19 Temmuz 2018 Perşembe

Yaylaya Gitmek

                                                  Giresun Bektaş Yaylası





‘Yaylaya gitmek.’ Tam da bu sözü söylemek için gitmek. Hiçbir öykü yok, gitmek ve gelmek; bu çok açık. Duyduğunuz anda ne olup bittiğini anlıyorsunuz, sözcük çağrışımlarıyla üzerinize çullanıyor: serinlik, sis, soğuk su, et ızgara, uzaklık, tırmanma, ıssızlık, içki vb. Bütün bunlar sözcüğün kefil olduğu şeyler.

Eskiden kasabalının yaylaya gidip gelmesinin rövanşı yoktu. Yayla civarında oturan köylüler, kasabalılar gibi aynı periyotta gidip dönemezlerdi. Kırk yılın başında bir kez; mesela Mayıs 7’sinde (miladi 20 mayıs) rengârenk giysileriyle kasabayı birden işgal ederek…

Dedelerinden, ninelerinden kalma büyükbaş, küçükbaş hayvanlarla yapılan yarı göçer bir hayatın taklidi değildi bu. Aksine kasabalılar yaylaya giderek egzotik bir yolculuk yapmış olsunlar, hayır kendilerini modern tarafta hissetmenin başka inandırıcı yöntemleri var.

Başka bir şey… Gurur!..

Yaylaya gittim diyenin bundan gurur duyduğu belli. Çıkış noktamız burası olsun. Bu gururun peşine düşelim. Dileyelim ki bu gurur özgün olsun.

Yaylaya gitmek bir ‘bulunuş’; yani orada bulunmak, ‘gezmek’ değil. Yayla dediğiniz yer küçük bir kovboy kasabası aslında. Binaların başı ve sonu tık diye kesiliyor. Arazi binaların alanı değil, mesela bahçe veya tarla değil, bina doğayla kaynaşmıyor, arazi uzantıyı vaat etmiyor; film platosu gibi.

‘Yaylaya gittim.’ Bu söz bir öykünün giriş cümlesi gibi kuruluyor her seferinde. Akabinde baştan geçen bir olay anlatılacakmış gibi. Halbuki bu kadar. ‘Yaylaya gittim!..’ olayın kendisi bu. Atlı karıncaya bindim der gibi (bugünlerde roller coaster’a). Yani sözün verdiği ayrıcalıkla; bir risk yaşadım, metanet gösterdim ve bundan söz etmeye hak kazandım. Bu tekrarı sağlayan dürtü ne olabilir?

Erginlenme?..

Yayla, kasabanın uzağı: hem kasaba sınırları içinde kalan hem de uzak olan. Yol kısa ama kıvrım kıvrım ve yokuş yukarı… gidiş zamanı uzun ve maceralı, uçurumlar barındırıyor. Değişik bir coğrafya… yeşil ormanlardan sonra pat diye her tarafı bozkır bir platoya varıyorsunuz. Uzaklığı teyit eden bir şey… Herkes yaylaya önce ebeveynlerinin korumasında gider. Yaylaya ebeveynsiz gitmek bir erginlenme töreni sayılabilir mi?

Türkçeye erginlenme diye çevrilen inisiyasyon/initiation sözcüğü meğer Latince initiare=başlamak sözcüğünden geliyormuş. Bu sözcük yürümek, gitmek anlamına gelen ‘ire’ fiili ve içerisine anlamını katan ‘in’ takısıyla ilgiliymiş.

Yaylaya gittim demek erginlenmenin tekrar eden regresyonu galiba…


15 Temmuz 2018 Pazar

Kuşlama


Ama bir sözcük bir eylemi bu kadar mı güzel ifade eder!

12 Eylül arifesinde yapılan eylem biçimlerinden biriydi. Sadece o döneme has; büyük şehirlerde kalabalık bir semtte otobüsün hareket edeceği sırada el ilanı boyutunda kâğıt tomarı pencereden ya da tavandaki havalandırma kapağının aralığından bırakıyorsun, kâğıtlar rüzgâr enerjisiyle her tarafa yayılıyor. Sana ait olmayan enerji seni kamufle ediyor; ayrıca suç mahalli ile suç aleti aynı. Bir icat bu. Sözcük de öyle, dönemin eylemcilerine ait bir jargon.

Dağıtan açısından da okuyan açısından da pratik. Risk yok gibi. Okumak için eline alman, cebinde taşıman gerekmiyor… henüz ayağının dibine düşmüşken göz ucuyla bakıp geçebilirsin.

Kuşlamada ne söylediğinden çok kimin söylediği önemli: Devrimci Yol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu vb örgüt adlarının belirgin logoları. Dönemi düşünürsek; solun halka propagandası değil bu, hatta solun sola propagandası bile değil; daha da sınırlayıp her örgütün kendi sempatizanlarına propagandası diyeceğim ama o da değil. Daha çok ille de eylem hali… rüzgâra tutunmak… bir varoluş biçimi…

Geldi geçti.

Sözcük ne oldu? ‘Kuşlama’ yazarken Microsoft Word sözcüğün altını kırmızılayarak hata sinyali veriyor. Sözlüklerde yer almıyor. Eylem bitti sözcük miadını doldurdu öyle mi? Bir sözcüğün zamanla kendi etimolojisinden özgür olması gerekmez mi? Yani kendi mahrecinden kopması. Mesela internette rastladığım yukarıdaki Fatma Belkıs'ın fotoğrafının alt yazısı şöyle olabilir: İçimde biriken sancıyı kuşlamayla dışarı saldım. Ya da fiilimsiden fiile: içimde biriken sancıyı kuşladım (Ünsal Çankaya)… 

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Gizli Aşklar





Hıfzı Topuz’un adını Sabahattin Ali üzerine yazdığı kitapla duymuş, bugüne kadar hiçbir kitabını okumamıştım. Üç kitabını aldım ve diğer okuduğum "ciddi" kitaplara mola vermek için ilk önce kısa bölümlerden oluşan Gizli Aşklar’ına başladım. Sanıyorum son kitabı. Doksan yaşında kitap yazmak ve aşklarını anlatmak… bir tür arınma mı bu?

Hepsi de yaşanmış ama ayrılıkla bitmiş aşklar. Yaşanmışlıktan kastım, platonik değiller; işin içinde konuşma, öpüşme, sevişme var. Yarım kalan aşklar… Bu klişe tabirdeki anlam bozukluğunun farkında mısınız?.. Çünkü aşk yarım kaldığı için sürer.

Hıfzı Topuz’un ayrılıkları kendi lehine tek taraflı. Kitabın başında sözünü ettiği erkek erkeğe haftalık meyhane buluşmalarında bu aşklarını belli ki arkadaşlarına anlatmış. İnsanın yaşadıklarını değil anlattıklarını hatırladığı bir yaş dönemi var. Dolayısıyla kitabın adında merak uyandırıcı ‘gizli’ sözcüğünün gerçeklik açısından bir kıymeti harbiyesi yok. Gizlilik; evli olan Hıfzı Topuz’un karısını aldatma ilişkisi yüzünden bir anlam taşıyor. Ama ben aşkın tözünün gizlilik olduğuna inanırım, cinsel aldatma olmasa bile. Bizzat sevgiyle içine düştüğümüz karmaşa yüzünden gizlilik. Kendimizde olan biteni sevdiğimize bile anlatamamanın getirdiği gizlilik. Kendi sevgimiz karşısında diğerinin sevgisinin daha az olabileceği kuşkusuyla ruh halimizi dengelemeye çabalarken bir taraftan da bunun görülmesinden imtina etme biçimi olarak gizlilik…


Hıfzı Topuz’unkiler evlilik dışı kaçamaklar. Yani ne aşk sözcüğünü ne de gizli sözcüğünü hak ediyor. Bu, yaşandığında böyle olduğu için değil yazıldığında böyle olduğu için doğru. Bunun itiraf etmekle anlatmak arasındaki farka tekabül ettiğini söyleyebilirim. Kötü yazar itiraf etse de kalemi eninde sonunda kutsal aileyi korumaya şartlanmıştır. Bizim itirafımız Hıristiyan itirafına benzemez, tövbe ağırlıklıdır.

Başka bir şey: Türk sevgililer dramatik anlatılırken, yabancı sevgililerin anlatıldığı bölümlerde eğlence dozajı yüksek…

Bir insan doksan yaşında yıllar öncesini kastederek sevgilisi için duydum ki ölmüş derken tam olarak neyi anlatmış olur?..

Hıfzı Topuz 1923 doğumlu, ömrü uzun olsun hâlâ sağ…


Dinleyin:



10 Temmuz 2018 Salı

Adalet ve Eşitlik


Bakanların açıklanmasında sıralama ayrıntısına arkadaşım Kahraman Yıldız dikkat çekti. Ben de yazıyorum.

Geçen yıl ilkokul 4. sınıfta okuttuğum İnsan Hakları ve Demokrasi dersi benim açımdan tuhaflıklarla dolu geçmişti. Orta Asya’nın ve Ortadoğu’nun kıssadan hisseleriyle evrensel hukuk ilkelerini çocuklarla karara bağlıyorduk. Anladınız mı çocuklar, anladık. Bu kadar basit. Kazanımlardan biri, ‘Çocuk adaletle eşitlik arasındaki farkı kavrar.’dı. Vay! Adaletle eşitlik arasında fark… belagat değeri çok yüksek bir laf. Eş anlamlı, ya da art arda kullanılan benzer anlamlı sözcükler arasına nifak soktunuz mu kafanızın çalıştığını bile hissediyorsunuz. Laf kendi içinde sanki yeni bir dünya düzeni vaat ediyor. Şöyle yazıyordu kitapta (mealen aktarıyorum):

‘Eşitlikle adalet arasında bir seçim yapmak gerektiğinde çocuk adaletin daha önemli olduğunu kavramalı.’

Acaba kitabı yazan kavramış mı?

Kafası Doğu Batı ikilemiyle çalışan zihniyetin meramına yardımcı olayım: Eşitlik Batılı, adalet Doğuludur. Tashih ediyorum: Birincisi doğru, ikincisi yanlış.

İki kavram da tarihsel tabiiyetleriyle birbirinden farklı. Farkı eğer somut süreçte yakalayamazsanız, fark totolojiye dönüşür. Eşitlik adalet kavramına göre çok daha yeni. Malum Fransız Devrimi’nin sloganı. Adalet ise çok daha eski, ilk yazılı kaynaklarda görüyoruz. Tabi bir kavram ne kadar eskiyse o kadar çok gerçekleşmiş olmuyor. Aksine gerçekleşmediği için o kadar sık kullanılıyor. Arayı bulmak için şöyle diyebiliriz: Henüz gerçekleşmese de adalet de eşitlik de insanlığın ideallerinden. Ama söze döktünüz mü her iki kavram da bir toplumsal huzursuzluğu dışa vuruyor demektir. Bu yüzden monarşik yönetimlerde adaleti dağıtan biri gerekir. Yani adalet herkesin uyduğu bir sistem değil, tepede olanın ulufe gibi dağıttığı bir şey anlamına gelir. Kral, padişah, halife vb tepede oturacak adaleti dağıtacak. Adil kral, adil padişah, adil halife… adalet padişahla reaya arasında değil, reayayla yine reaya arasında gerçekleşen bir erdem. Hem de padişah sayesinde. Oksimorona dikkat! Varoluşunda adalet olmadığı halde adil sıfatı hep elitin adının önüne getiriliyor. İnsanlık uzun süre bu yanılsamayla yaşadı (ne olacak homo erectus da bir taş baltayla iki milyon yıl yaşadı). Mesela Hz Ömer devesine kölesini bindirerek adaleti gerçekleştirirdi. Oysa sorun adil davranmak değil, verili olanın adaletsizliğini sorgulamak. Bu örnek Ortadoğu zihniyetinin adalet kavramına emsal olduğu için buradan devam edeyim isterseniz. Birinci adaletsizlik, devenin sahibinin Hz Ömer olması. İkinci adaletsizlik birinin köle, diğerinin efendi olması. Üçüncü adaletsizlik Hz Ömer adını bilmemize rağmen kölenin adını bilmememiz (daha doğrusu bir adının olmaması). Dördüncü adaletsizlik, adil davranma erdeminin sadece Hz Ömer’e ait olması. Uzattım, sonuncuya geliyorum: bu adalet furyasında deveye hiç adalet düşmemesi… Eşitlik işte bu adalet dağıtım şebekesine darbeyi indirerek kavramı yerli yerine oturtuyor. Eşitlik ve adalet bir bütün haline geliyor. Geliyor mu? Hayır. İnsanlar dünyanın muhtelif yerlerinde gelmesi için çalışıyor efendim. Vazgeçen namerttir.

Şimdi. Cumhurbaşkanına bağlı bakanlar açıklandı. Adil olması için alfabetik sıraya göre. İlk başa Adalet Bakanlığı, son sıraya Ulaştırma Bakanlığı yazıldı. Hatta bu bir protokol ilkesi haline geldi. Tabi C harfiyle başlayan cumhurbaşkanı bu adil sıralamadan müstesna. Çünkü bu adaletin kurucusu o ve bu adaleti o dağıtıyor. Bu uygulama ta 2011 yılında başlamıştı aslında (aşağıdaki resim o zamana ait).

O zaman Başbakan olan RTE şöyle demişti: "BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, bakanların bugüne kadar önem sırasına göre belirlenen protokoldeki yerlerini, 'Bütün bakanlarım eşit öneme sahip. Yanlış algılamaya neden oluyor' diyerek alfabetik düzene soktu. Buna göre bakanların, Bakanlar Kurulu’ndaki oturma pozisyonlarından, kırmızı plakaların dizilimine kadar tüm protokol, yeniden düzenlendi." (Hürriyet 23.07.2011)

Bu uygulamadan adalet elde etmek büyük bir buluş diyebilir miyiz?

Diyebiliriz efendim, diyebiliriz...




9 Temmuz 2018 Pazartesi

Üç Kız


ÜÇ KIZ

Biraz para kazanmak, biraz el aleme karışmak, biraz gözlem yapmak... Yine sınavdayım.

Bu kez Açık Öğretim Liseliler sınavında. Henüz öğrenciler gelmedi. Gözetmen kızla sesimiz boş sınıfta yankıyor. Okulun 12. sınıf şubelerinden biri. Öğrenciler mezun olurlarken kendilerinden iz bırakmışlar. Duvarları karalamışlar; pencerenin alt kenarlarında, yazı tahtasının yan kısmında, kapı pervazında yazılar. Birçok yerde üç kız ismi. Birlikte yazılmış. Belki beş altı yerde. Bazıları yan yana, bazıları alt alta. Birinde sadece baş harfler yazılmış. Birinde önce isimlerin baş harfleri sonra soyadların baş harfleri alt alta dizilmiş. Üç kız, ayrılmaz üçlü, üç ahbap çavuş: Meral Arslan, Gülten Bahadır, Aleyna Gemici (isimleri değiştirdim)…

Üçlü ilişkilerde biri çöpçatan, diğer ikisi arkadaştır. Çöpçatan yerine harcı atan da diyebiliriz. Hatta adlandıran. Demek istediğim üç olmak içlerinden sadece birinin derdi. Bu üç kızın ismini yazan her kimse aynı siyah tahta kalemini kullanmış. Yazı karakteri aynı. Aynı gün yazılmış olabilir. Buradan ilk veri yazanın aynı kişi olduğu. Yani yazan tek kişiyken biz üçlü görüyoruz. Ya da tek kişi üçlü görünmek istiyor.

Yazan hangisi? Gözetmen kıza soruyorum bunu ama ben de düşünüyorum. Doğaçlama yapıyorum: Bence Meral Arslan yazmış diyorum. Harflere dikkat edin, G harfi birinin isminin baş harfi, diğerinin soyadının. G harfi birinde normal, diğerinde orak biçiminde. Orak biçimi bir harf karakteri mi, yoksa özensizlik mi? Bence özensizlik. Gözetmen kıza diğer yazıları da gösteriyorum, bakın burada da böyle. Anlaşılan Meral Arslan, Aleyna Gemici’yi sevmiyor, diyorum.  

Gözetmen kız yedi yıldır öğretmen olduğunu söylemişti, ama yüzü çocuksu; ne de olsa küçüğüm sayılır, ders verir gibi konuşuyorum. Ama asıl dersi gözetmen kız veriyor: Meral ismi hep en başta, diyor. Şaşırıyorum. Gerçekliğin bu sadeliği şaşırtıyor beni. Kıskanıyorum da. Neden bu iki duyguyu ifade eden tek sözcük yok? Çoğu zaman iki duygu aynı anda gelir. Gerçekliği sadeliği içinde gören gözetmen kızın zekası karşısında duyduğum kıskançlığımı iyi huylu kılacak bir atasözü var aklımda: akıl akıldan üstündür…


İşin edebi yönü bir tarafa, yazıyla grup olma arasında ilginç bir şey var; yazı, yazanın dürtüsünü gizliyor; bu minimal deneyin genel sonuçları olabilir, şimdi açıklayabileceğimi sanmıyorum.


KÖTÜ NEZAKET

İki ay önce (üç ay da olabilir) K.’ya evden çıkmamız gerektiğini ve ev aradığımı söyledim. K. duraksadı. Telefon konuşması da kısa sürdü zaten. K.’yı duraksama nedeninin üzüntü olmadığını bilecek kadar tanıyorum. Benim kendi problemlerime gömülmüş olduğum gerçeği yüzünden K.’nın kendinden söz etme şartı ortadan kalktı, bir; ve bu problemime karşılık K.’nın elinden bir şey gelmeyeceği apaçıktı, iki. Epey zamandır aramıyor.

DÜŞÜN!

Jean Amery ‘nankör itiraf’ diye bir söz etmiş, hangi anlamda kullandığı çok net değil; bende zengin çağrışımları var bu sözün…






4 Temmuz 2018 Çarşamba

İdam Üzerine




İdama önce inananların karşı çıkması gerek:


Siz suçluyu öldürseniz de zaten öbür dünyada dirileceği için. Yani ölüm telafisi olmayan mutlak bir ceza değil.

Suçlu öbür dünyada cezasını misliyle çekeceği için. Kabir azabının ve cehennem işkencesinin tahayyül edilemez boyutlarına dair çeşitli rivayetler var. Sizin ölüm cezanız bunun yanında çerez kalır. Hatta idamla bu süreci kesintiye uğratıp zanlıya bir mola hakkı tanımış bile olursunuz.

Öbür dünya ceza için ölümsüzlük anlamına geldiği için.

Kaderde maktul de katil de bir araç olduğu için. Maktul belki de ömrünün sonrasında işleyeceği olası günahlardan kurtulduğu için Allah’ın sevgili kuludur ve katil sadece buna vesile olan bir aracıdır, bilemezsiniz.


İnananlar bir zahmet bunları düşünsünler. Eğer zamanları olursa (sözün gelişi) bir zahmet idamın etik tarafını da düşünsünler:


İdam suçu ortadan kaldırmaz, suçluyu ortadan kaldırır.

İdam suçun sebeplerine değil, suçun belirtisine odaklanır.

İdam suçluyu ortadan kaldırarak, infaz sonrasında acıyı idam edilenin yakınlarına yükler. Asıl acıyı bu suçta en az payı olanlar çeker. Sadece ölenle yakın oldukları için değil, bu doğal akrabalık bağından ötürü toplumdan dışlandıkları için de.

İdam caydırıcı değildir. Hatta idam cezası kendine uygun toplumu yeniden inşa eder diyebiliriz. Texas eyaletinde sadece cürüm çok olduğu için idam cezası yoktur, idam cezası olduğu için de cürüm çoktur. İdam cezası kendi suçlusunu yaratır.

İdamı bekleyen, idama giden bir mahkûmun son zamanlarında yaşadıklarıyla, suç işlerken yaşadıkları iki ayrı psikolojidir. Bu iki psikoloji arasındaki bağı ancak ölenlerin yakınları bağdaştırabilir. İnsanların çoğunun iki ayrı durum arasında kurduğu bağ pornografiktir. Kesinlikle intikam değil.

Bu anlamda devlet intikam alamaz.

İdamda infazın son halkasındaki insan cellattır. Cellatlık bir meslektir de. Ama kimse cellat olmak istemez. Cellatların kimliklerini gizlemeleri başka bir konu. İdam talebini toplumun cellatla kurduğu ikiyüzlü ilişkiden anlayabilirsiniz. Kimse cellada kız vermez.

Leyla kızın başına gelenler benim çocuğumun başına gelse, bunun hesabını nasıl sorarım bilemiyorum. Ama devletin benim adıma birilerini öldürmesini istemem. Devlet kendi suçlularını infaz etsin.

İdam bir kurban suçludur. Evet bir kurban özelliği vardır ve toplumun en ücra suçlarını üstlenerek genel suçlarını aklamaya yarar. 

İdam sınıfsaldır da. İdam hükümlüsü genellikle alt sınıflardan çıkar. Hem suç şartları daha elverişlidir, hem de suç oluştuktan sonra iyi bir avukat (savcı, hakim, emniyet mensubu da olabilir) tutacak parası yoktur.

İdam siyasidir. İdama uygun suçu siyasiler icat eder. Bkz Menderes’in idamı, bkz. Deniz Gezmiş’in idamı…



3 Temmuz 2018 Salı

Sınav İzlenimleri



Üç saat ne yapacağım ben? Kitap okumak yasak, evraklar dışında yazı yazmak yasak, bulmaca çözmek, soru kitapçığı karıştırmak, volta atmak, uzun süre pencereden bakmak yasak.


Gözetmene sınıftaki tek sandalyeyi işaret ederek sırayla otururuz diyorum. Gözetmen, gelmeyen öğrencilerden birinin sırasını şuraya çekerim ben şimdi, dün de öyle yaptım diyor. Yayla kadınları gibi yanakları kırmızı. Mahcup kadın... Çekingenliğimin tek panzehiri: mahcup bir kadın. Sınıfın dip tarafında duvara asılı resme bakarak dört mevsim değil mi şu diyor. Dört mevsim sözünden önce bir yerde Vivaldi’nin malum parçası çalıyor da ben mi duyamıyorum diye bir yanılsamaya kapılıyorum. Görmekle kulak vermek arasında bir anlık tereddüt. Evet diyorum, şaşkınlığımı hemen eleyerek. Sanki ondan önce de biliyormuşum gibi. Dün bu resme bakmış, soyut resim herhalde demiştim. Şimdi dikkatli bakınca (bu dikkatte benim payım yok tabi) altta bir ev ve önünde bahçe olan resmin aynısının kare şeklindeki çerçevenin her kenarında mevsim özelliklerine göre farklı farklı renklendirilmiş olduğunu görüyorum. Mevsim değiştikçe çerçeveyi saat yönünde değiştiriyorsun.


Sınav poşetinden çıkan ve sonradan kullanmamız gereken lastikleri masanın üstünde duran iri ahşap küpün çevresine geçiriyor. Küpün işlevi bu muymuş diye soruyorum. Hayır ama bu işe yarıyor diyor. Hay allah dün neden akıl edemedim? Tertipli bir kadın, zeki, her şeyi anında bir örüntü içine alabilen. Belirsizliğe yer yok. Benim dünyayı algılayışım ise belirsizlik üzerine kurulu.


Arnavutköy’de bir lisede edebiyat öğretmeniymiş. Mimar Sinan Üniversitesi’nden mezunmuş ama Beşiktaş’tan. Neden bu ayrıntı? Biliyorum o eski binayı, gözümde canlanıyor. Mekân ayrıcalığı… Kitaplardan konuştuk. Proust’u okumuş. Ama sadece üçünü, kalan dördünü okumayı ertelemiş. Ben tamamını okudum dedim. Joyce’la Proust’un karşılaşmasını biliyor musunuz diye sordum… anlattım. Joyce’un Ulysses’ini okuyacakmış bir yıl sonra. Ben okudum dedim. Demesem olmaz. Nerede okuduğumu da söyledim, ilk öğretmenliğe başladığım yıllarda Kangal’ın bir köyünde. Bunu okumanın anısı olarak değil de kanıtı olarak söyledim.


Şu site içindeki binaların çatı katı, acaba bir alt katla dubleks mi oluyorlar diye soruyorum. Site dediğim pencereden bakınca karşımda görünen tepeye doğru tek tip dörder katlı binalar. Site aslında bölgesel ve yönetimsel bir alanda küme halinde bulunan binalar anlamına gelirken, algı bu tanımı özellikle binaların tek tip oluşundan elde ediyor. Aşağıdaki yolda mini etekli, şortlu kadınlar; çocuklarıyla beraber görünüp kayboluyorlar. Evet diyor, çatı katı dedikleri küçücük bir oda, yirmi metrekare civarı bir şey, tuvaleti banyosu da var. Herhalde binanın en değerli yeridir bu üst katlar. Tabi diyor. Uzlaştık. İkimize de iyi geliyor bu. Benim bir kadına nezaket gösterme biçimim: Bir bilen olmayı ona tanıyarak onaylanmak.


Pencereleri birbirinden ayıran sütuna 1-C Sınıfı çocuklarının fotoğrafları asılı. Belden üstü, tek tek fotoğraflar. Okul kıyafetleri tek tip. İki üç kişi farklı giyinmiş ‘Öğretmenim annem kıyafetlerimi yıkadı’. Mavi arka fon ve masa aynı. Hepsi ellerini çenelerine dayamış. Bir ayrıntı dikkatimi çekiyor, çeneye dayadıkları sol elleri; yalnızca iki çocuk sağ elini kullanmış. Bu iki çocuğun fotoğrafı yan yana. Acaba sınıfın solakları onlar mı? Pozları kıyafetlerinin tek tipliğini destekliyor. Güya yeni pedagojik anlayış farklılığı özendirse ve farklı olana saygıyı telkin etse de tek tip  bilinçdışı bir eğilim. Tek tip disiplinde maliyeti azaltıyor. Sadece maddi külfeti değil zamanı da amorti ediyor. Belki bilinçli bir tercihtir diyor gözetmen. Evet diyorum, çocukların sol ellerini çenelerine dayamalarını titizlikle ayarlamışlar, solakların da sağ ellerini; bu iki çocuk sınıf mevcudunu göz önüne alırsak genel solak oranına da uyuyor. Ama tek tipleştirme eğilimi bilinçdışı. Belki sorunca bu fikirlerini söylerlerdi diyor. Evet ama fikir biz sorduktan sonra oluşurdu, öncesi karanlık. Taraf olmanın gizemi burada.


İki öğrenci giriyor içeri. Dünkü öğrencilerle aynı. Sınıf değişmediği gibi öğrenciler de değişmemiş demek. Sınav Giriş Belgesi ve kimlikler… tamam, buyrun.


Öğrencilere dağıttığımız kalem kutularının içine şeker koymuşlar, üç tane akide şekeri. Uzun boylu oğlan şekerin birini hemen götürdü.


Kısık sesle, ben volta atarım kimseye zararım olmaz diyorum. B. gülüyor (gözetmenin adı B. imzasına baktım). Bir şey yasak olup onu delince (yasayı delmekle yasayı çiğnemek farklı, yeri gelince anlatırım), birbirini dışlamayan iki yan etki oluşuyor. Birincisi kendinizi güçlü hissediyorsunuz, yorumlamanın size tanıdığı ayrıcalık gibi; ikincisi yaranmaya hazır bir ruh haline bürünüyorsunuz, bu durumda diğerinin bağışlamasını kendi gücüne tahvil edeceğini biliyorsunuz.


Sınava giren öğrenci sayısı 11, gelmeyen 4. Dün gelen 2 kişi bugün yok. Geç mi kaldılar? Vazgeçmiş de olabilirler.


B. gelmeyen öğrencilerden birinin sırasını alarak yazı tahtasının önüne koyuyor, oturuyor. İki üç dakika volta atıyorum, parkelerin çizgilerine basmadan. Karşı binada dün pencereye çıkan adam, perdeleri açmış, ama kendisi ortada görünmüyor. Maslak’ın aşağılarında uç vermiş gökdelenlere bakıyorum. A. yürümeye başladı; yürüme dediğim kapının pervazına dayanıyor biraz, tahtanın önüne geliyor biraz. Bir ara ayakkabısının altına baktı. Sınıf dolaplarında bir şey arandı. Sonunda bir ıslak mendil buldu, ayakkabısının altını sildi. Ayakkabısı S marka. Şeker yapıştı dedi, fısıltıyla. Yerde sağa sola dağılmış kırmızı kırmızı şeker parçaları gördüm. Dikkat etmeme rağmen benimkine de yapıştı. Yürüdükçe ritmik sesler çıkarıyor, öpücük sesi gibi. Islak mendille ben de sildim ayakkabımın altını, benim ayakkabım da S marka. Ama bir baştan bir başa gidip dönerken tekrar aynı sesler. Kapıya yakın bir yerde şeker erimiş galiba. Dünden kalma olabilir, ya da deminki uzun boylu oğlanın suikastı. Mendille parkeleri güzelce siliyorum, voltaya devam…


Walter Mischel’in Marschmallow Testi’ni okuyanlardan biri değilseniz izin verin size bu kitaptan söz edeyim biraz.


1960’lı yıllarda Stanford Üniversitesi’nin anaokulu öğrencileriyle yapılan deneyde çocuklara hemen alabilecekleri bir şekerleme veya önlerinde duran bu şekerlemeyi 20 dakika boyunca yemeden durabilirlerse ödülün iki şeker olacağı bir seçenek önerirler. Bazı çocuklar dayanamaz bir şekeri yer. bazı çocuklarsa 20 dakika bekleyerek bir yerine iki şeker almayı hak ederler. Bu ikilemin ilginç sonuçları olur. Deneyin o anlık ham hali değil ama uzun zamana yayılan sonuçlarından olumsal diyebileceğimiz bir teori ortaya çıkar. Walter Mischel buna ‘Okul öncesi dönemde uzun vadedeki daha değerli ödül için anlık hazzı gönüllü olarak erteleme paradigması’ diyor. Gerçekten de görülmüş ki, anlık hazzı erteleyip daha çok şeker için sabredenlerin bütün öğrenim hayatları çok daha başarılı geçiyor.


11 öğrenciye bakıyorum, şimdi bu Marschmallow testi gözümün önünde cereyan ediyor.


Şekeri yiyenlerden iki kişi uyumaya başlıyor. Gerçekten sınavı falan bırakıyor, kafayı vurup uyuyorlar. Bir tanesinin kalem elinde hatta. Onlarla konuşmamız yasak. Uzun boylu olanı kavgacı birine benziyor, tipi terso, sokarım sınavınıza diyebilir. Sol kaşı façalı, bir haftalık sakalı yüzünü iyice gölgelemiş. Ben uyuyup kalacak diye düşünürken, kalktı. Okurken soruların altını çiziyor. Solak. Yoksa okumuyor da sadece çiziyor mu? Bütün şekerleri yedi. Kalemtıraşla kalemini açtı, talaşını yere döktü. Adı F. Fotoğraflı, sıra numaralı liste önümde.


İkide bir parmaklarını kıtlatıyor. Kalemle oynuyor (kalemi parmakları arasında maharetle dolaştırıyor). İki üç soruyu soru kitapçığında çözüyor, sonra cevap kâğıdına işliyor. Şekerini yiyor. Öndekinin kâğıdını dikizlerken göz göze geliyoruz. Adı C. Boynunu kıtlatıyor. Ayaklarını sırayla yere vuruyor, ritmik sesler (dikizlediği M.’nin cevap kâğıdını ben sağına çekince oluyor bu).


L. uyuyor uyanıyor. Şekerlerini bitirdi. Atatürk’e bakıyor. Atatürk ona bakmıyor, gökyüzüne bakıyor.


Saçları açık kumral boyalı, uçlara doğru daha koyu. Bir eli şakağında. Kapşonlu uzun bir kot mont giymiş. Bu sıcakta? Kansız mı? Yüzü solgun, endişeli. Kafasını hiç masadan kaldırmıyor. Şekeri duruyor. Otuz yaşlarında güzel bir kadın. Adı G.


Uyumlu bir yüz. Bir saat sonra soru kitapçığını okumayı bıraktı. Şekerlerini yedi. Şekerin ambalajını parmaklarıyla eziyor. Göz göze geliyoruz. Silgiyle masayı siliyor. Bir ara masasından çok sert bir ses geldi. Eliyle göz kapaklarını açıp kapatıyor, sonra parmağına saç teli yapışmış gibi üflüyor. Adı K. Tırnağıyla oynuyor. Arada dikkatli biçimde soruları okuyor gibi. Sürekli masaya üflüyor.


Dikkatli, eli telaşlı, eli hızlandıkça dudağı seğiriyor. Adı H.


Saçı erken beyazlamış. Şişman. Şişman utancı… Şişmanların utançlarına karşı dikkat dağıtmak için ilk elden kurdukları yakınlık... Şekerleri art arda götürüyor. Adı B.


Marschmallow testinin yukarıdaki gözlemle uyumlu işlediğini düşünürseniz yanılırsınız, anlık hazzı uzun vadeli haz için geri çevirememenin getirdiği başarısızlık yerine, hayatın insanların üzerine yıktığı başarısızlığa karşı kalem kutusunda sunulmuş üç teselli şekeri ...

Spor ayakkabılar, beyaz hakim. Ayaklar huzursuz…





29 Haziran 2018 Cuma

Seçim İzlenimleri




1109 no’lu sandık. Köyün düğün salonu olarak kullanılan tek katlı binasında toplam beş sandık. Bizimki tam ortada. Sandık başkanı benim. Bir şeyin başkanı ol da ne olursan ol… yok yahu, görev almamak için İlçe Seçim Kuruluna dilekçe vermiştim ama dilekçe falan sökmüyor, iş zorla üzerime kaldı.

Memur üye, özel bir lisede rehberlik öğretmeni. Gözlüklü, güleç yüzlü, entelektüel bir havası var, konuşulacak biri.

AKP üyesi otuz yaşlarında, atletik uzun boylu, kumral kısa saçları önlerden iyice seyrelmiş, mavi gözleri güzel bakıyor.

MHP üyesi, sanki kredi borçlarının günü gelmiş; düşünceli, bıkkın, çekingen. Bilgilerine baktım, Gaziantepli. Bana başkan demeyi o başlattı.

HDP üyesi kızımın sınıf arkadaşının babası. Aynı sandıkta çalışacağımızı önceden biliyordum ama ilk kez karşılaşıyoruz. Bedeni yassı ve enlemesine gelişmiş. Kestirme izlenimim: uzun yıllar inşaatta çalıştığı ve şimdi usta taşeron olduğu.

CHP’li üye eski bir öğrencimin dedesi, ayağından sakat, bir eli devamlı bastonunda. Belli ki sağlam görünmek lehine değil. Vaktiyle hanımı torunu yüzünden benimle kavga etmişti… ta o zamandan bir husumet kırıntısı? Yok galiba…

Ben evrakları doldurmak için kenara çekildim. Onların hepsi yan yana üç masanın arkasına dizildiler. Rehber öğretmen başkan gibi durumu idare ediyor. AKP üyesi tecrübeli.

İş bizi yakınlaştırıyor. İşimizi doğru yapmanın matematiksel tarafı hepimizin üzerinde bir denetmen. Şu kadar zarf, şu kadar oy pusulası. Mevzuat gereği ikinci kez sayıyoruz. Sonuç aynı. Bravo! Birbirimizi tebrik ediyoruz. Biz: MHP’li, AKP’li, HDP’li, CHP’li, rehber öğretmen ve ben hepimiz bir takımız. Af edersiniz Mc Gregor’un Z kuramından etkilenmiş bir Japon gibi konuştum. Ne yalan söyleyeyim hayat bu yakınlığı dayatıyor. Durun, takıma iki kişiyi daha eklemeliyim. Oy ve Ötesi’nden iki genç. Biri zengince, konuştuk Zekeriyaköy’de oturuyor, diğeri Boğaziçi fizik bölümü 3. sınıfta öğrenci. Akademik kariyer yapmak istiyor. Muharrem İnce gibi öğretmen olmaya niyeti yok yani. Asıl hedefi yurtdışı. Cern deneyini konuştuk, Feyman’ı, paralel evreni… kuantuma ilgisi yokmuş, teorik fizik çekiyormuş onu. Fizik bölümü birinci tercihin miydi diye sordum. Evet dedi. İşte bu! Reklamcı pürdikkat dinledi bizi, sorularıyla sohbete yön veren daha çok o oldu.

Bir ara onlara evlendirme programı izliyor musunuz diye sordum. Kafam giriş kapısının yanındaki sandığın başkanına takılmıştı. Adam ilgili programın, taliplisi eksik olmayan jönlerinden biriydi. Belki on yıl oldu. Zamanın yaşlandırıcı etkisini üzerine giydirince tıpkı o. Makine mühendisiydi galiba; mavi gözlü, çene sakallı, beyaz saçlı. Biraz göbek salmış. Normal. Hayır evlendirme programı izlemiyorlarmış. Oy vermeye gelen eşime sordum. Benzetemedi. Tahminim tutarsa sevineceğimi biliyorum. Bunun önceki güne ait bir nedenini söyleyeyim şimdi. Bu adam sandıkları ve oy kabinlerini hazırlamaya geç geldi. Geldikten sonra da hiç yardım etmedi. Teklif dahi etmedi, siz yapıyorsunuz zaten dedi, çekti gitti. Onun sandığı oylamaya geç başladı. Oh olsun, sorunlu bir sandık; titiz adam… sürekli bir çekişme, itiraz, ağız dalaşı.

Sayıma geçtik. Zarflar tamam, oy pusulaları tamam. Bravo! Zarfları söküp oy pusulalarını ayırırken solumuzdaki sandığın başkanı emekli öğretmen kadın (tanıyorum kendisini) oy pusulalarını okumaya başladı. Hıza bak. Bu beni telaşlandırdı. Rehber öğretmen, hep söylüyoruz çocuklarınızı yarıştırmayın diye, sonra böyle oluyor, dedi. Güldüm. Oy pusulalarını mevzuat gereği ben okudum. Sesime yabancılaştım. Bağırınca hep böyle olur. Ses tonumu her cumhurbaşkanı adayı ve partiler için adil biçimde ayarlıyordum ama sesimin bana ait tınısından da uzaklaşmıştım. Su getirin bana dedim… Nihayet bitti. Ne gerekiyorsa el birliğiyle hallettik. İçten içe herkes bir şeylere üzüldü sevindi. Ben bir şeylere küfrettim ama küfrettiğim insanlar arasında sandık üyeleri yoktu. Dedim ya biz bir takımdık.

Kapının yanındaki sandığın işleri bizden bir saat sonra bitti. Çuvalları teslim etmek üzere ben, emekli kadın ve sağımızdaki sandığın başkanı Oflu aynı arabaya bindik. Oflu kapının yanındaki sandığın başkanına takmış benim gibi. Evlendirme programı izledin mi hiç dedim ona. İzledum dedi. O adamı tanıyor musun hani diye devam ettim. Ula tanirum dedi. Bi İranlu kızu almuştu, sonra geru geturdu. İşin o kısmını bilmiyordum ama evet dedim. Oflu bütün Oflular gibi alem adam. Yolda otostop çeken üç gence sidirin la dedi, ayağını yerden kesmiş birinin muzipliğiyle yaptı bunu. Ters yola girmiş bir şoföre bağırdı. Devamlı ekşın halinde bir Oflu… neyse sandıkları teslim ettik aynı ekip geri dönerken bizim titiz başkana rastladık. Ofluya, sorsana ona dedim. Tamam sorayrum dedi, ne soracağum? Mesleğini sor dedim. Tamam dedi. Sor ki eğer makine mühendisiyse bu akşam rahat bir uyku uyuyalım dedim. Sormadı, utanayrum dedi. Galiba soru değil de yönlendirmem utandırdı onu. Arabamıza bir CHP’li kadın bindi. Islak imzalı tutanakları Sarıyer’de partisine teslim etti, geldi. Seçim sonuçlarını cep telefonlarından takip ettikçe tepkilerden anlaşıldı ki şoför de dahil herkes CHP’li. Yalnız Oflu ihtiyatlı. Emekli öğretmenin kızı aradı, kızına doğru değildir kızım dedi, daha sandıkları yeni teslim ettik, geçen seçimde de böyle olmuştu. Kızı ağlıyordu. AKP’liler arabalarla kutlamaya çıkmışlardı, kadınları gördüm, başı açık, kapalı kadınları. Sahil yolundaki AKP ilçe binasının önünde ister istemez kalabalıkta durduk. Yine kadınlar ve halay çekiyorlar. Tuhaf bir modernizm. Öyle ya da böyle modernizm kadın bedeni üzerinden geliyor. Bunun AKP aracılığıyla gelmesi çok daha tuhaf. İki aşamalı bir modernizm. Önünde daha modern olanın örneği durduğu ve ona karşı çıkabildiği için kendini gizleyebilen modernizm… alt modernizm…

Arabaya sonradan binen CHP'li kadın siz renginizi hiç belli etmediniz AKP'li misiniz yoksa diye sordu bana. Güldüm. Sizin gibi hayal kırıklığı yaşamıyorum dedim. Güçlü görünmek istediğimden değil diye de ilave ettim. Sonra şoför söze girdi, matbaanın icadından başladı...





27 Mayıs 2018 Pazar

Köle ve Efendi... Detektif ve Seri Katil



Sınıf çatışmalarını kendi bünyesine çeken ara insan formu; diğerine yapılan haksızlığı içinde hissedenler... Acaba empati duygusu tarihin özel bir anında mı ortaya çıkıyor? Daha önce olmadık bir şekilde. Tarih empati duygusunun icadıyla bir yerde sapmış olmalı. Mutasyon gibi. Hatta demeliyiz ki sınıflar arası zıtlık hakikate varmak için bu ara insan formuna kadar beklemek zorunda. O zamana kadar her şey yerli yerinde görünüyor. Ara insan formundan ne kastediyorum? İsmiyle müsemma, arada kalanlar: orta sınıf, küçük burjuva vb… gezgin; düşmeyi ve yükselmeyi tatmış, tampon bölgede yaşayanlar. Meraklılar.

Anlamaya çalışıyor, gözlemliyor. Anlamak kendini değiştirmenin en önemli hamlesi çünkü.

Amerikan suç tarihinde gerçek bir hikâyeye dayanan Mindhunter dizisini izlediğim günlerde Tom Amca’nın Kulübesi’ni de okuyordum. Tom Amca’nın Kulübesi’nde köle yaşamı beni Hegel’e götürdü. Tinin Fenemonolojisi’nde yer alan ilgili bölüme yeniden baktım, aslında birkaç kez. Sonra Robinson Crusoe’u elime aldım.  Şuradan buradan okumanın önüme serdiği kesişmeler bazen hayatın olumsallığından daha çarpıcı olabiliyor. Ne arıyordum? Belki bir kıyaslama ama sonrası karmaşık. İşin içinde çakışmalar ve çağrışımlar var. Bir tür serbest dalış.


Hegel arı kovanına çomak sokanlardan biri. Ama yine de Efendilik ve Kölelik başlıklı meşhur yazısını sınıf temeline oturtmuyor. Yazı başlığıyla böyle bir şey vaat etse ya da bizim beklentimiz yazıyı eninde sonunda bu içeriğin etrafında dönen bir tartışma gibi algılamaya eğilimli olsa da böyle. Zaten ilgili başlığın bütün dünya dillerine “yanlış” çevrilişi bu eğilimi gösteriyor. Doğru çeviri: Herrschaft:Efendi, Knechtschaft: Uşak (1) olmasına rağmen. Hegel’in  kölenin tarafını tuttuğu aşikâr değil.  Biraz dikkatli okuyunca bu yazı başlığının sınıfsal zıtlıktan çok semantik zıtlık için seçildiğini anlıyoruz. Hegel ben ve öteki bağlamında özbilinç kavramının nasıl oluştuğuyla ilgili. Özbilinç kavramı için efendi ile köleyi denek olarak kullanıyor (düşünürün antik çağdan beri kendine tanıdığı imtiyaz; en kralı bile yazı konusudur sadece). Yazının sonunda efendinin özbilince sahip olmadığını kölenin ise sahip olabileceğini söyler. Özbilinci tinin kemale ermiş merhalesi olarak kabul edersek, bundan özbilinçli kölenin özbilinç yoksunu efendi karşısında köle olduğuna sevinmesi gerekir anlamını bile çıkarabiliriz. Yani Hegel’in köle taraftarlığı özbilinç kavramıyla baştan manüple edilmiş. Şöyle yazar:

“Özbilinç önünde bir başka özbilinci bulur; kendi dışına çıkmıştır. Bunun iki anlamı vardır: ilkin, kendi kendisini yitirmiştir, çünkü kendisini başka bir (somut) öz olarak bulmaktadır; ikincisi, bu yolla başkasını ortadan kaldırmıştır, çünkü başkasına öz olarak bakmamakta, tersine başkasında kendi kendisini görmektedir.” (2)

Bir köle efendisinde nasıl kendini görebilir? Emek gücüyle yarattığı zenginliğin aslında kendisine ait olduğunun bilincine vararak mı? Hayır, Hegel de kölenin bu olası dirayetine konan yasağa baştan beri riayet ediyordu. Hegel’in kölesinin özbilinci başka türlü işliyor. Köle, efendisinin çalış buyruğuna uymakla diğerinin özbilincini devralıyor ve bunu eşya üzerinde çalışmayla olumluyor. Birbirini kapsayan bu bilinç takası köleye efendisi yanında hiç değilse epistemolojik anlamda bir paye veriyor:

“(…)korkuda kendi-için varlık kölenin kendisinde bulunur.” (3)

Kölenin bilinci, bilinç akışı, özel dünyası yokken (köle sorunu oldum olası varken bile yokken) Hegel’in köleye özbilinç payesi vermesi düşün tarihinin dönemeçlerinden biri. Ama kölenin özbilinci onun yerine düşünen Hegel’in özbilinci aslında. Köleler o dönemde de hâlâ kitap yazamıyor. Metafizik bir köle var karşımızda.

Tuhaf. Tuhaf ama köle algısında bir aşama bu. Yoksa Hegel de henüz köleliğe karşı değil.

Biraz uzaklaşalım... Hem kendi ülkelerinde hem de dünyada ilk romancılardan sayılan Cervantes’in yazarlığa başlamadan önce tutsak düşüp köle olması ile Daniel Defoe’nun yazdığı gerçekte Alexander Selcraig adlı bir İskoçyalı denizcinin başından geçen olaylara dayanan Robinson Crusoe’un tutsak düşüp bir zaman köle olması 'Batı Kanonu' açısından ilginç bir tesadüf. Anlatacak şeyleri var. Köleliğe içeriden bakan bir deneyim kazanmışlar. Ama yine de tutsak köleliliğin dili doğal (determinist) köleliğin dili olmayı başaramıyor. Çünkü kölelik her iki yazar için de bir macera.

Robinson Cruose ıssız bir adaya düşmesine yol açan yolculuğa köle tüccarlarıyla yaptığı bir sözleşmeyle başlamıştı. 

Kölelerin alınıp satılırken sergilenmelerinde bedenlerinin ikili bir anlamı oluşuyor. Köle bedene duyulan yakınlık: güç, metanet, güzellik vb. Öte yandan bedenin aşağılamaya müsait asaletten yoksun bir itaat duruşu. Robinson Cruose Cuma’yı bize anlatırken her iki yönü de harmanlıyor. Ama Cuma’nın zencilerden farklı olduğunu özellikle belirtiyor, “Derisinin rengi kapkara değil, koyu esmerdi.” diyor.  "Öyle Brezilyalılar, Virginialılar, öbür Amerika yerlileri gibi iğrenç, sarı kara renkte değil, ışıltılı bir koyu zeytin rengindeydi; anlatılması pek kolay değilse de renginde hoşa giden bir şey vardı.” (5) Robinson Cruose romanını sömürge metaforu olarak ele alan çok şey yazıldı. Ben semantik zıtlığın hiç de çatışmalı bir zıtlık anlamına gelmediğini anlatmak istiyorum. Cuma köle olmayı canını kurtarmanın bedeli olarak gönüllü kabul ediyor. Cuma’nın ilk öğrendiği sözcükler kendi adı ve sahibine hürmet etmenin kendisi de olan ‘Efendi’ sözcükleridir. Köleye adının efendisi tarafından verilmesi adın sahibiyle ad vereni kurumsallaştırıyor. (6) Köle zenciler özel adları olsa da onları bu adlarından soyutlayan ırk adlarıyla (zenci) özdeştirler. Adlandıran aşağılar. İnsan topluluklarında üstün olanın zayıf ve “kötü” olanı belirlemesi anlamına da gelen adların tarihi etimolojik içeriklerinden takip edilebilir. Kendilerine takılan adı benimseyen topluluklar sonradan bağımsızlıklarını kazandıklarında adlarının orijinal anlamını unuturlar. Adları yeni durumda övünç kaynağıdır artık... Cuma ile Robinson arasında bir başka temel hiyerarşi daha kuruluyor. Dil. Robinson Cuma’nın yerli dilini değil, Cuma Robinson’un dilini yani İngilizceyi öğreniyor. Daha da önemlisi roman beyaz adamın gözüyle birinci tekil şahıs ağzından yazılıyor. Köle henüz kendi dünyasını içeriden anlatan yazı yeteneğine kavuşmamış.

Aristo ta zamanında ilginç bir öngörüde bulunmuştu:

“… diyelim dokuma tezgâhının mekiği kendiliğinden gidip gelse, lirin mızrabı kendiliğinden çalsaydı, o zaman ne yapımcıların işçiye gereksinmesi olurdu, ne de efendilerin köleye.” (4)

Kölelik olgusunu doğal bir işbölümü sayan Aristo’nun bu sözlerini bir temenni değil, olmayana ergi metoduyla köleliğin gerekliliğinin kanıtı (çabası) olarak okumak gerek. Gerçekten de köleliğin kalkmasını böyle teknolojik bir tekâmüle bağlayan öngörünün sahibine sempati duysak da insani zihniyet değişiminin hangi yollardan geçtiği bizi daha çok ilgilendiriyor. Aristo bu insani zihniyetten henüz çok uzak.

İnsanlık köleliğin kaldırılması için neyi bekledi? Buharlı makinenin icadını mı? Evet bir yönüyle böyle ama Aristo’yu doğrular biçimde değil. Beklenen başka bir şey daha vardı: Tom Amca’nın Kulübesi.

Başkan Abraham Lincoln Amerikan iç savaşının başlarında kitabın yazarı ufak tefek bir kadın olan Harriet Beecher Stowe ile tanışınca ‘Demek bu büyük savaşı başlatan küçük hanımefendi buymuş.’ demiş.  Elbette Başkan Lincoln mübalağa ederek latif davranmış. 1852’de yayınlanan Tom Amca’nın Kulübesi yalnızca döneminde değil 19. yüzyılda İncil’den sonra en çok satan kitaptı.(7) Bu kitabın Amerika’da iç savaşın başlamasıyla değil belki ama savaşın en önemli sonuçlarından köleliğin kaldırılmasıyla (12 Haziran 1862) hiç de mübalağalı olmayan bir bağlantısı var. Bağlantıyı kitabın ortalarında buldum. Hegel’in referansı yararsız; kölenin özbilincindense efendi ve kölenin paylaştığı bilinçdışını tercih ederim.

Kitaptan açıklayayım:

İyi huylu efendi Augustine St. Clare, kuzini Miss Ophelia’ya dokuz on yaşlarında Topsy adında bir köle kız hediye eder. Kız, Augustine St. Clare’ın her gün önünden geçmek zorunda olduğu berbat bir lokantayı işleten ayyaş bir çiftin kölesidir. Kızın çığlıklarına, yediği dayaklara ve sövmelere dayanamaz ve onu satın alır. Topsy şarkı söyler, dans eder; ama yazar,  ‘gözleri kötücül bir maskaralıkla bakıyor… duruşunda  garip, şu kötü huylu cüce cinlere benzer bir şey var.’ diye baştan bizi uyarır. Yani bize der ki, hemen ona acımayın, hikâyesine hemen teslim olmayın. Gerçekten de kendi ağzından hikâyesinde sorulara dikbaşlılıkla samimiyet arası budalaca cevaplar verir Topsy.

“Kaç yaşındasın Topsy?”
“Bilmiyorum hanımım.”
“ Kaç yaşında olduğunu bilmiyor musun? Kimse söylemedi mi sana? Annen kimdi?”
“Hiç olmadı ki!”
“Hiç annen olmadı ha? Ne demek istiyorsun? Nerede doğdun?
“Ben hiç doğmadım.”
“Tanrı konusunda bir şey duydun mu Topsy? Seni kimin yarattığını biliyor musun?”
“Bildiğim kadarıyla hiç kimse. Sanırım ben öylece büyüdüm.”(8)

Miss Ophelia bir pedagog gibi küçük Topsy’nin eğitimini üzerine alır. Kendi yatak odasının temizliğini, düzenini Topsy’ye devretme niyetindedir. Ona yatak yapmayı vb öğretir; niyet gayet iyi. Ama  hanımefendi arkasını dönmüşken Topsy kaşla göz arasında bir çift eldivenle bir kurdeleyi kapıp kol ağzına saklar. Ama kurdele kol ağzından düşer. Topsy kurdeleyi çalmadığını, kol ağzına kurdelenin nasıl sıkıştığını bilmediğini söyler. Ağlar. Bu kez de eldivenler diğer kol ağzından düşer. Topsy eldivenleri çaldığını ama kurdeleyi çalmadığını ısrarla söyler. Miss Ophelia doğru söyle seni kırbaçlamayacağım deyince Topsy her ikisini de çaldığını itiraf eder. Bu kadarla kalmış olamaz, başka neleri çalmıştır Topsy? Miss Ophelia eğer doğru söylerse kırbaçlamayacağına bir kez daha söz verir. Kırbaç yememenin iyi bir şey olduğunu bilen Topsy Miss Eva’nın boynuna taktığı o kırmızı şeyi ve Rosa’nın küpelerini de aldığını söyler. Hemen koş ikisini de getir der Miss Ophelia. Topsy, getiremem onlar yandı der. Neden yaktın diye sorar Miss Ophelia. Topsy çünkü kötüyüm, ben kötüyüm, elimde değil der. Tam o anda Topsy’nin kırmızı şey dediği boynunda kırmızı mercan kolyesiyle Eva gelir. Eva’nın ardından içeri giren Rosa’nın da küpeleri kulaklarındadır. Peki Topsy onları almadığı halde neden yalan söylemiştir? Burada ahlâki bir çarpıtma yok yine de. Topsy itirafın iyi bir şey olduğunu düşünerek ister istemez kendi yalanını çarpıtmıştır. Hem yapmaması gereken bir şeyi yapmış hem de sanki suçunun diyetini ödemek için bonkör bir itirafta bulunmuştur.

Daha sonra Ophelia kendisine Topsy’yi hediye eden St. Clare’la konuşur:

“ Bu çocuğu kırbaçlamadan nasıl yola getiririm bilmiyorum.”
“Eh, içiniz rahatlayacaksa kırbaçlayın, istediğinizi yapma hakkını size veriyorum.”
“Çocuk dediğin kırbaçlanır, onsuz büyütenini de hiç duymadım.”(9)
“Ah, pekâlâ, nasıl iyi olacağını düşünüyorsanız, öyle yapın. Yalnız, bir önerim olacak. Bu çocuğun sopa, kürek ve maşayla –artık o ara hangisi el altındaysa- dövüldüğünü gördüm. Bu tip davranışlara alışık olduğu için etkili olması için kırbaç vuruşlarınızın epey zorlu olması gerekecek (…) Efendi gitgide acımasızlaşıyor, hizmetçi de duygusuzlaşıyor. Kırbaç ve kötüye kullanma afyon gibidir, duygular nasırlaştıkça dozu iki katına çıkarmalısınız. Ben bunu mal sahibi olur olmaz fark ettim ve işi asla buna başlamamakla çözdüm. Çünkü ne zaman duracağımı kestiremeyebilirdim ancak böylece kendi ahlakımı korumayı başarabildim. Ama ne oldu? Benim hizmetçilerim şımarık çocuklar gibi davranmaya başladılar, yine de bence bu her iki tarafın da giderek kötüleşmesinden iyidir.”

Ophelia elinden gelenin en iyisini yapacağını söyleyerek sohbeti sonlandırır.

Bir gün Miss Ophelia Topsy’yi en iyi kızıl Hint krepten şalını başına sarmış, aynanın önünde müthiş bir tavırla prova yaparken buldu. Miss Ophelia ömründe yapmadığı bir şey yapmış, anahtarı çekmecenin üstünde unutmuştu.

“Sabrının son noktasında, ‘Topsy!’ diye bağırdı. ‘Neden yapıyorsun bunları?’”
“Bilmiyorum hanımım, herhalde kötü olduğum için.”
“Seninle ne yapacağım bilmiyorum Topsy.”
“Beni kırbaçlamalısınız hanımım, benim eski hanımlarım hep kamçılayıp dururlardı. Kırbaçlanmadan çalışmaya alışık değilim ben.”
“Ama Topsy, ben seni kırbaçlamak istemiyorum. Aklın varsa, iyi şeyler yapmayı da düşünebilirsin, neden yapmıyorsun?”
“Tanrı’m, hanımım, ben kırbaca alışığım, sanırım bana iyi geliyor.” (10)

Miss Ophelia reçeteyi uygulamaya kalktığında (elbette başka bir zenciye kırbaçlatırken) Topsy bağırıp inledi, yalvarıp yakardı, müthiş bir yaygara kopardı. Ama sonradan çevresini saran yeniyetmelere yediği kırbacın sivrisineği bile incitmeyeceğini söyledi. Eski efendisi kırbaçlarken insanın etini nasıl kaldırdığını görecektiniz dedi, eski efendisinin işi bildiğini söyleyerek ona övgü bile düzdü! Tam burada yazar çok ilginç bir şey söyler:

“Topsy günahlarıyla iğrenç kötülüklerini çok ayrıcalıklı özelliklermiş gibi göstererek büyük bir sermayeye dönüştürdü.” Ve Topsy’nin ağzından devam eder:
“Siz zenciler, günahkâr olduğunuzu biliyor musunuz? Eh öylesiniz, herkes öyle! Beyazlar da günahkâr… ama bence en büyük günahkâr zenciler! Yine de Tanrı’m, hiçbiriniz elime su dökemezsiniz! Ben öyle kötüyüm ki, kimse benimle nasıl başa çıkacağını bilmiyor…” (11)

Uzun bir alıntı oldu.

Köleliğe karşı yazılan bu kitabın kötü bir köleyi hem de bu kötülüğü kölenin ağzından teyit ederek anlatan bu en zayıf bölümünün aslında köle efendi çelişkisini gün yüzüne çıkaran en güçlü bölümü olduğunu açıklamam gerek.

Neler var bu konuşmaların içinde?

1.  Bir kölenin efendisinin özel eşyalarını karıştırması düşünülemezken Topsy bunu yapıyor. Hem de cüretkârca yapıyor, efendisinin eşyasını üzerine giyiyor. Sadece bununla kalsa iyi; eylemin kabahati artıran açılımı cabası: köle kıyafet değişimiyle sembolik olarak kölelikten sıyrılmış halini bir oyun olarak yaşıyor. Kendisi için eğlenceli, efendisi için rencide edici. Efendinin şalının köle üzerinde aldığı şeklin bir indirgemeye yol açması ilginç burada. Efendiyi taklit eden köle! Kölenin amacı bu olmasa bile neden efendisine böyle görünüyor? Bu bize köle efendi statüsünün pek de dayanıklı olmayan bir aşamaya geldiğini gösteriyor. Efendi, taklitle kendi hicvedilişini görüyor, kendi üstünlüğünün ne kadar eğreti olduğunu. Topsy gibi artık yavaş yavaş uç veren marijinal tipler efendilerinin özel eşyalarını karıştırırken kendi gizli dünyalarını kuran kölelerin varlığına da işaret ediyor. Kölenin efendinin dünyasına bu sızışı düz anlamda sınıfsal bir yakınlaşmanın tezahürü. Karşılıklı yakınlaşma. Adabı muaşeretle kurallar üzerinden benzeşme imkânı… kölenin efendi gibi olmayı deneyimlediği bu geçiş döneminde vicdansız köle sahipleri karşısında nispeten mutedil bir yol izleyen Ophelia gibiler empati için olmasa da verecekleri cezayı yumuşatmak için soruyorlar:’Neden?’ Hem anlama çabası hem de diğerine söz hakkı tanıyan bir çift anlam saklı bu soruda.


2.       “Bilmiyorum hanımım, herhalde kötü olduğum için.”

Topsy suçu üstlenmiyor sadece kendi türü üzerinden tanımlıyor da: ‘Zenciler kötüdür.’ Suçun naif hali. Kötülüğü nedensizleştirerek kötülüğe kendi başına var olma kudreti bahşetmek.  Bu efendi Ophelia’nın pedagojik çabasını sıfırlıyor tabi. Takdir edelim ki, bunu yaparken Topsy’nin izlediği yol çok kurnazca.  Biraz önce kötülük yapan kendini  bundan söz eden olarak ötekileştirerek ikiye bölüyor. İki sözcükten yararlanıyor: ‘bilmiyorum’ ve ‘herhalde’. Yaratıcı muğlaklık diye bir şey var. Kötü-kendine karşı efendisiyle teklifsiz işbirliği yapan ikinci kişiliğini devreye sokuyor.   Kötülüğe boyun eğen iradeyle, kötülükten söz eden irade aynı benlik içinde ayrışmış gibi.

3.    Ceza hükmünü verenlerden biri cezalandırılan ile aynı kişi olmasına rağmen. Başka nasıl anlamalıyız bunu? Cezalandırılan kötü (bu durumda köle Topsy) karşısında ceza hükmünü veren Topsy belki de tarihte ilk kez kendi bedeninin efendisi gibi davranan bir köleyi temsil ediyor. Ama kırbaçlanarak acı çeken beden bu işbirliğini sonlandırıyor. İroni yerini tüm kölelik düzenini çarpıtan yaygaraya bırakıyor. Cezalandırılan kötünün bedensel acısı, cezalandıranın da kötü olabileceği bir durumla yüzleşme İmkânı demek. Topsy farkında olsun ya da olmasın, cezalandırılmasını isterken efendisini pis bir işin içine sokuyor. Bir bulaştırma söz konusu burada.

4.       Topsy kötülüğünü abartarak efendisinin kafasını karıştırıyor.

“Seni bu kadar kötü yapan nedir Topsy? Neden iyi olmaya çalışmıyorsun? Hiç kimseyi sevmiyor musun Topsy?”
“Sevgiye ilişkin hiçbir şey bilmiyorum, ben şekerle yemiş severim, o kadar.” (12)

Bir kölenin efendisiyle kendisi hakkında konuşması! Karşısında önyargılı ama meraka da evrilebilen bir potansiyel yavaş yavaş filizleniyor. Bu yeni bir şey.

Topsy ile sahibinin konuşması insanları köleliğe karşı ikna edecek öğeler içermez. Konuşmalar  biraz absürt tiyatro diyaloguna benziyor; absürt uyumun hayatın tutarsızlığını gözümüze sokan işleviyle. Hatta bu tutarsızlık okuyucuya dışarıdan izleyip kendini yeniden rasyonalize edemediği bir ruh hali olarak yansır. Öyle ya da böyle bulaşıcı olan tutarsızlıktan kaçınma çabası ancak samimiyet kriziyle mümkün. Samimiyetle tutarlılık birbirine karıştırılmasın (samimiyet tutarsızlığa daha yakındır). Köleliğin kalkmasını sadece kölenin değil, köle sahibinin de istediği bir aşamadayız artık. Toplum köle ve köle sahipleri olarak bölünmekten, köle sahipleri ve diğer köle sahipleri olarak bölünmeye geçmiştir.

Topsy ve Ophelia ilişkisi bize iyi zenciyle kötü beyaz efendinin zıddını gösteriyor; kötü zenciyle iyi efendinin karşılaşması. Efendiyi verdiği cezayla kötüleştiren bu durum pedagojiyi de işe yaramaz bir hale sokar. Bu, dünyanın değiştirilmesi gerektiğini de akla dayatır.

Gelelim Mindhunter dizisine…

Yetmişli yılların başlarında mahkûm olmuş seri katillerle cezaevlerinde görüşüp suçlu profili çıkarmaya çalışan detektif Holden Ford’un işi hayli zordur. Çok sınırlı bir çevre tarafından onaylanan ve biraz da özel yürütülen bir iş. Anlamaya çalışır; seri katilleri cinayete sürükleyen nedenler ne? Acaba neden sorusu doğru mu burada? Seri katille detektifin bir masanın iki yakasında sohbet ettiği an. Suç itirafından nedensellik itirafına geçiş. Suç itirafı karşıtlık yaratırken nedensellik itirafı her iki tarafı anlamlandıramadıkları bir korelasyonun içine itiyor. Holden Ford başlangıçta sorguladığı seri katillerden dişe dokunur bir şey elde edemiyor. Cinayet nedenini seri katil için de çözülmesi gereken sır haline getiren asıl muammanın peşinde. Çünkü seri katil tamlamasında adlandırma aslında nedenin yerine ikame edilmiş! Failin kavramsal etiketi, işlediği suçun nedenini de temsil ediyor. Kıskançlık, para, kan davası, aşağılanma, intikam vb hiçbirinin olmadığı cinayet nedeni ‘seri katil’ adıyla başka bir nedensellik formuna kavuşabilir mi? Hannah Arent’in Kötülüğün Sıradanlığı’nı aşan bir şey. Holden Ford meslekdaşı dedektif Bill Tench ile birkaç seri katili sorguladıktan sonra en az dört kadını öldürmekten hüküm giymiş Jerome Brudos’un sorgusuna gider. Jerome Brudos itiraflarına ve mahkûmiyetine rağmen işlediği cinayetleri inkâr eder. Detektiflerle oyun oynar. Pes eden Bill Tench üçüncü sorgulamaya katılmaz, Detektif Holden Ford sorgulamayı tek başına yapar. İnkâr devam eder. Ama  konuşmanın akışı içinde detektifin ağzından soru ilginç biçimde dökülür:

Sence katil saldırılarını planlamış mıdır?”

Bu soru katili üçüncü tekil şahıs olarak konumladığı için bir icat gibi işliyor. Seri katil Jeremo Brudos üçüncü tekil şahıs olarak dile geliyor. Bu suçunu itiraf etmekten ‘nasıl’ı itirafa geçen sıra dışı bir sorgulamadır. Ancak anlamanın hizmetinde dinleyebilirsek varabileceğimiz bir aşama. Detektiflik çağımıza uygun bu aşamanın mesleği olarak…

                                                         Jeremo Brudos (1939-2006)


Peki detektif Holden Ford ile efendi Ophelia ve seri katil Jerome Brudos ile köle Topsy arasındaki bağ ne? 

Üçüncü tekil şahsın dolayımı...

Her zaman yaptığım şeyi yapıyorum, bunu düşünmeyi erteliyorum...






(1)Hegel’in köleliğe bakışı hakkında internette doküman ararken Chris Arthur’un makalesine rastladım, çeviri yanlışlığına dikkat çeken oydu.
(2) Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, s.125, İdea yay. İst. 1986. (İtalikler bana ait değil.)
(3) Hegel age. S.132, İtalikler Hegel’e ait)
(4)Aristotales, Politika, Çev. Mete Tuncay, s.12, İst. 1975
(5)Danie Defoe, Robinson Crusoe, Çev. Akşit Göktürk, s.195, Yapı Kredi Yay. İst. 1997
(6)Adlandıranın hiyerarşik üstünlüğü iki kişi arasında belirlenmiş yazılı olamayan bir hukuku ortaya seriyor. Atatürk’e matematik öğretmeni tarafından verilen ‘Kemal’ isminin hiyerarşik yansımasını sonradan soyadı kanunu çıkınca Atatürk’ün yakın çevresine isim vermesinde görüyoruz. Bunların en ironiği Halide Edip ve kocası Dr Abdülhak Adnan’ın zaten tanınan kişiler oldukları için soyadı almak istememesi ama hem kanuna uyarak hem de tepki olarak ‘Adıvar’ soyadını almaları.
(7) Bu klasik kitaplar 19. yüzyıldaki kadar olmasa bile hâlâ çok satıyor ama okunmuyor. Kitapların sahip olduğu şöhret okunmamalarının da nedeni. Haklarında ansiklopedik bilgi alınmış, filmleri izlenmiş, özeti okunmuş vb.
(8) Hariet Beecher Stowe, Tom Amca’nın Kulübesi, Çev. Tülin Nutku, s. 315,316, Can yay. İst. 2017
(9) age s. 323
(10) age s. 327
(11) age s. 327
(12) age  s. 367