
26 Aralık 2011 Pazartesi
Tahrik Olunca Katliam Yapan Halk

18 Aralık 2011 Pazar
Sahilde
“Yukarıda arabam var orada unutmuşum.”
25 Kasım 2011 Cuma
Katliam Diyebilmek...
Geçmişten bu tür olaylar ne zaman gündeme gelse ‘Bırakalım bu konuyu tarihçiler kendi aralarında halletsin,’ deniyor.
Bu mesele sadece tarihçilerin aralarında halledecekleri bir uzmanlık, bir tez konusu mu? Darp edilmiş birinin yakınlarını yatıştırmak için bırakalım bu işi doktorlar aralarında halletsin diyemiyoruz, ama olmuş bitmiş bir katliamın sorumlularını bırakalım tarihçiler kendi bildikleri gibi halletsin diyebiliyoruz. Tarih sadece bir bilme işi değildir, kimliğin en önemli kurucu ögelerinden birisidir. Ulusal kimlik için "iyi" ölüler gerekir. Bilinen "iyi" bir ölünün tarihçinin sunduğu yeni bilgiyle kötü ölü haline gelmesi öyle birden olmaz. Çünkü yaşayanlar tarihteki "iyi" ölünün öldüğüne inanmazlar. Yaşayan insanlar "Büyük" ölünün ölümsüzlüğünü kendi dirimleriyle sağladıklarından habersizmiş gibi davranırlar. Aslında bunu yaparken ölüme karşı naif bir savunma içindedirler: "Büyük" ölünün ölümsüzlüğüne kendi faniliklerini unutmanın garantisi olarak inanırlar; sürekli "büyük" ölüden söz edildiği için sanki tarih de kaldığı yerden devam ediyormuş gibi algılanır.. ölüyü yâd etme bir tür ölümsüzlük gibidir.
(Bu yazı istediğim gibi olmadı, aklıma estikçe değiştireceğim...)
21 Kasım 2011 Pazartesi
Bıyık...
Hitler’in badem bıyığı vardı ama Nazilerin badem bıyıkları yoktu. Bizde ise Nazi iktidarı döneminde mebzul miktarda Hitler bıyıklı adamlar türedi.
İnsanın sakallı oluşuyla sakal bırakması arasında kırılma noktası oluşturacak bir dönem varsayabiliriz. Mübarek sakal sen bir şey yapmasan da uzayıveriyor. İlkel çağda erkek-insanı sakallı gösteren resimleri ve filmleri hemen benimsememiz ne kadar da normaldir: Elinde taştan bir alet, eğreti giydiği bir hayvan postu ve ille de uzun sakalı. Ama kesici madeni aletlerin yapılmasıyla sakal da kesilebilir hale geldiği için, sakallı ve sakalsız olmak da yüzün göstergeleri haline gelir. Oysa göstergebilimin bir disiplin olmasına; yani yirminci yüzyıla daha binlerce yıl vardır…
İlgilendiğim şey sakalın, bıyığın göstergelerini çözümlemek değil; Türkçede olmasa da eminim Batı’da konuyla ilgili birçok çalışma vardır. Benim ilgilendiğim Türkiye’de ya da Ortadoğu’nun Müslüman toplumlarında bıyığın-sakalın nasıl olup da bir aidiyet göstergesine dönüştüğü. Mesela Hz İsa’nın çarmıhtaki bilinen zayıf, sakallı, uzun saçlı sembolik resmi Batılı Hıristiyanlar için bir emsal olmamıştır. Rahipler, papazlar vb son derece besili, giysileri farklı, sakalsız insanlardır. Hitler’in badem bıyığı da Naziler için bir prototip haline gelmemiştir. Belki de o tekliği, o emsalsizliği korumak için kimse buna yeltenememiştir. Giysilerin, renklerin değil ama yüzün bir aidiyet göstergesi haline gelmesi için tuhaf bir süreç işlemiş olmalı. Yüzündeki kılları bir işaret haline getiriyorsun ve bu senin nereye ait olduğunu gösteriyor. Saçma!.. Ama bu saçmalığın fark edilmemesi için insanların rasyonel bir nedeni çok önceden sahiplenmiş olmalarını kabul etmemiz gerekir. Bir Müslüman sakal bırakmasını sünnetle açıklayabilir. Ama sünnetin bir takım ellerde emanet haline gelmesi peygamberin ölümünden nerdeyse 200 yıl sonrasına dayanır. Yani peygamberin sözlerinin ve görüntüsünün aktarılageldiği gibi orijinal olmasının hiçbir garantisi yok. Burada tarih kendisini; geleceği geçmiş üzerinde bularak kurar. Çünkü Doğulu toplumlar için tipoloji kütleselliğin en temel göstergesidir. Müslümanlar bunu en masrafsız yolla yaparlar: Sakalla… Müslüman, sakal bırakmasının antropolojik nedenini unutur ama döngüsel nedenini sürekli aklında tutar. Oysa sakal heybetli olmanın, zaman bulamamanın, düzene, disipline gelmemenin, bakımsızlığın vb ayrı ayrı ifadesi olabilir. Ama Müslüman sakalı denilen şey bir kütleselliğin ifadesidir. Zamanla bakımsız görünümden ayırt edilmesi için çember sakal haline geldi. Ama muhalefete geçince ( Aczmendiler gibi) Allah ne verdiyse uzatıyorlar. Çünkü sakalın el değmemiş hali evrensel protestonun kadim bir aracıdır. Ama yine de Müslüman Çeçen gerillasının çirkin sakalı ile Che Guevara’nın sakalı arasında DNA farkı vardır: Müslümanın sakalı içindeki sürü güdüsünü gizler, sakalı yüzünün kütlesel tesettürüdür (yüzün maskesi olarak sakal); Che Guevara’da sakal yüzün kendisidir.
Marx’ta da sakal yüzünün kendisidir. Kimse Marx’ın sakalsız gençlik fotoğrafını duvarına asmaz. Filozof dediğin sakallı olur. Yaşayan bizlerin Marx’ı bu görünümüyle idol yapmamızla, Marx’ın kendi tipini sakalla belirlemesi iki ayrı niyettir (veya dürtüdür). Marx 1882 yılında Cezayir’e gider(ölümünden bir yıl önce; acaba köklerini bulmak için mi?) ve orada Cezayirli bir berbere tıraş olmadan önce, sakallı haliyle son bir fotoğraf çektirir. Bu fotoğraf bize ulaşan son görünümüdür. Engels’e yazdığı mektupta şöyle diyor: “Peygamber sakalımdan ve taçlandıran şânımdan kurtulmaya karar verdim.” Ya saçını sakalını kestirdikten sonra da bir fotoğraf çektirseydi, bu fotoğrafını duvarımıza asar mıydık?..
Türkiye solcularının ‘Stalin bıyığı’ sanıyorum sağcıların yakıştırması. Ama solcular da bunu benimsedi. Bıyık hatırına Stalin hâlâ, Türk/Kürt solcularının gözdesidir.. ortada en ılımlı haliyle bizim kötümüz durumu vardır… Bıyık üst dudağı kapatır, kılık kıyafet yönetmeliğine uymayan, berber görmemiş bıyıktır bu. Yani çıkış noktası protestoya dayanıyor. Ama bir aidiyet göstergesi olunca ilk nedenini unutuyor, solculuğun işareti haline geliyor. çaba sarfetmeden bıyıkla bir olgu haline geliyorsun. Mesela Mahir Çayan’ın bıyıksız fotoğrafları da vardır ama simgesel fotoğrafı bıyıklıdır…
Dinci badem bıyık ise iktidarla kültürlenmiş iktidardan pay alan bir evrime sahiptir. İktidarın bıyığı. Dinciliğin Diyanet aracılığıyla kontrolü artık toplumun bıyık aracılığıyla kontrolü gibi kestirme bir sürece girdi. Bıyık işte…
Sonsöz: Aslında sonsöz değil de başka bir yazıya başlangıç olabilir. Kasabalarda, köylerde ‘pala’ lâkaplı birilerini bulursunuz. İlle olur. Bıyıklılar arasından sıyrılan bıyığın dominant hali (pala aynı zamanda kısa bir kılıç çeşididir). Benzerlerine fark atan, öne çıkan. Bu aşırı erkeksilik orta yaş civarında başlar, ihtiyarlığa kadar devam eder. 'Pala' sanki bir şeyleri gizler. Toplum 'pala'yı hafif alaysılıkla kabul eder. Adlandırma sağlar bunu…
30 Ekim 2011 Pazar
Messi'nin Penaltı Anındaki Endişesi
Penaltı atışı belki de Messi'ye göre değil. Gol kralı olmak için repertuvarlarına ille penaltı atışlarını da katan Ronaldo gibi forvet oyuncularına göre.
28 Ekim 2011 Cuma
Bulancak İskelesi
İkinci bölümde adımlarım yavaşlardı. Karşıdan gelen adamların tipine veya yönüne göre, korkulukların sağ veya sol yanını seçerdim, bir sigara yakar, kendime bir dalgınlık uydurur, ufka doğru bakardım. Hüzünlü olurdum. Hüzün sigara ve ufkun bileşimiyle kendiliğinden gelirdi. Severdim bu halimi. Bu da bir huy işte...
Korkuluklar bitince üçüncü bölüme geçerdim, iskelenin ucuna... çiseli ve ayaz havalarda kimse olmazdı, sanki bir kapıyı açar gibi içeri girerdim, boş bir salona, zaptederdim orayı, adım atar atmaz orası benim olurdu. Ve Sigaram bitmiş olurdu, adımlarım sallapati, yüzümde geç kalmış bir sempati (bu sözcük kafiye olsun diye), bir sigara daha yakardım: ‘Açık havada sigara içmeyi çok seviyorum…’
Ve başka bir şey: İskele kasabayı terk etme olanağı da sağlıyordu. Gözünüzün önüne getirin: Tüm kasabaya sırtınızı dönüyorsunuz, bir tür küskünlük gibi… Hem gidiyorsunuz hem de denize uzanan çıkıntıda tüm bakışların alışkanlıkla yöneldiği biri haline geliyorsunuz. Bu gidiş size temelli bir gidiş vaat etmiyor; çünkü iskele bu, sınırı var, birazdan döneceksiniz. Ama sırtınızı dönmek gidişin bir ikamesi haline geliyor ve bu rolü sonuna kadar oynuyorsunuz. Ta iskelenin ucunda gizemli bir silüete dönüşene kadar…
Sigarayı bırakalı çok oldu. Sigarayı değil ama Bulancak İskelesinde sigara içmeyi özledim...
27 Ekim 2011 Perşembe
Akıl Depremi...
Deprem
çoktan eğlenceli bile olabilirdi. Nasıl paratönerli, yalıtık bir ortamın
verdiği güven duygusuyla uzakta çakan şimşekleri izlemek eğlenceliyse. Dipten
gelen dalgayla ayağının altındaki bütün dünya sallanıyor, kendine has korkunç
sesiyle dünya kendi tarihiyle ilgili bir şeyler anlatıyor, silkeleniyor, nefes
alıyor, kabuk değiştiriyor, bize canlı olduğunu gösteriyor. Gerçeküstü bir an.
Eski kuşaklardan miras kalan korkuyla kendine güven arasında yaşanacak
ikircikli bir an. Neden olmasın? Raflardan birkaç eşya dökülür, tabak çanak
kırılır ve konuşmakta konu sıkıntısı çeken herkesin depremle ilgili anlatacağı
bir öyküsü olur.
William James 1906 yılında tanık olduğu
California depremiyle ilgili gözlemlerini anlattığı bir mektup yazar kardeşine (yazar
Henry James’e). Depremin nasıl heyecan verici olduğunu anlatır. Depremin olduğu
sabah saat 05 sıralarında yatağında ve gözü açıktır. Gut hastalığı uykusunu
kaçırdığı için 7,8 büyüklüğünde o 48 saniyeye baştan sona tanıklık eder.
Stanford Üniversitesinin güvenli duvarları arasında depreme ilk tepkisinin
neşe, hayranlık ve zevk olduğunu söylüyor, ve hiç korku hissetmediğini. Hatta ‘Devam
et!’ diye neredeyse yüksek sesle haykırmış
Dün
tv kanallarından birinde AKUT yöneticisi birisi söylüyordu: “Önce bizim afet
kavramını yanlış tanımından kurtarmamız gerekiyor; afet bizim hazırlıksız ve
donanımsız oluşumuzdur, dışarıdan bize gelen bir olay değildir... deprem afet
değildir bir doğa olayıdır.”
Yani afetin nesnesi deprem değil bizzat
insandır. İnsan afete duçar olan değil sebep olandır! Sor bakalım kurda kuşa
deprem bir afet mi? Toprağın en derininde olan köstebeğe sor bakalım, toprağı
üstten kazan pulluk mu afet, dipten gelen deprem mi? Hayvanlar için afet
olmayan insan için nasıl afet oluyor? Sağlam kafa için ille de sağlam vücut
gerekmez belki ama, sağlam bina sağlam kafada bulunur. Belki ilerde deprem
tahmin istasyonları kurulur, depremin günü saati bir hafta önceden bilinir, fay
hatları turistik bölge haline gelir, yeni evli çiftler balaylarını buralarda
geçirirler, gerdeğe tam deprem anında girerler (Hemingway’in Çanlar Kimin İçin
Çalıyor romanından hatırlıyorum, romanın kahramanı kadın orgazm anını depreme
benzetmişti).
Ama
depremi afet ilan eden tanımlama depremin trajedisini de meşrulaştırıyor. Her
tanımlama bir iktidar olanağını içinde barındırıyor. Dil hokkabazdır; devlet
sanki afetin müsebbibi değil kurtarıcısıymış gibi…
Şimşek
çakarken korkudan ‘Ulu manitu!’ diyen ilkel insanla, deprem olurken
‘Allahuekber!’ diyen çağdaş insan arasında cahillik açısından hiçbir fark
yoktur. Ama Doğu Anadolu fay hattını ortaya çıkaran İhsan Ketin’den bihaber
olup da Cübbeli Ahmet’e Ömer Çelakıl’a itibar eden “çağdaş” insanla depremi
tanrıların afeti olarak gören eski insan arasında çok ciddi ahlaki bir fark
vardır! Ve en büyük ahlaksızlık depremde ölen, sakat kalan, beyni yıkanan
çocuklara karşı yapılıyor...
23 Ekim 2011 Pazar
İfrat ve Tefrit
Savaşta ifrat ve tefrit biçiminde mübalağa sanatı da yapılır: Önce şu kadar öldürdüler denir, ölenlerin tek tek resimleri gösterilir, hayatlarının kısa kısa hikâyeleri anlatılır, cenaze törenlerinde galeyana gelmiş kalabalık ve ailelerin perişan hali kameralarla senkronize edilerek (acı ve hazzın biraradaki paradoksu hiç görülmez) ekrana taşınır. Sonra saldırıya geçilir, şu kadar öldürdük denir, yetmedi şu kadar daha öldürdük denir; hem kendi ölülerini gizlerler hem de diğer tarafın ölülerini abartırlar.. bu kez ölenlerin ne hikâyeleri vardır, ne yas tutan aileleri, ne de öfkeli hemşerileri... Böyle devam eder gider.. ekran başında bayrak, vatan, intikam falan vampir kesilen sayın seyirciler Beckett'in dediği gibi her ölümle yeniden canlanırlar.. zindelik kazanırlar...
21 Ekim 2011 Cuma
İki Boksör ve Seyirciler...
Genç, yabancı bir yazarın kısa hikâyesinden aklımda kalmış bir söz...
Bu sözü bir yerde okudum, hâttâ altını çizdim. Bende derin çağrışımlar yarattı; ama aradım taradım ilgili yazıyı bulamadım...
(*) Nihayet yazarı hatırladım, Amerikalı 1970 doğumlu Dave Eggs. Kaza adlı öyküsünün sonu: "Her şeyin belirginleştiği bir anda, boksörlerin birbirlerini incitmeyi çok istedikleri halde neden başlarını rakiplerinin omzunda dinlendirebildiklerini sonunda anlıyorsun, yorgun sevgililer gibi nasıl olup da birbirlerine yaslanabildiklerini, bir anlık huzur için şükrettiklerini."
20 Ekim 2011 Perşembe
Vatan Kavramı
Evet, vatanın belirli bir nesnelliği vardır, nihayetinde coğrafi bir toprak parçasıdır; ama uğruna ölünecek bir şeyden de söz ediyorsak nesnel olmayan yüceltilmiş metafizik bir bindirme sözcüğün anlamında hak sahibi demektir.
Hele ki Türkçede "özleşme" Osmanlılıktan kurtulma, ulus projesinin temel bir öğesini oluşturma biçiminde algılandığı için sözcüklerin yeni ve eski versiyonları ideogram olarak kullanılagelmiştir. Meselâ vatan sözcüğünün eşanlamlısı 'yurt' sol kesimin antiemperyalist jargonunda benzer bir kutsiyettedir.
'Vatansever'e karşı 'Yurtsever.' İronik bir durum (bir dönem bu iki sözcük köpekle kedi gibiydiler, şimdi malûm çevrelerde flört ediyorlar). Her ironiye gülünmez.
Yoksa şu vatan/yurt denilen şey ilinek (töz karşıtı) olmasın... Yani vatan, ancak ‘Vatan!’ sözcüğü söylendiği zaman varolmuş olmasın (haykırma payı saklı tutulmalı)? İnsanın vatanla ilişkisi tuhaf. Nihayetinde bir kavramla ilişkisinden söz ediyoruz.
Hemen şimdi aklıma gelen bir örnek: Rusça'da da tıpkı bizdeki gibi vatan anlamına gelen iki sözcük var (Bu bilgiyi Kagarlitski'ye borçluyum, ama ilgili yazısını şimdi bulamayacağım için hafızadan aktarıyorum): Lenin döneminde feminen artikeliyle 'vatan' sözcüğü kullanılıyormuş. Stalin bir el becerisiyle muhalif solu tasfiye döneminde ve 2. Dünya Savaşı sırasında maskülen artikelli 'vatan' sözcüğünü feminen olanla yer değiştirmiş. Üstelik bu değişiklik muhalif kesimde hiç de yankı uyandırmamış (Bu hiç şüphesiz komple bir arızanın semptomu, başka bir yazı konusu ve yeri burası değil).
‘Vatan Yahut Silistre’ oyunundaki 'yahut' sözcüğüyle Namık Kemal bizi 'ya, ya da' gibi bir ikilemde bırakmadığı -tersine somut yerle soyut kavram arasında bir özdeşlik kurduğu halde, bugünden baktığımızda vatanın sınırları dışında kalmış Silistre'nin artık 'yahut'u kapsamadığı ortadadır.
Namık Kemal döneminde veya genel olarak Tanzimat sonrası muhalif aydın hareketini birleştiren bir kavramdır 'vatan'. Ama bugünkü gibi 'anavatan' anlamına gelmez. Sanki vatana vatan dışında bir yerde sahip olabilirsiniz:
"Tuna aradan kalkarsa vatan yaşayamaz… bizim vatanımız Tuna demektir, Tuna elden gidince vatan kalmıyor..." (Namık Kemal, a.g.e.)
Vatan kavramı daha çok kaybedilmekte olan topraklar anlamıyla iktidara karşı kullanılan elinden geleni yapanlarla yapmayanların ölçüldüğü militarist bir kavramdır. Biri doğduğu yaşadığı anavatanını terk eder, kendisine ait saydığı ama kendisinin ait olmadığı yeri vatan sayarak çarpışır. Buradaki vatan akıtılan kanlarla biriken tasarruftur ve hiç şüphesiz bu kavram tasarrufu ideolojiyle korunur.
Vatanın sınırlarının daralması vatan kavramının muhalif şiddetini genişletir.
Vatan kinayeli bir sözcüktür. İnsanlar 'vatan' diye kendilerini idealize ederlerken diğerine tahkir edildiğini hissettirir. Vatan tam da bu anlamıyla dışarıya değil içeriye karşı sınırdır!
Özellikle Balkan Savaşlarından sonra yaşanan göç hareketleriyle vatandaşlık kavramı dışarıdan 'anavatan'a gelenlerin meselesi olur (Kimliğin yerelleşmeyle ilgisi olarak...)
Gerçekte sözcüğün hegemonik anlamından azade bir vatan yoktur. Ama bir terkip içinde vücut bulan ve doxaya dönüşen ve nesnelliğini bir tavır içinde gösteren sloganik şiddet vardır. Vatansever denir, vatan haini denir… monarşi döneminde istibdada karşı başka, bugünkü kutuplaşmalarda başka anlamlarda... İnsanın kendini Büyük Öteki (Lacan'a ait bu kavramın bende farklı olan çağrışımını başka bir yazıya saklıyorum) gölgesinde ifade etmesi tuhaftır. Ne yapalım bugünkü insanın elinden başkası gelmiyor.
Vatan Millet Sakarya diye bilinen, hamaseti tiye alan sözümüzden hareketle yedi yıl önce bir mülâkat sırasında yaşadığım bir anımı da araya sokuşturayım. Aslında anı dediğim ilgili mülâkatta anlatamadıklarım. Çektiğim zarftaki sorulardan biri miydi, yoksa komisyondan biri yekten mi sordu hatırlamıyorum.. Sakarya Savaşı'nı anlatmam gerekiyor. Neyse şeytan dürttü kendi belâgatımın şevkine kapıldım, ayrıntılara girdim: Kafkaslarda bekleyen Enver Paşa'ya, Eskişehir'de yenilen İnönü ile Atatürk arasındaki liderlik ilişkisinin yeniden kuruluşuna, Meclisteki muhalefete ve meşhur, "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla sulanmadıkça, terk olunmaz." düsturunun içeriğini açıklamaya girişmiştim ki, Komisyon müdahale etti. Evet, neydi Mustafa Kemal'in 'vatan'ı?.. Yaşadığımız yer, diğerleri ele geçirmek istediği için daha çok bizim olan yer... ve bu tehdit karşısında daha çok "biz" olduğumuz yer. Yani nesne değil ÖZNE olan vatan!
Malûm söze nazire, bağlayalım: Herkesin vatanı kendine… Lacan’ın dediği gibi göstereni gösterilene fazla gelen, hatta gösterileni olmayan bir vatandan payınıza ne kadarı düşüyorsa…
15 Ekim 2011 Cumartesi
Gülme Fetişizmi
Çağımızda gülmek bir emek gücü de.. mesela günümüz emek gücünün ortak mahiyeti; patronuna, amirine saygılı bir şekilde gülmek değil midir? Ve Müşteriye gülme.. bunun için duygularından arınmış bir surat, temiz bir ağız ve temiz bir cilt gerekir, sanki üzerinde ihtisas yapılmış bir gülme… herkes birbirinden bunu bekler, sen gülersin karşılığında bir gülme alırsın… gergin bir gülmedir bu.. hergün defalarca tekrarlanan bu gülme ritüeli için defalarca çaba gerekir… Bu yüzden birinci paragraftaki gülme, ruhun rahatlama ihtiyacı değil, emek gücü olarak gülmenin ihtiyacı haline gelir. Gülmek emek gücünün bir vasfıdır.
İnsanlar gülmeye teşne.. gülme suratın bir eğilimi.. hatta erekselliği, saplantısı… Bunun her zaman böyle olduğunu sanmıyorum… eski resimlerde gülen insan pek yok… ciddiyet gülmeye karşı bir tedbir, bir nefs terbiyesi mi? Değil değil, öyle değil… bunu eski çağı yeni çağa karşı olumlayan bir gösterge olarak düşünmüyorum.. öte yandan ciddiyet tefekkürden değil genellikle itaatten gelir…
İşin tuhafı gülme çağımızda da itaatten geliyor… gülme diğerine olan borcumuz, gülerek karşımızdakiyle ödeşiyoruz… aslında gülmemiz diğerinin gülmesini ardışık olarak takip etmiyor.. eşzamanlı gülüyoruz.. sosyalleşmeye olan bu daimi borcumuzun diyetini gülmeyle ödüyoruz…
‘Gülmenin Tarihi?..’ Neden olmasın? Bu konuda Freud’dan ve Bergson’dan fazla bir sözüm olursa bir yazı döşeneceğim…
Marazi olmayan gülmeler... Bana iyi gelen gülme, varlığımın diğerinde sevinç uyandırdığını hissettiğim ve varlığından sevinç duyduğum insanların yanındaki gülmelerim.. basarım kahkahayı valla.. kasevetsiz kasevetsiz gülerim…
(Meselâ cemaati ağlayan Fethullah Gülen ile cemaati gülen Cübbeli Ahmet Hoca'yı karşılaştırmak...)