Yirmi beş yaşlarında yeşil montlu kız insanlara fısfıslı kolonya sıkıyor.
Marmaray’da ayaktayım, sırtımı kapının kenarındaki tutunma kirişine dayamışım
kızın ta arka vagondan gelişini takip ediyorum. Bazıları şaşırıyor, sonunda
elini açan açana; bir dilenci elini uzatır, burada tersi kolonya ikramı
elinizin alacağı biçimi belirliyor… ayaktakiler, oturanlar; tek tük reddedenler
de oldu, olsun kız hiç sektirmiyor, ‘S’ çizerek ahenkle ilerliyor… fısfısın
püskürttüğü zerreciklerin havada asılı kalan buğusu...
Kız yanıma geldi, gülümsemem hazırdı, dikkatlice yüzüne baktım, yeşil
gözlerine, şefkatli yayvan ağzına. Teşekkür ettim ama sesli değil dudak
hareketiyle, karşılıklı gülümsememiz birazcık daha uzadı sanki. Ve birkaç
saniye sonra arkasından baktım, sırt çantası da yeşildi. Koronayı mı
hatırlatıyor yoksa koronayı yolcu mu ediyor? Bence ikisi de değil, içinden
gelmiş hayata selam çakıyor.
Nemli elimi burnuma götürüyorum, limon kolonyası kokuyor. O evrensel koku.
Eğer evrensel ahlâkın bir kokusu olsaydı bu limon kolonyası kokusu olurdu…
Artık başımdan olaylar toplu taşım araçlarında geçiyor. Orada herkesin bir
hikâyesi var, görüyorum. Yeni bellek mekânım.
İskender Savaşır’ın başından geçeni anlattığı bir yazısında okumuştum, kendisine uzatılan bozuk para yere düşünce Amerikalı bir kasiyer hiç tereddüt etmeden işine devam ederken Türkiyeli bir kasiyer yere eğilip eğilmemekte bir an tereddüt ediyordu. İskender Savaşır bunu hız duyumuyla açıklamıştı galiba. Nitekim kapitalizmde hız emek gücü veriminde önemli. Amerikalı işçi para yere düşse de o paranın nasılsa kasaya ait olduğunu biliyor, kılını bile kıpırdatmıyordu.
Bugün benim de başımdan benzeri bir olay geçince İ. Savaşır’ın söyledikleri çağrıştı.
Haşhaş ezmesi aldığım aktarda kasiyer paranın üstünü verirken 1 lirayı yere düşürdü, aynı tereddüdü yaşadı, gözleri seğirdi. Kasiyere latif bir tavırla İ. Savaşır’ın gözlemini anlattım. Kasiyer söylediklerimi anlamadığı gibi hemen savunmaya geçti:
“Ben yere düşeni alıp müşteriye vermem.” dedi.
Yüzümde tebessümü koruyarak bir kez daha anlatmaya çalıştım. Adam daha da ciddileşti:
“Bizde böyle bir şey olmaz” dedi.
Kasiyerin ilk aklına gelen söylediklerimi bir eleştiri sanmasıydı, işini korumakla ilgili hassasiyeti baskındı. Dolayısıyla bir başka tereddüt daha vardı bunun altında, bence en baskın olanı: İşini doğru yapmakla müşteriyi küstürmemek arasında ikirciklenme... işsiz kalma korkusu.
Ben susunca kasiyer mahcupça gülümsedi. Nihayet ortak bir nokta yakaladık, aynı mahcubiyetle ben de gülümsedim.
Türkiyeli işçinin yaşadığı tereddüdün emek gücünü kesintiye uğratmasının altında yatan daha az eğitimli olması değildi. Onun duyargalarını yönlendiren güvensizlikti. Türkiyeli işçi bozuk paranın düz anlamını algılıyordu, paranın yere düşmesiyle kaybolması arasında çocukça bir tereddüt. Var ve yok zıtlığının görmek ve gözden yitirmek paraleline taşınması. Jean Piaget’nin söylediği somut işlem dönemi. Bir kalıntıydı bu ve davranışlarımızın içine sinmişti.
2018 Haziran’ında vefat eden İskender Savaşır’ı anıyorum.
Yukarıdaki fotoğraf Galata Köprüsü. Sanıyorum 19. yüzyılın sonları.
Fotoğrafta şemsiyeli kadınlar dikkatimi çekti.
Yağmur yağmadığı belli, sadece havadan değil beden dilinden de anlaşılıyor. Şemsiyenin etimolojisine sadık olduğu zamanlar. Şems Arapçada güneş demek, şemsiye de güneşlik. O halde kadınlar şemsiyeyi güneşten korunmak için taşıyorlar... Hayır efendim.
Etimolojide sözcüğün kökeniyle sözcüğün temsil ettiği nesnenin icadının eş zamanlı olmaması bakış açısını zora sokar. Konu üzerine yaptığım kısa bir araştırmayı aktarayım şimdi, sonra bam teline dokunacağım. Fransızca iki ayrı sözcükle sorunu çözmüş, Parasol ve Parapluie sırasıyla güneşten koruyan (şemsiye) ve yağmurdan koruyan (şemsiye) anlamına geliyor. İngilizce Umbrella sözcüğü Latince gölgeli veya gölge anlamına gelen ‘umbra’dan doğmuş. Arapçaya yakın. Biraz daha günümüze gelelim, Charles Dickens’in Martin Chuzzlewit romanında Mrs Gamp karakterinden sonra şemsiyelere bazen Gamps deniyormuş, işe yaramaz şemsiye anlamında. Konuya buradan giriş yapmak istiyorum, yani şemsiyenin tam da işe yaramazken başka bir işlevini gizlemesi hali.
Galata Köprüsü yaya caddesinin tarihinde tipik bir örnek. Bir yakayı diğer yakaya bağlayan geçiş güzergahı değil sadece, oyalanma yeri: öte başa git ve geri dön, yol insanın bu çıplak gidiş geliş seyrini gizleyecek kadar uzun. Köprü yeni yapımıyla insanların kendilerini gösterecekleri ideal mekân haline gelmiş. Öte yandan Beyoğlu ile Karaköy’ün Avrupalılığını ve Fatih’in Anadoluluğunu birbiri nezdinde görücüye çıkarıyor. Bir tür modernizm platformu. Tahmin etmek zor değil herhalde, o zamanın İstanbul’unda sokağa çıkan kadınlar Yahudi, Ermeni ve Rum. Şemsiye onları güneşten korumuyor, asıl kötü bakışlardan koruyor. Kadın kendi bakışıyla diğerinin bakışını şemsiyeyi öne eğerek boyun altı hizasına indirebiliyor, bir tür seyyar bakış paravanı. Demek istediğim şemsiye sokağa çıkan kadına ikinci bir tesettür imkânı veriyor. Ama kafamızı tesettüre takarsak işin içyüzünü anlamaktan uzaklaşırız, çünkü şemsiye bir gösterme aracı da. Öncelikle pahalı nesne olarak şemsiyeyi gösterme. O halde şemsiye bir statü aracı. Hayır efendim... Bu kısmen doğru olsa da şemsiyenin başka bir kıymeti harbiyesi var. Sözcüğün terkibinde düz anlama bakın, ‘harbiye’nin savaş anlamına. Şemsiye aynı zamanda bir savaş aracı.
Kadınların sokağa çıkma tarihine binlerce yıldır devam eden sokak savaşı diyebiliriz. Bu savaşta takip etmemiz gereken yer kadının elleri, tekrar ediyorum şemsiye değil şemsiyeyi tutan elleri. Kadın ellerini serbest bırakamıyor, elinin hiç değilse biri illaki bir şeye tutunacak. Tutunduğu şey elini terbiye ediyor. Agorafobisini ancak bu şekilde yenebiliyor.
Sokağa çıkmaya engel olan hava durumuna (yağmura, yağışa, sıcağa) karşı sokağa çıkmaya izin veren şemsiye, kadının sokağa çıkmasına yasak koyan sosyal engele karşı da vizesi. Yağış engeli sosyal engelin ikamesi, kadın aradaki ilişkiyi çarpıtarak şemsiyenin düz anlamını kendi lehine yorumluyor.
Batı'da aynı yıllarda rol değişimi (şemsiyenin taşınmasında erkeksi aşama)
Rumelifeneri’nde öğretmenlik yaparken Garipçe sapağına doğru bazen orayı da geçip daha ileriye ormana doğru yürüyüşe çıkardım. Neredeyse hepsi tesettürlü yürüyüşe çıkmış ikili üçlü kadınlar görürdüm. Sadece yürüyüş… bedenin dengesi gereği iki elin de yanlarda serbestçe salınması gerekirken, kadınların kollarının biri şaşmaz biçimde sabitti.
Buridan’ın eşeği paradoksunun Türkçede iki ayrı versiyonu var. Birinci versiyonda eşeğin önüne bir kova su ve bir balya saman konuyor, ikincisinde iki ayrı saman. Nedir bunun aslı diye İnternet’te dolaşırken karşıma Gazali’nin paradoksu çıktı.
Gazali’de hikâyenin kahramanı eşek yerine insan, üstelik kurgu daha sağlam: Susamış bir adam, amacı için her bakımdan eşit olan iki ayrı bardaktaki suya erişme mesafesinde; biri diğerinden daha güzel, daha berrak veya sağ eline daha yakın değilse susuzluktan ölür. Tam Gazali’ninki orijinal sayılır diyecektim –çünkü Gazali Jean Buridan’dan yaklaşık iki yüz yıl önce yaşamıştı (1058-1111)- bu kez de karşıma Aristo’nun paradoksu çıktı. Aristo’da olay köpeğin başından geçiyordu...
Metinlerarası ilişki… ama bunu metinlerin kendi çağlarında elden ele dolaşımı ve birbirini etkilemesi (ya da intihali) olarak görürsek yanılırız. Gerçi Gazali'nin Aristo'nun metninden haberdar olma ihtimali Buridan'ın Gazali'den haberdar olma ihtimalinden fazla ama bugünden bakarak bu ilişkiyi biz kuruyoruz.
Her üç paradoks aynı zamanda birer kıssa. Her üç filozof bol seçeneğin özgürlük olmadığını anlatan düşünce deneyi yapmışlar. Filozoflar kıssalarından çıkarılacak hisseyi bize insanın içine düştüğü özgürlük yanılsaması olarak veriyor… Burada duralım ve can alıcı sorumuzu soralım: Tercih edememek seçenek bolluğundan mı kaynaklanıyor yoksa tercih etmek zorunda kalmaktan mı?
Ama paradokstan çok bizi baştan yanlış yönlendiren bir oksimoron yok mu burada? Tercih bir özgürlükken tercih etmek zorunda kalmanın özgürlüğü batırması durumu. Her halükârda özgürlük tercihin hedefi değil yan etkisi olduğu için. İşte yanılsamanın başladığı yer. Çünkü özgürlük eylemden önce veya eylemden sonra elinize geçen bir ürün değildir. Özgürlük tereddüdün size tanıdığı yaratıcılığın ta kendisidir. Dahası riskli bir tereddüttür bu. Tereddüt uzun sürerse kronik bir kararsızlığa dönüşebilir. İşte tereddütle kararsızlık arasında bizi ayrım yapmaya zorlayan yeni bir ikilem.
Tereddüt iki veya daha çok seçeneğin birbiriyle çatışmalı halinden birini seçememekse, kararsızlık bu seçememenin her seferinde tekrarlanmasıdır. Yani insan kararsızlığını farkında olmadan huy olarak seçmiştir.
Bu yazıyı yazarken aklıma Barry Schwartz’ın Bolluk Paradoksu kitabında geçen çok ilginç bir örnek geldi. Yaşanmış bir olay bu ve ben bu örnekte tereddüt kavramı lehine bir oynama yapacağım şimdi. Ama önce olayı aktarayım: Amerikalı iki siyaset bilimci Amerika’da yapılan seçimler sırasında Avrupa’dalar. Rakip partileri destekliyorlar, postayla oy kullanmak için bulundukları yerden oy atacakları şehre her birinin kendi otomobiliyle üç saat yolculuk yapması gerek. Oysa rakip partileri destekledikleri için her birinin oyu diğerinin oyunu geçersiz kılıyor! Maalesef iki siyaset bilimci de bu yolculuğa çıkmışlar.
Kendi partizan kararlılıklarını değil ama onca yolu gitmenin zahmetini tereddüde dönüştürebilselerdi özgür olurlardı ve aralarında anlaşmaya vararak ikisi de oy atmaya gitmezdi. Üstelik “kararsız” seçmen kategorisine düşmeden.
Gelelim Memo dayının eşeğine. Öğretmenliğe yeni başladığım köyde bir kış günü bir komşuya gitmiştim. Yerde diz boyu kar var. Evin salonuna girdiğimde komşum pencereden bir şeye bakıp kendi kendine gülüyordu, “Gel Hoca gel,” dedi bana “Memo dayıya bak.” Pencere köyün arka tarafındaki tepeye bakıyordu, Memo dayı dizlerine kadar kara gömülmüş elinde sopası kendisinden uzaktaki eşeğine bağırıyordu hiddetle: “Ulan dursana!” Eşek tepeyi yarılamıştı. Eşek durdu Memo dayıya baktı. Memo dayı zaten durmuştu tık nefes halini burnundan çıkıp kafasının üstünden yükselen buhardan anlıyordum. “Hadi gel” dedi eşeğe, sopasını sallayarak. Eşek hiç oralı olmadı Memo dayıya bakmaya devam etti. Memo dayı “Seni mına kodumun eşeği,” diye eşeğin üzerine yürüdü, eşek de yukarı doğru. Birkaç adım sonra Memo dayı tıkandı durdu, eşek de durdu. Böyle böyle eşek en sonunda tepenin üstüne çıkana kadar devam etti. İlgimi çeken eşeğin zamanlamasıydı, ne zaman duracağını ve ne zaman harekete geçeceğini kestiriyordu, bunu bir ritim haline getirmiş ve kovalamacada kontrolü ele almıştı. Memo dayı bu oyunda ebeydi.
Eşek tepeyi aşıp tamamen gözden kaybolabilirdi, Memo dayıyı tamamen terk edebilirdi. Ama kurtlar onu yerdi ve bu soğukta Memo dayının ahırına ihtiyacı vardı. Memo dayının çağrısına uyup geri dönse sopa yiyecekti, yük taşıyacaktı. Eşek o tereddüt süresinde özgürlüğünü yaratmıştı, geçici özgürlüğünü. Bu özgürlük Memo dayıyı hiddetli inadından vazgeçirmeye yetti. Belki de değiştirdi.
İş oraya varacak, Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'nde anlattığı özgürlükten farkını anlatmalıyım bunun... ama kim bilir ne zaman?
Pastacı, kadına profiterol hazırlarken ağırdan alıyordu. İki anlama da gelebilirdi ağırdan alması, işinde titizliğini gösteriyordur ya da kadının dükkanındaki varlığını biraz daha uzatıyordur. Güzel bir kadın. Şekeri düşmüş bir kadının kendine tatlı ısmarlarken yüzüne baktınız mı hiç?
Dükkâna bir adam girdi. Kırmızı montlu, yüzü erken yaşlanmış zayıfça bir adam.
-Şundan verir misiniz, dedi.
Pastacı o sırada profiterolün çikolata sosunu döküyordu. Adamın işaret ettiği kabak tatlısına baktı.
-Yalnız param yok, dedi adam.
Pastacı kadınla göz göze geldi, peçetenin içine koyduğu bir dilim kabağı adama uzattı. Adam:
-Şunun adı ne, diye sordu, cam rafta dizili kâseleri işaret ederek. Pastacı duyulur duyulmaz bir sesle ve adamın yüzüne bakmadan:
-Sütlaç, dedi.
Adam teşekkür etti. Teşekkürü iki anlama da gelebilirdi: Kabak tatlısı için ya da bilgi için. Adam görünürde pastacıya teşekkür etmişti ama kadına bakarak. Teşekkürün gizli bir dolayımı vardı. Eğer dükkanda o güzel kadın olmasaydı adam muhtemelen reddedilecekti.
O sırada dükkanın dışındaydım. Şöyle düşündüm. Adam dilenme anı için tek müşterisi güzel bir kadın olan dükkânları kolluyordu. Bunun iki anlamı yok.
Bu konuşmayı şehir değiştirmiş evden uzak birinin sevgilisiyle mutluluk yenileyen konuşması olarak
düşünürseniz duygunun değeri düşer. Şöyle düşünün: Bu iki sevgili dargın,
aylardır görüşmemişler. Ayrılıkta ikisinin de haklı sebepleri var. Ama
objektif olalım, biri daha haklı. Haklılık terazisinin adil sonucu, daha
haksız olan daha fazla özlüyor. Ve bir gün dayanamıyor söz ağzından çıkıyor (ağız
metafor burada, söz parmaklardan çıkıyor, telefonda mesajlaşıyor). Ama artık dayanamadığını söylemiyor. O zaman sözün açılımını biz yazalım:
'Artık
dayanamıyorum, seni özledim.'
Özlemek diğerini de açık olmaya davet eden riskli bir sözcük. Diğerinden ben
özlemedim cevabı da gelebilirdi. Cevap diyoruz çünkü seni özledim gizli bir
soru cümlesi: Sen de özledin mi? Bu yüzden özlemin bir terbiyesi var;
duygu ham haliyle, artık dayanamıyorum seni çok özledim acaba sen de özledin mi olsa da söz diğerinin karşısına budanmış olarak çıkıyor. Seni özledim... bu kadar, bir protokol sözü.
Yukarıdaki
diyaloğa kadar her şey belirsiz. Yani her biri kendi duygusundan emin diğerinin
duygusundan kuşkulu. Aramamak kasten bu kuşkuyu diğerinde kronik hale getirmek değil mi?Belirsizlik iki taraf için de nadasa bırakılmış, hem kendini besliyor hem de
özlemi. Ama özlem acı veriyor ve muterif rolü bir kişiye düşüyor.
-Seni özledim.
İnsan
sevdiğini ne zaman özlemez? Elbette birlikte olduğunda.
Seninle birlikte olmak istiyorum sözünün seni özlemek istemiyorum anlamına gelmesi tuhaf.
Kadın ve
adam bunları konuşmadılar. Mesajlarını yazdıktan sonra beklediler.
Neden
beklediler diyorum ki?.. Olan biteni Tanrı gibi görmemi isteyen okuyucunun
emrine amadeyim burada. Buyurun:
Adam
kadının ‘Ben de’ sözüne baktı, bir daha baktı, sonra bir daha, telefonun ekranı
kararırken gözünden bir damla yaş düştü… içi öyle daralmıştı ki nefesini bırakırken mi yoksa alırken mi inledi anlaşılamadı
(Yazar-Tanrı’nın da anlayamadığı şeyler vardır). Balkon kapısını açtı, denizin sesi, güz rüzgârının yerde sürüklediği bir yaprağın sesi... o sesi duydu.
Kadın hemen
yazmıştı ‘Ben de’yi. Bir duygu 911 hattı gibi cevval olabilir miydi? Üç noktayı
koyarken imla kurallarına uyduğunun farkında değildi. Başparmağının ekrana yaptığı baskıydı bu, sevincine başparmağının tempo tutması. Hatta bir fazlası, art arda dört nokta. Evde
biri vardı, kadın tam hıçkıra hıçkıra ağlayacakken odanın kapısını kapattı.
Adam, yine olmayanı özlüyordu şimdi, sevdiğine sarılmayı.
2020 yılının Eylül ayıydı galiba, arkadaşım Gün'den mesaj geldi, Natama dergisi benimle söyleşi yapmak istiyormuş. Şaşırdım. Ben ne zaman kendisiyle söyleşi yapılacak kadar önemli biri olmuştum? Soruları Gün hazırladı gönderdi.
Söyleşi Natama dergisinin 2021 Ocak ayında yayınlandı.
GÜN: Ömer, Borges’le 1984 yılında
yapılan bir söyleşi direkt olarak “size çok yıllar önce Brezilya ve Paraguay
sınırındaki, Saint‘ Ana do Livramento’da ne oldu?” diye başlıyor. Borges de bir
adamın öldürülmesine şahit olduğunu, başta pek etkilenmediğini ama daha sonra,
zamanla çok etkilendiğini ve olayın hafızasında giderek büyüdüğünü söyler.
“Düşünün: öldürülen bir adamı görmek!” der. Gerçekten öyle bir şey gördünüz mü
diye sorulduğunda da, Borges gülerek,
kim bilir belki de görmedim. Hepimiz yalancıyız sonuçta, der. Bunun sizinle
konuşmak için uygun bir giriş olacağını düşünmekle birlikte, sizin yazarken ya
da anlatırken, konuları hikayeleştirirken düşüncelerinizi merak ediyorum. Biraz
daha açmam gerekirse, mesela Alman film yönetmeni Herzog da yaklaşık olarak,
sadece gerçeklerin peşindeyseniz, lütfen kendinize Manhattan'ın telefon
rehberini satın alın. Dört milyon kez doğru gerçeğe sahiptir. Ama
aydınlanmıyor- der.
BEN:
Sorunun mecaz olma potansiyeli yüksek. Ama ben soruyu önce düz anlamıyla kabul
edeceğim. Borges’in itirafı beni cesaretlendirdi, olumlayarak başlayayım, çünkü
başımdan Borgesvari bir olay geçti vaktiyle. Yaşadığım kasabada evden okula giderken oldu
olay. İlkokul birinci sınıftaydım. Sahil yolundan yürüyordum, meydana sapan
dönemeçte bir kahvehanenin önünde kalabalık görmüştüm. Böyle durumlarda çocuklar
genellikle itilir kakılır, ayak altında dolaşmazlar. Ama insanlar neye
bakıyorlarsa bir şeyin etrafında çember olmuşlar tüm dikkatlerini oraya
vermişlerdi. Kimse fark etmeden yanaştım, adamların bacakları arasından baktım
ve göreceğimi gördüm. Bir adam boylu boyunca yerde yatıyordu, arada bir bacağı
seğiriyordu. Müdahale eden biri, ‘Kafasına yemiş kurşunu’ dedi. Gözlerim
seğiren bacaktan toprağa sızmış kana kaydı. Başka biri ‘Can çekişiyor’ dedi. Sonradan
can çekişmenin imgesi olacak o bacak seğirmesi hep aklımda kaldı. Kasası kapalı
beyaz bir kamyonet geldi, iki kişi adamı kollarından ve bacaklarından kaldırıp
kamyonetin içine koydular. Kalabalık
dağılacakken biri gördüklerini anlatmaya başladı, insanlar yine çember oldular,
bu kez pür dikkat herkes anlatıcıya bakıyordu. O anlattıkça ben de hayal ettim.
Vurulan adam kahvehanenin önünde çay içiyormuş,
sabah güneşi mayıştırmış onu, katil olayı gören adamın önünde birden
belirmiş, belinden silahı çıkarmış ve çay içen adama ateş etmiş. Sonradan ben
bu olayı anlatırken olayı gören adamın anlattıklarını da kendi hikâyeme ekledim.
Ayrıntılar katarak, betimlemelerle. En çok vurulan adamın vurulacağını anladığı
anda düştüğü durumu ayrıntılarken; gözlerinin belermesini, çay bardağını
elinden düşürmeden bardak altlığına koyuşunu, yani ölüm o kadar yakınken bardağı
yerine koyma nizamına otomatik olarak uymasını, iki elini yüzüne siper edişini,
kurşunu yiyen kafasının şuursuzca irkilmesini… O zamanlar kasabada kan davası
güden iki aileden insanlar patır patır birbirlerini öldürüyorlardı. Çoluk çocuk
herkesin cinayetlere tanıklığı vardı. Neden ben geri kalaydım, tam da şimdi
Borges’in sözünü tekrarlayabilirim, “Düşünün öldürülen bir adamı görmek!” Gördüğün
gibi yalancı olma ihtimalim Borges gibi yine de yüzde yüz değil. Ya da muğlak
değil. Öykünün yarısı sağlam. Bundan eminim. Taklit ettiğim şey hikâyeden çok adamın
olaya herkesin ilgisini üzerine çekecek biçimde birinci elden tanık olmasıydı. Bu
hikâyeyi anlatacağım birileri hep oldu. Senede bir iki kez anlatmışımdır
herhalde. İnsanların afallamış halini ele geçirmek zevklidir… Olayı
hatırlamakla kendi anlatımımı hatırlamanın garip bir bileşimi var burada. Bir
trafik kazasını olup bittikten sonra görme ihtimalin olay anında görme
ihtimalinden çok daha fazladır; bilirsin bir yolculukta hep karşımıza çıkar: yolun
kenarına savrulmuş devrik bir araba, sağa sola saçılan eşyalar, kan izleri
falan. Bir de bu olayı tam yaşandığı sırada gören birinin avantajını düşün.
Aranızda kendiliğinden bir anlatı hiyerarşisi meydana gelir. Sözü dinlenecek
olan öbürüdür. Nedir sözün dinlenmesi? Şimdi gelelim mecaza. Öncelikle
diğerinin bakışıdır, yüzünde soğurduğun bakışlar, seni var eden bakışlar. İnsan
konuşmadan uzun süre biriyle göz göze gelemez. Aşkta farklı. Neyse… Göz tenin
ikamesidir burada, mesela sarılmanın, okşamanın. Yazarlar bu arzuyu daha da
dolayımlar, bu durumda yazı bakılmanın (gözün) ikamesidir. Nihayetinde yazı
gözle okunur ve bu dolayımda sözcükler yazarın tenidir. Edebi bir hikâye ile
mitomanik bir hikâye arasında ciddi bir fark var elbette ama arkasındaki dürtü her
ikisinde de hemen hemen aynı. Sanıyorum ölüm kadim çağlardan beri hikâyelerin
ana malzemesi. Kötü haber tellalı denilen kişiler vardır. Bilirsin herkesin
çevresinde bulunur bunlardan. Haberi iletirken haz alırlar. Bu insanların
aldıkları haz başkasının ölümü değildir aslında, haberi iletirken kendilerinde
diğerinin duygularını kontrol etme yetisini duyarlar. Geçenlerde kızımın
gittiği 10. sınıfa Türkçe öğretmenleri
öykü yazma ödevi vermiş. Öğrenciler yazdıkları öyküleri öğretmenlerine göndermeden
Whatsapp’ta önce kendi gruplarında paylaştılar, ben de tek tek okudum. Hepsinde
ortak nokta ölümdü.
GÜN: Son 10 yılda bloğunuzda 235 yazı
yayınladığınızı biliyor muydunuz? Weblog’un kısaltılmış hali blog platformu
genelde gayri resmi, günlük tarzında metinler oluyor. Daha çok spor, politika,
hatta kitsch bile sayılabilinecek pop kültür ile ilgili. Sizin yazdıklarınızı
maalesef’in tersiyle, epey farklı. Blog ve geleneksel haliyle bildiğimiz hikaye
arasındaki farkı merak ediyorum. En azından sizde nasıl? Bloglarınızda
kaynaklar, dipnotlar, destekleyici görseller kullanıyorsunuz. Bana blog yazmak
mahalle arasında top oynamak gelirdi. Kötü oynasan pek sorun değil ama hikaye
ve roman yazmak biraz daha farklı. 50 bin kişinin önünde top oynama stresi var
analojisi yapmak istiyorum. Bu konuda neler demek istersiniz?
B:
‘Mahalle arasında top oynamak…’ bu sözü sevdim. Blog, sanal dünyanın bana
verdiği bir arsa. Mülkiyetçi bir duygun yoksa bile bu arsa simülasyonunu
benimseyebilirsin. Galiba başımızı sokacak bir yer istiyoruz, hobi bahçesi gibi
yazı bahçesi. Kapının anahtarı bizde, önce bu ayrıcalık tav ediyor. Bence bütün
sosyal medya patronları icatlarını insanların bu ruh haline denk getirmiş.
Kurucu bir şey. Dostoyevski Suç ve Ceza romanında tali karakterlerinden birine
söyletir bu duyguyu: ‘İnsanın gidecek bir yeri olmalı… düşünebiliyor musun
insanın gidecek bir yerinin olmamasını?..’ Mealen böyle bir sözdü. Çağımız için
uyarlayabiliriz: İnsanın görünecek bir yeri olmalı… düşünebiliyor musun insanın
görünecek bir yerinin olmamasını?..
Blog,
üzerimde bir yazı otoritesinin olmadığı bir yer, kendi kendinin editörüsün. Az
veya çok kendi okurunu yaratıyorsun. Ama okur dediğimiz şey son derece sınırlı
tabi, benim durumum tam da senin parodik ‘Mahalle arasında top oynamak’ sözünün
karşılığı. Öbür yandan soyut “okur” diye başka bir kavram var, müphem bir
kavram. Otoriter, gaddar ve dikizci… hep başımda dikiliyor. Yalnız
ertelemelerime, mesaiden kaytarmalarıma hiç karışmıyor. Bu soyut “okur” çoğu
zaman ben miskin miskin otururken bana eşlik ediyor ama ben yazıya giriştim mi
o da canlanıyor. Hadi diyor bana kalk söyleyecek bir şeyler bul, o zaman soyut
okur uzakta somut birinin beklentisiyle sesleniyor sanki. İtiraf edeyim hayal
meyal böyle bir somut okurum da var. İzninle bu tuhaf varlığa biraz tarihsel
bakmak isterim. Şöyle bir soru: Antikçağda okuryazar sayısı çok düşükken Aristo
kime yazıyordu? Soruyu yazıyı replika etme olanağı çok düşükken kime yazıyordu
sorusuyla tamamlamazsam eksik kalır. Henüz yazının soyut okurunu bulmadığı bir
çağ. Buna rağmen yazı bu tuhaf okura hitap etmeyi başarmış. Bu nasıl mümkün
oldu acaba? Bence zamanın düşünürlerinin felsefi sorunları fark etmeleriyle
yazı ve ölümsüzlük ilişkisini sezmeleri arasında bilinçdışı bir ilişki var.
Biri diğerini öncelemiş ama hangisi? Yazı ve ölümsüzlüğün önceliği daha akla
yatkın geliyor.Filozoflar saray
çevresine yazıyordu, zaten bu yazıların günümüze ulaşmasını sağlayan şey kralların
kütüphaneleri kendi zilliyetlerine geçirmelerinden. Bu eserler kraldan krala,
ya da filozoftan filozofa çağlar boyunca yaşayacaktı. Bu bir varsayımdı ama
öncelikle bir arzuydu. Ölsen bile okunuyorsun! İşte soyut seçkin “okuyucu”
gelecekte bekliyordu. Yoksa bile yazı onu icat ediyor. Ekonomi diliyle
söylersek yazı arzın talebi doğurduğu bir piyasanın baş aktörü haline geliyor. Bu
durum soyut okuyucunun zemini olarak bize miras kaldı ve hiç değişmedi.
Bunun
mutlak bir arzu olması bir yanılsama olmadığı anlamına gelmiyor. Blog bu olası
yanılsamayla yüzleşmemi kolaylaştırıyor. Ben blog yazılarımı sürekli
değiştiriyorum. İçimdeki soyut okur hep teyakkuz halinde. Yazıyı değiştirme
imkânı özensiz yazmanın nedeni de sayılabilir. Değiştirdiğime göre bu hep var. İkide
bir soyut okurun yerine geçiyorum, kendi yazılarımın sadık okuru olarak kendi
yerime.
GÜN: Ömer, en son buluştuğumuzda
şimdililerde taksi şoförlüğü yapan, 30-40 yıl önce, nerdeyse çocuk yaşta hapse
giren birisiyle ilgili hikaye yazmak için Karadeniz’in bir iline gidip, görüşeceğini
söylemiştiniz. Bana Capote’nin kurgusal-olmayan In cold blood (Soğukkanlıkla)
romanını çağrıştırdı…
B:
Araya covid19 girdi. Yoksa bu yaz kasabaya gidecek ve o insanla uzun görüşmeler
yapacaktım. Başka iki hikâyenin daha izini sürecektim ama olmadı. Ortalığın
durulmasını bekliyorum. Beni çeken o insanların peşinde dolaşırken kendi halim.
Hikâye avcısı gibi. Muhtemelen bir araba
kiralayacaktım. O insanların yaşadığı köylere tırmanacaktım. Tırmanma sözünün dramatik
etkisi bir tarafa Karadeniz köyleri hep tepelerdedir ve bir yerde tabana kuvvet
yokuş yukarı yürürsün, kendimi fındık ocaklarının arasından patikalarda
yürürken hayal ettim. Kaynak sularından demlenen çayı yudumlayıp o insanlarla
konuşurken… Sorular soracaktım; peki
nasıl oldu, ne hissettin soruları ve pusuda bekleyen başka sorular. Sigaraya da
başlasam görüntü kâm olacak… Bu arzumun
sana çağrıştırdığı Capote’un Soğukkanlılıkla romanıyla nasıl bağ kurabilirim? Yıllar
önce severek okumuştum bu romanı. Romanda geçen cinayetin “nedensiz”liği
çarpmıştı beni. Capote’u olayın içine taşıyan da bir neden bulma merakıydı
galiba. Kriminal olarak katilin cani bir ruh haline sahip olması öldürmenin
nedeni sayılabilirken, o insanların bu ruh haline nasıl büründükleri daha
incelikli bir bakış gerektirir. Tam da bu bakış cinayeti işleyen katillerle,
yakalanıp idamı bekleyen ve içlerini döken aynı katillerin farkına tekabül
ediyordu. Romanı da ikiye bölmüş bu durum. Romanı bitirdiğimde kafamın
karmakarışık olduğunu hatırlıyorum. Capote’un yazma serüveniyle ille de
koşutluk kuracaksam şöyle bir handikabım var: Yazan kişiler en önemli
gözlemlerini yakın çevrelerinden elde ederler, ama onları bu gözlemleriyle
deşifre etmekten de korkarlar. Yazanın üzerinde kalıcı bir sansür uygular bu
durum ve mutlak bir yasa gibi işler. Ama sansürün asıl etkisi ilgili konuda hiç
yazmamak değil gözlemler üzerinde düşünme fırsatını kaçırmaktır. Bu insanlar yaşıyor ve kendilerine yeni bir
yaşam kurmuşlar, onları rencide edecek bir şey yazamam. Bu durum bizim ülke
yazarının kaderi galiba. Hikâyesini ödünç aldığın birine borçlusun. Bu yüzden
yazacağım hikâyenin aslına sadık kalıp kalmayacağım konusunda anlatıcıyla bir
anlaşma yapmam gerekecek. Amacım hikâyenin aslına sadık kalmak değil zaten,
ihanet etmek. Nihayetinde isimleri değiştiririm,
hatta olayları da, ama ihanet etmeden olmaz. Peşine düştüğüm şey olay değil,
insanın hakikati çünkü…
Belki
de vazgeçerim. Böyle çok vazgeçtiğim oldu. Ama şunun sözünü verebilirim, yola çıkacağım
ve bu kendime dönük de bir hikâye olacak. Böylelikle sana ileride anlatacağım
yeni bir hikâyem olur, yeniden bir araya gelince konu başlatma sıkıntısı
çekmem. İki kişi bir araya geliyor ve konuştukları konu aralarında olmayan
üçüncü kişide düğümleniyorsa orada samimi duygular yeşermez, senin yanında
kendimden söz edebiliyorum.
GÜN: Yazılarınızda ahlaki bir değer
yargısı, okurda bir hesaplaşma imkanı bırakıyorsunuz sanki. Bu bilinçli mi?
İnsanların zafiyetlerinden, yaşam koşullarından, psikolojilerinden çok
bahsediyorsunuz. Nezaket gereği haklı da diyebilirsiniz ya da…
B:
Aslında işin içinden çıkamıyorum. Ahlâki çatışmalar konusunda aklıma İsaiah
Berlin’in verdiği bir örnek geldi. Şimdi kitabı bulmam uzun sürer, şöyle bir
şeydi: İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda İngiliz istihbaratı bir Nazi
işbirlikçisini sorgular, ondan Gestapo ajanlarının isimlerini isterler. Nazi
işbirlikçisi bu bilgiyi size neden vereyim der, beni eninde sonunda kurşuna
dizeceksiniz. O sıralarda insanlar birbirlerini Gestapo ajanı diye ihbar
etmektedir (bizdeki Fetöcü suçlaması gibi), bir yığın insan gereksiz yere
işkence görür, ölür, ya da en hafifinden damgalanır. Nazi işbirlikçisi eğer
kendisinin sağ kalmasına söz verirlerse isimleri açıklayacağını söyler. Tabi bu
problemin pragmatik çözümü çok basit, işbirlikçiye söz vermek, isimleri almak
ve sonra da onu kurşuna dizmek. Buna parça bütünle çelişiyorsa parçayı inkâr et
ahlâkı denir. Ama sizi inkâr edeceğiniz kısma parça demeye götüren kriteriniz
nedir? Tamam nicel olarak parça denilebilecek bir Nazi işbirlikçisini inkâr
ediyorsunuz ama Kant’ın ünlü maksimlerinden söz verme ahlakını da inkâr
ediyorsunuz. Yani parçanın ve bütünün ötesinde çok daha ilkesel olan bir şeyi. Ama
iş bununla da kalmıyor, söz verdin mi tutacaksın iyi güzel ama söz vermek
nedir? Bu kez devreye Austin’in söz edimleri kuramı giriyor… Evrensel ahlak bir
şey çözmüyor aslında, bize sadece olumlu ya da olumsuz olanı söylüyor. Buna
göre yaptığımızın doğru olup olmadığına karar vermek toplumsal ahlâkın
kuşatmasıyla kendimizi kandırmaya kalıyor. Mesela çalmayacaksın denir, on
emirden biri. Hadi Marx’ın Kapital’ini okuduktan sonra bir orta sınıf mirasyedi
mensubu kendini çalmadığına inandırsın bakalım. Aksi için insanın zeka olarak
hep somut işlem döneminde kalması gerekir. Yani çalmayı sürekli bir yankesici
veya benzerinin kriminal davranışları üzerinden okuması…
GÜN: Ömer, hikaye anlatma konusunda
olduğu gibi, konu seçiminde nerdeyse hiç sıkıntı çekmiyorsunuz. Ayakkabı
boyacılarından tut, gönderilmeyen mektuplar (Kafka’nın babasına yazdığı
mektuplardan da bahsettiğiniz), katliam, bıyık, gülme, yalan konuşma üzerine
(Raymond Carver’in hikayesi etrafında dönen yazınız), yetersiz bakiye korkusuz
üzerine gözleminiz, Müslüm Baba filmi aklıma gelenler. Bunların çoğunu da
hikayeleştirerek ve referanslı yazıyorsunuz.
B:
Bir not defterim var. Sadece ileride yazacağım konu başlıklarından oluşuyor. Ve
giderek kabarıyor. Yazılmayı bekleyen onlarca konu. Bu konu biriktirme işini
Doris Lessing’ten kapmıştım. Onun Altın Defter’inde böyle bir bölüm vardır.
Aslında tam böyle değil galiba… Benim ilgimi önce tuhaflık çekiyor. Ama tuhaf
olan cascavlak bir veri değil. Ya da birtakım tesadüflerin sizi bulması değil.
Tuhaflık olaya biraz uzun bakmanın bir yerinde, olay başıma geldikten ve biraz
kendimi dinledikten sonra başlıyor. Zaten tuhaf olanla; aykırı, garip, yabancı
arasında bir ayrım var kafamda. Tuhaflık zıt şeyleri –hadi zıt demeyeyim,
birbiriyle ilgisiz şeyleri benimseme süreci… öte yandan ucubeyle normali
uzlaştırma çabası. Yani tuhaflığı dışarıda kalan cüruf bir şey sanmamak
gerekir, ben de dahil hepimiz tuhaflığın içine düşüyoruz ve tepkisel yanımız
olan “normal”i yatıştırıyoruz. Nihayetinde başka bir normalleşme süreci
başlıyor, işte bu yeni normalin kendisi tuhaf. Çünkü her şeyin vaktiyle ne olduğu
ve nereye geldiğinin tarihçesi yazılabilir. Benimkisi bir tür normali
itibarsızlaştırma. Ama paradoks şurada ki aslan payını önce normale veriyorum. Geçenlerde
bastonlu bir adam gördüm, yaşlıydı ama bastonunu bacaklarına destek olsun diye
taşıdığını söyleyemeyeceğim bir diriliği de vardı, adam bastonunun ucunu yere
değdirmekten kaçınıyordu, sanki ucu aşınacakmış gibi… yanındakiyle konuşurken
bir şeyleri bastonunun ucuyla işaret ediyordu. Nasıl desem baston covid 19’la
da meşrulaşan fiziksel mesafenin ta kendisiydi. Bastonun engelli aracı
olmasından bir statü davranışı kazandıran sembole dönüşmesinin tipik hali.
Nesneler de zayıf hafızalı, kökensel işlevlerini unutuyorlar. Askerde
generallerin böyle bastonları olur, denetim sırasında onu işaret parmağı gibi
kullanırlar. Hem gösterme hem de aşağılama aracı olarak. Budist rahiplerin
bastonları mesela, onlara bilge ve yorgun bir hava verir. Bu gözlemim aynı
sıralarda okuduğum Halldor Laxness’in Salka Valka romanın bir yerinde karşıma
çıktı, kafamda ham olarak duran anekdot birden canlandı. Defterime not aldım,
duruyor öyle. Bir lisansüstü tezi olmaya
değmese de biraz ayrıntıyla belki bir deneme konusu olabilir.
Yazılarımda
hikâye ve deneme tarzı birbirine karışıyor. Nihayetinde ben bir yazar sayılmam,
bir editörüm olsaydı bana sadece şöyle yaz diyebilirdi, muhtemelen ben de
uyardım; ama benim kimseye karşı
yükümlülüğüm yok. Yani yaptığım şey edebi bir üsluptan çok kendi başına
buyrukluk.
GÜN: Sizinle sanırım 6 kere yüz yüze buluştuk.
Birisinde Enis Akın’la evinize gelmiştik (30 Nisan, 2017). Eski bir caminin
yanında, çok eski ve küçük bir okulda öğretmenlik yaptığınız günler. Yoksa
çocuklara anlatmak ile bizlere anlatmak arasında bir fark bulmuyor musunuz?
Belki biliyorsunuz, Kürt Vonnegüt, George Orwell, Stephan King da sizin gibi
yazmadan önce bir dönem öğretmenlik yapmışlar. Bana sanki size çok doğal
geliyor yazmak. Başınızdan geçenleri hikayeleştirmek. Malzemeye tepki şeklinde
mi oluyor, o süreç nasıl gelişiyor. Sizi okurken, sanki hiç kötü bir yazınızla
karşılaşmayacağım hissi hatta güveni edindim. Bu konuda yalnız olmadığımı da
biliyorum. Messi’den kötü maç görmek
gibi. Beklentileri yükseğe çıkarttığınız farkında olup olmadığınızı bilmiyorum
ama öyle gündelik hayatı idame etmekle birlikte, bir şekilde gözlemlediğinizi
düşünüyorum. Kuşkusuz yazacaklarınızın malzemesi için dışarı çıkmıyorsunuz ama
bazen sanki yazdığınız konulardan bir şekilde kaçamadınız şeyler. Bana öyle
geliyor ki hemen hemen her konuda yazabilirsiniz? Yaşadığımız hayat sana çok
malzeme mi veriyor yoksa hiçbir şey siz şaşırtmıyor mu? Sizi neler tetikliyor?
B:
Elbette söylediklerin güzel övgü dolu sözler, laf olsun diye övmediğini
biliyorum. Ama hemen her konuda yazacağım iddiası abartma olur. Öğretmenliğin, çocuklarla bir arada olmanın
şöyle bir avantajı var: Onlarla ben de çocuk oluyorum. Tabi bu çocukluğun
alçakgönüllü ya da indirgemeci bir tavır olmadığını söylemeliyim. Önce yapıntı
bir çocuk olmakla başlasa da –mesela tatil dönüşlerinde- hemen işin rengi
değişiyor, sözünü ettiğim kelimenin gerçek anlamıyla çocuk olmak. Derslik psikanalizdeki regresyon kavramına uygun bir
ortam sağlıyor. Bir insan yedisinde
neyse yetmişinde de odur atasözünü tersinden kuracağım bir alan açtı bana okul.
Bir yetişkinle karşılaştığım zaman –özellikle tanımadığım, kalburüstü ve
kibirli olanlarla- onun yüzünü çocuk haline geri gönderebiliyorum, çocuk derken
bütün zaafları, yüzlerindeki sakarlıkları, yüzlerine oturmamış acemi mimikleriyle
onları sınıfta sıralardan birine oturtuyorum. Filmlerde olur bu tür geri
dönüşler. Bir tür yüz biçimlendirme. Hani uzmanlar binlerce yıl yaşında bir
kafatasına bilgisayarda yüzünü kazandırırlar ya, öyle. Acımasız bir şey, biliyorum; hatta biraz da
kalleşçe. Ama onların bundan haberi olmuyor.
GÜN: Amerikalı kısa – kısa hiakeye yazarlarından
Lydia Davis ile yapılan bir söyleşiyi dinlemiştim. Bir dönem hemen hemen
aklından geçen her şeyin hikaye formuna dönüşebileceğini, Davis buna malzemeye
karşılık vermeye çalışmak diyordu. Sende uyarıcı etki yaratan unsurlar ne
oluyor mesela? Son olarak Ömer Şenel blog yazılarıyla mı devam edecek yazmaya?
B:
Olaya tanık oluyoruz ya da olay anını yaşıyoruz, anlatma formu daha sonradan
geliyor. Hatırlamayla. Hatırlıyorsanız, nasıl hatırlayacağınızı da
belirliyorsunuz demektir. Unutacağınız birçok ayrıntıyla öne çıkardığınız
şeyler arasında bir seçimdir hatırlamak. Unutmasanız bile asla anlatmayacağınız
şeyleri elemek. Bence hikâyenin can damarı burası. Anlatmayacağınız şey derken
önce akla utanç geliyor ama kastettiğim o değil, daha çok olayın karmaşası;
dile gelmemesi, nasıl anlatırsanız anlatın bir şeylerin eksik kaldığı hissi.
Bir gün bu haliyle gün ışığına kavuşuyor. Karmaşanın estetik hali. İnsanlar
genellikle çözüm nerede diye sorarlar. İyi bir hikâyede çözüm ve karmaşa
birbirinin karşına konmaz.
Neyse
biraz daha düşünülebilir. Bugünlerde küskünlük üzerine bir yazı kaleme
alacağım. Bakalım epey not tuttum.
Ünlü bir kişiyi sevmediğinizi söylüyorsunuz. Ölmüş de olabilir fark etmez. Karşınızdaki kişi nasıl olur ben seviyorum diyor. Size söylemeden önce de bunu demiş, o ünlü kişiye duygusal yatırım yapmış, başkalarıyla ve başka yerlerde konuşma konusu haline getirmiş vs. Onun sermayesi... Siz neden sevmediğinizin nedenlerini açıklıyorsunuz. Diğeri bu sizin görüşünüz diyor. Ortama birden serbest piyasa ilkeleri ve demokrasi hakim oluyor. Ne güzel. Bunun konuyla ilgisi yok tabi. Sizin ünlü kişiyi sevmemeniz diğerinin sizi sevmemesine yol açıyor. Eee her şey karşılıklı, siz de onu sevmiyorsunuz. Ne kadar canlandırıcı bir şey! Acaba bunun ne kadarı ünlü kişiyi sevip sevmemekle ilgili? (Baştaki sevgi/sevgisizlik nesnesi çoktan yer değiştirdi bile. Sanal yazışmalarda son bir nezaket hamlesiyle sözün sonuna 'saygılar' konur. Ben bunu hep s.ktir git diye okurum)
Ünlü bir kişi dedim ama bu bir turşu cinsi de olabilir, bir ayakkabı markası da bir film de.
Kim bilir
kaçıncı kez duyuyorum bu sözü. Gürültüyle ilgili şikâyetlerimde en çok
karşılaştığım beylik lâflardan biri. Sadece gürültünün kaynağı muhataplarımdan
duymadım, başvurduğum resmi görevliler de aynı sözü rahatlıkla söyleyebildiler.
Sözün genel bir
kullanımı da var aslında... slogan gibi, mesela yolsuzluk yapanlar için bire bir.
Bu söze biraz
vakit ayıracağım. Gerçi bu sözü söyleyenin ağzına tıkayan karşılıklarım oldu hep,
ama şimdi atomlarına ayırmanın sırası. Çünkü bu sözde, Türkiye halkının milli
karakteri gizli.
İnsanın kendi sorununa duyduğu entelektüel
merak akademik meraktan faklıdır ve sahici olmanın ilk adımıdır. Bir intikam
duygusu da var tabi. Keşke her intikam terbiye edilmiş yazı formunda kırıp dökmeyen böylesi itidale sahip olsa. (Peh peh bu sözü ben mi
söylüyorum?)
Evet, “Sizden
başka şikâyet eden yok.” milli sözümüz bu.
1. Sizden başka
şikâyet eden yok, yani siz teksiniz. Yani sizi tekliğinize tecrit eden bir söz.
2. “Sizden
başka şikâyet eden yok.”, yani sizin tekilliğiniz karşısında “biz” varız. Siz
zamiri 2. çoğul şahıs zamiri değilken biz asimetrik biçimde 1. çoğul şahıs.
Sözde biz geçmemesine rağmen bu "biz"in potansiyel varlığı, söz söylendiği anda
vücuda geliyor. "Siz"li nezakete aldanmayın, altından kanalizasyon akıyor, burada tekil olan "siz"in karşısına çoğul ve totaliter "biz"i çıkaran aritmetik bir işlem var.
3. İsmin önünde
sıfat (belgisiz) olan “başka”, “siz”den sonra belgisiz zamir gibi duruyor ama
içerik olarak yine sıfat. Çünkü “başka” siz başkasınız anlamına geliyor.
Başka, yani anormal olan.
4. Siz şikâyet
eden konumundasınız, “biz” de şikâyetinizi çözüme kavuşturma makamıyız. Ayağına
gidişin bu makam-şikâyet hiyerarşisini kurması başlı başına ilginç. Ama
şikâyetinizin geçerli olması için bu şikâyetinizin daha önceki veya sonraki
başka insanların şikâyetleriyle kayda değer bir çoğunluğa ulaşması şart.
Şikâyet tek olduğu için, şikâyet adını hak edecek bir varlığa da kavuşamıyor.
Dolayısıyla “Sizden başka şikâyet eden yok,” yani sizinki şikâyet değil.
Otomatikman şikâyetin tanımı değişiyor.
5. Şikâyet dile getirdiği
sorundan bağımsız, kendisi bir sorun olarak algılanır. Sanki şikâyet olmazsa
sorun da yoktur. Şikâyet sorunun belirtisi değil, maraza çıkaran birinin durduk
yere öne çıkmasıdır. Şikâyet etmek
performatif bir eylemken kendi tekilliğiyle yüzleştiği için kolu kanadı
kırılıyor. Şikâyet, şikâyet edenin üzerine çullanıyor.
6. Şikâyet önce tekil başlar zaten. Diğer insanların da belki kısmen yaşadığı bir sorunu anlatma girişimidir. Rahatsız oluyorum beni dinler misiniz demektir. Kendi rahatsızlığımla diğerlerinin olası rahatsızlıkları arasında kurduğum bağ şikâyetin de ortak dili haline gelir. Yani şikâyet edenin tek kişi bile olsa ister istemez temsili bir yanı vardır. İşte sizden başka şikâyet eden yok sözü bu temsili varlığa saldırıdır.
7. Şikâyet, diğerinin başına iş açtığı için pek hoş karşılanmaz. Yine de asıl hoş karşılanmayan şikâyetin kendisi değil, şikâyet edenin cüretidir. Bu kez de sizden başka şikâyet eden yok sözü, sizden başka şikâyet etmeye cüret eden yok anlamına gelir.
“Sizden başka
şikâyet eden yok.” sözünü söyleyenler yukarıda madde madde açıkladığım durumu
bilmiyorlar. Bilmedikleri halde bu sözü söylerken bir bilirkişi gibi
davranıyorlar. Ama sözün kullanım değerini biliyorlar.
Alın bu sözü toplumun her mahfiline, her ahbap çavuş
ilişkisine, her grubuna, her hücresine ve her sorununa uygulayın.
Önceleri alışkanlıkla katlanmanın birbiriyle didiştiğini
düşünürdüm. Öğrenmem zaman aldı.
Alışkanlık katlanmanın kemale ermiş hali de değil. Alışkanlık rahatsızlığın
bilincinde bir çeşit uyum olsa yarayı kaşıyarak derdimi anlatabilirdim; ama
hayır, alışkanlıklarda diğerlerinin sorunlarla
benzeştiklerini gördüm hep. Alışkanlık o kadar tereddütsüz yaşanıyor ki, biraz
düşünseler gerçekleşebilecek rahatsızlıklarına bir an bile fırsat tanımıyorlar.
Sürünün alışkanlık yeteneğisistemin-rasyonel yönetmeliklerle tarif edilmiş de
olsa- sonradan ortaya çıkan bütün olumsuz çıkıntılarını “düzen” haline
getiriyor ve en ufak bir şikâyet çıbanbaşı olma tehdidiyle karşılaşıyor.
Alışkanlık, duyarsızlaşma, umursamama, kanıksama... bunlar birbirinden farklı kavramlar, ama içlerinde en kötüsü alışkanlık. Kıyaslamak için söylüyorum: duyarsızlaşmanın
kendi halindeki tepkisizliği hödükçedir elbette, ama alışkanlık sorunlu düzenin
en önemli ekipmanı olarak bu hödüklüğü ideoloji haline getirir. Şikâyetiniz
karşısında birden aktive olan işlerin tıkırında gittiğini savunan alışkanlar
görürsünüz. Alışkanlar uysalca boyun eğdiği “düzen”in tarafıdır
artık; şikâyet karşısında hem kendilerini güçlü hissederler hem de hiç yoktan o fukara beyinleriyle fikir sahibi
olduklarını sanırlar.
Bakmak ve işitmek insanların büyük çoğunluğu için anlama duyumları değil, uzlaşma ve alışma duyumları.