerken karşımda bir insan var.)

Her iki söyleyişte de gizli bir yardımcı fiil işbaşında. Tanrı’nın var olduğuna inanmak. Bu öncelik kurucu tılsımı sağlıyor. Yoksa ‘Tanrı’m sana inanıyorum.’ senin dürüstlüğüne inanıyorum, sana güveniyorum gibi psikolojik bir bağı işaret ederdi. Böyle bir psikolojik bağ da var ama daha dolaylı bir biçimde. Direkt olan, bunu söylemekle (sesin bir önemi yok) söylediğinin duyulduğuna inanmak aynı anlama geldiği için böyle: ‘Tanrı’m beni duyduğuna inanıyorum.’

‘Ben Tanrı’ya inanıyorum.’ sözünde ise dil insana yöneliyor:  Senin inandığın şeye senin gibi söyleyerek inanıyorum. Ben sana benziyorum. Seninle hemfikirim… İnanç tam da bu sözle inancın somut işareti anlamına geliyor. Söz putlaşıyor. Söz vekâleti ele alıyor. Anlam benim kafa yorduğum, benim inanç badirelerimi anlatan bir söz olmaktan çıkıyor. Tıpkı ayakkabımın ayakkabı üretim sürecini ya da benim onu satın almam için harcadığım mesaiyi temsil etmemesi gibi.

Tanrı kutsal kitaplarda kendini betimlese de ‘inanma’nın anlamını vermiyor bana. Tanrı’nın bir sözlüğü yok. Tanrı varsa bile inanma kavramını kendi yaratmıyor. Peygamberler Tanrı ile kul arasındaki inanç hiyerarşisinde bizden daha avantajlı oldukları için; onlar gördüklerine, duyduklarına  inanırlarken inancın kendinden emin olma haline daha yakınlar. Bu durumda inanç kendi içinde bürokratik bir silsile kuruyor. Yani ben inanç silsilesi açısından, Tanrı’dan önce Tanrı’yla yakın temas kurduğunu söyleyen peygambere inanıyorum. Tanrı’ya inancım bunun türevi. Ama döngüsel nedensellik yüzünden bu öncelik sonralık sıralamasını görmüyorum.


Peygamberlerin ‘Ben inanıyorum (ben konuştum, ben gördüm), sen de inan (bana inan)’ sözü inancın kurucu kökeninden bizi Austin’in etkisöz ve edimsöz ayrımına götürür. Peygamberin ‘İnanıyorum’ sözü etkisözken, ümmetin ‘İnanıyorum’u edimsözdür. Austin’in dil felsefesine sadık kalarak edimsöz için yaptığı değişik ayrımlardan inanmayı ‘serimleyiciler’e dahil etmesini biraz açalım. Gerçi Austin sözcüğün yanına soru işareti koymuş, bunu neden yaptığını bilmiyoruz. Şöyle diyor Austin: “Serimleyiciler, görüşleri açıklamayı, temellendirmeler yapmayı, kullanışlara ve göndermelere açıklık getirmeyi içeren serimleme edimlerinde kullanılırlar.” (2) Bu başlık altında doğrulamak, yanıtlamak, anlatmak, rapor vermek gibi edimsözler de yer alıyor. Ama bizim burada ele aldığımız ‘inanma’ Fenerbahçe’nin önümüzdeki sezon şampiyon olacağına inanıyorum gibi bir öngörü değil. Dinsel ‘İnanıyorum’ sözü çok daha başka mecralara varıyor. Güç talep eden ve bu sözle güçlü olduğuna inanan bir kullanımdan söz ediyoruz. ‘Tanrı’ya inanıyorum.’ yani  güçlü olduğuma, sonsuza kadar yaşayacağıma, Tanrı’nın beni sevdiğine inanıyorum vb. Bunu daha seküler biçimleriyle de güncelleyebiliriz: inancımı göstererek iş güvenceme inanıyorum, göze batmadığıma inanıyorum, normal olduğuma inanıyorum, yüzde 99 olduğuma inanıyorum, vb.

Bütün bunlar inanmanın bilinç akışı içeriğiyle inancın gösterimi arasına derin bir hat çiziyor. Diderot’nun sözleriyle “İnsanlar Tanrı’yı aralarından uzaklaştırarak bir tapınağa kapatıyorlar.” (3) Dolayısıyla Austin’in serimleyiciler başlığı altına aldığı ‘inanma’yı, ‘erk-belirticiler’ ya da ‘davranış-belirticiler’ departmanına alsak yeridir. ‘İnanıyorum’ sözle ya da dilin değişik biçimleriyle bir inanma eylemi değil, inancını somut işaretle gösterme edimidir. Böylelikle Tanrı zayıflıyor, kul güçleniyor.

Tanrı’yla kurulan dua ilişkisi; ‘Tanrı’m yardım et!’ milyarlarca insan içinden dikkati kendi üzerine çekme, tek başınalığını hissettirme çabasıyla kişiyi bireyselleştirirken, somut işaretler üzerinden kurulan inanç insanları kütleselleştirir. Somut işaretler bir toplum disiplini yaratır. Bu durum toplum zekası Piaget’nin küçük çocuklar için söylediği somut işlem dönemine denk geldiği için böyledir. Dinin iktidara meyletmesini sağlayan da bu disiplin yapısıdır. Saçın teli görünmesin (somut işaret: türban), domuz eti yeme (somut işaret: helâl kesim yapılır levhası), namaz kıl (somut işaret: belirli figürlere uy, beş vakit kıl), herkes Müslüman (somut işaret: ezanı standart ses desibelini aşan hoparlörlerle bağırt), Müslümanlar güçlüdür (somut işaret: ver mehteri)…

Bütün dinlerin somut işaretler üzerinden insanları kütle haline getirmesi, bütün ritüellerin de temel özelliğidir. Putseverlere hiç haksızlık etmeyelim. Puta tapan eski insanlar elbette putun cansız olduğunu biliyorlardı, ancak put veya totem aracılığıyla bir araya gelmeleri ve bir takım figürleri bir beden disipliniyle yapmaları kütleselleşmelerini sağlıyordu. Bugün de putçu olmadıklarıyla övünen semavi dinler hiç şımarmasınlar aynı yolun yolcusular.

Asıl soru şu: İnsanlar neden ritüellere muhtaçlar?


(1)    Beden dilini de edimsöz olarak kabul ediyoruz.
(2)    J. L. Austin Söylemek ve Yapmak, Çev. R. Levent Aysever, s.171, Metis Yay. İst. 2009
(3)    Diderot, Filozofça Düşünceler, Çev. Vedat Günyol, s25, Çan Yay. İst. 1974


15 Mayıs 2017 Pazartesi

Dağ Başı




Doğanın arsızca değiştirildiği çağımızda solcular var olanı korumak gibi bir misyon üstleniyor. Asıl payeyi “değişim”e vereceksek mütekabiliyet gereği bu durum solcuların kendisini de değiştirmesine bağlı bir dramı barındırdığı için böyle. Biraz kendi kabuğuna çekilmek, biraz sessizlik, biraz küskünlük; başka türlü olmuyor. Eskiden dağ başı bir metafordu, alıp başını gitmeyi çağrıştırıyordu; ta orada yaz kış karı erimeyen gösterilebilir bir yer, ama sadece sözünü etmek için. Teknoloji bizi dağ başına götürdü ama o makbul metaforunu da yok etti. Artık dağbaşı (evet bileşik sözcük haliyle) yok.
Ali ve eşi Aysim’i yıllar önce Antalya Kaleiçi’nde tanıdım. Ortak tanıdıklarımız vardı. Kamber Abi’yi severdi. Aynı insanı aynı sebeplerle seversen ilişkide üst bir bağ kurulur, öyle… Heyecanlı, davudi sesiyle hatırlıyorum onu, konu açma sıkıntısı çekmezdi. Sonra Dedeman Oteli’nin aşağılarında genişçe bir bahçesi olan bir pansiyon işletti. En son orada gördüm. Finike’de dağ başına yerleşmiş, Ali Babanın Çiftliğini kurmuş. Dağda taş ocakları işletip ağaçları katleden vahşi kapitalistlere (Ortadoğu'nun doğa düşmanı mutantları) karşı köylülerle birlikte mücadele veriyormuş.
Ölüm haberini aldığım sırada Türkçe dersinde Bin Elli Yaşındaki Ağaç başlıklı bir metni okuyorduk çocuklarla. Metne konu olan sedir ağaçları Ali ve eşi Aysin’in yaşadığı bölgedeydi. Devletin iki yüzü geldi oturdu karşıma… Devlet bir taraftan vatanın kutsiyetiyle dağbaşını o eski metaforun hatırına çocuklara yutturuyor, bir taraftan da bin elli yaşındaki ağaçları katletmek için taş ocaklarına ruhsat veriyor… Diğer taraftan da bizi psikopat bir katille dostlarımızın ölümü arasında tuhaf bir denkliğe inandırmaya çalışıyor.


8 Mayıs 2017 Pazartesi

Terk Etme Paradoksu




İsa çarmıhtayken acılar içinde “Tanrım, Tanrım neden terk ettin beni?” der ve ölür. (1)

Elbette biz biliyoruz ki İsa soru sormuyor, sitem ediyor.

Bir anlaşmazlık var burada. Terk eden kim? Tanrı mı, İsa mı? Fesat düşünmeyelim, ortasını bulalım: Acının son raddesine kadar Tanrı İsa’yı terk etmiş, bu belli; İsa da bu sözle Tanrı’yı terk ediyor. Bu sitem acıyı daha da çoğaltıyor. Çünkü muhatap cevap vermiyor, söz monolog olarak kalıyor. Oysa sitemin acıyı azaltması beklenirdi. Nasıl açıklayacağız bunu?

Bedeni çivilerle çarmıha gerilmiş İsa’nın son yoğun acıyı yaşaması için bir evre daha kalmıştı. Terk edildiğini sanması. Uğruna acıya katlandığı Tanrı tarafından terk edilmek İsa’nın ödeyeceği son kefaretti. Bu acıyı anlamak için sözün devamını şöyle getirebiliriz: ‘Ben sana ne yaptım?’ Ölmek üzere olan birinin şuuru bedenini terk etmeden önce sarf edeceği son sözleri. İsa, kendi öyküsünün devamını bilmediği için bu acıyı çekiyor. Ama dikkat! bu acıyı bizzat kendi sözleri yaratıyor.


Sözün monolog olarak kalması ölüme kadar geçen o kısacık sürede terk edildiğinin de kanıtı. Fiziksel acı yanında bizzat sözün yarattığı en yoğun acı anı. Şimdi İsa açısından bunun yaşanması gerekir; acının tavan yapması için şart. İsa, tüm insanlık adına acı çekecekse bu özel, bu zirve acıyı da tatmalıydı. Öte yandan bu ruh hali İsa’yla tutarlı da olmalıydı. Nasıl? Ölünce! Biz İncil’i okurken öldükten sonra kafası aydınlanan İsa’yı dinliyoruz aslında. Bunu unutmayalım.

İsa’nın sözünü şimdi de soru olarak okuyalım. Sorunun cevabını Tanrı, İsa’nın ölümüyle veriyor, onu yanına alıyor. Kabul. Ama İsa’nın paradoksunun çözümü değil bu. Tekrar edelim, İsa son yoğun acıyı yaşaması için Tanrı’nın kendisini terk ettiğine inanmalıydı. Bu durum Tanrı’ya inanmamaya mahal verecek kadar da uzun sürmemeliydi. Ölüm tam da bu hassas evrede duruma el koyuyor işte. Benim itirazım da buna. İsa böylelikle çok daha yoğun yaşayacağı bir acıdan sanki kasten muaf tutuluyor. Eksik acı. Herkes adına acı çektiği söylenen İsa ateistleri es geçiyor. İsa’nın yukarıdaki sözü söyledikten hemen sonra ölmediğini düşünelim. Tanrı’dan tıs yok ve İsa acı çekmeye devam etsin. Nihayet İsa “Tanrı yok!” (şöylesi daha yufka yürekli olurdu: ‘Ah ne aptalım Tanrım, sen yokmuşsun ki!') desin. Uğruna acı çektiği varlık gerçekten de yok. Sakın kimsenin aklına oportünist bir İsa gelmesin, varsaydığımız İsa ‘Tanrı yok’ derken bunu Romalılardan af dilemek için söylemiyor, hakikate eriyor. İşte bu gerçek acı olurdu. Hakikatin acısı. Acının sebebi ortadan kalktığı halde acı daha da katlanıyor. Böyle bir İsa’yı tahayyül etmek zor. Cevabı basit: İnsan salak olmanın acısını çekmektense biri tarafından kazıklanma duygusunu yaşamaya eğilimlidir. İsa bir dahi değil.

İsa terk edildiğini asla bilmeyecek ve terk edildiğini sanma noktasına kadar gelecek.

Tanrı, İsa’nın terk edildiğini sanma noktasına kadar bekleyecek.

İsa cevabı ölünce öğrenecek.

İsa paradoksunun başka bir versiyonunu Yepyeni Bir Hayat (A Brand New Life 2009) filminde izlemiştim. Baba kızını bir misyoner yetimhanesine yerleştiriyordu. Baba terk ettiğini biliyor kız bilmiyordu. (2) Kızın sevgisini ve umudunu ayakta tutan bilmemesiydi.

Kavramların içindeki metafiziği terk etmeli. Bel bağlarsan onlar seni terk ediyor. Varmışçasına terk etmek değil, bir sevgiliyi terk eder gibi değil. Yokluğunu anlamak. Varlığın içindeki metafizik tözü anlamak. Halk yok! Proletarya yok! Bir kurtarıcı yok! Ebedi aşk yok!




(1)    ‘Eli Eli, lama sabakhtani’ Matta 27/46
(2)    Matta ve Markos’ta (15/34) Aramice geçen ‘Eli’ sözcüğü hem Tanrı hem de baba anlamına gelir. (bkz Kitabı Mukaddes, 1981)

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Stres Çarkı



Stres sözcüğüyle tanışalı ne kadar oldu?

Stres sözcüğü herkeste bir hemhallik yaratıyor. Aslında stres tecrit bir ruh hali olmasına rağmen. Sözcük işlevini ortak ruh halini ifade etme becerisinden almıyor, ortaklığı diğerine ikram ediyor. Cömert bir sözcük, bize bir ruh hali kazandırıyor. 

Bu sözcüğün hüneri ruhsal patolojiyi teşhis etmesinde değil sadece, mazur göstermesinde. Karpuza da zeytine de meyve denmesi gibi bütün ruhsal sıkıntıların ortak adı; muğlak ama söyleyince karşıdakinde şıp diye anlama etkisi yaratıyor. Hamarat sözcükleri seviyorum.


Öğrencilere bağırdığım bir sırada H. Yanıma geldi, “Öğretmenim öfkelenmeyin, alın size stres topu,” dedi.  Bilardo topu büyüklüğünde süngerimsi bir şey. H. on beş gün boyunca bu topu masama bıraktı. Sonunda top delindi. Bu sefer de başka bir öğrencim stres hamuru önerdi.

Şimdi de stres çarkı…İcat edildiği Amerika’da adı ‘hand spinner’, el çarkı demek. Bizde stres sözcüğü bir pazarlama taktiği. Bu adla bir yığın oyuncak var. Stres çarkı bütün çocukların elinde. Ortada bir rulman, etrafında üç kanat. Manuel biçimde döndürüyorsun. Sağ elini kullananlar da solaklar da döndürme hareketini kendi bedenine doğru yapabiliyor ancak. İşin içinde bedene bir gönderme var, bunu not düşelim. 


“Nedir bu?”

“Stres çarkı, stresimi atıyorum öğretmenim.” Büyüme talebi yok mu bu söyleyişte?

Çocuğun oyuncağı elde ederken kendini gerçekleştirmesi iki aşamalı. Birinci aşamada oyuncağa sahip oluyor. Sahip olma öncelikle mülkiyetine alma anlamına gelmiyor burada, bir şeye sahip olarak herkesle bir ilişki kuruyor: Eşitlenme. Oyuncağın alt sınıf çocuklara zengin çocuklar karşısında verdiği eşitlik hissi her zaman olmaz. Stres çarkı on, on beş lira. İki haftalık okul harçlığını biriktirip stres çarkı almış yoksul bir öğrenciyle konuştum... İkinci aşamada oyuncağın sunduğu oyalanmayla kendine çekilme başlıyor.

“Ver bakim şunu.” diyorum A.’ya. Çarkı çeviriyorum. “Seninki çok hızlı. Daha mı pahalı bu?”

“Hayır öğretmenim,” diyor A. “babamın tabanca yağını sürdüm bilyelere.”

Çark pervane gibi dönüyor, havada çizdiği daire gözlerimi alıyor, elimde metalik bir ağırlık hissi ve hafif bir titreme.

“Kronometre tutun öğretmenim,” diyor arkada oturan F.

Stres çarkı global bir oyuncak. Bütün dünyaya aynı anda yayıldı. Çocukların elleri yaratıcı değil çağımızda, acaba bu manuel alet tam da bu örselenmeye, işe yaramazlığa toplu bir itiraz mı?.. 





30 Nisan 2017 Pazar

Bacak Bacak Üstüne Atmak







Bacak bacak üstüne atmanın tarihçesi yazılabilir mi? Neden olmasın? Bugünlerde her şeyin tarihçesi yazılıyor. Ama böyle bir tarih kısmen yazılabilir diye de bir ihtiyat payı düşelim. Çünkü elimizde adabı muaşeret kurallarından ve resimlerden başka doküman bulunmuyor. Roman, hikâye yazmaya ise geç başladık zaten. O zaman biraz muhayyilemizi kullanacağız, biraz da mantığımızı.

Bir kere bacak bacak üstüne atmanın stereotip bir mesajı yok. Amerika’da sıradan bir davranış, rahatlığı simgeliyor. Latin Amerikalılar efemine buluyorlar. Japonlarda ise bacak bacak üstüne atmak külliyen ayıp. Bizde ise hem dik kafalı bir davranış hem de aksine bacak bacak üstüne atmışken bacağı indirmek bir saygı emaresi; selamlaşırken indir, ezan okunurken hoop indir; böyle yapınca namaz kılmasan da kılmış kadar oluyorsun. Yani uygun davranışı bedeninizde sabitlerseniz değil eylem halinde elde ederseniz saygıyı iletiyor. Şu örnekte düşünelim: Ceketiniz zaten ilikliyken saygı göstermek için başka bir hamle yapmanız gerekir, oysa ceketinizin önü açıkken iliklemek (veya ilikler gibi yapmak, bir telaşla iliklemeye çabalamak vb) saygıyı ifade etmeye yetiyor.

Sorgulanmayan davranışlarımızı ceddimizden devralırız. Birbiri içinde çatallaşan ikili bir anlamla: Davranışlarımız yanında onları sorgulamamayı da devralırız. Beden dilimiz bu davranışlarla birtakım duygu şablonlarına uyduğunu gösterir. Bu da sosyal iletişime cevaz verir. Bilinen şeyler… başka bir şey söyleyeceğim. Daha doğrusu soracağım. Beden dilimiz nasıl oluyor da ortak figürlerin tekrarı üzerinden işliyor?

Ruh halimiz bedenimizde kendiliğinden birtakım belirtilere yol açabilir. Utandığımızda yüzümüzün kızarması gibi. Bu tür anatomik tepkileri kastetmiyorum. Daha çok öğrenilebilen, taklit edilen davranışlara dair bir soru bu. Bedenimiz nasıl dil haline geliyor? Yani figür uzlaşmasını sağlayan şey ne? Sanki biri bir figür icat ediyor, diğer herkes buna uyuyormuş gibi. Burada bir ayrım yaptığımın farkındasınız herhalde. Bedenin ruh halimizi gözlemlenebilir hale getiren semptomlarıyla, ruh halimizin bedensel figürlerle temsili. İkincisini yapıp yapmamak irademize bağlanabilir. Ama yaptığımızda ya da yapmadığımızda oluşan anlamı değiştirmek hiç de irademize bağlı değil. Sorgulamamak bu anlamı koruyan bir tabu gibi görev başında. ‘Saygıdeğer kişilerin yanında bacak bacak üstüne atılmaz.’ Kendini dış etkilere karşı kapatmış bir düstur. Miladı yok. Dolayısıyla üzerine yazılacak bir tarihi de baştan men ediyor. Kant’ın maksimlerine benziyor; kanıtını kendi olumsuzluğunda bulan önerme. Döngüsel nedensellik. ‘Neden bacak bacak üstüne atılmaz?’ ‘Çünkü büyüklere karşı saygısızlıktır.’ ‘Neden saygısızlıktır?’ ‘Çünkü bizim geleneklerimiz böyle.’ Her neden bizi başa döndürüyor. Sahte cevap. Ama soru da en az cevap kadar sahte. Çünkü sorular genellikle ikna olma eğilimiyle soruluyor. Oysa soru, soruyu (sorunu) diğerine bulaştırmak için sorulmalı.

Mesela şöyle bir soru ve cevap:


"Babamın yanında veya başka bir büyük varken bacak bacak üstüne atıyorum ama annem hemen uyarıyo anlamıyorum neden ayıp ki bu?"

"Bacak bacak üstüne atmak beden dilinde bir üstünlük göstergesidir bu yüzden küçüklerin büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atması saygısızlık olarak azledilir." 


      "Bu  cevap beni çok tatmin etti teşekkürler."

      "Rica ederim." (1)


Ya da şöyle bir örnek (yazım yanlışlarına dokunmadım):

Soru: “Bacak bacak üstüne atmak Allah’a saygısızlık mıdır?”

Cevap: “Niyeti Allaha saygısızlık olmayan kimsenin bacak bacak üstüne atması saygısızlık olmaz. Ama Allahın kendini heran gördüğüne inanan bir kimse onun huzurunda elden geldiği kadar mütevazi bir tavır almalıdır.” (2)



Düz anlamdan bakalım. Bir bacağı diğer bacak üzerine atmanın beden anatomisi açısından anlamı ne? Yani duruş, hareket, yer çekimi bağlamında. İnsan bacak bacak üstüne atmış ve hiçbir şey yapmıyorsa beden tembelliği bu form içinde buluyor. Bacakları çaprazlamak (İngilizler bacak bacak üzerine atmayı böyle tanımlıyorlar ‘crossed legs’) bedeni sürükleyen belden altı için bir kilit vazifesi görüyor ve bedeni yerle muhkem bir ilişkiye sokuyor. Dışarıya ve manevraya kapatıyor. Çalışkan, teyakkuzda bir beden duruşu değil bu. Dikkat edin baştan bir şart koştuk, ‘eğer hiçbir şey yapmıyorsa’ dedik. Çünkü tekstil işçilerinde çalışırken bacak bacak üstüne atma bir zemin sağlıyor. Terzilerde de birbiri üzerine kapanan bacaklar kumaşın dayanak noktası.

Bacak bacak üstüne atmanın yaygınlaşabilmesi için bir nesnenin yaygınlaşması gerekiyor: Sandalye. Eski Mısır’dan, eski Çin’den kalma sandalyeler (koltuk vb hepsini birden düşünüyorum) elbette değerli metallerden yapılanları günümüze ulaşmış. Duvar resimlerinde de görüyoruz. Ama arkalıklı sandalyelerin evlere dağılımı Avrupa’da 16. yüzyılda başlıyor. Yemek masasıyla sandalyenin buluşması da yeni. Mideye baskının azaldığı, daha çok yemeye ve sofrada daha çok oturmaya imkân tanıyan oturuş şekli. Doğu toplumlarında hâlâ yerde yemek yendiğini hesaba katarsak bayağı da eski. Sandalyenin asıl yaygınlaşması ofis yaşamıyla oldu, 20. yüzyılın başlarından itibaren, hizmet sektörünün gelişmesiyle. Sandalye bedene bir özerklik kazandırdı. Oturuş ve çalışma adabıyla bedeni disipline eden sandalye kaçışı da tanıyordu. Kafelerde, barlarda, çay bahçelerinde bedenin sandalyeyle kendinin kâhyası olması gibi bir konuma kavuşmasından söz ediyorum. Sadece bir oturuş değil; bir mola, kaykılma, tembelleşme. Bu kadarla kalsa iyi, sandalye bedene mekân kazandırıyordu asıl. Ve beden oturduğu yerden “kesme” becerisiyle cinselleşiyordu. Kendini kilitleyen beden nasıl cinselleşir ki? Tam da bu kilit sayesinde işte. Diğerini “kesen” beden, sandalye ve bacak bacak üzerine atmasıyla kendini zararsızlaştırıyordu da, diğerine bakış meşrulaşıyordu. Ayak üstü bir genç duruşu olan, ağırlığı tek ayak üzerine verip (kendini toprağa mıhlayarak) diğer ayağını yandan çaprazlamak çok bilinen “kesme” duruşu değil mi?.. 

Bedenin ayıp yerleri bedenin diğer kısımlarını çağrışımla etkisi altına alır; ayıp yerler sanki gizlice öne çıkmaya çalışan ama bedenin diğer yerlerince kontrol edilen hiyerarşik bir düzeneğin içindedir. Bazı bedenlerde (bunu bazı uygarlıklarda diye de söyleyebiliriz), ayıp yerler hiyerarşinin üst basamağındadır, bazı bedenlerde iyice alt basamakta. Bedenin ayıp yerleri var oldukları için değil, örtünün altında saklı biçimde dururken varlığına dikkat çekecek giysi ve davranışlarla ayıp sayılır. Yoksa bedenin ayıp yerlerinin olmaması (hadımlar gibi) daha büyük ayıp değil mi?  Beden sandalyede ve bacak bacak üstünde kendisi bir ayıp sergilemiyordu, avare bakışıyla diğerinin ayıbını görüyordu. Gözümüzde canlandıralım bacak bacak üstüne atmış bir kadın falso vermemek için ekranı kapatır, erkek de orasını zapturapt altına alır. Bu sefer de yere basmayan ayak mecaz bir anlam kazanır, imalı imalı sallanarak…


Fransa Ankara Büyükelçisi Charles Fries 23 Nisan'da TBMM'de düzenlenen özel oturum sırasında bacak bacak üzerine attığı için bir görevli tarafından uyarılırken.



Obama parkta yürürken bankta oturan bir çift


Bacak bacak üzerine atmanın Batı ve Doğu versiyonu arasında kronolojik bir fark var. Batı için bacak bacak üzerine atmak bir rahatlık, bir kendine güven. Doğu için de öyle ama başkasına karşı nispet dolu. Beden dili giderek evrenselleşiyor. Bunun en etkili aracı sinema ve televizyon. Milli kültürü beden diline uyarlayanlar eski Yeşilçam filmleriyle yeni dizileri kıyaslasalar bu değişimin Hollywood’dan daha hızlı gerçekleştiğini görecekler.



                                                         Ayak bacak diplamasisi 



Mevkisi Yüksek Şahıs kafasını içeri uzattı, göz göze geldik. Hiç istifimi bozmadım. Hem bacak bacak üstüne atmıştım (uygunsuz) hem de elimde kitap vardı (yasak). Selamlaşmadık. Gitti. Tatsız bir durum. Ama bir başka açıdan keyif verici. Açıklayayım: Mevkisi Yüksek Şahıs (MYŞ) teşrif etmeden önce bacağımı bacak üstüne atmıştım ve bu halim el aleme saygısızlık gösterisi değildi. Böyle rahattım.  

Ama o gelince bacağımı indirmemem otomatikman saygısızlık olarak anlaşılıyordu.  Bunu ikimiz de biliyorduk. Rahatlık birden saygısızlığı yapılandırıyordu. Eğer bacağımı indirip toplansaydım ekstra bir saygı göstermiş olacaktım. Neden ekstra? Kabul edin ki, saygının bu şekli mesela hiç bacak bacak üstüne atmamamdan daha güçlü bir mesaj içeriyor: ‘Sizin yüksek mevkiiniz adına keyfimden seve seve feragat ediyorum.’ Hadi ‘seve seve’si fazla diyelim yine de ekstra… Gözetmenin sınavda kitap okuması yasaktı, ama kitabı elimde tutmakla okumak arasındaki farktan yararlanıyordum, MYŞ ile göz göze gelmişken kitap okuyor sayılmazdım nasılsa.


MYŞ koridorun sonundan geri döndü, solumda biraz duraksayan karaltıyı fark ettim,  herhalde acaba beni tanıyıp toparlanır mı diye tekrar baktı, ben bakmadım. Ama MYŞ’nin bana hiçbir şey söylemeden çekip gidişini de ilginç buldum. Sanıyorum bendeki tersoluğu sezdi. Ne yalan söyleyeyim aksiliğim üzerimde. MYŞ oturuşumla ilgili en ufak bir takaza etse sözüm hazırdı: Bana bacak bacak üstüne atmanın neden saygısızlık olduğunu açıklayın, ben de bacağımı indireyim… Hadi açıklayın bakalım. Keyif burada işte, hayal ettim, resim cillop gibi karşımda: Ağzı hafif açık dudakları büzülmüş, otomatikman badem bıyığı da küçülmüş… nasıl da bön bön bakıyor.



                                                       Oynayın...


(1)www.kizlarsoruyor.com › Toplum & Sosyal İlişkiler

Babamın yanında veya başka bir büyük varken bacak bacak üstüne atıyorum annem hemen uyarıyo anlamıyorum neden ayıp ki bu?... Toplum & Sosyal İlişkiler ...
(2)https://sorularlaislamiyet.com/ayak-ayak-ustune-atmak-neden-edebe-aykiridir-ayiptir

25 Mart 2017 Cumartesi

İsa'nın Gücü




                                            Dorothea Lange



İSA’NIN GÜCÜ

Aranızda hanginiz günahsızsa ona taşı ilk o atsın (Yuhanna 7/8), sözündeki kilit sözcük ‘günahsız’ değil, ‘aranızda’dır. Söz konusu zina olunca herkes Magdalena’ya karşı kendini ‘günahsız’ hissedebilir. Taş atan kalabalık günahsızlıklarından kuşku duydukları için değil kendi aralarında en günahsız olanı belirleyemeyecekleri için duraksarlar. Taşlayanların arasında kendini günahsız hissedip öne fırlamak diğerlerini küçük düşürür. Söz gücünü tecritten alıyor. geniş düşünelim, bu belki de böl ve yönet politikasının ilk başlangıcı.



REFLEKS BİR DUYGU: YARANMA

Korkuyu azıcık yaşasalar böyle olmayacak. Hayır, korkudan değil bu! Korkuya içlerinde nefes alacak bir imkân tanımıyorlar, hiç müsamaha göstermiyorlar, hemen terbiye ediyorlar onu: Yaranmayla. Yaranma bedene öyle bir refleksle bağlı ki… dengesini kaybedip düşen bir jimnastikçinin durumu kurtarmak için takla atmasına benziyor… Korku iyidir, seveceğimiz sevmeyeceğimiz varlıkları ayırırken bize refakat eder.


BEĞENİ HİYERARŞİSİ

İnsanlar sosyal medyada beğen tuşunu neden en çok kişi fotoğraflarında tıklarlar? Sadece narsisizmi göstermiyor bu (bütün suçu narsisizme atmayalım babından diyorum, çünkü narsisizm çok da özerk değil); diğerkâmlığı da peşinden sürüklüyor. Yalnız dikkat edelim Marcel Mauss’un armağan kavramı burada tersine işliyor: Fotoğrafını yayınlayan kendini armağan olarak sunmuş olmuyor, armağan beğenide bulunana ait; beğenen borç veriyor, ya da borcunu ödüyor. Bu borç alacak ilişkisi kendiliğinden bir beğeni cemaati yaratıyor. Bir de kendini bu beğeni cemaatinin tepesinde görenler var. Onların “arkadaş”lıkları başlı başına lütuf sanki. Hey, kendinize gelin en tepede Mark Zuckenberg var.


GİZEM

Gizem anlamak istediğimiz şey için bir ipucu olabilir; ama gizem bizim sevdiğimiz bir duygu olursa, bakış sadece gizemi muhafaza eder. Sosyolojik bir olayı esrarlı hale getirmekle, ondaki tuhaflıktan yola çıkmak arasındaki fark? (Howard S. Becker Hariciler’de (s.228) hissetmiş bunu.)


UYUŞTURUCU BAĞIMLILIĞI

Bağımlılık hazla başlamaz. Daha sonra acıyla başlar. Uyuşturucu; uyuşturucu yoksunluğunun semptomlarını gideren ilâç haline geldiğinde. Uzmanlar bunu çoktan tespit etmişlerdir. Benim tesellim oksimoron ifade tarzım.


ŞÜKRAN DUASI

Yetiştirme yurdunda yemek (lapa) ne kadar az olursa şükran duası o kadar uzun sürermiş. (C. Dickens’ın Oliwer Twist’ını okurken)


MUTLULUK

Kitap okurken uykumun geldiği dakikalar, hadi bir sayfa, bir sayfa daha diyerek uykuya direnmem ve nihayetinde yorganın içine doğru kayışım. Biraz önce kitap okurken sırtımı dayadığım kitaplıktan gelen duvar soğuğunun katılaştırdığı omuzlarımın yorganın içinde çözülüşü, kımıldanışlarıma sıcak ürpertilerle cevap verişi...








12 Mart 2017 Pazar

Recep İvedik Seyircisi




VARIŞ

İki katı boşuna inip çıkmışım, nihayet bir görevli bulup sordum; sinema koridorun sonundaymış, gişeler de bak hemen şurada. Saat 15.55. Evden çıkarken 16.30 matinesine yetişmeyi kafaya koymuştum. Güzel, vaktim var. Bugün iki şeyi hayatımda ilk kez yapacağım. AVM’de ilk kez sinemaya gideceğim ve ilk kez bir Recep İvedik filmi izleyeceğim. Metrocity’yi tercih etmemin nedeni bir öngörü, İstanbul’un medyan değerini temsil ettiğine inanıyorum.

İşin en zor kısmı gişeci kızın hangi filme sorusuna cevap vermek. Bir Recep İvedik seyircisi gibi görünmeliyim. Utanıyorum da. Ama fazla değil. Bundan zoru da var: Bir kitapçıdan Elif Şafak romanı istemek gibi. Biliyorum, kibrin entelektüel biçimi de berbat. Kasma dedim kendime. Hatta hiç kasma gülmen gelirse kendini tutma gül, hatta böyle söylediğin zırt pırt aklına gelen bir telkin de olmasın… buna izin verme. Ağzını açık bırak, alt dudağın aşağı sarksın, hafif gülümse… bugünkü arzun buydu ve arzuna kavuşmak üzeresin. 

Tamam. Ama bu ağız kısmı diksiyonumu bozdu. Gişeci kıza Recep İvedik derken ‘c’ ve ‘p’ harflerini yuttum, dilim dolandı ‘Revedik’ gibi bir şey yuvarladım. Ulamaya bak. Mümkünse sıra başı olsun dedim. Araya belagat sıkıştırmasam olmaz, ille olacak. ‘Mümkünse’ ve ‘sıra başı’ öyle mi? Neyse kız dikkat etmedi söylediklerime, önünüzde ekran var ordan seçebilirsiniz dedi ve ilave etti isterseniz 16.00 matinesi de var. Hayır film başlamamış, reklamlar yedi sekiz dakika daha sürermiş. Ekrandan koltuğumu seçtim. Seçerken bir şey dikkatimi çekti. Daha sonra sinema salonunda da doğrulanacaktı bu.

GRUP ve KALABALIK

Benden başka kimse tekli yer seçmemişti. Herkes Recep İvedik filmine toplu gidiyordu. Bunu aklımda tuttum. Salon kadın ağırlıklıydı. Şöyle: Belki kadınlar erkeklerden fazla değildi ama çocukların başında kadınlar vardı, çocukları kollayan ses onlardan çıkıyordu(1). Kadınlar birbirleriyle de sesli konuşuyordu, sanki oturdukları sokakta camdan cama lâf atıyorlar. Ses mekânı imar eder. Sesin bu karakterine aşinayım… tanışık sesler mekâna sahiplik kazandırır ya, öyle; İstanbul’da yaşayan falan kasabalılar buluşması gibi. Ayrıca yerelliğin tecrit edici şiddetini hesaba katın... Çocukların ellerinde mısır patlağı. Saçları jöleli iki genç erkek ön tarafta oturuyorlar, sessizler. Çaprazımda yaşlı adam ve bir kız çocuğu, dede torun herhalde. Geri kalanlar dörderli beşerli gruplar. Birazdan gülme onların hepsini kalabalık haline getirecekti. Gülmenin herkesi içine alan sırnaşık tınısından mıdır nedir,   gülme dokunma özleminin ikamesi gibi işliyordu. Bir eğilim bu. Burada bir ayrım yapayım, gerçek sinema seyircisi değiller, onlar Recep İvedik sayesinde evlerinden ailecek sinemaya doluşmuş gruplar.


GÜLMEK

Ben gülemedim.

Ama gülenlere kulak verdim… Bir kere başıma gelmişti bir otobüs firmasının bekleme salonunda TV’de bir komedi filmi izleyen bir adama takılmıştı gözüm, tam da gülme efekti sırasında gülüyordu, aslında gülmüyordu efekte eşlik ediyordu demek daha doğru, efekt onu zamanlama konusunda yönlendiriyordu sadece, belki de şöyle demeliyim: güler yüzlü olmanın itibarını elde ediyordu (TV’de komedi filmlerinin gülme efekti gülünç anları işaret etmez, insana yalnız olmadığını hissettirir)… Evet, gülenlere kulak verdim; en çok nerede gülüyorlar, nasıl gülüyorlar? Kadınların ve çocukların güldüğü yerler? Arkadan başat bir kadın gülmesi… Gülenlerin amigosu; hem gülmeyi başlatıyor hem de bir şeyler söylüyor:

“Hahha hahha hay! Allah canını alsın, tuh Allah kahretsin seni! Hahha hahha hayy!”

Diğerlerinin gülmesinde onun gülmesinin de payı var galiba. Sinema onlar için bir gülme mekânı. Sinema gülme histerisi yaratıyor ve bağışlıyor. Kadınların uluorta gülmesi kolay iş değil, buna modernizmde alınan bir merhale olarak bakabiliriz. Bir hatun bacımız şöyle sorabiliyor mesela:

“Bugün arkadaşlarla sohbet ederken konu böyle bir detaya geldi. Gülmek günahtır ve bununla ilgili ayetler vardır dedi bir tanesi. Hepimiz şaşırdık açıkçası saçma geldi hepimize. Böyle bir şey varsa hepimiz günahkar olmalıyız şu durumda. İnandırıcı değil. Bu konu hakkında bilgisi olan var mı?”(2)

Bülent Arınç da şöyle söyleyebiliyor:

“Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak.”

Recep İvedik bir gülme filmi. İnsanlar buraya hep beraber gülmek için geliyorlar. Bu kadar insanın yolunun çakışmasını sağlayan ortak dürtüler: Gülmek ama toplu gülmek, ayin gibi. Muhafazakâr şuura karşı yine muhafazakârların toplu suç ortaklığı da diyebiliriz. AVM’de bulunmanın amacı (daha sonra bunu tanıdıklarına anlatma). Ailecek film izlemek, aile bağıyla sosyal bağ arasında kurulan köprü. Gülmenin sinemayla zamana ve mahremiyet mekânına kavuşması, özel bir konum alması (Bülent Arınç’ın söylediğini hem çiğneyen hem de onunla uzlaşan, yoruma açık bir konum)… Tüm bunların yanında muhafazakâr toplumun sinema ihtiyacına cevap vermesi. Benden duymuş olmayın, filmin on dakika arasında ikamet ettiğim yerdeki Kız Kuran Kursu’nun kadın öğretmeniyle karşılaştım, beni görünce şaşırdı ‘Aaaa!’ nidasıyla ‘Siz de buradasınız,’ dedi ‘Kızınız ve eşiniz nerede?’ Yanım boştu ve o boşluğa bakarak konuştum, ‘Evet, yoklar. Buraya yalnız geldim… Siz?’ ‘Ben çocukları getirdim.’ dedi, güldü, filmin kalıntısı bir gülüşle… 

Daha sonra öğrencilerime sordum, altı yedi kişinin hepsi de ailecek gitmişlerdi sinemaya. Saliha hariç. Onun hikâyesini en sonra anlatacağım. Veli toplantılarından biliyorum, öğrencilerimin aileleri muhafazakârdı. Filmin başında Recep İvedik’in katıldığı cenaze namazı sahnesi muhafazakâr gülmeyi iyi anlatıyor. Recep İvedik namaz cemaatinin ön sırasından yer kapmaya çalışırken biriyle itişmesi, imamın kınamsık bakışı ve ‘El Fatiha’ deyince Recep İvedik’in ‘Kimse bilmiyor bu duayı herkes içinden okuyor hocam’ demesi salonda gülmeyi patlatıyor. Burada gülme bir kendine gülme aslında; ama bu ancak dolayım içinde ast üst ilişkisiyle gerçekleşiyor. Dobralık astın üzerinden geliyor. Recep İvedik bir montaj: dobralığı destekleyen iriyarı bedenle kabalığın birleşmesi. Kabalığı kötü anlamda söylemiyorum, naif bir tarafı da var. Naif burada iki kılıkta da kasıtlı göründüğü için ilginç, hem dobra hem kaba. Naife hep güçsüzlüğü yakıştırdığımız kılık Recep İvedik’e uymuyor. Freud, Espri Sanatı’nda naif’i espriye en yakın komik biçim olarak tanımlarken yanılıyor muydu acaba? Önce Freud’un sözünü alıntılayayım, sonra tartışacağım bu sorunu.

“Bir kimse bir yasağı, bu yasak kendinde bulunmadığı ve sonuç olarak hiçbir çaba tüketmeden üstesinden gelebileceği için, hesaba katmadığında naif fışkırır. Naif (safdil) insanın bizi etkilemesi için, o insanın bu yasağa sahip olmadığını bilmemiz yüzde yüz zorunludur, aksi takdirde ona artık naif değil saygısız deriz, sözlerine gülmeyiz, rahatsız oluruz.” (3)

Peki Recep İvedik’e neden gülüyorlar? Naif olduğu için mi, yoksa bu naiflik Recep İvedik tarafından ancak üçüncü kişi üzerinden bir kontrastla elde edildiği için mi? Üçüncü kişi diyorum, çünkü üçüncü kişi uzakta olan, ikinci kişi ise Recep İvedik'le sıkı fıkı olan seyirci.

Çocuklar en çok Recep İvedik’in dünya rekoru için çömelmiş halde halter kaldırırken taytının poposundan sökülüşü esnasında güldüler. Öğrencilerime sorduğumda da aynı sahneye güldüklerini öğrendim. Piaget’nin algı hiyerarşisinde yetişkin algısında ‘götünü yırtmak’ deyimiyle sözün düz anlamının çakıştığı an, çocuk algısında sadece gerçek anlamına sahip. Naiflik çocuğun geride bıraktığı ama hâlâ içli dışlı olduğu bir durum. Çocuk bu gülüşle naife mesafeli bakmıyor, çocukluğunu yeniden üretiyor… Kadınlar kusma sahnelerinde güldüler. O arkadaki kadının kahkahası yok mu?..  Burada biraz durmak istiyorum. Son beş on yıldır mı desem kusma sahneleri pornografik bir gösteri halini aldı. Pornografiden kastım gizlenen gerçeğin insanın yüzüne çarpması, boca etmesi. Aleniyetin şiddeti. Rol yapanın işini de kolaylaştırıyor bu, dikkat safi eyleme ve ağızdan çıkan ifrazata kayıyor. İğrenme rolün gerçekliğini kuvvetlendiriyor. Üstelik iğrenme duygusu seyircinin üzerine yıkılmışken. İğrenme daha çok kokuyla gelen bir duygu olduğu ve sinema henüz bu efekti yaratmadığı halde. Kokuyu çağrıştıran ifrazata dayalı görsel iğrenme sinemada insanın mahremiyetine bir saldırı. Kıdım kıdım ilerledi bu. İzleyici sinemanın gerçekliğini kendi bedenine birebir yansıtarak. Tam da korku filmlerinde gerilime komik filmlerde kahkahaya dönüşecek patlama potansiyeli. Ama bu iğrenme duygusunun komik potansiyeli kadınlarla yakından bağlantılı.  Kadınlar iğrenme duygusunu daha kolay tolere ediyorlar. Onlarda hemşire ruhu var. Öncelikle anneliklerinden geliyor bu, çocuklarının dışkısını, kusmuğunu temizlerken; çamaşır ve bulaşık yıkarken, yatalak büyüklerine bakarken, duruma alışıyorlar. Filmdeki kusma sahnelerinin komik saldırganlığı kusmuğun çevredekilere bulaşmasından kaynaklanıyor. Kadınların kahkaha patlamasının nedeni kusmuğun her tür özeni ilga etmesinden. Kadınların temizlik, özen, titizlik hassasiyetiyle korkuları arasındaki sıkı ilişkiyi Almanca ‘die Sorge’ sözcüğü iyi anlatır. ‘Die Sorge’ Almancada hem endişe hem de özen (sorgfalt) anlamına gelir. Bunu sözcüğün yan anlamı olarak değil yan etkisi olarak düşündüğümüzde insanın ancak özen gösterdiği şey için endişelendiğini anlarız. Ve endişenin patlamaya ihtiyacı vardır. Sürekli pislikle uğraşan ve kendisi temizliğe mahkum olan kadının özeni/endişesinin kusmukla derridacı tabirle yapısöküme uğraması… Ah o kadının kahkahası…

Gülme algısı neden çok hızlıdır?


GÜLME HIZI

Aslında bu soru doğru değil. Gülme ile güldüğümüz şeyin kurgusu arasındaki mesafe çok kısadır. Yoksa bizim gülme modumuz ile olayın gülünç hale gelmesi duygusal bir yatırım işi. Çok güldüğüm bir olayı anlatayım. Bu olay bana anlatıldı. Yıllar önce -12 Eylül bir milattır ya- 12 Eylül’den önce Ankara’da üniversiteli arkadaşlarım Akün Sineması’nın arkasında yer alan nispeten entelektüellere hitap eden Çağdaş Sahne’ye gidiyorlar. Sanıyorum Zoltan Fabri’nin bir filmine. O zamanlar Çağdaş Sahne sinamatek hizmeti de veriyor. Yalnız bir sorun var, film orijinal dilinde ve İngilizce altyazılı. Seyirciler bazı sahnelerde gülüyorlar. Arkadaşlarımın hiçbiri İngilizce bilmiyor ve gülemiyorlar da (acaba seyircinin gülmesini bir efekt olarak algılayıp karanlığın bağışladığı kendi bireyselliklerinde için için gülümsüyorlar mıydı?). Sonra filmin bir yerinde belki de gülme anını tutturmak için arkadaşlarımdan biri salonda çıt çıkmazken basıyor kahkahayı ve yüksek sesle ‘Biz de para verdik amk!’ diyor. Diğer seyirciler buna gülmüyor. Arkadaşlarım da gülmüyor. Ama bu olay anlatıya dönüştüğünde hep beraber gülüyoruz. 

Hayır gülme algımız o kadar hızlı değil. Biz gülmeye hazır hale geliyoruz.


İMRENME

Recep İvedik seyircisinin gülme ihtiyacı imrenme duygusunu yok etmekle ilgili…

İmrenme paradoks bir duygu. Kişi diğerine hayranlık duyarken kendinden utanıyor. Dikkatinin yarısı diğerine yönelikken diğer yarısı da kendine. Biraz açmam lâzım. 

İnsan kıskanırken ya da haset duyarken dikkati diğerinde yoğunlaşır, kendinden çıkar. Kıskanç kişi nedir onda fazla olan diye rakibini meraklı bir gözetimle takip ederken, hasetkârın kem gözleri sürekli kötücül bir beklenti içindedir; nazar etmek ister. Kıskançlık kolay kamufle olan bir duygu. Haset ise bedenin tüm kötücül salgısını dışa vuran, kişinin niyetini destekleyen bir silah. Haset diğerinin üzerinde bıraktığı etkiyle kendini gerçekleştiren kehanet gibi işler. Bende olmayan onda da olmasın der. Bir kitle psikolojisi olarak haset mesela Türkiye’nin Avrupa Birliğine alınmayışı karşısında Avrupa Birliğinin dağılmasını umar... İmrenmeyi bu iki duyguyla kıyaslayarak ele alalım şimdi. Çünkü Recep İvedik filminde ve bu filmi izleyen seyircide bütün yapı imrenme üzerine kurulu.

İmrenme; kıskançlık ve hasetten farklı olarak kendinden hoşnutluğa varabiliyor. İmrenme duygusu kendine karşı kayıtsız değil, insan bu duygusunu bir şekilde özbilince dönüştürebiliyor. Hem bu duyguya hem de bu duyguyu yok etme arzusuna sahip. Bunun en güvenilir yolu taklit. Taklit hem özenmeyi hem de alaya almayı içerebiliyor. Tek bir davranışta bile mümkün bu. Yani imrenme, imrenme duygusundan kurtulma arzusunun da ta kendisi. İnsanlar imrenmenin bu ikili karakterini, kendi lehlerine çevirme eğilimindedir. Şöyle: İmrendiği şeye musallat olan kendisidir, “kurtulma” kendi duygusundan değil de yabancı bir şeyden arınma gibi gerçekleşir. Burada imrenenin taklidini zübbenin taklidinden ayırmak gerekir. Zübbe özenmeyle taklit ederken, imrenen alaya da evrilecek biçimde çiftanlamla taklit eder. Recep İvedik’in uğraştığı kafile müdürü zenne biridir mesela. Batı taklitçiliğinin bu tür bir imrenmeyle sürekli zenne kılığında betimlenmesi boşuna değil, adeta bir gelenek. Batı’yı kendi içimizde züppede mücessem kılmak imrenme duygusuna karşı tamiratı da başlatıyor. Halk (Recep İvedik seyircisi), Batı’yı ancak züppeyle alay edebildiği sürece benimsiyor. Bu ona kestirmeden kendinden hoşnutluk duygusu veriyor.  

Bir öngörüm vardı; hapşırır gibi, gaz kaçırır gibi gülüyorlardı… hani gülme semptomu diye bir olgu vardır, insanlar kaba güldürüde enerjilerini birden boşaltırlar ve kendilerini gülüşlerinde çıkardıkları sesle ele verirler. Tam o anda. Hakikat anı. O ses sınıfsaldır da... iğrenme ve imrenme duygusunu karışımı... Türkiye’de kaba güldürünün tözünde bir değişiklik yok. Karagöz Hacivat ilişkisi. Tarihin bir yerinde bulup çıkarılan Karagöz-Hacivat’ı kastetmiyorum. (Ulusal tarihler kendi kültürlerinin kökenine kesintisiz bir süreç yakıştırırlar, palavra tabi) Gülünçlükte ne değiştiyse her şey Tanzimat sonrası başladı. Mesela 2. Mahmut askeri kıyafeti değiştirmeden önce deneme amaçlı birkaç askere sivil görünecekleri şekilde pantolon giydirmiş, yanlış hatırlamıyorsam Mahmutpaşa taraflarında sokağa salmış. Askerler esnafın elinden zor kurtulmuş az kalsın linç ediliyorlarmış. Muhtemelen “ibne” diye. Olayın kendisi agresifken, olayın yeniden üretilip bu şekilde anlatılması gülünç. Biraz düşününce bu gülünçlükten başka bir gülünçlük yaratılabilir. ‘Eğer şöyleyse etek giyeceğim… eğer böyleyse etek giysin…’ gibi günümüzde kullanılan cinsiyetçi dile nazire Tanzimat sırasında zaten etek giyen erkeklerin ‘Eğer şöyleyse pantolon giyeceğim… eğer böyleyse pantolon giysin’ biçiminde zihnimizde karşı karşıya geldiğini düşünelim. Şu soruyu sormak gerekir: Recep İvedik kaba güldürüyü neden aşırı erkeksi tiplemeyle elde ediyor? Aslında nasıl?.. 

Önce aşırı erkeksilik ne demek? Bunun bende net bir cevabı var: Kadınsızlık!.. Bunu çok geniş anlamda söylüyorum, adamın karısı, sevgilisi olabilir… aşırı erkeksilik kendini kadınlardan dil olarak, davranış olarak kalın çizgilerle ayırma; en ufak bir kadınsı bulaşmaya karşı erkeksi bir teyakkuzla tepki verme hali. Aslında arada sırada ortaya çıkan diğerinin “ibne”liği bu hali koruyor, “ibne”ye gösterilen tepki üzerinden emniyete alınan sosyal bir erkeksilik. Homoseksüelliğin “ibne” üzerinden tarif edilmesi, gerçek homoseksüel popülasyonu da gizliyor. Oysa “ibne”nin ilişkiye girdiği de ibnedir… bunu giren çıkanın belli olduğu bir ilişki biçiminde söylemiyorum, aksine kimin kime girip çıktığının belli olmadığı bir izbelik, bir mezbelelik var ortada. Bu yüzden gerçek homoseksüel kimlik yerli yerine oturmuyor. Acaba Recep İvedik bu sosyal “ibne”liğin tezahürü mü? Dilden bakalım: Batı “ibne”liği temsil ediyor. İçoğlanları parlak, beyaz çocuklardan seçildiği ve Osmanlı’nın batı topraklarından getirildiği için böyle hazır bir coğrafi imaj var zaten. Batılılaşmanın görünür yüzü ilginç, biçimle geliyor ve sırıtıyor; kılık kıyafet ve adabı muaşeretle (‘adabı muaşeret’ Arapça olsa da sözcük terkibi Batı kökenli). Batılılaşmayı Batı’nın dayattığı bir Cizvit faaliyeti gibi düşünmemek gerekir. Batılılaşma talebi hep Doğu’dan geliyor. İki basit dürtüsel duyguyla: haset ve kıskançlıkla. İmrenme daha sonra, bir iç süreç… Tuhaflığa dikkat çekmek isterim burada: Yerel olan Batı’ya karşı bu duygularla doluyken tepkisini göstereceği Batı’yı yine yerelde buluyor. Çünkü batı batıdadır, içimizdeyse batılı değil Batı’ya benzeyenler vardır: Zübbeler, zibidiler, ibneler, Hacivatlar… Marcel Proust Sodom ve Gomorra’da Türk Büyükelçisinin eşinin sonradan görmeliğini anlatırken biraz ihtiyatlı bir dil kullanır, hanımefendiyi madara etmez, biraz kollar. Bunun nedenini biliyorum galiba: Batılı olmaya çalışan bir sonradan görmelik gerçek mekânında göze batsa da gülünçlükten çok zavallılığıyla ön plandadır. Proust adı geçen kadın için “Hafif bir Doğulu bayağılığı ve tenselliğiyle…” (4) der. Ama o kadın Türkiye’ye geldiğinde zübbe olur, Hacivat olur. Şimdi Karagöz Hacivat’tan konuşmanın sırası…


KARAGÖZ ve HACİVAT


Biz Karagöz’e güleriz. Hacivat, Karagöz’ün gülünçlüğünü inşa eder, yan tiplemedir; karakter değildir ama. Hacivat doğru söyleyen, Karagöz hep yanlış anlayan taraftadır. Bu yanlış anlama sözcük oyunlarıyla yürüse de oyunu Hacivat kurmaz. Hacivat sadece konuşur, Karagöz çarpıtır. Çarpıtmanın kasten olmadığını sağlayan bir şey var: Cehalet! Ama bizi güldüren şey Karagöz’ün cehaleti değildir yine de. Biz cahil biriyle ona dışarıdan gelen kültürün karşılıklı birbirini amorf eden haline güleriz. Burada hem kültür çarpılır hem de artık bu karşılaşmayla doğal halini yitiren cehalet. Çünkü Karagöz meraklıdır, öğrenmek ister. Hemen aklıma gelen bir kıyaslama: Karadenizli Temel’de bu merak yok mesela, o inatla değişmezliğini korur. Temel, gülünçlüğü kendi içinde bir üretim olarak, bir tarz olarak yaşar… Hacivat Batı’yı temsil eder. O Batılı sözcükleri kullanır, adabı muaşeretten söz eder, sözcükler mecaz ağırlıklıdır vb. Karagöz Batı’ya karşı kendini savunur güya. Bu bir anlamda doğru da. Ama sonuçta Hacivat kazanır, pedagojik mesaj gereği diyelim. Batılılaşma ancak gülünçlük bedeliyle kabul edilebilir! Ya da doğru sözcükle: kamufle olur. Yerellik batılılaşırken kırıp dökmeden tam da bu gülünçlüğün üretimi. Dipten gelen dalga… Bir savunma…

Şahan Gökbakar Recep İvedik’e karşı gizli ırkçı. Tersine ırkçı da diyebiliriz. Şahan Gökbakar’ın girdiği kılık (davranışı, konuşma biçimi değil), yani kendine verdiği fiziksel görünüm Anadolu’nun bağrını temsil ediyor. Ayının kendinden hoşnut hali. Ege’nin Trakya’nın adamına benzemiyor. Neden böyle dağdan indim şehre tipi? Şahan Gökbakar bedenini başkalaşıma sokuyor; bu tebdili kıyafetten ya da rolünü oynamaktan farklı. Kendi gerçek bedeniyle Recep İvedik’e karşı yabancılaştırma efekti uygulayan bir durum yaratıyor. Şahan Gökbakar bir batılının gözüyle yaratıyor bu Anadolu öküzünü. Var olan yaşayan bir tip değil bu, bir imge. Herkes bu imge üzerinden kendine karşı kontrollü bir ırkçı haline gelebiliyor. Hem, bakın ben aslında böyle değilim diyor hem de onun bizden biri olduğunu akılda tutmamızı sağlıyor.. Kimse Recep İvedik üzerinden kendini olumsuzlamıyor. Peki gülünçlük nasıl ortaya çıkıyor? Paradoks şurada ki, Recep İvedik tipi tam da içimizde Batılılaşan birinin çizebileceği gülünç bir tip!.. Son cümleyi açmam lazım…

Rakım Efendi Felatun Bey ironisi değil, bu tipleri ancak içeriden batılılaşan Ahmet Mithat gibi birinin yaratabileceği gerçeği ironik. Recep İvedik yabancılaşmanın çok başlarında henüz, burada asıl yabancılaşan Şahan Gökbakar. Yerel batılılaşma sürecinde kemale ermiş olan o. Bunu da kendine yabancılaştırma efekti uygulayarak gerçekleştiriyor. Almancada “yabancılaşma” (entfremdung) ve yabancılaştırma (verfremdung) birbirinden farklı iki sözcük. Hegel ve Brecht’in kulaklarını çınlatan bir durum var ortada. Yani her halükarda batılılaşma kazanıyor. Ama bunun mükafatının gülünçlük olması ilginç. Açmak istediğim konu bu.

Gülüyorum o halde iyi noktasına varmış iş. İyi de neden gülüyorum? Tabi bunu kendi adıma soracak değilim. Bir kere hiçbir Recep İvedik filminin tamamını izleyemedim. Beni itti. Neden ittiğini anlatıyorum. Öte yandan insanlar neden ve nasıl gülüyorlar? Ve bu rağbet patlamasının nedeni ne?.. Elimizde bir yığın gülme çeşidi var. Birçoğu histerik. Sorun bir “komedi” filmi olunca gülme sosyal bir histeriyi de gösterebilir. Diyelim ben de bu sosyal histeriye kapılabilirim. Çünkü gülme bulaşıcı bir hipnoz yaratıyor. Sinema salonunda insanların hep beraber gülmesini kastetmiyorum sadece. Ama bu da çok ilginç geliyor bana: Bergson, Freud, Zupancic gülme üzerine yazdılar, kendi gülme özgünlüğümüzün ne olduğunu anlamaktan sapmamak için onların yazdıklarını aklımda tutuyorum. Burada gülmenin bir mekâna ve hazır bir klişeye dönüşmesi ilginç. Gülmek için mekan, zaman ve tipin insanlar için yaratılması ilginç. Aslında absürt! Absürdü kavrarsak gerçek gülme başlar…

Gülme biraz enfiye çekmeye benziyor. Enfiyenin keyif nesnesi olduğu geçtiğimiz yüzyıllarda ipince kıyılmış tütünü burnuna çeken kimse hapşırıyordu. Ama burada hapşırık bir yan etki olduğu halde sanki asıl keyif gibi görünüyordu. Geçtiğimiz yüzyıllar enfiye bağlantısında hapşırmanın ayıplanmadığı zamanlardı. İçinde yaşadığımız yüzyıl da mutluluğun gülmeyle yapıntı bir bağ kurmasından adeta bir gülme fetişizmiyle dolu. Gülmeyle mutluluğun hatta eğlenmenin bir ilgisi yok. Tabi benim çıkıp da ey insanlar aslında siz mutsuzsunuz diyecek halim yok, estağfurullah. Ben kendi mutluluğumun peşindeyim, bu insanlar neye gülüyorlar? Şimdilik bu soruya derinlemesine vakıf olamadığım bir sır muamelesi yapıyorum. İstediğimi bulunca mutlu olacağım, Bayburtlu Zihni gibi güleceğim de…

Gülmenin bir aidiyet tarafı da var, yani toplu gülmenin. Ama bunun kendini mutlu hissetme tarafı bir dolayım üzerine kurulu: Diğerkâm gülme. Ancak başkasına mutlu görünmemiz diğerinin yüzüne yansırsa mutlu olabiliriz gibi… Tabi Recep İvedik bir grotesk. İyi ki bu sözcük var. Ve bu tartışma içersinde açmadım ama bu kavramı komedinin zıttı olarak düşünüyorum… Marx’ın Hegel’in sözüne anıştırma yapan bilinen bir sözü vardır. ‘Tarih bazen tekerrür eder, ama birincisinde trajedi olan ikincisinde komedi olur.’ Bu sözün sonunda yer alan ifade Türkçeye “komedi” diye çevrilmiş. Ben bu sözcüğün orijinal metninde “farce” olduğunu çok sonra öğrendim. Elinizde böyle nüans yaratan bir sözcük olunca her şey değişiyor.

Louis Bonaparte bir grotesk üretebilir ancak. İsmi bile grotesk Louis(16.’ya kadar ulaşmış kral adı) ve Napolyon Bonaparte… Eklektik isim. Recep İvedik… benzer bir eklektikte değil mi? Recep (geleneksel İslami), İvedik (Öztürkçe tuhaflığı)

Biz kendi ismimizi seçmiyoruz, Recep İvedik bizzat komiklik olsun diye seçilmiş bir isim; bize ismiyle baştan komikliği vaat ediyor. Ne var bu seçimde? Öncelikle dışarıdan, yarı batılılaşmış birinin (Şahan Gökbakar) gelenekseli gülünçleştirerek mimlemesi var. Dikkat edin bu gülünçlüğün aşağılamaya yakın bir tarzda elde edilmesi boşuna değil. Mesela Recep İvedik’in arkadaşının adı Nurullah. Hemen belirteyim Kemal Sunal’ın oynadığı Şaban ismi de benzer bir etkiye sahip. Burada birkaç tür yerellik söz konusu. Birincisi Recep İvedik’in komikliğindeki yerellik, ikincisi Recep İvedik’in sataşkanlığıyla gülünç duruma düşen yerellik. Başka? Bu filmi sevenlerin, gülenlerin gişe rekoruna katkıda bulunanların yerelliği. Son derece aktif kendini gerçekleştiren bir yerelleşme süreci… Yerele karşı yerel… Batı düşmanlığıyla ideolojik bir meşruiyete de bürünüyor ama gerçekte ancak böyle bir şablonla batılılaşabilenlerin yerelliği.


FİLM SONRASI SALİHA’NIN HİKÂYESİ


Teneffüste bahçede volta atarken Saliha yanıma geldi.  “Öğretmenim biz filme Metrocity’de gittik.” dedi. “Yaaa,” dedim, “saat kaçta gittiniz?” “Saatini bilmiyorum öğretmenim.” dedi. “Vay be Saliha, belki de karşılaşabilirdik orada.” “Siz hangi salona gittiniz?” “Salon 8’e,” dedim. “Biz de,” dedi. Aynı salona gitmemiz keyiflendirmişti onu. Gülüştük, sonra bir sessizlik oldu. Ama Saliha ille konuşacak bir şeyler bulur. “Annem, babam sinemaya girmediler,” dedi. “Neden?” “Tam bilet pahalı olduğu için, masraf çok olur diye sadece abimle bana bilet aldılar.” dedi. Saliha'nın annesi geçen yıl okulda temizlik işçisiydi, Okul Aile Birliği maaşını ödeyemediği için bu yıl başka bir yerde aşçılık yapıyor. Babası bir sitede güvenlik görevlisi. Saliha mutlu bir çocuk. Belli ki evlerinde sevgi var. Çoğu çocuğun evinde olmayan şey; çocukların hallerinden anlarsınız bunu… Saliha'nın sinema macerası akşam aklıma geldi. Aklımı kurcalayan bir şey vardı, acaba Saliha'nın anne ve babası sinemaya sadece çocuklarını mı götüreceklerdi, yoksa kendileri de gideceklerdi de bilet gişesinde mi fikir değiştirmişlerdi?

Ertesi gün Saliha'ya sordum bunu. “Öğretmenim, babam önce hepimize bilet aldı, sonra pahalı gelince kendilerininkini geri verdi.” dedi… Bu beni hüzünlendirdi. Ama belli etmedim… Komik bir filme giderken bir dram da yaşanabiliyordu. Saliha bunun farkında değildi…
















(1) Recep İvedik filminin vizyona girdiği hafta sonu Taksim’deydim. Galatasaray’a kadar yürümüştüm. İşte izlenimlerim: Hafta sonuna ve güzel havaya rağmen eski kalabalık yok. Kalabalığın kalitesi de değişmiş. Bir iki sene önceye kadar 3 erkeğe 2 kadın düşüyordu, 3 erkeğe 1 kadın düştüğü de oldu ama şimdi 4 erkeğe 1 kadın, ara sokaklarda 5-6 erkeğe 1 kadın. Daha önemlisi güzel kadın çok az. Hatta hiç yoktu desem günaha mı girmiş olurum?
Sinemalarda Recep İvedik 5’in gişe kuyruğu caddeye taşmış, genç bir adam sıranın sonunda bekleyenlerle karaborsa bilet pazarlığı yapıyor ‘15 lira, bak ben size söylim bilet bulamayacaksınız,’ diyor...
İki gün sonra derste Recep İvedik 5’i izleyen var mı diye sordum öğrencilere. Sadece bir kız gitmiş. Ailecek gitmişler. Konusunu anlat dedim. Gülerek anlattı. En çok hangi sahnede güldüğünü sordum. Söyledi. Tamam dedim ben de gideceğim bu filme. Benim adıma çok sevindi…
Martin Scorsese'ın "Silence" filminin vizyon tarihi Recep İvedik 5 izdihamından ötürü ertelenmiş…
Şimdiden gişe ve hasılat rekorlarını kıran Recep İvedik 5 acaba bu toplumun sosyolojik sırrı mı? Recepler arasında el atılası muntazır bir bağ mı var? Evet Recep İvedik 5’e gideceğim ve bu muntazır ilişkiyi gözlemleyeceğim. Grotesk, yani kaba güldürü… sadece gülünçlüğün yarattığı sert bir talep; aşırı yerelleşmeyle geliyor…
Recep İvedik 1’den bu yana nerdeyse on yıl geçmiş. Recep İvedik’le büyüyen koskoca bir nesil…

(2) www.kizlarsoruyor.com › Aşk İlişkileri

(3) Freud, Espri Sanatı, s. 148, Çev. Erdoğan Alkan, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 1996 İstanbul


(4) Proust, Kayıp Zamanın İzinde, Sodom ve Gomorro s.66, Çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 1998 İstanbul


5 Şubat 2017 Pazar

Oyun Üzerine




İnsanlar direkt ilişki kuramazlar. ‘Direkt ilişki’nin muğlak bir ifade olduğunu baştan teslim etmem gerek. Çünkü direkt ilişki deneyimlenebilir bir şey değil. İnsanlar araya üçüncü olguları katarlar, hatta kendileri de bu üçüncü olguların taşıyıcısı hüviyetine bürünürler. Saat kaç? Hava soğuk. Bu kitap çok güzel vb. Daha iyi anlatmak için şöyle söyleyeyim: İnsan hiç konuşmasa bile beden dili üçüncü bir olgu gibi işler. İnsan bedenindeki dilden sıyrılıp üryan kalamaz.

Oyun, çöpçatandır.

Oyun… kendisi de bir üçüncü olgu olmasına rağmen insanları direkt ilişkiye yaklaştıran en iyi araç. Wittgenstein oyunun tanımlanamayacağını söylerken haklıydı. Bir adım daha atalım: İnsan diğer insanı talep eder, ama böyle görünmek savunmasız kıldığından her ilişki oyuna evrilir. Yani oyunun tanımlanamayışı ciddiyetin içinde erimesindendir…


Oyunun çocuk için çekiciliği hayatın sıkı kurallarını ihlâl etmesiyle handikaplı. Oyunun kendi kuralları ise bu ihlâli var olma ciddiyeti üzerine yeniden kurmasıyla özerk. Ne demek istiyorum? Çocuk eğitimle ideal bir norma kavuşabilir, oyunda ise özgün karakterine.

Oyunun itaatkâr ciddiyetin zıttı gibi görünmesinin bir tarihi var tabi. Bu iki kavramı sebep sonuç ilişkisi içinde düşünmek de mümkün. Ama hangisinin sebep hangisinin sonuç olduğuna dair bir milat belirlemek baştan sakat. Sanki doğuştan oyuna meyleden çocukları bir yere hapsedip onları eğitmek; ya da  otoriter pedagojiden sıkılan çocukların oyuna meyletmesi. Hangisi diğerini önceliyor? Oyun ve pedagojinin sırasıyla olumsuz ve olumlu imajı zamanla toplum algısını da oluşturuyor. Geçtiğimiz son iki yüzyılın büyük pedagogları (meslekleri bugünkü gibi bir uzmanlık değilse de) bu algıya karşı ‘çocuk’u icat ettiler. Oyun zamanı ders zamanından ayrıldı. Çocuk oyun arzusunu bu gayri zamana ertelemeliydi. Teneffüs ve beden eğitimi dersleri bunun içindi… Laik eğitimin çocuklar için medreseden veya manastırdan radikal farklılığı pozitif bilim dersleri değil, oyuna tanınan bu imkândı işte: Eğlenmek!


Sadece eğlenmek mi? Hayatı oyunla taklit etmek ve hayatın kasıntı külfetini tiye almak: Çocuk bunu elbette bilgelik olsun diye yapmasın, ama hayata oyunun dolayımıyla dönmek ister istemez bu bilgeliği kazandırır.

Oyunun pedagojiye dahil edilmesinin tarihsel arka planı ilginç.  Türkiye’de yirmi yıllık mazisi var, yok. Eğitimin katı disiplinle yürütüldüğü ilk zamanlarda oyun yasaktı. ‘Oyun oynamayı bırak!’ Disipline uymayan her tür davranışı oyun diye telakki eden geleneksel otoritenin bu sözü, azarlayıcı tonundan hiçbir şey kaybetmeden bugün hâlâ söylenir. Çocuğun dikkat dağınıklığı bir oyuna angaje olduğunu göstermez mi zaten. Oyun kendi başına bir kurallar bütünüyken, ancak dersten kaçışla anomali olur; tam da ders dinleme denilen kurala karşı. Oysa mutlak bir dikkat dağınıklığı yoktur, derse dikkat etmeyen öğrenci oynadığı oyuna dikkat ediyordur. Oyun, anlamı genişleyen bir sözcük (Huizinga, oyun üzerine denemesinde bu sözcüğü dünyanın önemli dillerindeki anlamlarını karşılaştırmış)(1). Öğrenci dersi dinlemediği halde dersi dinliyormuş gibi, arkasına yaslanmış, gözünü öğretmene dikmiş halde bir başka “oyun” oynayabilir: Tiyatral oyun.

Son zamanlarda ‘oyunla öğretim’ diye Batı’dan alınma bir anlayış içindeyiz. Oyunun eğitimle bütünleşmesi. Güzel. Böyle görünüyor.

‘Çocuklar oyun oynamıyorlar, sanki kuralları gerçekleştiriyorlar.’ Böyle bir lâf ettim geçende. Devletin çocukların oyunlarına el atmasıyla olan bu.

Oyun oynamak nihayetinde kuralları gerçekleştirmek olduğu halde, sözün böyle söylenişi kulağa Kant’ın antinomilerinden birini duymuşuz gibi geliyor. Ama dikkat! Oyuna tabi olan kurallar, ayrışıp kurallara tabi olan oyun biçiminde tezahür edebilir. Sözümün arkasında durunca daha iyi fark ettim bunu.   Yağmur yağması da su döngüsünün gerçekleşmesidir ama, yağmur yağınca her seferinde bunu su döngüsünün biteviyesiz tekrarlanan kanıtı olarak yaşamayız; ıslanırız, üşürüz, hüzünlü oluruz vb.

Her toplum oynadığı oyunlara benzer. Daha doğrusu bir oyunun çıkış yeriyle yaygınlaşması arasında kurulan toplumsal benzeşmeyi pedagoji hızlı biçimde sağlar. Mesela bütün çocukların bildiği Mendil Kapmaca oyunu Metin And’ın araştırmasına göre Of’un Kalanas (yeni adı: Çalışanlar) köyünde oynanıyormuş. (2) Bu mendil kapmaca oyununu Ofluların icat ettiği anlamına gelmez.

Ofluların otobüsüyle yolculuk yaptığım bir gün yolculardan biri ‘Dünyaya medeniyet Of’tan yayıldı demişti. Adam buna inanmıştı. Dediği doğru olsaydı bile, keşke bunun şu an yaşayan kendisiyle bir ilgisinin olmadığını anlasaydı.

Mangala diye bir oyunu Milli Eğitim müfredata almış. Türklerin bulduğu bir oyun diye bir de tarihçe yazmışlar. Bir oyunu hangi milletin icat ettiği nasıl tespit edilir ki? Buluntu oyun malzemelerinden mi? Radyokarbon yöntemiyle tarihlendirilen oyun malzemesinin günümüze ulaşması; bu oyunun zengin biri tarafından oynandığını (dayanıklı malzeme) mı gösterir, yoksa oyunun icadını mı? Manyak şeyler bunlar. Dünya medeniyetine katkımız olsun diye düştüğümüz gülünç duruma bak. Şöyle denseydi daha gerçekçi olurdu: Bir zeka oyunu olan mangala Türklerin yaşadığı şu bölgelerde oynanmıştır, şu bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda mangala tahtası bulunmuştur… Hem daha medeni (arkeolojik kazı yapabiliyormuşuz).









(1)    Johan Huizinga, Homo Ludens, s. 47-66, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay Ayrıntı Yay. İst.

(2)    Metin And, Oyun ve Bügü, s. 269, Yapı Kredi Yay. İst.