PROLETARYA KAVRAMI
Marx ve Engels işçi sınıfı ile
proletarya arasında net bir ayrım yapmadı. Yani işçi sınıfı derken şunu
kastediyoruz, proletarya derken şunu kastediyoruz gibi. Ama bu ayrımı onların
kavramı kullanış biçimlerinden elde etmek mümkün.
Marx’ta
kendinde sınıfa işçi sınıfı, kendisi için sınıfa proletarya diyelim diye
kategorik bir ayrım yok. Bu daha sonra Marksistlerin çıkarımı ve ilginç olan da
bu. Sanki kendisi için sınıfa sertifika verip onları proletarya diye
yüceltmişler gibi. Tabi kimse böyle ironik ifade etmiyor. Marx’ın ilk
eserlerinde Hegel etkisi barizdir. Onun her sonraki eseri kendi özgünlüğünü
örme ve özeleştiri olarak ilerler. Yanıldım şunu da itiraf edeyim gibi bir
özeleştiri değil ama. Kendinde şey, kendisi için kavramları da öyle. Mesela
Kapital’de artı değer burjuvanın da bilmediği bir kendinde şeydir. Bugün başka
bir kendinde şey var “Dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal
etmekten daha kolay.” (Frederic Jameson)
Proletarya etimolojik olarak antik Roma
döneminde sadece üremeye yarayan alt sınıfı tanımlıyor. Proletarya burada hem
isim hem de sıfat. Sözcük diğerini adlandırmakla kalmıyor, aşağılıyor da.
Marx tedavülden kalkmış bu kavrama
itibar kazandırıyor. Zaten sözcüğün çekiciliği de bu tedavülden kalkmış, unutulmuş
halinde. Latince Avrupa eğitiminin ortak dili olduğu için etimolojisi Latinceye
dayanan bu sözcüğü diriltmek kolay, ama kavram olarak yeniden yaratmak başka
bir şey; Marx’ın sözcüğe verdiği misyon aynı zamanda eski tarihi anlayışa
reddiye. Sözcük bu anlamıyla hem eski hem de yeni. Eskiyle bağını hiç eziklik
duymadan yeniden kurup geleceğe umut yükleyen bir sözcük. Gurur ve intikam
sözcüğü.
Proletarya kendi varoluş biçimini tüm
insanlığa bir eşitlik imkânı olarak ileri sürecek tek sınıf: mülkiyetten
arınmış, ya da doğuştan mülkiyetsiz emek gücünden başka satacak bir şeyi
olmayanlar. Marx, emek gücünü bir faaliyetin içinde somutlar. Çalışmayan ama
potansiyel emek gücü olanlara işsiz, yedek sanayi ordusu der. Grev kırıcısı
olanlara, serserilik edenlere, ayaktakımına da lumpen proletarya. Yani Marx
için proletarya çalışan işçi sınıfıdır. İşte burada işçi sınıfının somut
varlığı ile proletaryanın tarihsel misyon sahibi idealize edilmiş soyut
metafizik varlığı ayrışır. İster istemez ayrışır. Metafiziği salt olumsuz anlamda
düşünmeyelim, metafizikle somut arasında bu içli dışlılık, refleksif bir
uyanıklıktan mahrumsa sakıncalı. Marx, kendi öğretisinin metafizik algılanışına
karşı uyanıktı. Onun ‘Hiç şüphesiz ben Marksist değilim’ sözünü böyle anlamak
gerekir.
Lenin sonrası proletarya kavramı ise
tamamen metafizik.
Bir kavramın metafizik olup olmadığını
anlamak için çok basit bir test: Kavram size ne yapıyor? Siz bu kavramla ne
yapıyorsunuz?
“Metafizik
proletarya...” sanki bir proletarya kategorisi gibi anlaşılıyor. Öyle değil.
Demek istediğim “proletarya”nın kendisi bir metafizik kavram. Marx, bu kavramı
tarihsel devrimci bir özne olarak yaratıyor. Somut işçi sınıfına bir misyon
yükleyerek yapıyor bunu. Hatta ahlâki yücelik atfederek. Marx sonrası Marksistler
ise işçi sınıfını üst bir kavram olarak homojenleştirerek iyice soyut bir
kavram haline getiriyor. Onun karşısında herkes kendini aşağılıyor. Yani bir
tür Mesih kavram. Bir türlü gelmeyen ama varlığını da bu gelmemeye borçlu olan
yok-kavram. Bugün ise eski solcular eski alışkanlıkla bu kavramın somut hali
olan işçi sınıfı hem giderek azaldığı için hem de gerici bir sınıf olduğu için
proletaryayı ikame bir kavram olarak kullanıyorlar. Nasıl bir nostaljiyse bu.
Tabi Türkçede “proletarya” sözcüğünün solcular arasında sık sık söylenmesinin bir alafranga tatmini olduğuna da dikkat çekmek isterim. Kahvede pişti, okey oynayan birinin briç öğrendikten sonra bir afra tafrayla “Üç sanzatu!” demesi gibi.
EMEK
“Emek en yüce değerdir.” eski solcu kafanın sevdiği sloganlardan biri. Sosyal medyada bu sloganı Marx’a atfedenlere bile rastladım.
Emek tapıncı Sovyetler’in kuruluşunda başladı. Slogan Türkiye’de
motamot haliyle sanıyorum 1976-77 1 Mayıs’ında ortaya çıktı.
Daha önce yazmıştım Türkiye’de sol Lenin
okur, Marx okumaz. Marx’ın filolog olduğunu sözcük seçerken nasıl titiz
davrandığını da bilmez. Mesela emek ile emek-gücü arasındaki farkı bilmez.
Marx’ın yazı dili Almancanın yetersiz kaldığı durumlarda bir ekonomi dili olan
İngilizceyle nasıl paslaştığını da bilmez. Sermayenin ölü emek olduğunu emek
güzellemesi yapmanın aslında burjuva güzellemesiyle eşdeğer olduğunu da bilmez.
Marx’ın
Gotha Programı’nın Eleştirisi aklıma geldi. Marx bu kitapçığını (sonradan
kitapçık oluyor, aslında programın kenarına döşediği notlar) kendisi böyle
demese de Alman Marksistlerine karşı yazmıştır. Bir anlamda beni yanlış
anlamaya hakkınız yok protestosudur bu; bir “uzlaşı” metni olan programın tam
da bu “uzlaşı” karakterinin kavramlara nasıl yansıdığının titiz çözümlemesi.
Önce Marx’ın eleştirdiği programın ilk maddesini aktarayım:
“Emek
tüm zenginliğin ve tüm kültürün kaynağıdır ve yarar sağlayan emek ancak toplum
içinde ve toplum aracılığıyla var olabileceği için, emeğin getirisi,
azaltılmamış olarak eşit haklarla toplumun tüm üyelerine aittir.”
Ne
güzel! Şimdi bunu al Türkiye’de “eski” solcuların önüne koy hemen hepsinin
cümleyi olduğu gibi kabul edeceğini göreceksiniz. Denemesi bedava. Oysa Marx’ın
itirazı çok sert. İşte:
“Emek
tüm zenginliğin KAYNAĞI DEĞİLDİR (mahsustan büyük harfle yazıyorum). Emek kadar DOĞA da
kullanım değerlerinin (ne de olsa maddi zenginlik bunlardan oluşur!)
kaynağıdır; emeğin kendisi de bir doğa gücünün, insanın emek gücünün
ifadesinden başka bir şey değildir.”
Yazının
gerisi çok daha ironik. Marx sever ironiyi. Yalnız Marx’ın “yarar sağlayan
emek”ten ne anladığını alıntılamak işime gelecek:
“Peki
‘yarar sağlayan’ emek nedir? Elbette amaçlanan yararlı etkiyi üreten emekten
başka bir şey değil. Bir taşla bir hayvanı öldüren, meyve toplayan vb. bir
yabanıl (ve insan maymun olmaktan uzaklaştıktan sonra, bir yabanıldır) ‘yarar
sağlayan’ emek harcar.”
Marx’ın
sorusu uzatılabilir: Peki yararlı emeğe karar veren kim? Burada cari yarar ile
gerçek yarar arasındaki fark önemli. Mesela silah endüstrisinde çalışan bir
işçinin emek gücü hangi anlamda yararlıdır? Daha masum bir örnek: zirai ilaç ve
gübre kullanan bir çiftçiyi yararlı bir emek gücü harcıyor sayabilir miyiz vb.
Ya da hiçbir şey yapmayan doğayı kendini onarması için nadasa bırakan
insanların atıl varlığı… işte gerçek yarar.
İşsizlik
sorununa bir insanın başına gelen talihsizlik olarak değil, doğa yıkımına
verilen bir mola olarak bakmamız gerekecek. Tabi önce istihdam ve çalışma
arasındaki farkı anlatmam gerekecek. Uzun konu. Eski kavramların eski
anlamlarıyla anlaşılacak bir konu değil. Bu blog ortamında da bunu uzun uzun
anlatmaya hiç hevesim yok.
Marx’ın hedefi işçinin daha az
çalışmasıdır, nihayetinde hiç artı değer üretmemesi. Vaktiyle Marx’ın damadı
Paul Lafargue Marx’ın sağlığında Tembellik Hakkı diye bir kitap yazdı. Marx’ın
bu kitap hakkında şifahi bir eleştiri yapıp yapmadığını bilmiyoruz, ama damadın
Marx’ı yanlış anladığı ortada. Marx’ta amaç tembellik etmek değil, emek gücünün
özgürleşmesidir. Ekim Devrimi ise çalışmayı yüceltir. Homurdandığını
varsaydığım eski solculara karşı hemen bir örnek: Devrim sonrası Aleksey
Stahanov adında bir maden işçisi bir vardiyada normalin 14 katı kadar kömür
çıkarır. Stalin döneminde bu işçi emek kahramanı ilan edilir ve Stahanov
Madalyası diye bir ödül peyda olur. Dünyanın ekolojik yıkımını fark etmeye daha
var.
Marx’ın
artı değer teorisinde en önemli keşfi “artı değer” değil, “nispi artı
değer”dir. Günümüz işsizi bir fabrikada çalışıp “proletarya” gibi artı değer
üretmese de cep telefonunda Youtube izleyerek, sokakta reklam panosuna bakarak
ilgi-emeği harcar, kendisi bir veri öğesi haline gelir. Bu bir anlamda toplam
artı değer hasılatı içinde nispi artı değerdir. Tabi başka kavramla ifade
edilebilir. Bunu “eski” sol anlayışın kavraması zor. “Eski” solcu, proletarya
kavramına halel gelmesin diye kafasındaki fabrika şablonunu yaşatmaya devam
ediyor. İşsiz görünce, işsize iş diyor. Halbuki işsizlik, yok olması
kapitalizmden daha olası dünya için bir ihtiyaç! Doğru slogan işsize maaş! Ve
yararlı iş. Gerçekten uzun konu…
Tekrara düşmeden Marx’ın ne demek istediğini başka türlü açıklayayım: üstü örtülü kullanım değeri ile değişim değeri arasında şaşırtıcı bir manevra yapar Marx, bu aynı zamanda somut emekle soyut emek arasında, emekle emek gücü arasında Kapital’de yaptığı ayrımın tezahürüdür. Mesela Marx’a göre toprağın değeri yoktur, fiyatı vardır (bir uzun konu daha) ve toprak doğal haliyle hiç emek içermediği halde bir zenginlik nesnesidir. Mürit veya tilmiz kılıklı Marksistler, Marx’ın yaptığı bu ayrımlarda taraf olduğunu gözden kaçırırlar. O kullanım değeri tarafındadır. Emek gücünün sahibi olan işçi emeğinin sahibi değildir. Emek gücü metaya geçer ve kapitalizmde metanın kullanım değerini BOZAR (büyük harfle yazıyorum çünkü sahici zenginlik kullanım değeridir; yani bizzat emek gücü kullanım değerinin katilidir). “Eski” sol kafanın anlamadığı da bu… Bu yüzden devrim mevrim olsa da kapitalizm yeniden hortluyor.
Bugün sormamız gereken soru, insan neden
çalışıyor? İnsanın çalışmasının rasyonel bir gerekçesi var mı?
Gerçekte insanların büyük bir kısmı
çalışmıyor. Çalışanlar da fiilen çalışmıyor (yani zamanın verimli kullanımı
açısından). Daha radikal bakalım: insan dünya için ve dünyanın geleceği için
yararlı bir iş yapıyor mu?
İşsizliğe emek gücünün özgürleşmesi
olarak bakabilir miyiz?
Ama önce şu ahlâki soruyu soralım: İşsiz
biri sömürülür mü?
Evet, öncelikle bir şantaj unsuru olarak
onun üzerinden çalışan daha çok sömürülür. Buna işsizin stepne hakkı diyelim.
Ama asıl varlık oluşuyla sömürülür; suyu, havası, toprağı, çalışanlar
tarafından daha çok zehirlenir (unutmayalım günümüzde insanların 25 yaşına
kadar olanlarının ve 65 yaş sonrasının büyük bir çoğunluğu fiilen işsizdir).
İşsiz çalışmadığı halde emek gücü
harcamış sayılabilir mi? İşte can alıcı soru bu. Evet diyorum ve burada
bırakıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder