23 Aralık 2024 Pazartesi

Kamusal Alanda İşsizlik Halleri

 








 

Robert Darnton’un ‘Fransız Devrimi’nde Devrimci Olan Neydi?’ kitapçığında 1789 öncesi Paris’ini anlatan bir sahne beni sarstı. Paris’in orta yerine kurulan bir panayırda kasapların vahşice kestiği hayvanlar, her tarafa dağılan kan ve insanların yer yer pıhtılaşmış kana basmadan yürümelerinin imkânsızlığı. Okurken içim daraldı. Çocukluğumun geçtiği kasabanın mezbahasını hatırladım, köprü üstünde birden durup acı acı bağırarak  gitmemekte inat eden hayvanlar geldi gözümün önüne, acaba dereden gelen kan kokusunu mu alıyorlardı? Diğerinin acısını hissedip elinden bir şey gelmemenin çaresizliği=Kendini aşağılama.

Robert Darnton ilgili sahneyi dönemin bire bir tanığı olan yazar Louis Sebastien Mercier’den alıntılıyor. Mercier’in adı yabancı gelmedi. Google’a baktım kitabı Türkçe basılmış. Devrim öncesini anlatan çıplak gözlemler. Yanılmıyorsam antropolojinin ilk örneklerinden. Kitap Zeyrek’te bir sahafta görünüyor. Telefon açtım, kitabın adını söyledim: “Paris Tablosu.” On dakika sonra mesaj geldi: “Kitabınız hazır.” El cevap: “İki saate kadar oradayım.”

Güzergâhım belli: Söğütlüçeşme’de Marmaray’dan in Kadıköy İskelesi’ne yürü, Karaköy vapurundan in Galata Köprüsü’nden Eminönü’ne geç Unkapanı yönünde devam.

Günlerden Cuma, saat 14’e beş-on kala evden çıktım.

Boğa Heykeli’nin orada kalabalık iyice arttı. Yokuş çıkanların ve rıhtıma doğru inenlerin birbirine karıştığı insan seli. Veya çıkma ve inmenin başka bir tezahürü: Yüzler ve enseler. Ya dedim içimden bugün tatil değil, mesai saatleri içindeyiz, bu insanlara “işsiz” demek yanlış olmaz herhalde. Fiilen işsiz (kuryeler hariç). Hadi bakalım kamusal alanda işsiz davranışları… şöyle bir yöntemle hareket ediyorum, onları işsiz olarak etiketlemediğin diğer zamanlardaki gibi gör. Cep telefonumun not sayfasını açtım, ne de çabuk yazarım ya. Olsun, sadece benim anlayacağım biçimde cümleleri kodluyorum, evde temize geçerim. Neyse başladım.

Bir eli cebinde kaldırımın kenarında dikilen adam, karşıya mı geçmeye çalışıyor yoksa can güvenliği için aşırı ihtiyatlı mı belli değil.  Karşıya geçmek için bana katılan iki kişiyle birlikte davranmadı.  Karşıdan karşıya geçmek gibi ataklı eylemler insanı işsiz göstermiyor. Geriye dönüp adama yeniden baktım, yok canım adam hayatı ağırdan alıyor, tuzu kuru.

Karşıdan gelen uzun boylu adam cep telefonuyla konuşuyor, beni görüyor, etrafa da bakıyor. Ama konuşma ve kulak verme hali görsel dikkatini saklıyor. Cep telefonu aktive edici olduğu kadar çevreye dalgınlık da salgılıyor. Cep telefonuyla ilgili üç çeşit davranış sayabilirim: konuşanlar, ekranına bakanlar, elinde taşıyanlar. Bir de görüntülü konuşanlar; onlar fazladan gülümseme halindeler. İnsanların cep telefonlarıyla girdikleri bu aksiyon bedenlerini ikiye bölüyor: işitmeyle ahalinin dışında, görmeyle içinde. Her çeşitten görüyorum. Önüm sıra yürüyen bir kızın sıkı kalçaları, kot pantolonunun arka cebinde cep telefonu, üçlü kamerası üstte. Sanki poposuyla dünyayı kaydediyor. Yoksa beni de mi? Her görme bir aklından geçene yol açar, ama göz yine de bir sansür organıdır. Kızı geride bırakıyorum. Güzel bir kız meşgale yaratır, işsizliği önler.

Elinde poşetleriyle şişmanca, kısa boylu, pardesülü, başları kapalı dört kadın. İkisi önde ikisi arkada. Biri yürümekte zorlanıyor. Yürüyüşün temposunu belirleyen o. İşsiz gibi görünmekten koruyan en önemli şey: poşet taşımak. Peşlerinde tekerlekli valizlerini sürükleyenleri de gördüm, ne çoklar. Söğütlüçeşme hem Marmaray hem de hızlı tren istasyonu ne de olsa. Gidenler, gelenler; bir amacı olan insanlar. Bedeniyle anlam yaratanlar işsizlikten korunuyorlar.

Öğrencileri ayırt edebiliyorum. Doğru ya okulların dağılma zamanı. Sadece okul kıyafetlerinden değil. Öğrenci eve gidince sivilleşiyor ancak, çantasını eve bırakınca, üzerine başka bir şey giyince. O zamana kadar o öğrenci eğretiliği üzerlerine yapışık. Öğrenci olmak çocuk kalma yaşını büyütüyor. Çocuk, işsiz sayılmaz.

El ele tutuşmuş çiftler. Siz iki sevgili görüyorsunuz ben iki küstah görüyorum. Yanlış anlamayın sevgili olmalarında gözüm yok. Bilirsiniz İstanbul’da kaldırımlar dar, bu çiftler sıkış tıkış ancak üç kişinin geçebileceği kaldırımda kendilerinden başka kimse yokmuş gibi yayılıyorlar ya, yüzlerinde de aldırışsız bir hoşnutluk, itirazım ona. Çiftlerde 1+1=2 değil, onların darası da var. Sevgi yerine güç salgılıyorlar. Onlara yol vermiyorum, kaldırımı da terk etmiyorum, trafik levhası gibi üç saniye kadar kıpırtısız duruyorum. Elemanların akordeon gibi büzülmesini seyretmek güzel. Ha şöyle… Ama çift olmak işsiz görünmeye karşı en doğal panzehir. Kadınlar için çift olmanın başka bir artısı daha var. Kadınlar tek olduklarında sokakta yavaş yürümezler, öteye beriye pek bakmazlar; çift olduklarında ise birden flanöz kesiliyorlar. Pardon büyük konuşmayayım, yavaş yürüyen kadınlar da var. Kol kola iki yaşlı kadın. Ne kadar da kırılganlar. Gerçekten kırılgan, biriyle çarpışınca kemikleri acıyacakmış gibi. Yaşlılar zaten işten muaftır.

Sanki adres arıyormuş gibi göz hizasından yukarı bakan biri, binaların üst katlarında tabelalara. Kolay taklit edilen bir bakıştır bu.

Pusette çocuk gezdiren türbanlı kadınların gururu…

Hiç hesapta yokken Kadıköy Balık Pazarı’na saptım. İzdiham. Yürüyüşüm birden yavaşladı. Acelem yok. Herkes gibi potansiyel müşteriyim ben, var olmanın en meşru hali. Açıkta satılık ne varsa bakıyorum. Belki de AVM’lerin bir çekiciliği de burada, işsiz gibi değil müşteri gibi görünmemizi sağlıyor. “Buyruun!” diye bağıran tezgahtarın hayali müşterilerinden biriyim. Başıboş kalabalığın anlamlı bir gruba dönüşmesi.



Bir yere yetişmek için hızlı yürüyenler, slalom yapanlar. Onlar da işsiz gibi görünmüyor. Yol bir güzergah değil onlar için, bir fazlalılık.

Sırt çantası olanlar. Göçerler. Yükünü tutmuş gidiyorlar. Pahada ağır yükte hafif veya tersi pahada hafif yükte ağır bir şeyler taşıyorlar. Hele ellerinden birini askıda sabitlemişlerse.

Rıhtıma iniyorum, sırtını denize vermiş sakallı biri gitarıyla türkü söylüyor: “Nar-ı firgat ile hasretim yara.” Banklarda oturanlar. İşte işsizliğin örtbas edilemeyecek hali diyeceksiniz ama öyle değil. Kadıköy’ün bu mıntıkasında lebi derya bir bank bulmak bir faaliyet biçimi. Oturmak pasif olsa da yer kapma eylemini öncelediği için işsizliği akla getirmiyor.



Vapurun kalkmasına on dakika var. Vapur henüz iskeleye yanaşmamış. Bir kadın dikkatimi çekiyor, sağda pencereden denize bakan. Hüzünle bakıyor. Yüzünü görmüyorum ama bütün bedeni hüzün. Kollarını göğsünde kavuşturmuş. Bir adam geliyor, kadının tam arkasında duruyor. Kadına o kadar yakın ki? Acaba taciz mi edecek? Ne olduğunu görmek için kendimi çapraza alıyorum.  Adamın yüzünde hınzır bir gülümseme, direkt kadının saçlarına bakıyor, alabildiğine kısa mesafeli kilitlenmiş bir bakış bu. Kadın hiç farkında değil, yüzü tahmin ettiğim gibi hüzünle gölgeli. Ve güzel. Adam kadının omzuna dokunuyor. Kadın irkilerek dönüyor, anlık tepki zincirlemesi: şaşırma, sevinç, sarılma. Ama bir karşılaşma sarılması değil bu. Kafamda kurdum bile, biraz önce kavgayla ayrılan iki sevgilinin sarılması; ‘Beni asla bırakma!’ Kolları bunu söylüyor. Çiftken tek oluyorlar. Biraz önce bolca gördüğüm el ele tutuşmuş kaldırım işgalcisi çiftlerden değiller. Geriye çekilerek onlara yer açıyorum.

Galata Köprüsü’nde balık tutan adamlar, içlerinde hiç kadın yok. Yarımşar metre arayla bir uçtan bir uca dizilmişler. Yararlı bir iş yaptıklarının belirtisi, kovalarda canlı balıklar. Sadece istavrit. Haliç’in pis suyunda hayatta kalmayı başarmış tek darwinist balık türü.



Cuma namazı çoktan bitti ama Yeni Cami’nin imamı hutbeye devam ediyor, hz hoparlörün sesi dışarıda. Saate baktım 15:05, İstanbul namaz vakitlerine baktım ikindi 15:26’yı gösteriyor. Merdivenden çıkanlar var, peşlerine takıldım camiye girdim. Girişte ‘Ayakkabılarınızı burada çıkarın.’ yazıyor, çıkardım elime aldım. Sağda loş bölmenin arkasında kadınlar dua ediyor. Hoca peygamberlerin mucizelerini anlatıyor. Elli altmış kişi dinliyor, tam bir teslimiyetle. Yanlarda duvara yaslanmış dinleyenler de var, bir tanesiyle göz göze geldim. İnançsız olduğumu ben biliyorum ama sanki o da biliyor. Tam o anda ilginç bir şey oldu, burnuma Muhittin’in kokusu geldi. Allah Allah dedim içimden Muhittin ne iş? Elimde tuttuğum botlarımdan Muhittin’in keskin sidik kokusu. Muhittin botlarıma işemiş. Muhittin kedimiz olur. Camiden çıktım. Uzayalım abi. Camiye gidenler de işsiz sayılmaz.

Viyana Kahvesi’nde garson kızın eli arkada duruşu, müşteriyi sıkboğaz etmemenin ve emre amade olmanın abartılı hali. Masalar dolu. İşsiz değiller. 

Plakçılar Çarşısı’nın önünden Saraçhane’ye doğru yürürken irice bir koliyi iki yandan kollarıyla baskılayarak taşıyan adam, pantolonu kıçından düşmüş, iyi ki karısı ya da sevgilisi bu halini görmüyor.

Belediye Anıt Parkı’nda elleri rengi solgun montunun cebinde otuz yaşlarında bir adam, hafif kambur, yağmur yağmıyor ama sanki yağmurdan korunuyormuş gibi boynunu içine çekmiş. İşte dedim gerçek işsiz. İşi varmış gibi görünmeye çalışmıyor.

Aradan üç gün geçti. Mercier’in Paris Tablosu kitabını okudum. Kitapta Paris’in orta yerine kurulan açık mezbahanın anlatıldığı sahne yoktu. Meğer kitabın orijinali dört ciltmiş. Türkçeye çevrilen özet baskıya almamışlar.

 



7 Aralık 2024 Cumartesi

CANİKO


                                          Colette, 1873-1954



Colette’in ilgili romanından Annie Ernaux’nun Genç Adam anlatısını okurken haberdar oldum. Aynen şöyle yazmış Ernaux: “Colette’in yeniden okuduğum ‘Cicim’ romanının Lea’sı da değildim.

Ernaux ‘yeniden okuduğum’ diyor; Nobel almış yazar bir romanı ikinci kez okumuşsa atlamak olmaz, ben de okumalıydım. İnternet’e baktım Türkçe baskısı var. Bir de Nadir Kitap’a bakayım dedim. Oo bol miktarda Cicim var, hem de ayrı ayrı, İnci Kaplan Gül çevirisi ve Azra Erhat çevirisi. Kargo ücreti pahalıya geldiği için kitabı bizzat kendim gidip alacağım. İki üç sahafı kenara not ettim. Gidip alacağım derken dükkanı açık olanları kastediyorum. Yoksa sahafların çoğu kira yüzünden kapanmış, evden çalışıyorlar. Ben de Kadıköy, Beşiktaş, Üsküdar, Beyoğlu civarında mimlediğim sahaflara gidiyorum. Maksat spor olsun. Tasarruf da olsun tabi.

Colette’in bende sadece bir kitabı var: Claudine’in Evi. Okudum ama çok önceden, biri anlat nasıldı dese tek kelime edemem (hatırlamadığın kitabı okudum diye yaftalamak ayıp galiba).  Dur bakalım Colette’in başka neleri varmış diye Nadir Kitap’a yeniden baktım. Aaa Caniko diye bir kitabı. Sakın bu ‘Cicim’ romanının başka bir çevirisi olmasın? Yeniköy’de bir sahaf. Gitmeden önce kitabı hazır etmesi için sahafa telefon açtım. Çünkü kitap bazen başka depoda oluyor, getirmesi bir gün sürüyor. Ama telefon açmadan önce kısa bir tedirginlik yaşadım, bunu söylemesem olmaz. Telefona kız çıkarsa kitabın adının Caniko olduğunu söylemek hiç de kolay değildi. Bu yüzden kendimi Caniko demeye alıştırdım. Sanki birinin el yazısını güçlükle okuyormuşum gibi, iki üç kez tekrar ederek.  Tekrar dikkati dağıtır. Şansıma telefona erkek çıktı ama Caniko derken yine de  biraz utandım. İtiraf etmeliyim ki utancım bundan sonra okuyacaklarınız için bana yol gösterdi.  

Caniko’nun çevirmeni Vivet Kanetti romana bir de önsöz yazmış. Romanın orijinal adının ‘Cheri’ olduğunu ondan öğrendim. V. Kanetti  ilk Azra Erhat’ın Cicim diye çevirdiği romanın adını neden Caniko diye çevirdiğini anlatmış. Cicim’de iyelik eki var, bu orijinal ada uymuyor demiş. Bir ara aklından ‘Canısı’ demek de geçmiş ama Caniko’da karar kılmış. Her iki çevirinin de bendeki imaja ters düştüğünü önsözü okudukça fark ettim, Caniko veya Cicim’in  bende yaptığı çağrışım çıtır kız. Sanıyorum Türkçe konuşan çoğu insanda da öyledir. Diğerini yaşça  küçülten bir hitap. Yanılmışım, Caniko meğer erkekmiş. Kırklarında madam Lea arkadaşının 17 yaşındaki oğluna bu adı takmış. Olgun kadın ile genç erkek arasında yasak aşk. Tabi bir Fransız’ın romanın adına bakarak benimle aynı hataya düşmesi imkânsız. Fransızcada “sevgili”ye takılan bir ad olduğu kadar şefkati de ileten ‘Cheri’nin erkek ve dişi kullanımları farklı. Dişiler için sözcüğün sonuna ‘e’ harfi eklemek yetiyor: ‘Cherie.’ Okunuşu ‘şeri’, ‘ş’ sesi ‘ç’ye de yatkın. Ama sözcüklerin iki cinsiyette de söylenişleri aynı. Ortaokul-lise Fransızcamla bu kadarını biliyorum. Sanki sesin bu benzeşmesi sözcüğün cinsiyetçi karakterini muğlaklaştırıyor. Eğer dediğim doğruysa Colette’in bu adlandırma tercihi başka bir anlam kazanıyor. Yazının bundan sonrası serbest dalış.

Colette’in döneminde (19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı) ‘cheri’ acaba gay erkekler için de kullanılan ortak bir sözcük müydü? Sözcüğün yaygın ve olağan kullanımı kadınlara hitap olan ‘cherie’ ise bu bana doğal geliyor. Erkeklerin İngilizcede kadın sevgiliye ‘baby’ demesi gibi (karşıdakini yaşça küçültüp daha çok şefkat ileten bir pedofil tatmini de vardır bu söyleyişte). Kadınların sevgililerine baby demesi epey sonra. Roman yayınlandığı 1906’da sansasyon yaratıyor, yadırganıyor. Zamanına göre yaşlı sayılabilecek bir kadın ile yeniyetme bir erkeğin aşkı. Daha çok cinsel aşk. Ama kitaba müstehcenliği veren yazarın dobra anlatımı değil. Kadının erkek sevgilisinden epey büyük olması. Nihayetinde bir arkadaşının oğlu. Ama müstehcenliği bu haliyle anlamamız yine de sığ kalır. Müstehcen olan cinselliği de derinleştirecek biçimde her zaman daha karanlıktadır.

Romanlarda olgun kadın genç erkek aşkı Colette öncesinde de vardı. İlk aklıma gelenler: Anna Karannina (Tolstoy), İlk Aşk, Babalar ve Oğullar (Turgenyev), Bel Ami (Maupassant), Adolphe (Benjamin Costant), Duygusal Eğitim (Flaubert), Kırmızı ve Siyah (Stendhal)… Aslında yaşları birbirine yakın ama kadının evli, erkeğin bekar olması yüzünden kadının daha olgun (anne olması bu olgunluğu daha da artırır) bir imaj verdiği romanlar da vardır: Genç Werther’in Acıları (Goethe), Vadideki Zambak (Balzac) gibi.

Ama neden Colette’nin Caniko’su bu kadar sansasyon yarattı?

Herhalde bütün sır Colette’in bir kadın yazar olmasında ve romanını kadın kahramanı Lea’nın gözünden anlatmasında. Dönemin ruhu ortalama insan ömrüne göre kocakarı denebilecek yaşta bir kadının arzu duymasını üstelik bu arzuyu bir kadın yazarın anlatmasını hiç de hoş karşılamazdı.   Oysa bazı kadınlar için aşk biraz da bu dengesiz yaş aralığında ortaya çıkar. Erkek için yeni, kadın için gecikmiş bir aşk. Genç erkeğin olgun kadının arzusunun semptomu olması durumu. Genç erkeğin varlığı ifşa edicidir burada, olgun kadının arzusunu ifşa eder. İşte ‘Cheri’ bu arzuyu kamufle etmeye yarayan mutedil bir ad. Bir Fransız bu sözcüğü duyduğunda içini bir tatlılık ve şefkat duygusu kaplar. Bu kadınsı ad, sevgiyi ve hassasiyeti yansıtır. Sıcak ve güven vericidir. Melodik bir tınısı vardır. Türkçe kendi kendinize tekrarlayın göreceksiniz: ‘Şeri…’ sanki pastanede özel bir tatlı sipariş ediyorsunuz. Colette’in elinden gelen bu, romanın adıyla bir oto sansür yapıyor. Yine de ileri bir adım, düşünün Colette’ten bir iki asır öncesi kadınlar için yazar olmak bile tabuydu, yazar olanların bir kısmı da oto sansürü bizzat kendi adlarında gerçekleştiriyorlardı (erkek müstear ad alarak).

Romanda başka bir oto sansür daha var. Âşık Lea’nın kibar fahişe olması.  Genç erkek olgun kadın aşkını meşrulaştıran diğer etken. Fransa’da kibar fahişe (Balzac’ın aynı adlı romanındaki “Les courtisanes”) birtakım görgü oyunlarıyla (resim yapmak, bir müzik aleti çalmak gibi) zengin erkekleri ayartıp lüks içinde yaşayan kadınlardır. En başta güzeldirler. Birlikte oldukları erkeklere statü kazandırırlar. Geçmişleri ta saraya kadar gider. Ama öyle asaletleri falan olduğu için değil.  Fransız devriminden önce kralın sarayında bir şekilde yer edinen dalkavukluğu da gösterir biçimde bir tür nezaket gösterisi yapan ‘courtisan’dır onlar. Evet ‘courtisan’ saray mensubu anlamına gelir. 1850’den sonra sanki geçmişini adında taşıyarak küçük bir harf eklemesiyle değişirler, la courtisane olurlar. Yani kibar fahişe. Kibar fahişeler güzelliklerini çarçur ederek servete kavuşurlar. İleri yaşlarda kendi malikanelerine çekilirler. Neyse sosyolojiyle konuyu dağıtmayayım… buradan konuyla bağlantılı çıkaracağımız kestirme sonuç, geçmişlerinde kibar fahişe olan kadınların kötü sicilinin ileri yaşlarda "aşk"a uygun bağımsızlıklarının temelini atması. Romanın adı hakkında birkaç şey daha söyleyeceğim.

 

Cüret ile savunmayı aynı anda üstlenen bir sözcük ‘cheri’. İma etme ile cayma (başka bir şey ima etme). Ama doğrudan gösterme değil, hep ima etme. Biz ‘ima’yı bizi asıl anlama götüren protez anlam olarak görme eğilimindeyiz. Hayır, böyle değil. İma kendi özgün anlamını da yaratır. Nasıl? Kadınlar için eski aşığın müstear adı (kadının taktığı ad) bir intikam da içerebilir. Ad bizi sözü edilen kişiye değil kadının intikamına hizmet eden çarpıtmaya götürebilir. Cheri olgun kadının genç adama duyduğu aşkı hafifleten bir şey. Yine de adın bu “karma” imgesine aldanmamak gerekir. Colette, erkek yazarların anlattığı genç adam olgun kadın aşklarından daha cesur bir iş yapıyor. Bir kadın yazar olarak kadının arzusunu itiraf ediyor. İtiraf asidir burada. Erkek yazarların genç adam aşklarında ise itiraf hoşgörü dilenir.

Cheri yani Caniko modernizmin dönemeçlerinden biri. Romanın sonlarında Lea sevdiği genç adama şöyle bir laf eder: “Beni bağışla Caniko: İkimiz de bir saat sonra ölecekmişiz gibi seni sevdim. Senden yirmi dört yıl önce doğduğum için, mahkûmdum, seni de beraberimde sürüklüyordum.” Bu veda sözüdür aynı zamanda.

 

Annie Ernaux ise daha hayatın içinde, daha sivil bir aşkı anlatıyor; dünya değişiyor, yine de bitmemiş bir süreç bu. Kendisinden otuz yaş genç bir üniversiteli sevgiliyle geride kalmış aşkını anlatıyor. Ancak yazınca bitmişliği hak eden aşk. Colette’in zamanında bu aykırı aşıklar gizlice bir eve kapanırlarken, Annie Ernaux’nun zamanında artık kamusal alandalar. Hoş, yine rahat sayılmazlar. Şöyle yazmış Ernaux: “… bize benzeyen çiftler hemen gözümüze çarpıyordu. Onlarla sırdaş bakışlarla göz göze geliyorduk. Bize benzeyen insanların varlığına ihtiyacımız vardı.” Ama diğer insanların nezdinde risk her zaman yanı başlarında: “Aslında gördükleri biz değildik, adlı adınca olmasa da, gördükleri ensestti.”

Bu yazıyı yazarken bir taraftan da Andrew Roberts’in muhteşem kitabı Napolyon biyografisinin son sayfalarını okuyordum. Birden aklıma Napolyon’un kendisinden altı yaş büyük Josephine’le evliliği geldi. İlgili sayfayı buldum. Nikahları kıyılırken Napolyon kendi doğum tarihini iki yıl geriye çekiyor, Josephine’nin yaşını da dört yıl küçültüyor. 

 

 




24 Ekim 2024 Perşembe

Tarih ve Kahraman


 

Bir video izledim, bir noktadan sonra videodan koptum metafor haline geldi.

 

Kurt sürüsüyle bir ayının karşılaşması… ormanla çevrili bir düzlükte 8-10 tane kurt siyah bir ayının peşinde. Ayı yürürken kurtlar arkasından saldırıyor, diş geçiremiyorlar alabildiğine yaklaşıyorlar sadece. Ayı geri dönüp kurtları püskürtüyor. Zararsız bir oyun gibi. Kurtlardan birkaçı ayının önüne geçip dikkatini dağıtıyor, ayıyı çembere alıyorlar. Çember daralınca ayı daha sert dönüşler yapıyor, ama kurtlar da usta, sanki bu organizasyonu defalarca test etmişler, ayının öfkeli saldırışı kurtların küçük manevraları karşısında eriyor.

 

Nedense kurtlardan en ufak bir diş geçirme girişimi yok. Gerçekten tek taraflı bir oyun mu bu? Hayır. Videoya biraz daha dikkatli bakınca ayı gibi siyah renkte olan bir kurdun diğerlerine göre daha çok risk aldığını fark ettim. Ayıya önden, yandan, arkadan iyice yaklaşıyor, tam göremiyorum, belki de ısırıyor. Ayı can havliyle dönünce kaçıyor. Sonra tekrar.

 

En sonunda ayı onu ensesinden yakalıyor, havaya kaldırıp yere çarpıyor.

 

Videonun bu kısmını yeniden izledim. Siyah kurt ayıyı arkadan ısırdığı sırada ayının dikkati öndeki iki kurttaydı, sanki ısırıldığının farkında bile değildi, ayının hilesi diye de bakabiliriz buna, bilemiyorum belki de ısırığa izin verdi ne de olsa ayının kürkü kalın. Ve olan oldu birden dönüp kurdu ensesinden kaptı. Bekledim ki diğer kurtlar yardıma koşsun.

 

Aksine diğer kurtlar iyice geri çekildi, ayının arkadaşlarını boğmasını izlediler. Ayı kurdu öldürüp uzaklaştı...

 

Kurtlar bu kez ölen arkadaşlarının başında çember oluyorlar. İlk ısırığı koparan benim gözümde alfa kurt.

 

Şöyle düşündüm alfa kurt avın ayı olmadığını, asıl avın ayının öldürdüğü siyah kurt olduğunu baştan beri biliyordu. Kurtlar arkadaşlarının etini yiyerek afiyetle karınlarını doyurdular, sonra bir tepeye çıkıp öfkeyle ayının peşi sıra uludular. Onları sürü olarak bir arada tutan şey sadece düşman değildi, içlerindeki kurbandı da. Ama kurban kahraman ilan edildiği için yeni kurbanlara ilham vermeye devam ediyor: Tarih!

 

 


16 Ekim 2024 Çarşamba

Cep Aynası


 

Şu horozlu ayna, cep aynası. Ahmet Erhan Çerçi şiirinde “İncik boncuk satarım köylülere işim bu” diyor ama köylü yeniyetmelerin şaşmaz favorisi cep aynasıydı.

 

Acaba arka cep, pantolonun tarihçesinde cep aynasının zulası olarak sonraki aşama mı?..

 

Lacan’ın Ayna Evresi makalesi çocuklarda ‘ben’i fark ettiren ve ‘ben’i kuran bir öğe olarak bir başlangıç sunuyor…

 

Lacan’ın atladığı bir şey var: aynanın tarihi.

 

Ayna evlerde ne zaman demirbaş haline geldi ve ne zaman yaygınlaştı? İnsanların aynayla ilişkisi nasıl gelişti? Boy aynası evlere ne zaman girdi? (İlgilenenler için Sabine Melchior-Bonnet, Aynanın Tarihi)

 

Aynayla baş başa kalmak=Yalnızlığın icadı… 

 

Bir de aklında olsun, ‘Aynanın tarihi’ ifadesi oksimoron. Çünkü ayna hep şimdiki zamanı gösterir.

 

2016 yılında yapılan kapsamlı bir araştırmaya göre insanlar ortalama haftada dört saatini ayna karşısında geçiriyor (mesela Türkiye’de 4,6 saat kadınlar, 3,2 saat erkekler; ortalama sürede rekor 5,5 saatle İtalyanlarda, ayna karşısında en az vakit geçirenler Çinliler).

 

Açıklaması kişisel bakım... dolayısıyla ayna ile ilişkimiz de ters algılanıyor. Şöyle: Ayna bize kusurlarımızı göstermiyor, bizzat kusur denilen marazı var ediyor… ayna acısı.

 

12 Eylül 2024 Perşembe

Kırmızı Çantalı Kadın

 



Avrupa Birliği ülkeleri yasa gereği ithalat yapacağı veya yatırımda bulunacağı ülkelerin hukuku, çalışma koşulları vb için birtakım kurallar öne sürerler. Almanya Kalkınma Bakanı Svenja Schulze de yerinde inceleme yapmak üzere Pakistan’a gidiyor. İslamabad’da Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le randevusunda aşağıdaki ilginç olay yaşanmasa dikkat çekmeyecek bir ziyaret.

 

Olay şu: Pakistan başbakanlık görevlileri Svenja Schulze'den Şahbaz Şerif’in odasına girmeden önce çantasını bırakmasını istiyorlar. Svenja Schulze bir Batılı kadının göstereceği ‘Çantam olmadan asla’ tepkisiyle geri dönüp otomobiline doğru yürüyor. Pakistanlı görevliler telaşlanıyorlar, yanlış anladınız gibi alttan almalarla (alttan almanın doğrusu yanlış anladınız değil, yanlış bizde diyebilmektir; bu fark nezaketle incelik arasındaki farka da örnek olabilir) Schulze’nin çantayla geçmesine “izin” veriyorlar. Schulze de mahcubiyet takınan erkekler karşısında gönlü alınmış bir kadının diplomatik tavrıyla çantası elinde tekrar Başbakan Şahbaz Şerif’in odasına yöneliyor. Bu arada Schulze’nin çantası kırmızı, ayakkabısı siyah. Bir parantez daha açayım: (bizdeki uyum çabası hep aşırı uyumdur, yeni örüntü daha çok nesne/meta talep eder. Hadi bakalım yeni bir konu: Uyumun Tarihi…)

 

Şimdi, sonu tatlıya bağlanan bu çanta krizinde ne var?

 

Batı’da kadın çantası kadın mahremiyetinin metaforudur. Mahremiyetin özel hayata evrilmesi ve beden mekanının bir tür genişlemesiyle ilgili süreç. Doğulu kafanın bunu anlaması zor. Doğulu kafa kadın mahremiyetini kadın bedeninin dokunulmazlığı üzerinde bir tesettür olarak görür, kadının özel hayatını ise müdahale edeceği şeffaf bir alan. Mahremiyet ile özel hayat arasındaki bu fark başka bir yerde ele alınabilir. Ama bu farkın kendisi de bir metafor gibi:

 

Schulze Pakistan’da tekstil imalathanelerini geziyor, orada işçilerin çalışma koşulları hakkında bizzat işçilerle görüşerek bilgi alıyor. Yani Batılı bir devlet yetkilisi Pakistanlıların “özel” hayatına giriyor. Buna nazire Pakistanlılar da Schulze’nin çantasını alıkoyarak Batılı bir kadının özel hayatına girmek istiyor. Ama bu da çift anlamlı bir metafor (artık metafor benim için çift anlam üreten mekanizmanın adı): Yolsuzluk algı endeksinde en düşük puanlı ülkeler arasında yer alan Pakistan’da, Pakistan başbakanının yanına çantayla girmek, çantayı rüşvetin metaforu haline getiriyor. Dolayısıyla çantayı alıkoymak dürüst görünmenin metaforu oluveriyor.


17 Ağustos 2024 Cumartesi

SAAT REKLAMI


 


 


Bilirsiniz, saat reklamlarında ibreler 10’u 10 geçeyi gösterir. Yıllar önce neden diye sormuştum kendi kendime. Saat şirketleri kendi aralarında bir protokol mu imzalamışlardı? Yoksa bu saat ayarı reklam şirketlerinin standardı mıydı? Öyle bile olsa mantığı neydi?

Kimseye sormadım. Basit bir cevabı vardı da benim niye aklıma gelmedi durumuna düşmek istemezdim elbette ama soruyu içimde saklamamın nedeni bu değildi. Reklam şirketleri birbirlerinden devraldıkları bu görüntüyü farkında olmadan tekrarlıyor olamazlar mıydı? Diyelim en pahalı saat markası 10’u 10 geçeyi gösteren bir saat reklamı yaptı ve diğer alt marka saatler de reklamlarında onu taklit ettiler (taklit orijinali yüceltmez sadece, orijinali indirger de, saat markası ne olursa olsun bütün saatler aynı zamanı gösterir babından). Aklıma bu ihtimal geldi ama böyle düşünmekten çabuk vazgeçtim. Böyle olsa ilgili saat markası aradan sıyrılmak için ibreleri spesifik bir ayara getirir yeni görüntünün patentini alırdı. Taklit diğerlerini madara ederdi artık. En iyisi şöyle düşünmekti: bütün saatlerde marka adı 12’nin altına ortalanarak yazılmıştı, 10’u 10 geçe açısı markayı çerçeveliyordu, bir tür bakış yönlendirmesi...saat bize zamanı değil markayı göstersin diye. Sağ elin baş parmağıyla işaret parmağını açınca aynısı. Güzel. Bir süre bu cevap beni oyaladı, artık retorik soruma hazırdım: Saat reklamlarında saatler neden 10’u 10 geçeyi gösteriyor biliyor musunuz?

Ama bu sorunun Türkiye’de muhatabı yoktu. Ortadoğu’da saat imalatçısı, uluslar arası marka olmuş saat üreticisi yok çünkü. Saatleri Ayarlama Enstitüsü diye bir kitap var ama yazarı da (A. H. Tanpınar) kitabında neden biz saati icat eden tarafta değil de ayarlayan taraftayız diye hiç sormamış. Saat reklamı yapan yerli reklam şirketleri ise Batı’nın taklitçileri. Ben de Batı’yla empati kurmaya çalıştım. Bir başka versiyonla markayı saatin ortasına yazıp ibreyi 9’u 16 geçeye ayarlarsak markanın altını düz bir hatla çizmiş gibi olabilirdik. Markanın ideal sunumu olan 10’u 10 geçe argümanım bu ihtimalle çöpe gitti.

 

Bu sabah salonda duvar saatinde 10’u 10 geçeyi görünce başka bir şey düşündüm. İtiraf edeyim, önce saatin durduğunu sandım, ama baktım saniye ibresi çalışıyor. Yine de saatin reklam görüntüsünü çağrıştırması ilginçti. Acaba 10’u 10 geçe arabalarda emniyetli bir sürüş için sürücülere önerilen direksiyonu tutma açısına gönderme olabilir miydi? Aşırı yorumun da böylesi dedim kendi kendime ve güldüm… En iyisi bunu İnternet’e sormaktı, aklıma bir şey geldi ama bunu sona sakladım, dur bakalım. Google Çeviri sağ olsun, karşıma iki temel bilgi geldi. Maddeler halinde sıralıyorum:

 

1.           1. 1920 ile 1930’larda saat reklamlarında saat 8’i 20 geçeyi gösteriyormuş. Reklamlarda saatin 10’u 10 geçeyi göstermesi 1950’lerden sonra. Google bu değişikliğin nedenini açıklamıyor. Ancak sonuçtan nedene giden bir yol gösteriyor.

 

      2. 1985, 1986 ve 2006 yıllarında ibrelerin konumuna göre saat seçimlerinin değişkenliği üzerine üç deney yapılmış. Saatler üç ayrı pozisyona ayarlanmış; 10’u 10 geçe, 8’i 20 geçe ve 11’i 30 geçe. Deneyi yapanlar her saati gizlice bir emojiyle kodlamışlar, 10’u 10 geçe gülen yüz, 8’i 20 geçe üzüntülü yüz, 11’i 30 geçe ise nötr. Gerçekten de saatin daire yüzeyini insan yüzü kabul edersek bu ifadeler ibrelerin konumuna göre yukarıdaki emojilere uygun. Deneklere çalışmanın amacından söz edilmemiş, denekler de seçimlerini sonradan bu emoji kodlarıyla açıklamamışlar zaten. Beklendiği gibi en çok 10’u 10 geçe olan saatler tercih edilmiş. Kadın denekler daha da çok. Deneyi yapanlar buradan kadınların duygusal zekalarının ve empati yeteneklerinin daha baskın olduğu sonucunu çıkarmışlar.



Sanki deney bir kararın ardındaki nedeni olumlayarak açıklıyor. Nedeni belirsiz olguya neden uyduruyor da diyebiliriz.

 

Oysa bir reklam şirketinin çalışanları 10’u 10 geçeyi kendi aralarında tartışarak, muhakeme ederek karara bağlamışlardır. Onları bu karara vardıran ne bilmiyoruz. Muhtemelen ünlü bir markanın reklamcıları ve diyelim içlerinden biri bu emoji fikrini ortaya attı ve kabul gördü... Şimdi zamanın reklamcılarının reklam için yılda 50 milyon dolar harcayan Rolex,’i 10’u 10 geçede ikna etmelerinin hiç de zorlanmadıklarını hayal edebiliriz. Mad Men dizi filmini izlemiş biri olarak şöyle düşünüyorum reklam şirketinin ilgili departmanı saat şirketinin ilgili departmanına bir sunum hazırlıyor. Sunumda kasten 10’u 10 geçeden hiç söz etmiyorlar. Saat şirketi yetkilisi neden 10’u 10 geçe diye soruyor. Reklam şirketi yetkilisi de parlak emoji fikrini açıklıyor… (Önce şaşkınlık ve sonra şaşırtmanın bir iletişim biçimi olarak bilgiyi hızla yayması.)

Ama ikna etmek nedeni doğrulayan bir şey değildir, nedenselleştirme iknanın retoriğidir; çünkü nedenle nedenin ne olduğunu söylemek birbirinden özerk iki ayrı yapı. Nihayetinde reklamcının hedefi şirketi kendine bağlamak, şirketse reklamın ürün için yarattığı talebe bakar. Müşteri potansiyelini temsil eden denek kadın neden 10’u 10 geçeyi gösteren saati seçtiğini bilmez. Esasen deneklerin hiçbiri saatin kaçı gösterdiğine de dikkat etmez.

 

Ben reklamcı olsam 10’u 10 geçe için başka bir ikna gerekçesi ileri sürerdim. 1950’ler hizmet sektörünün geliştiği yıllar. Rolex gibi statü saatlerinin 10'u 10 geçe fiyakası bir büro yöneticisinin keyif zamanına denk düşüyor, sabah mahmurluğunu üzerinden atmış, günün ilk telaşlı işlerini geride bırakmış koltuğuna yayılmış kahvesini yudumlayan biri. 10’u 10 geçe huzurlu zaman, ama gülen yüz emojisinden daha radikal bir benzerlik imkanı da var: Bakış emojisi. Evet, gülme yer çekimine karşı koyar, yüze enerji vermesinin ve çekiciliğinin nedeni budur, dudak kıvrımları elmacık kemiğine doğru yukarı iter falan. Bakış ise 10’u 10 geçede tam da gözlerin olması gereken yerden bakar. Bakmak birinin gözüne bakmaktır. Saate bakmak ve saatin de size bakması. 10’u 10 geçiyor, saatle göz göze gelmek gibi... rahat ol!

 

Tüm bu muhakemeler aklın nedene müdahalesi. Ama bir kere meydana geldi mi kendisinin neden olması… Saat 10’u 10 geçmiyor, saat 10:10’da durmuş. Neden? Çünkü öyle. Paradigmayı rasyonel hale getirdin mi paradigmadan kurtulmuş olmuyorsun.

 

 

Yukarıdaki yazıyı bitirdikten sonra daha önce okuduğum Simon Garfield’in Saatler kitabı aklıma geldi. Neyse, kitaplığımda buldum kitabı. Kitabın kapağındaki resimde de saat 10’u 10 geçiyordu iyi mi? Altını çizdiğim yerlere baktım. Meğer aklıma gelen 10’u 10 geçenin sürücünün direksiyonu emniyetli tutuş tekniğine gönderme yapması hiç de gülünç değilmiş. Garfield “Kola takılan saat özellikle araç sürerken kullanışlıydı.” (age s. 146) diyor. Tabi yazar bu kullanışlı sözünü açmamış, ama tahmin edebiliyorum. Çünkü araba insan yaşamına daha önce olmadığı kadar dakik olmayı getiriyor (hatırlatırım, yerel saatleri merkezi ayara çevirmek trenin ulaşıma girmesiyle başladı).  Öte yandan arabanın ve saatin birbirinin statüsünü beslemesi ilginç. Direksiyon tutan el saati de gösteriyor (zaman olarak saati değil, bileğe takılı nesne olan saati). Sanıyorum Batı’da günlük konuşmada saatin dilini yön diline çevirmek son derece yaygın. Ehliyet kurslarında direksiyonu 10’u 10 geçe gibi kavra denir mesela...



Ben yine de ‘Kurbağa kısır kalmaz’ sözüne uymayan bir şey yaptığımı düşünüyorum. Hadi kurbağa sözcüğü boşa gitmesin, içinde kurbağa geçen bir atasözüyle karşılık vereyim yine: 'ata nal çakıldığını görmüş kurbağa ayağını uzatmış.' Reklamlarda insanların içindeki ideolojiyi görebilirsin. Sadece reklamı sunanda değil, reklamın alımlayıcılarında da. Batı’da okullarda Medya Okuryazarlığı diye bir ders vardır, çocukları atla ilişkilerinde kurbağa durumuna düşmemeleri için uyarıcı gözlemlerle donatmayı amaçlar. Bir tür günlük yaşam eleştirisi. Bu ders bize de geldi ama uygulanmadı. Bu yazıyı biraz da öğretmen tarafımla yazdım.

 

Bir şey eksik kaldı. 1920 ve 1930’larda saat reklamlarında neden saat 8’i 20 geçeyi gösteriyordu? Bu sorunun da muhtemelen yarı spekülatif bir cevabı var. Şahsen ben bilmiyorum. Ama bir kere saat ayarına karar verildi mi diğer saat firmaları da aynı ayarı kullanıyor. Böyle bir zorunluluk olmadığı halde asıl soru neden hep birlikte aynı ayarı kullandıkları. Bence cevap şu: bunun bir saat reklamı olduğu ancak saatler aynı zamanı gösterince mümkün olurdu. Böylelikle insanlar zamana değil nesne olan saate bakarlar. Yani dikkat manipülasyonu. Evet, neden 8’i 20 geçe seçilmiş olabilir? Kendi yorumumu aktarayım, nasılsa atış serbest. O yıllarda erkekler şapka takıyorlardı, şapkanın çıkıntısı bakma açısını aşağıya çeviriyordu, göz göze gelmeyi öteleyen, herkesin birbirini yabanileşmeden yabancılıyabildiği kendi halinde bir bakış. Saatte de akrep ve yelkovanın durduğu yer bu aşağı bakma eğimini temsil ediyordu. Ya da mesainin başlayış veya mesai bittikten sonra eve dönüş saatlerini. Ayrıca İbrenin konumları simetri yaratıyor. Simetri narsisisttir.







7 Temmuz 2024 Pazar

Tekrara Dayanan Türklük


 

Bir Türk bir Türk’e gel beraber Türkleşelim demiş.

Diğeri biz zaten Türk değil miyiz demiş.

Öyle ama demiş ilk konuşan, gıyabımızda Türk’üz Türk olduğumuzu vicahiye çevirelim.

Anlamadım nasıl demiş diğeri.

Ben sana Türk’sün diyeceğim sen de bana Türk’sün diyeceksin demiş ilk konuşan.

Birlikte birbirlerine Türk diyerek Türk olduklarını teyit etmişler.

Her gün Türk’üm Türk’sün diye defalarca tekrarlamışlar. Ama en sonunda sıkılmışlar. Bir şey eksik demiş ilk konuşan.

Nedir demiş diğeri.

Gurur! Türk olmakla gurur duymuyoruz.

Duyalım demiş diğeri.

Öyle boş boş gurur duyulmaz demiş ilk konuşan. Bir şeyler lâzım… kimsede olmayıp bizde olan şeyler.

Tamam demiş diğeri, buldum: Bütün dünya dilleri Türkçeden doğmuştur.

Bravo! demiş ilk konuşan tüylerim ürperdi. Sıra bende: Dünyanın en eski tarihi Türklerindir.

Çok iyi demiş diğeri, birden dünyanın sahibi gibi hissettim kendimi. Dur demiş şimdi sıra bende: Biz Türkler yedi düvele kafa tutmuş bir milletiz.

Yedi düvel de ne ki demiş ilk konuşan Çinliler Çin Seddi’ni bizden korkularına yaptı.

Bir Türk dünyaya bedeldir demiş diğeri.

 

Böyle böyle salladıkça gurur duymuşlar, gurur duydukça da sallamışlar. Öyle ki hızlarını alamayıp sittin senedir Arap olan Muhammed’i bile Türk yapmışlar.

 

Oh be demiş ilk konuşan, Türk olmaktan gurur duyuyorum.

Oh be diye tekrar etmiş diğeri, Türk olmaktan gurur duyuyorum.

Almancada buna uygun bir sözcük var: "Borniertheit", kendinden küstah derecede hoşnut budalanın gururu.

Çetin Altan bu kadarını tahmin eder miydi bilmem, Türk’e Türk propagandası yapmaktan hiç yorulmamışlar. Derken her siyasi partinin parmak figürlerinden sembol edindiği bir dönemde kurt işaretini bulmuşlar. Münhasır Türk olmuşlar.

Ama milli maçlarda dünyaya hasım  Türk olmuşlar.

Paradoks şu ki en çok da sevinçlerinde ortaya çıkıyor bu hasımlık. Gol sevinçlerinde.

Nasıl bir sevinç bu?

Sataşkan, agresif bir sevinç… Sevinç değil yani, başka, marazi bir şey...

 



 


 

 

 

 

 

18 Nisan 2024 Perşembe

MEKÂNIN SIRRI

 



İskele boyunca saf düzende beş altı kişi, bazen arkalarda bir o kadar daha, on beş on altı yaşlarında yeniyetmeler.  Kol kola, omuz omuza. Ama sıkı fıkı olmalarının göstergesi sadece bu değil, elleri hoyrat, sataşkan; biri diğerinin ensesine pat diye şaplak atabilir, aralarında illaki takıldıkları biri vardır. Eşek şakasına alışkınlar. Kötüye yormak aklımdan hiç geçmedi, şakalarıyla bedenlerini yerelleştiriyorlar. Kiminin elinde kitap, kiminin elinde gazete, dergi; eğer mevsim gereği ceket veya parka giymişlerse, tüm bu matbuat yan ceplerinde ve başlığı okunacak biçimde dışarı taşkın. Ciddi konular konuşuyorlar. Konuşurken elleri karate yapar gibi aşağı yukarı sertçe inip kalkıyor. Ciddiyet çok sürmüyor, iskelenin orta yerinde birden bir kahkaha patlıyor, katıla katıla gülenlerin sesi dalga sesine karışıyor, iki büklüm korkuluklara tutunanlar, gülerken öksürenler.  O yaşta sigara içenler var, hem de az değil, yarıdan çoğu sigara tiryakisi. İskele gezintisi o yaşlarda sigara partisi gibidir. İskeleye girdikleri anda başlarının üstünde hale hale yükselen dumanlarla yürürler. Mecazi anlam düz anlamı ele geçirir, başı dumanlı gençliktir onlar. Şimdi puslu biçimde gözümün önündeler, onların gerisinde yürüyorum. Onlarla karşı karşıya da yürümüş olabilirim ama artık yüzlerini hatırlamadığım için hayal gücüme yakışan bu. Yıl 1979 ve 12 Eylül 1980 arası, yirmi yaşlarındayım.  Onlarda kendi yeniyetmeliğimi görüyorum…  o zamanlar muhtemelen böbürlenerek.

İskelenin büyüttüğü çocuklarız.

İskelede ilk yüzme deneyimi kasabalıların bireysel tarihinde bir devrim gibidir. Fizyolojik erginlenmeyle ilgisi olmasa da kendi çapında bir kasaba potlacı. Yüzme bilmeye ani geçiş. Kıyıda çat pat yüzüyorsunuz ama dibini görmediğiniz derin bir yere ilk kez atlıyorsunuz. Birden. Yetişkinlerin zorla suya savurduğu çocukları da gördüm. Denize düşen çocuğun yüzme bilip bilmediğine karar veremediği o şaşkın an... Sonra merdivenlerin aşağısındaki düzlüğe kimsenin yardımı olmadan çıkıyorsunuz. Sırasıyla alçak basamaktan yükseğe doğru, nihayet iskelenin üstünden atlamalar. Önce çivileme sonra balıklama. Balıklamanın adabı belli, dizleri asla bükme ve ayakları bitişik tut. Hepsi birer aşama.

 

Yüzme bilmenin kazandırdığı özgüven devrimci olmanın özgüveniyle kaynaşır. İskele bu karma yürümenin özgürlük parkurudur. Kendine özgü bir tarzla: yere sağlam basan, kollar bir kavgaya atılacakmış gibi gergin, omuzları geniş gösteren, bir tarafa hafifçe yanlayan, iskelede ufka bakmanın ehlileştirdiği kısık küçümseyici bakışın eşlik ettiği yürüyüş.

Bedenler şeffaf. Ama şeffaflığı veren mekânın açıklığı değil. İskelenin kasabadan tecrit oluşu. Sahil yolu denizle bağınızı kesintiye uğratıyor, bu yolu aştınız mı iskele sayesinde denizle bağ kurarken aksine kasabadan da kopuyorsunuz. Sahil yolu derken eski dönemi kastediyorum, sağa sola bak ve karşıya geç hali. Bir sınır. Şimdiki ucube alt geçit yok. Eğer sahil yolu olmasaydı  iskele Meydan’ın uzantısı gibi görünürdü. Evet Meydan’ın ‘M’si büyük, hem tür adı hem özel ad. Sözünü açmışken devam etmesem olmaz; Meydan, kasabanın merkezi ve en geniş kamusal alanı, Atatürk büstünün olduğu yer. Kamusal alan ama sahipsiz değil.  Meydan’ı çevreleyen dükkan sahiplerinin kendiliğinden bir işgaliye alanları var, dükkanın önünde durmaları bile (müdavimleri de olabilir) oradan geçerken size “yabancı” olduğunuzu hissettiriyor. Meydan’ın güney çeperinde taksi durağı mesela, oradaki otomobillerin hareketi, şoförlerin birbirlerine  bağırarak seslenmeleri, bir otomobilden yükselen müzik, sahipliği güçlü biçimde vurguluyor. Sahiplik salgısı olarak ses. Meydan bir eğleşme yeri değildir, orada ya bir dükkana girersiniz, ya da orayı iskeleye doğru geçiş güzergahı olarak kullanırsınız. Herhalde  bir kıyaslama yapmamın sırası: Meydan’ın zımni sahipliğine karşı iskele sahipsizdir. İskelede mekân örgütlü değildir. Bir çocuğa bile hak ettiği özerkliği verirken cömerttir.  Mayıs 7’si bayramında yüksek tepelerden kasabaya inip akın akın iskeleye hücum eden köylüler geliyor gözümün önüne, deniz çekiyordu onları. Kayıklara atlayıp çığlık çığlığa korkularıyla oynaştıkları deniz.  Bu sefanın içinde iskelenin sahipsizliği de gizliydi, kentle uyum sağlayacakları rahat bir oryantasyon mekânı olarak.

 

Oltayla balık tutan uzun süre kalanlar bile sahiplenemez iskeleyi, çünkü sırtları gelip geçenlere dönüktür. Sırtımız… mahcubiyeti  yüzümüz yerine sürdüren tarafımız.


Şeffaf dedim, yani tecrit ve sahipsiz bir yerde görünme biçimimiz. Yürümenin bilinçdışı eğilimi. Hatırlıyorum, çoğu zaman evden çıkınca hedefimin iskele olduğunu bilmezdim, bir bakmışım ayaklarım beni oraya götürmüş. İskele karşılaşma yeridir. İllaki bir arkadaşınızı orada bulursunuz. Diğerini görme ihtiyacını rastlantıya çeviren “eşitlik” kuran bir yerdir iskele. Rastlantı derken esasen iskelede karşılaşmayı değil henüz sahil yolunun berisindeyken tanıdığınızı uzaktan görmeyi kastediyorum.  Kasabada herkes uzağı iyi görür çünkü. Bir tanıdığı görmenin sevinciyle desteklenen uzak...


İskelenin ucundan yüzünüzü karaya dönünce kasabanın panoramik görüntüsünü elde edersiniz. Total görmekle ilgili herkesin kendisine yaptığı narsistik yatırım. Ta arkada tepesi yaz kış karlı Çal Dağı, tepelere doğru giderek seyrelen evler, uçları görünen minareler, doğuda Dikmen, Karaburun; batıda Ordu Piraziz arası koylar. Manzara denilen şey genellikle yukarıdan aşağıya doğru ortaya çıkan bir görme biçimidir. Burada ise tersine deniz seviyesinden tepelere doğru ve yanlara doğru genişleyerek bir “uzak” yaratma hali. İskele insana uzaklık hissi veriyor. Hatırlatayım, eskiden 272 metreyle ülkenin en uzunuydu Bulancak İskelesi. Ve iskelenin ucunda bir yeniyetmenin bakışıyla yarattığı uzağın uzağı olma hali. İskelenin sanki vektör hattıymış gibi kasabayı simetrik biçimde ikiye ayırması insana kendini merkezde konumlanmış hissi veriyor. Narsistik yatırım derken kastettiğim bu.

 

İskele bitince doğu ve batı yönünde sahil kaldırımı. Hangisi? Hiç tereddütsüz batıya. Sanıyorum Batı imgesi gizli etken, İstanbul’a, Ankara’ya giden anayolun paraleli. Harita bilgimiz de gizlice yönlendiriyor, Avrupa o tarafta. Yaz akşamları aileleriyle yürüyen genç kızlar da. Ama aileleriyle yan yana değil, hemen arkalarından yürüyorlar. Kontrolden kaçan ferahlık sağlayan  flörtöz bir mesafe bu. Akşamın karanlığında iki bakış karşılaşır. Ta uzaktan fark etme, giderek yaklaşma ve geçiş anında dıng! Bakışmanın bir iç sesi vardır. O yıllarda öyleydi.


O yıllarda sahil kaldırımlarına göre iskele daha erkekti.


Bir gün akşamüzeri yağmur çiselerken iskeleden dönüyordum, 80 sonrası ve 86 öncesi geniş zaman aralığında bir gün... ta iskelenin dibinde bir adamla kadının geldiğini gördüm. Kadın rahat, gülüyor gibi. Meydanı boş bulmanın tadını çıkarıyor, yürüyüşü bir korkuluktan diğer korkuluğa yılankavi, sanki dans ediyor, elleri havada kıvrımlı hareketler yapıyor. Yanındaki adam? Tanıdım, ama merhabamız yok. Kadının üzerinde uzun bir hırka var. Hem onları izliyorum hem yürüyorum. İyice ağırdan. Yaklaşınca, kadının lambanın altında parlayan ıslak alnını gördüm. Bir ses çıkardı, çok bildik birkaç sözcük ama aklımda sadece sesin neşesi kaldı. Acaba merhabam olmayan adamın nesiydi? Sevgilisi?.. Peşlerinden baktım bir an, iskelede bizden başka kimse yoktu… İçimden Yeşil Hırkalı Kadın dedim ona. Sonraki günler hep Yeşil Hırkalı Kadın’ı aradım.  Ona verdiğim ad buydu.