2 Ağustos 2013 Cuma

Kayran

çakma kayran
gerçek kayran
çakma kayran


Heidegger voroluş teorisini temellendirirken Almancada yan anlamları da olan Lichtung diye bir sözcük kullanır; Licht ışık demektir, Lichtung sözcüğünün, ışık çağrışımlı; ışıklı, aydınlık, açıklık anlamları yanında ormandaki ağaçsız alan (kayran) anlamı da vardır. Ormanı görebilmek için kayrana çıkmak gerekir. Hani ağaçlardan ormanı görememek haline karşı… Tabi Heidegger bu Lichtung kavramını insanın bakışıyla var ettiği her şeyi kendine mal edebilmesi için bir düşünme alanı olarak metaforlaştırmıştır.

Heidegger’in yaşadığı dönemde ve daha öncesinde düz anlamıyla kayran uzaktan görülen değil, ancak oraya varılınca insana ormanla arasında bir uzaklık hissi veren alan olarak görülüyordu.  Ormanın içinde yürürken bakışları nereye yönelse ağaçlara çarpan insan kayrana çıktığında ferahlıyordu. Hem boş bir alana kavuşuyordu hem de aydınlığa. İnsan o boş alanda bakışıyla kendine başka alanlar yaratabilirdi; kayranın sınırını oluşturan ağaçlar bu bakışla orman görüntüsüne kavuşabilirdi. Şöyle diyelim, kayran bir hedefti, ormanda yürümenin amacıydı. Ama bir kentlinin ağaçsız bir tepelikten ya da yoldan ormana bakışında benzer bir etkileşim yoktur; bulunulan yer insana her zaman bir güvenlikle karışık medeniyet tarafında durma mesafesi tanır. İnsan bu mesafeyi sever, farkında olmadan sever. Günümüzde kayran artık orman içinde değil, ormanı dışta bırakan kente ait bir yer haline gelmiştir.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Belgrat Ormanı’nda yürürken yoldan ayrılıp tepeye doğru tırmanan yaşlıca bir kadın ve 5 yaşlarında bir erkek çocuk dikkatimi çekti. Daha doğrusu önce çocuğun ormanın içinde yankılanan “Hadi anneanne, birlikte çıkalım.” sesi… Yamacın yarısına kadar yan yanaydılar. Kadına kalsa oraya kadar yeterdi, ama çocuk kadından kurtuldu, kesilmiş bir ağacın üstünden atlayarak yoluna devam etti. Bütün yerler kat kat yaprak doluydu, insanın takip edeceği patika bir iz yoktu, çocuk yukarıya doğru bazen önüne çıkan küçük çalıların uçlarına tutunarak doğaçlama bir maharetle dört elli tırmanıyordu. Tırmanmanın çekiciliği insanın tırmandıkça kendini daha yüksekte hissetmesi değil midir? Kadın kendini emniyete aldığı bir yerde durdu, “Artık yeter, düşersin!” diye seslendi. Çocuk geriye bakmadan “Gel anneanne, çıkamıyor musun?” dedi. Anneannesiyle yarış eder bir hali vardı, ya da bu tırmanmayı anneannesini yeneceğinden emin bir yarışa dönüştürmüştü. Sadece yoldan değil, ninenin gözetmenliğine dayanan nine torun birlikteliğinden de sapan bir yarışma. Kadın bir iki hamle yapar gibi oldu, torununun yanına gitmek için değil de daha çok tırmanamayacağını göstermek için, ya da isteğiyle bedeni arasındaki tezatı torununa yansıtarak empati dilenmek için; yerden bir dal parçası buldu, onu destek yapıp yukarı bir iki adım attı ve yine durdu. Tuhafıma gitmişti ikisi de izlendiklerini düşünmüyorlardı, bütün hareketler doğaldı, sanki orada onları gören kimse yoktu.

 Havada çürümüş yaprak kokusu vardı.

Herkes Belgrat Ormanı’nda yürüyüş parkurunun şaşmaz takipçisiydi.  Güya herkes ormanda yürüyordu ama aslında yürüdüğümüz yer tuğla ve kiremit parçalarıyla zeminleştirilmiş kenarları tahta döşemeyle sınırlanmış bir parkurdu. Doğrusu parkurun sağladığı konfora diyeceğim bir şey yoktu, çamursuz ve güvenliydi. Güvenli olması yolun “vahşi” doğadan ayrılmış bir bölge olmasından kaynaklanmıyordu, bu güveni herkesin orada ve aynı yürüme eylemi içinde olması veriyordu. Sadece yolda yürümüyorduk, hatta bundan daha çok yolun peşinden gidiyorduk. Çocuğun yoldan sapmasını gördükten sonra acaba ‘yoldan ayrılmak yasak’ gibi bir levhayla karşılaşır mıyım diye de etrafa bakmadım değil. Şaşmaz bir kural insanların içine işlemişti sanki. Ormandaydık ama yol yüzünden (yoksa sayesinde mi demeli) ormana giremiyorduk, hep ormandan dışarıda kalıyorduk. Yolun kenarı vardır ama ormanın içindeki yol hep ormanın kenarıdır, biz de gizli bir emre uyar gibi kenardan yürüyorduk…

Günümüzde yol ormanın kayranıdır. Ve günümüzün bu kayran anlayışıyla Heidegger’in metaforu zaafa uğruyor, ve biz yolun bize sürekli fısıldadığı yürü diyen bir direktifi yerine getiriyoruz…

Üçüncü Köprü’nün bağlantısı yol için orman katliamı devam ediyor. Garipçe, Rumelifeneri, Zekeriyaköy, Gümüşdere ve Kısırkaya sırtlarında orman içindeki kellik bariz biçimde büyüyor ve her gün saçkıran hastalığı gibi uç uca eklenerek yayılıyor. Buralar yaşadığım bölge. Gidip geldikçe görüyorum, gördükçe öfke boğazımda düğümleniyor…

Artık dasein (orada olmak) için kayranda olmak ters etki yapıyor.

Doğada açılan bu kelliği insanın içinde bir merhamet olarak duyabilmesi için kalkınma salaklığının dışında olması gerekiyor.

Sanat eseri bir heykel,  bir resim nasıl yeniden yapılamazsa, kesilen ağaç da yeniden canlandırılamaz. Başbakan reprodüksiyoncu sanat hırsızı gibi düşünüyor, ağaçları kesersek yerine ağaç dikeriz diyor. Ağacın yaşını, yetiştiği yerin bitki faunasını, hayvan popülasyonunu görmezden geliyor;  köprü, kanal, nükleer santral yerine asıl bunların zenginlik olduğunu bilmiyor, ya da çok kötü niyetli.

İki yıl önce çevre eylemi için ailecek Uzunköprü’ye gitmiştik. Kasabanın girişinde Mimar Sinan’ın yaptığı köprünün altından akan Ergene deresinin rengi fabrikaların kimyasal atıklarından simsiyah olmuştu. İçinde hiçbir canlı yaşamıyordu. İki yaşında bir çocuk pikniğe gelse annesi babası ‘bak yavrum işte dere’ dese, çocuğun zihninde dere kavramı böyle oluşurdu. Hayalimdeki o yeni nesil çocuğun yerine bön bön dereye baktım.  Eğer dere eski haliyle temiz bir şekilde aksaydı, içinde balıklar yaşasaydı, suyun debisini İSKİ’nin satış fiyatından hesap edip paraya vursaydık bu, suyu kirleten fabrikaların kazancından daha çok paraya denk gelirdi. Ama paranız, otomobiliniz, yatınız katınız batsın, temiz bir su, temiz bir çevre parayla ölçülebilir mi?

Bu ülke bu kalkınma salaklığına nasıl kapıldı?

Batı sadece teknoloji ihraç etmiyor, kalkınma ideolojisi de ihraç ediyor. Ekolojisine zarar veren sanayiyi azgelişmiş ülkelere kaydırıyor. Azgelişmişler ve neo liberal aymazlar da aa ne güzel sanayileşiyoruz, gayri safi milli hasıla, büyüme endeksi falan diye her projeye atlıyor. Çünkü azgelişmişlik geç kalmakla ilgilidir, ama bu geç kalmanın spesifik bir tarafı var: Batı’yı kestirmeden değil de, kronolojik sırayla takip etmek…



Bugün uzun bir yürüyüş yaptım. İkamet ettiğim köyün batısına doğru, köyün içinde işletilen madenden çıkan hafriyatla yıllar önce doldurulmuş art arda sahile uzanan iki burunun sonuna kadar. Köyün merası olarak kullanılan iki burunun büyüklüğü neredeyse bin dönümlük bir alanı kaplıyor. Lebiderya bir arazi. Köyün dışındaki mandıralardan salınan hayvanlar buralarda otluyordu.. otluyordu diyorum, çünkü artık otlamıyor. Özellikle manda sürülerini uzaktan izlemek hoşuma giderdi.   Üç dört ay önce bir sabah evimin penceresinden orada dozerleri gördüm. İleri geri araziyi toza dumana katmış tuhaf bir faaliyet yürütüyorlardı. Yaklaşık iki kilometreden araziye yabancı her şey tuhaf görünüyordu zaten. Muhtara sordum, “Büyükşehir belediyesi,” dedi, “Hayvan barınağı yapacaklarmış.” Muhtarla birbirimize baktık, ne o söylediğine inanıyordu ne de ben duyduğuma. Bin dönümlük araziye?.. Medenileşiyoruz anladık ama biraz abarttık galiba dedim iyimser tarafımla. Öyle ya bir asır önce sokak köpeklerini mavnalara yükleyip Hayırsızada’ya (Sivriada) süren ve onları açlık ve susuzluktan birbirine parçalattıran İttihat Terakki gaddarlığından sonra (şimdi aklıma geldi, acaba bu sürgün Ermeni Tehcirinin provası olarak ele alınabilir mi?) deniz manzaralı hayvan barınağı… Ama bu burunların güneyinde zaten bir hayvan rehabilitasyon barınağı var. Başıboş köpekler toplanıyor, kısırlaştırılıyor falan. Hatta öğrencilerimle geçen senelerde ziyaret etmiştik orayı. Pek iyi izlenimle ayrılmamıştık. Güya rehabilite edilip sokağa salıverilen köpekler bu barınağın arkası kafesli aracını nerede görse huysuzlanıp havlamaya başlıyor, anlaşılan onların izlenimi de pek hoş değildi. Bir tanesi şimdi yanımda, adı Zeytin, yürüyüşümde bana yarenlik ediyor… Neyse, bu sabah burunun ormana yaslanan tarafında prefabrik benzeri sıra sıra birikintiler gördüm. Neler oluyordu?.. Yürüyüşümün amacı buydu. Orada rastladığım birilerine soracaktım. Yanımda Zeytin yürüdüm… yürüdüm… Prefabriğe benzettiğim yığınlar, içinde metal levhalar olan balyalarmış. Uzaktan sesler geliyordu, ama kimseyi göremedim. Yolun üstündeki şantiyenin girişine ‘İnşaat alanına girmek tehlikeli ve yasaktır.’ yazısı kondurulmuştu… Köyden birçok insana sordum kimse bir şey bilmiyor… Hiçbir şeffaflık yok… Bu ülkede tesettürün metaforik anlamı gerçek anlamından daha güçlü. Tesettür tıpkı kadını gizlediği gibi yağmacı sermayeyi gizliyor. Nerede inşaat varsa oraya çekilen bir duvar tesettür işlevi görüyor. Hayvan barınağıymış… Ulan hayvanlar otluyordu zaten güzelim çimenlerin üzerinde… Dozerler kazıyınca şimdi tozlu kıraç bir toprak haline gelmiş… Bir vatan, kamuya ait toprağı kendinizin biliyorsanız vatandır, ve ben vatan yerine topraklarının ‘tehlikeli ve yasaktır’a dönüştürüldüğü yağma hasanın böreğini görüyorum…
    





  



17 Temmuz 2013 Çarşamba

Fatih Projesi

Başbakan defalarca ‘Artık karatahta dönemini kapatıyoruz,’ benzeri ifadeler kullandı. Bu sözün esnemeye gelir bir tarafı yok, okullarda karatahta tümüyle kalkacak, yerine Fatih Projesi’yle tüm okullara akıllı tahtalar yerleştirilecek, benim anladığım bu. Bir değişiklik eskiyi tümüyle ortadan kaldırıyor yerine yeni olanı ikame ediyorsa gerçekten de bir dönem kapanıyor demektir. Başbakan yaptığı değişikliğin devrim gibi algılanmasını istiyor. 

Ama nasıl bir devrimdir bu?


Smart board Türkçeye akıllı tahta diye çevrilmiş. Bu çeviri üründen ne beklendiğini de açıklıyor. Öncelikle bir pazarlama çevirisi. Buram buram reklam kokuyor. ‘Smart’ sıfat olarak İngilizcede pek matah bir aklı çağrıştırmıyor, daha çok beceriklilik, hamaratlık, kurnazlık anlamı var, ‘board’ da bildiğimiz tahta değil; ilan, reklam panosu anlamında kullanılıyor. Benim itirazım ‘smart board’a akıllı tahta diyerek karatahtaya geri zekalı muamelesi yapılmış olmasına.


Neyse, buraya takılmayalım… Akıllı tahtayı biz icat etmedik. Bir nesneyi alır o nesneyi icat eden aklı almazsan devrim mevrim yapamazsın, sadece akıllı tahta almış olursun. Buraya da takılmayalım. Bu ülkede zihniyet alabildiğine köhneyken Batı’dan ithal edilen yeni ürünlerle ileri gittiğini sanan bir kafa var, sittin senedir var zaten.

Akıllı tahta ancak yanında (altında) karatahta olursa akıllı olabilir. Akıllı öğretmen, akıllı yönetici, akıllı veli, akıllı çevre, akıllı öğrenci… bunlar en önemlileri tabi…

Akıllı tahta sadece iki duyu organına hitap eder: Kulak ve göz.

Karatahta özellikle dokunma duyusuna; kulak ve göz karatahtada olup bitene tabidir, onu takip eder. Çocuğun (tabi öğretmenin de) kendini gerçekleştirmesine, nesnelleştirmesine daha uygundur. Asıl önemlisi karatahtada bir konuyu işaretlerle çabucak sembolize edebilirsin, hatta sembolleri kendin uydurabilirsin. 

Farklı bireyler yetiştirmek diyoruz ya, içimiz dışımız standart olmaya eğilimliyken güya farklılığa olumlu bir anlam yüklemişiz ya şu son zamanlarda… oysa farklılığı gösterecek şey öncelikle dokunulup yapılmış bir şey, elimizden çıkan bir şeydir; yazı ve şekillerdir, çocuk karatahtada kendinden olan bir şeyi meydana getirir.. hafife almayın, gitar çalmakla, önündeki orgta gitar sesi tuşuna basıp hazır bir parçayı çalmak kadar derin bir farktır bu.


Medeniyetini alalım harsını almayalım (Ziya Gökalp) paradigması memlekette teknoloji arsızlığı denebilecek tuhaf bir böbürlenme geliştirdi. Batı teknolojisine holdurlop atlayıp üzerine de kendi görgüsüzlüğümüzü giydirdik mi kombinasyon tamamlanıyor: İşte medeniyet, işte hars! Adam gavur icadı hoparlörü camiye taktırıyor, medeniyeti alıp görgüsünü almadığı için desibel sınırı diye bir şey tanımıyor, yüksek volümde ezan okuyor, yer gök Allah Allah diye inliyor,  köpeğin ezan sesine ulumayla eşlik edişini de secdeye geldi mübarek diye yorumluyor (işte hars)…

Şehirleşmeyi apartman dikmek sanıp sonra eski olana gecekondu muamelesi yapan akıl…



Gelişkin ülkelerde akıllı tahta ile karatahta birbirini dışlamaz. İlkokuldan üniversitelere karatahta yaygın biçimde kullanılır. Sebebi pedagojinin zanaat kısmıdır. Japonya’da bir öğrencinin harfleri doğru bir şekilde yazmayı öğrenmesi yedi yıl sürer, (1) bu hiç de bir dezavantaj değildir, aksine çocuk iyi yapılmış bir işten zevk alır. Almanların mekanikte bu kadar ileri oluşlarının nedeni nedir acaba?..


(1)Kırılgan Nesneler, Pierre-Gilles de Gennes, Jacques Badoz, Tübitak Yay. s.179

9 Temmuz 2013 Salı

Karar Vermek



KARAR VERMEK


‘Karar verdim…’

Karar vermek ilginç bir sözcük. Şimdiki zaman kipi yok.

Kavramın kendi tanımına uygun olgunlaşmasını ağızdan çıkmadan önce tamamlaması gerekiyor. Çoğu sözcük için böyle değil, eylemle fiil-sözcük arasında bir senkron kurulabilir. Mesela telefonda ne yapıyorsun diyen arkadaşıma cevap verirken: ‘Yemek yiyorum…’ Henüz daha lokmamı yutmamışım, ağzımda çiğnerken bir taraftan lâf yetiştiriyorum. Ama karar vermek fiil-sözcüğü varlığını şimdiki zaman kipinde ifade edemiyor. ‘Karar veriyorum…’ Olmuyor. Karar geçmişte kalan bir sürece aitken, sadece kararın açıklanması şimdiki zamanlı. Kaçınılmaz olarak böyle: ‘Verdiğim kararı açıklıyorum…’ Hâkim jüri başkanına sorar: ‘Kararınızı verdiniz mi?’

Üç zaman kipi sırasıyla (geçmiş, şimdiki, gelecek) ideal biçimde işliyor görünüyor. ‘Karar verdim, kararımı açıklıyorum, kararımın etkisi görülecek.’ Ama karar kendi tanımını mutlak olarak geçmişin içinde buluyor, sadece söze gelmek için şimdiki zamanı kullanıyor. Hâkimin kararı tam da böyledir. Deliller toplanır, duruşmalar yapılır, tanık, zanlı, şikâyetçi dinlenir, hâkim düşünür vb sonunda kararını verir. Karar ancak açıklanırsa kendini gerçekleştirir. Burada kararın içeriği değil asıl olarak kararın açıklanmasıyla gerçekleşen müeyyide anlam taşır. (1) Oysa dile gelmeyen, konuşmayan iş yapan kararlar da vardır. Bir futbolcu topu nereye vuracağını açıklamaz, onun topa verdiği yön bu kararını belli eder. İyi futbolcu hızlı karar verir; çabukluğu kararının hızına tabidir bile denilebilir. Ama iyi futbolcunun çok hızlı karar vermesi onun çok çabuk karar değiştirdiği anlamına da gelmez mi? Futbolcunun kararı ile hâkimin kararını aynı kavram içine nasıl sıkıştırıyoruz? Biri dile gelmek için varken (dilin kendisi eylemken), diğeri sadece eylem için var.

Derrida’yla yapılmış bir söyleşiyi okurken, Raymond Carver’ın Sülün adlı öyküsü geldi aklıma. Derrida ilgili söyleşide karar kavramının varlığından emin olmadığını söylüyordu:

 “Bu nedenle daima şunu derim: ‘Eğer karar varsa’ diyorum, olduğundan şüphe duyduğum için değil, sırf olup olmadığını bilmediğim için. Bir karar, eğer bu tür bir şey varsa, hiçbir zaman bilgiye dayanarak belirlenemez. Bir karar belirlenemez.”(2)

 Derrida karar kavramı hakkında başka bir şey söylüyor, kararın varlığından bile emin değil.

 “Eğer varsa bir karar kendi ortaya çıkışında kaybolur.” (3)

Derrida’nın ‘karar’ kavramı karşısındaki mütereddit tavrını aklımızda tutalım. Kavramlar karşısında mütereddit olmak az iş sayılmaz. Bir an düşününce bazı kavramların insanların ağzında başka kavramların hizmetinde işçileştiğini görürsünüz, bütün enerjilerini yüzeysel iletişime aktarırlar, sözcük olarak vardırlar ama anlam olarak yokturlar. Ama sözcükler kullanılmayan demirbaşlar gibi kayıttan düşmezler. Tanrı gibi; yoktur ama yine de vardır. (4)

Carver’ın Sülün öyküsünü yeniden okudum.

Gerald Weber ve Shirley Lennart iki sevgili. Aralarında yirmi yaş fark var. Gerald otuz yaşında, tiyatro dalında yüksek lisansını tamamlamış, oyuncu olmak istiyor. Elli yaşındaki Shirley, iyi bir çevresi olan iki defa evlenip boşanmış zengin bir kadın.
Gerald, Shirley’nin parasına ve tanıdıklarına tav olmuş. Amacı Shirley’nin çevresini kullanarak ünlü bir aktör olmak. Bu birliktelik sayesinde eh işte kendisine aktör diyebileceği birkaç ufak rol kapmış. Ama:

“Son üç yıldır vaktinin geri kalan bölümünü Shirley’nin havuzunun yanında güneşte yatarak, partilerde ya da Shirley ile oraya buraya koşturarak geçirmiş.” (5)

R. Carver bu bilgiyi hikâyenin ortasında veriyor.
Eğer bu bilgiyi bize önceden verseydi hikâyenin başında iki sevgili arasındaki gerginlik sosyal bir alt yapıya kavuşurdu. Gerginlik meşrulaşırdı. Carver daha baştan bizi gerginliğin içine sürüklüyor ama amacı gerginliğin nedenlerini anlatmak değil, sosyolojiyle iyi edebiyat arasındaki farkı bildiğimizi varsayıyor ve bundan sonra geçen olayların itkisi olarak iki sevgili arasındaki gerginliğin nereye vardığını anlatıyor.

“Gerald Weber’in söyleyecek sözü kalmamıştı. Konuşmuyor, arabayı sürüyordu.”

Hikâye böyle başlıyor.

Gerald Weber ve sevgilisi Shirley üç yüz mil ötedeki yazlık evlerinden dönüyorlar. Yolu yarılamışlar. Vakit gece yarısını geçmiş. Arabanın içinde karanlıkla ve suskunlukla birleşen bir kasvet…

Emrivaki (iş icabı) değilse yolculuk bir karar işidir. Fikir ortaya atılınca ikilem başlar: gitmek mi, kalmak mı?.. Eğer karar gitmekse, belki ondan sonraki aşama nereye gideceğine karar vermektir. Ama birden çok kişiyseniz, karar diğerinin kararına uymaktır. Hem diğerine uymak hem (bağımsız) karar vermek nasıl mümkün oluyor?

Diğerinin sorusu, kendi kararına katılması için öbürüne bir teklifle gitmesi, rızasını istemesi, öbürüne bir karar hakkı tanıyor; nezaket denilen şey… Peşinden sürüklemek değil, öbürünün karar vermesini beklemek; öbürünün karar sürecini kendi bekleme süresi olarak yaşamak, dolayısıyla “ortak” bir karara varmak, diğerine karardan hisse vermek…

Gerald, otuzuncu yaş gününden iki gün önce kendisini iyice boşlukta hissedip Shirley’e birkaç günlüğüne Shirley’nin deniz kıyısındaki evine gitmeyi önermiş. Teklif Shirley’nin de hoşuna gitmiş. Gerald isteyen tarafta olsa bile karar yetkisi Shirley’e ait. Çünkü yazlık ev onun. Bu hukuk aralarındaki konuşma üslûbunu belirliyor, Shirley hem hoşnutluğunu gösteriyor hem de iğneliyor:

“Haydi.” diyor Shirley, “Sanırım bir haftadan beri senden duyduğum en iyi fikir bu.”

Birbirlerini sevmedikleri halde uzun süredir birlikte yaşayan çiftlerin iğnelerinde törpülenmiş, esnetilmiş bir kıvam vardır. Ancak aralarında bir sorun çıkınca yanındakini sessizce çarpıtmak, yüzüne vurmadan bedensel görünümünü çirkinleştirmek; sadece çirkinliğini görmek değil bir çaba olarak çirkinleştirmek sessizce alınan intikam gibidir. Bakıştaki bu olumsuzlama sadece intikama karşılık da gelmez, bu onunla olduğu mekândan kendini soyutlama, kendini oradan çekip çıkarmadır da. Çirkinleştiren bakışın sahibi oradaki varlığına sanki bir geçicilik kazandırır. Çirkinleştirerek diğerini mekânın sahibi yaparken, kendini oradaki geçiciliğiyle avutur. Bir yanılsamadır bu.

Gerald ve Shirley yazlık evden dönüyorlar. Evet bir yol hikâyesi…

“Gerald gözlerini yoldan ayırdı. Shirley uyuyor değil de baygın ya da ciddi bir şekilde yaralanmış gibi -sanki bir binadan düşmüş gibi- görünüyordu. Koltukta döndü, bir bacağı gövdesinin altında, ötekisi koltuktan sarkmış nerdeyse zemine değiyordu. Kasıklarına çekilmiş eteği, naylon çorabının üstünü, jartiyerini ve arada kalan eti açığa çıkarıyordu. Başını kanepenin koluna yaslamıştı ve ağzı açıktı.”

Uykuya teslim olmak diğerinin bakışına da teslim olmaktır. İnsan sevdiğini uyurken  bıkmadan izler. Ebeveynler uyuyan çocuklarının yüzünde yekten kendi huzurlarını bulabilirler. Ama R. Carver tersini yapıyor, Gerald’a uyuyan sevgilisinin bedeninde kendi huzursuzluğunun izlerini aratıyor; hemcinsi olan hikâye kahramanının gözlemine çaktırmadan eşlik ederek yapıyor bunu. Carver’ın tarzıdır bu, bir arada olan insanlardan birinin dert ortağı olur, kendi bireyselliklerinde hissettiklerini duyurur bize. Birini diğerinin yanından çekip alır. Söylenmeyenleri (kişilerin birbirlerine söyleyemediklerini) gösterir. Anlatım üçüncü tekil şahıs ağzından olduğu halde yazar birinci elden işin içine karışıyor,  kadının bedenini anatomik düz anlamına büründürüyor:

‘Sanki binadan düşmüş gibi…’

‘Bir bacağı gövdesinin altında, ötekisi koltuktan sarkmış…’

‘Arada kalan eti açığa çıkarıyordu…’

Nesneler düz anlamlarıyla kendilerinden bir şey yitirmezlerken, insan bedeni düz anlamla eksilir. Mesela ‘eti açığa çıkarıyordu’ ile ‘çıplak baldırı görünüyordu’ ‘ağzı açıktı’ ile ‘dudakları aralıktı’ arasındaki fark, erotik bir fark değil midir?

Bir kadın bedenine erotik imada bulunmadan iltifat etmek mümkün mü? Kim ne derse desin erotik imadan yoksun bir kadın bedeni nötrdür, yavandır. Gerald yavanlaştırmayı söze dökmeden, bakışlarıyla yapar. Sevgisiz bakış diğerinin bedenini çarpıtır. Hissedilenle görülen  aynıdır; göze görünen çarpık beden ve sevgisizlik birbirinin türevi olmuştur. İnsan kendi sevgisizliğinin kanıtlarını bedende arar ve bulur. Onun bedenine göz göze gelinmeyecek anlarda bakılır, özellikle o arkasını dönmüşken; beden nasıl da sarsak, acemidir; bedenin figürleri sevgisizliğin diliyle iletişime girmiştir, bir kısır döngüdür bu.

Ama Gerald araba kullanıyor, önüne bakmak zorunda. Elaleme karşı bir çiftler, bu varoluş standart bir güç sağlıyor… Sevgisizlik sürekli kafada taşınan bir imgelem değil, insan bakışlarını kaçırdığı başka yerlerde huzur adacıkları yaratabiliyor:

“Henüz yorulmamıştı. Her şeyi şöyle bir düşündüğünde kendini iyi hissetti. Bir şeyler yaşıyor olmaktan memnundu. Direksiyonun gerisinde oturup düşünmek zorunda kalmadan sadece araba kullanmak iyi gelmişti.”

Ama unutmayalım hikâyenin adı Sülün… Hikâyeye adını veren sülün şafak henüz sökmüşken birden ortaya çıkıyor. Hani filmin afişinden başrolde olduğunu bildiğiniz bir oyuncunun filmin ortalarında birden sahnede yerini alması gibi:

“Tam farları söndürmüş hızını azaltmıştı ki göz ucuyla sülünü gördü. Alçaktan ve hızla uçarken yaptığı açı ile sonunda arabanın önüne çıkabilirdi. Frene bastı ve ardından hızını artırıp direksiyonu sımsıkı kavradı. Kuş sol fara güm diye yüksek bir sesle çarptı. Ardından tüylerini ve bir dışkı zincirini sürükleyerek ön camdan kayıp geçti.”

Karar anı…

Gerald sülünü otomobilin önünde görür görmez ona çarpmak istiyor. R. Carver, yukarıdaki paragrafta bize Gerald’ın çarpma kararından söz etmemiş, ama Gerald’ı bu eyleme sürükleyenin bir karar davranışı olduğu kesin. Çünkü sülünün hızını kontrol etmek için önce yavaşlıyor sonra çarpmak birden hızlanıyor. Sözcüğün Arapçadan gelen etimolojisi (6) istikrarlı/kararlı (‘istikrar’ ‘karar’dan gelir) bir davranışı değiştirmenin başka bir karara ait olduğuna işaret ederek bizi zahmetten kurtarıyor. Uçan sülünün istikrarlı hızıyla kendi hızı arasındaki denklik tuzağın ta kendisi oluyor. Hani, bir trafik afişinde sürücü ve karşıdan karşıya geçmekte olan bir yayanın aklından geçenlerdeki gibi:

Yaya: ‘Beni gördü, nasılsa yavaşlar.’
Şoför: ‘Beni gördü, nasılsa koşar.’

Yaya ve şoför, ikisi de birbiri hakkında iyimser düşündüğü için kazanın gerçekleşme olasılığı yüksektir.

Gerald ise şöyle düşünüyor: ‘Sülün nasılsa hızını benim hızıma ayarlamış, birden hızlanırsam, ona çarparım.’ Davranışını avlanma taktiği olarak düzenliyor. Araba kullanırken motor becerisi bir av becerisine dönüşüyor. Ama hangisi önce geliyor, çarpmaya karar verişi mi, yoksa yavaş giderken birden hızlanması (motor becerisi) mı? Asıl soru bu iki karar anı arasında kronolojik bir sıralama yapmaya neden eğilimli olduğumuzdur. Oysa cümle diğer şıkkı bir tümleç haline getirip yeniden kurulabilirdi: Gerald altındaki araba ve motor becerisiyle sülüne çarpması mümkün olduğu için sülüne çarpmaya karar veriyor. Ama Gerald araba kullanmayı nasip olur da bir gün sülüne çarparım diye öğrenmedi. Burada Gerald’ın sülüne çarpmadan önce aniden gelen sülüne çarpma dürtüsünü varsaymak zorundayız. Peki insanın elinde olmadan istediği bir şey (dürtü) nasıl oluyor da sonradan açıklanabilir bir şey haline gelebiliyor? Eğer açıklanabiliyorsa bir karar anının da olması gerekir. Karar yapılan eylemi iradileştirdiği için insan eylemin sorumluluğunu da üstleniyor demektir. Gerald, aynı koşullarda sülüne değil de bir insana çarpsaydı suç işlemiş sayılırdı. Ama açıklarken başka bir karar verebilir: ‘Sülün arabama çarptı.’ Hatta duruma üzülerek hiç yoktan vicdan sahibi olabilir:

“ ‘Aman Tanrım’ dedi; yaptığı şey karşısında şaşırmıştı.”

Gerald sülüne hem çarpmak istiyor, hem de çarpınca şaşırıyor. Yapmak istediği şey eylem gerçekleşince beklemediği (ummadığı) bir şey haline geliyor.

Olur böyle şeyler diyelim, her şeyi planlayamayız. Gerald arabasıyla belki de sadece hafifçe dokunmak istiyordu sülüne, onu geçmek, ürkütmek; gaza fazla yüklenince de olanlar oldu.

Gerald arabasını durduruyor, uykusundan uyanan ve ‘Ne oldu?’ diye soran Shirley’e:

“Bir şeye çarptım… bir sülüne.” diyor.

Sülüne çarptığını neden ilk anda söylemiyor? ‘Bir şeye çarptım…’ Gerald, ‘şey’ diyerek daha sonra bir sülüne çarptığını söylese de sözcüğün gerçeği geciktiren etkisinden yararlanıyor; ‘şey’in yarattığı es sülünün değil zamanın ikamesi. Öte yandan kendisini niyeti ile yaptığı eylemin ummadığı sonucu arasında masum bir konuma da yerleştiriyor. Ağzından bir anda çıkan otomatik cevap Gerald’a olayın içinden sıyrılacağı zamanı kazandırıyor, sülüne çarpmasını doğal bir kaza gibi gösteriyor. Bunun için bir karara gerek yok, olayı böyle lanse edeceği klişe zaten ister istemez diline geliyor. 

Gerald arabadan iniyor ve birkaç metre geride yolun kenarındaki ıslak otların arasında can çekişen sülünün başında bir dakika kadar duruyor.

“Kuş iki büklüm olmuştu, gözleri açıktı ve gagasında parlak bir kan izi vardı.”

Dişi bir sülündü. Dişi olduğunu çarpışmadan önceki an fark etmişti Gerald. Bu kadarı bilinebilir. Çünkü sülünlerin erkekleri ve dişileri birbirine pek benzemez. Erkek olanların parlak tüyleri ve uzun kuyrukları vardır, dişilerin tüyleri ise daha mattır. Gıyabında yazara şunu sorabiliriz: Neden dişi? Belki de Carver yaşadığı veya bir yakınının anlattığı böyle bir olaya motomot sadık kalmıştır. Ama bir yazarın sülünün cinsiyetini değiştirmesi mümkündür, yazar bir kuşun cinsiyetini belirleyecek kadar özgürdür. Carver bir karar veriyor ve sülünün cinsiyeti dişi oluyor. Kimbilir, renkli parlak tüyleriyle erkek sülünün can çekişen görüntüsünün okuyucu imgeleminde daha cırtlak, daha sarsıcı, daha itici olacağını düşünmüştür. Niyetim Carver adına düşünüp patavatsızlık yapmak değil; demek istediğim konumuz anıştırmasıyla yazarın serüveni de bu minvalde sürekli ikileme düşüp ne yazacağına karar verme anlarından oluşmaz mı?..

Gerald arabaya döner ve tekrar yola koyulurlar. Shirley ne kadar zamandır uyuduğunu sorar. Gerald cevap vermez. Shirley başının ağrıdığını, canının bir şeyler yiyip kahve içmek istediğini söyler. Gerald bir sonraki kasabada dururuz der. Gerald, isteyerek garip bir itkiyle çarptığı sülünü düşünür ve pat diye Shirley’e sorar:

“Beni ne kadar iyi tanıyorsun?”

İlk defa ortaya atılmış bir soru. Radikal bir soru. Onca yıldır süregelen birlikteliği bir anda ayrıştıran cinsten. Soruda diğerini yabancılayan her türlü potansiyel var. Cümle soru formunda ama aslında bir sitem, bir itham, beni tanımıyorsun ya da beni tanıdığını mı sanıyorsun ayarında bir diklenme, belki de bir itiraf hazırlığı. İtirafa başlamadan diğerini silahsızlandırmanın bir yolu da denebilir… Gerald içindeki huzursuzluğu yenmek, konuşmak istiyor. Üstelik içindeki huzursuzluğun ne olduğuna henüz karar vermiş değil… Sülüne çarpan Gerald’dır ama üzülen, yaptığından pişman olan da Gerald’dır. Shirley üzülmez. Sülünün ölüp ölmediğini sorar, arabaya hasar verip vermediğini, kaç saattir uyuduğunu, sonra da dikiz aynasında yüzünü inceler, radyoyu açar, istasyon arama düğmesiyle oynar. Gerald, kendisini sülüne çarpmaya iten dürtüyü ve yanındaki Shirley ile konuşamamasını aynı ortak nedene bağlayacak ferasetten yoksundur henüz.

Sülün Gerald’ın ruh halinin acı bir bedelidir, Shirley için ise kayıtsızlıktır. Yine de birazdan yapacağı itirafın nedeni vicdan azabı değildir. Gerald olayın gerçekleşmesinden apayrı bir safhada açıklamada bulunmaya karar verir, sanki sülüne çarpmaya karar verdiğini açıklamaya karar vererek. Biz okuyucuların nezdinde bile kasten kendisine haksızlık eder. Halbuki sülüne çarpma isteğinde bir sapma payı vardı, sülünle bir oyun oynamıştı, ama oyunun böyle feci sonuçlanacağını kestirememişti. Zaten sülünü avladığı için yaşadığı duygu sevinç değil, en azından şaşkınlıktı, nihayetinde pişmanlık. Her şey açık açık gözümüzün önünde oldu, biz tanığız.

Shirley soruyu geçiştirir, soruya soruyla karşılık verir:

“Sabahın bu vaktinde bana niçin bunu soruyorsun?”

Gerald sorusunda diretir, Shirley soruyu anlamazlıktan gelir, diyalog bir süre tatsızca devam eder. Gerald taktik değiştirir:

“O zaman şunu sorayım, kendi çıkarlarıma ters düşen bir şey yapacağımı, böyle bir şeye kalkışacağımı düşünür müsün?”
“Sanırım yapardın Gerald. Eğer bunun önemli olduğunu düşünüyorsan, yapardın. Şimdi bana başka soru sorma artık, olur mu?”

Shirley konuyu değiştirmeye çalışır, suskunluk olur… ve nihayet Gerald itiraf eder:

“Sana sülünü isteyerek öldürdüğümü söylesem ne dersin? Ona çarpmaya çalıştığımı?”

İtiraftaki ihtiyat payına dikkat edelim: ‘söylesem…’ Dolayısıyla Gerald’ın söylediği şey, şart kipiyle söylenmemiş gibi de oluyor. Konuşmak istiyor, bunun için epey çabalıyor ve nihayet Shirley’i kendisine karşı kışkırttığı bir noktaya varıyor.

İnsan karar verirken bir ikilemden geçiyor, sözlükler böyle diyor, evet biz de böyle kabul edelim, ama kararını açıklamaya karar verirken (‘karar’ın şimdiki zamanı) düştüğü ikilem nerede duruyor? ‘Karar’ sözcüğünün iradeyi yüceltici, egoyu pohpohlayıcı yanıyla insanın yaptığı eylemin kötü sonuçlarını üstlenmek istemeyişi arasındaki ikilem güme gidiyor. Şimdi, Gerald’ın itirafını doğru kabul edersek, Gerald’ın pozisyonunda iki ayrı aşamayı görmemiz gerekir. Birinci aşamada sülüne çarpmaya karar veriyor, ikinci aşamada (niyeti öldürmek olmadığı halde) bundan söz etmeye. Bunu yaparken de ikinci aşamayı görünmez kılıyor; yani ortada bir ‘karar’dan söz edilebilecekse bu ikinci aşamada vuku bulurken, Gerald bunu birinci aşamanın üzerine yıkıyor.

İnsanın karar verme isteği ile, gayri iradi istediği şey için karar vermesi arasındaki ayrımı nasıl yapacağız? Eskiden ‘karar’ sözcüğü muhtemelen günümüzdeki kadar yaygın kullanılmıyordu, eski insanların günümüzdeki anlamıyla ‘karar’ için gerekli olan bireysel iradeyle, inisiyatifle pek araları yoktu. Dilimize Arapçadan gelen ‘karar’ sözcüğünün bir yere yerleşme, yerleşilecek yeri seçme (karargâh) anlamı daha sonra bir sağduyu anlamı da kazanmış (kararında: gerektiği kadar); Günümüzdeyse bir şeye karar verdiğini söyleyen kişinin, sırf söze dökmeyle sözcüğü edimsöz haline getirmesi söz konusu.  Sözcüğün edimsöz karakteri söyleyene fiili bir varoluş sağlıyor, sözcüğün enerjisi konuşana geçiyor, en azından bireysel bir prestij kazandırıyor: Kararlıyım, karar verdim, kararımdan kimse beni caydıramaz…

Şüphesiz ‘karar’ sözcüğünü kullanmadan da içimden karar verebilir ve buna uygun davranabilirim. Ama geçmiş süreci öykülediğimde bana kararımı her şeyin başlangıcı olarak önceden verdiğimi söyleten başka bir itki daha vardır. ‘Karar’ sözcüğünü şimdi kullandığım halde, kavram sanki geçmişe ait iradenin şaşmaz motoru olur. ‘Karar’ sözlükteki durağan anlamıyla değil, ses olarak –ki bu ses dışarıdan da söylenebilir- inisiyatif verir. Makbul bir sözcüktür. Karar vererek özgür sayılırız. Daha doğrusu özgür sayılacağımızı bildiğimiz için karar veririz. Daha da doğrusu bulunduğumuz eylemin arkasında kendi kararımız olduğunu söylemek adam yerine konulmamızı sağladığı için sürekli bir şeylere karar verme modundayızdır.  

Gerald daha önce Shirley’in istediği gibi bir kasabanın girişindeki lokantanın önünde durur. Ve Shirley ondan arabanın anahtarlarını ister…

Gerald ve Shirley ayrılırlar. Çünkü yazar böyle karar vermiştir…



Bunlar da sona kaldı:

İnsan tutkulu olmaya, acemi olmaya, cimri olmaya karar vermez, ama kişiliğinde bu mizaçlar kararlıdır.

Aldatmaya karar verebiliriz, ama aldanmaya karar veremeyiz. Peki illüzyonist karşısındaki konumumuz nedir?

Karar veren bir Tanrı olsaydı, o da bizden sayılırdı.

Karar sorulara karşı hazırcevaptır.

Başlangıçta insan kararının efendisi gibidir, ama kararını verdikten sonra kararı onun efendisi olur. Ne iş?..

Her karar kendisine bir eski yaratır.



   


(1)Hiç şüphesiz karar vermek bir edimsözdür. Dile gelince kendini gerçekleştirir. Ama karar dile gelmeden önce geçmiş bir evreye de aittir. Yani ‘karar verdim’ hem nesnesi olan bir ifade (şuna karar verdim gibi), hem de edimsözdür.
(2)J. Derrida, Nietzschelerin Şöleni, Otonom Yay. Çev. Ali Utku-Mukadder Erkan 2007, s.207
(3)A.g.e. s.207
(4)TDK sözlüğünde Tanrı’nın varlığı tescillemiştir: “Tanrı/Allah: Kâinatın bütün varlıkların yaratıcısı, koruyucusu en üstün ve tek varlık.” Mesela cümlenin başına ‘Müminlere göre…’ diye bir ibare konsa tanım daha objektif olabilecek. Tanım objektif olmadığı için Tanrı/Allah da objektif olamıyor, kendisine inanmayanları cehenneme atıyor. Düşünmek sözcüklerin öncelikle sözlük anlamlarından şüphe duymak değil mi?..
(5)Raymond Carver, Ateşler, Çev. Zafer Aracagök, Adam Yay. S. 147-153
(6)Sevan Nişanyan, Sözlerin Soyağacı, www.nisanyansozluk.com 

  




           




5 Temmuz 2013 Cuma

Mağduriyetin İki Yüzü

Mağduriyet Ortadoğu politikasında bir iktidar dili. ‘Mağdur muktedirler’ gibi bir oksimoron hiç tuhaf kaçmaz…

Mağduriyetin iki yüzü: Biri haksızlığa uğramışlık, diğeri yoksunluk.

Muktedir kendisi için mağduriyetin yoksunluk yanından hiç söz etmiyor, bunu ahali için kullanıyor, haksızlığa uğramışlığı ise kendisi için dilinden düşürmüyor. 

'Haksızlığa uğramışlık... ' neredeyse herkesin ortak dili. 

Çünkü 'haksızlığa uğramışlık' itibar kazanma yöntemi.

Muktedir açısından bunun getirisi şöyle: Yoksunluk ahalinin zaten içinde bulunduğu durum. Muktedir malûmu ilam ederek ahaliyle(1) empati kuruyor; kendi haksızlığa uğramışlığını ise ahalinin yoksunluğunun nedeni olarak gösteriyor. Ve muktedirin bu tek yanlı mağduriyeti daha çok güç talep ettiği için hiç bitmiyor.
Ahali açısından mağdur edebiyatı şöyle işliyor: Muktedir bu sözde mağduriyeti bir şikâyet konusu haline getirerek ahaliye kendisini bu mağduriyetten kurtaracak hakem rolü veriyor. Ahali kendi gerçek mağduriyetini unutup bir an diğerinin mağduriyetinde söz sahibi oluyor. İlahi ahali!.. Asıl kendisi mağdurken muktedirin kendisine verdiği payeyle muktedir olduğunu hissediyor. Abidik gubidik bir durum.

Dilenci diyalektiği: Hayırsever dilenciye “yardım” ederken empati kurmaz, dilencinin gösterdiği minnetle kendi merhameti arasında bir güç ilişkisi kurar.  Hayırsever gücünü hisseder, dilenci parayı; minnetle merhamet takas edilir ve herkes kendi yoluna gider, ilişki pat diye kesilir. İşte asıl püf noktası buradadır, ortada iki ulvi duygu söz konusu olduğu  halde etkisi iki kişi arasında bir ilişki olarak devam etmez… Tercüme edersek:
1. Muktedir kendini mağdur gösterir.
2. Ahali muktedirin mağduriyetiyle kendisi arasında bir özdeşlik kurar.
3. Ahali muktediri mağduriyetten kurtaracak güç olarak bir an kendini muktedir hisseder.
4. Ahali mağdurşinaslığından yapmaz bunu kendini muktedir görme fırsatını yakaladığı için yapar.
Demokrasi-darbe, Mursi-Sisi sözde tezatıyla anlaşılmaz bunlar usta.
Necip Mahfuz’a bakmak lâzım:
Midak Sokağı’nda Zaita adında bir tip vardır. Zaita, deyiş yerindeyse bir dilenci operatörüdür. Kendisine başvuran dilencilere mesleki formasyon kazandırır. Tabi bedenleri deforme ederek. Özellikle çocuk yaşta gelenlere yapar bunu, çünkü ağaç yaşken eğilir misali yapay sakatlık operasyonu henüz kemiklerin sertleşmediği bu dönemde daha kolaydır. Tuhaf bir meslektir. Zaten Ortadoğu da tuhaftır…  Bir gün hayatında hiç dilencilik yapmamış yaşlı bir adam başvurur kendisine.
“Sen yaşlı bir adamsın, fazla ömrün kalmamış. Senin için ne yapmamı istiyorsun?” der Zaita. Ama adam çaresizdir, kapısına gelmiş, yardım istemiştir. Zaita derin düşüncelere dalar:
“Derin düşüncelere daldığı zaman ağzı kocaman açılır, dili bir yılanın başı gibi titreyerek ileri geri hareket ederdi. Bir süre sonra, ‘İtibar, olabilecek en değerli sakatlık türüdür,’ diye bağırdı.”
Zaita Arşimet gibi bağırır, suyun kaldırma gücüne nazire dilenciliğin kalkındırma gücünü bulmuştur: İtibar!
“ ‘Ne demek istiyorsunuz, hoca efendi?’ diye sordu yaşlı adam, şaşkınlıkla.’
“ Zaita’nın yüzü öfkeden karardı ve ‘Hoca efendiymiş! Beni hiç cenazelerde dua okurken gördün mü?’ diye sordu.
“(…) Zaita raftaki bir fincandan yarım sigara aldı. Sonra fincanı yerine koyarak sigarayı lambanın aralığından yaktı. Sigaradan uzun bir nefes aldı, gözlerini kısarak, sakin bir sesle, ‘Senin ihtiyacın olan şey sakatlık değil. Hayır, senin ihtiyacın olan şey, daha fazla yakışıklılık ve zekâ. Entarini iyice yıka ve kendine ikinci el bir fes al. Daima zarif ve kibar bir şekilde hareket et. Kahvelerde oturan insanlara kayıtsız bir tavırla yaklaş, mütevazı bir şekilde bir yanda dur. Tek kelime söylemeden avucunu uzat. Sadece gözlerin konuşsun. Gözlerin dilini bilir misin? İnsanlar sana şaşkınlık içinde bakacak. Senin asil bir aileden olduğunu, zor günler geçirdiğini düşünecekler. Senin profesyonel bir dilenci olduğuna asla inanmazlar. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Muhterem görünüşün sana, diğerlerinin sakatlıklarıyla kazandığının iki katını kazandıracak…’ ” (2)
(1) Ortadoğu'da 'halk' yanıltıcı bir sözcük, herkes kendine göre bir halk icat edebiliyor. 'Ahali' daha ortalama, daha yerel, seyreden...
(2)Midak Sokağı, Necip Mahfuz, Kırmızı Kedi Yayınevi, İst. 2011, s. 132, 133

2 Temmuz 2013 Salı

İtiraflar



Jean Jacgues Rousseau İtiraflar’ında utanç duyduğu birçok olayı anlatır. Ama bir tanesi gerçekten yüz kızartıcı.

İyi bir yazarda bile itiraf yine de tam bir itiraf değildir. İnsan utancı yüzünden itiraf edebilir, ama utancını derinleştirmek için yapmaz bunu, itiraf ederken bu utançtan kurtulmayı umar. Puşt insanoğlu böyledir işte, itirafı asla utancı yeniden üretmez; itiraf yazarlarda ilgi çekme yöntemidir. Sadece ilgi çekme mi?.. Belâgat yöntemi de. İnsan durduk yerde kendini niye lekelesin? Allah’ın bildiğini kuldan esirgemeyeyim diye mi? Hadi canım. İtiraf, aklanma paklanmadır, insanoğlu bundan sonuna kadar yararlanır. Bakınız romanlarını birinci tekil şahıs ağzından yazan yazarlara. İtiraf nasıl da kendi lehinedir. Cezadan ve utançtan muaf bir üslûbu bulmuştur artık. Birincisi artık çok geçmişte kalmış bir şeyi anlatır, o eski ‘çocuk’la şimdiki kendisi arasına bir mesafe koyar, yani yazar olmakla yaşlanma arasında bir tür zamanaşımı yaratır, ikincisi yazarken kendisini aşar, kendisini yazının nesnesi yaptığı için yazar olanın prestiji adına eskisini harcar.

Çünkü itiraf, ‘itiraf ediyorum o halde kontrol bende’ demektir.

O zaman bir itirafın çekiciliği nerededir?

Anlattıklarında değil, kasten es geçtiklerindedir.

Neyse… İtiraf yine de hiç yoktan iyidir.

Doğarken annesini kaybetmiş, babası yeniden evlendiği için küçük yaşta kendi başının çaresine bakan, hayat okulunda kendi kendini yetiştirmiş, onun bunun yanında sürten Katolik sertifikalı gezgin Rousseau henüz yeni yetmeyken yüksek tabakadan dul ve çocuksuz Kontes de Vercellis’in yanına oda uşağı olarak çalışmaya başlamıştır. Kontes V. göğüs kanseridir ve bir süre sonra ölür. O öldükten sonra evin demirbaşı sayılan gümüş sırma işlemeli pembe ve hayli eskimiş küçük şerit kaybolur. Aranır taranır şerit Rousseau’nun eşyaları arasında bulunur.

Rousseau İtiraflar’ında söylemez ama bu şeridi çaldığı halde saklamayışının nedeni onun değersiz olmasındandır. Öyle ya kimse değersiz bir şeyi aramaya yeltenmezdi. Yoksa neden Rousseau çaldığı şeridi kendisini bu hırsızlık olayının birinci derecede faili yapacak şekilde eşyalarının içinde tutsundu? Şöyle der Rousseau: “Gerçi elimin altında çok daha değerli şeyler vardı. Fakat yalnız bu şerit beni tahrik etti ve onu çaldım.”

Peki neden özellikle bu şerit tahrik etmiştir?

Rousseau itiraf etmez.

Ama Rousseau kendini anlatmaya (itirafla karıştırılmasın) hevesli bir yazardır, şeridin kendisi için özel değerini bize önceden sezdirmiştir:

“Burada bir gözde olarak değil oda uşağı olarak hemencecik hizmetine girdim. Sırtıma diğer uşakların elbisesinin renginde bir elbise giydirdiler. Tek fark onların taktıkları kordonlardan bana verilmemiş olmasıydı. Üniformalar şeritsiz oldukları için hemen hemen sivil elbiseden faksızdılar.” (1)

Rousseau nihayetinde bir hizmetkârdır ama hizmetkârlar arasındaki hiyerarşinin üst basamağında yer almak, hiç değilse bunu sembolize edecek bir nişaneyle göstermek istemektedir. İçinde uhde kalmıştır. Kontes V. ölünce şeridin kendisi için değerini çalmanın değerine dönüştürmüştür. Bir intikam da yok mudur bu çalma eyleminde?

Rosseau’ya şeridi nereden bulduğunu sorarlar. Rousseau kızarır bozarır, kekeler ve suçu işe yeni girmiş saf ve güzel bir kız olan Marion’un üzerine atar, şeridi ondan aldığını söyler. Rousseau’yu Marion’la yüzleştirirler, herkes Rousseau’ya inanır. Rousseau bize bu olayı anlatırken pişmandır, hem de çok pişman!..

Peki neden iftira atmak için özellikle Marion’u seçmiştir?

Rousseau itiraf etmez.

Ama Rousseau büyük bir yazardır, en alçak halini anlatırken bile kendisini yücelteceğinin farkındadır.

Marion o kadar güzeldir ki, “Bir insanın onu görüp de âşık olmaması mümkün değildi.” der.

Rousseau Marion’a âşık olduğunu söylemez bize, daha da ötesi Marion’un kendisine ilgi duymadığını söylemez. Yalnız şu kadarını söyler: “Kurdeleyi ona vermek istiyordum. Ve onu yapmak istediğim şeyle, yani kurdeleyi bana vermekle itham ettim.”

Şeridi Marion için çalmıştır, şeritle Marion’u taltif edeceğini düşünmüştür. Ama yakalanınca  bir değil zincirleme birçok itiraf olasılığı belirmiştir:

  1. Marion’u seviyorum.
  2. Şeridi Marion için çaldım.
  3. Marion’un buna sevineceğini sandım.
  4. Marion bu şeridi kendisine hediye ettiğime mi, yoksa şeridi kendisi için çaldığıma mı daha çok sevinirdi bilmiyorum.
  5. Ama yakalanınca suçu Marion’a attım. Çünkü zaten onun için çalmıştım şeridi. Suçumu itiraf etseydim bir âşık değil hırsız olacaktım, üstelik sadece sizin gözünüzde değil, onun gözünde de.
  6. Suçu Marion’a attım çünkü işe yeni başlamıştı, kimse onun hakkında pek bir şey bilmiyordu, bana inanmanız daha kolaydı.
  7. Marion güzeldi. Çok güzeldi ve saftı. Çaldığım şeridi ona hediye etmeyi kurarak onun bu ulaşılmaz güzelliğini kirletmeyi düşündüm, yani kendimle eşitlemeyi.
  8. İftira atarak da eşitledim…
  9. Şimdiyse itiraf ederek eşitliyorum.
  10. O zamanlar İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı’nı düşünmemiştim daha.
  11. "Suçlunun vicdanı suçsuzun intikamını mutlaka alır..."



(1) İtiraflar 1. Cilt, Jean Jacgues Rossseau, Çev. Serkan Özburun, Kaknüs Yay. 3. basım, İst. s.90-98,

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Kırmızılı Kadın



İşte bir simge daha: Kırmızılı Kadın!..
Cesaretin, farklılığın rengi.. kadını özel yapan renk.. hem dikkat çeken hem de mesafe koyan.. önce trafik lambası etkisi yapıyor: Dur!.. ama bir kadında, yeşilin yanmasını beklemek için değil, bakmak için dur...
Ama biz bir kurgubilim filminin platosundayız. Kırmızılı Kadın ağaçlar kesilmesin diye eylem yapan arkadaşlarıyla Taksim Gezi Parkı’nda, betonu ve dozeri koruyan polislerle karşı karşıya… Betoncu ve AVM’ci polis kafasında gaz maskesi; tam o anda gaz tabancasını püskürtmüş. Betoncu polisin hıncını gaz tabancasını tutan ellerinin sımsıkılığında, vücudunun eğiminde ve bakışlarını Kırmızılı Kadın’a odaklamasında görüyoruz. Gaz maskesi polisi sadece gazdan korumuyor, onu kamufle de ediyor. Maske kamuflajının çifte anlamı: Diğeri karşısında tanınmamak için gizlilik sağlıyor, öbür tarafta zalimliğine uygun bir beden-forum sağlıyor ve asıl kendi için başka biri oluyor…
Kırmızı Kadın’ın gazın basıncından saçları uçuşuyor; eğer biz fotoğraftan polisi çıkarsaydık, Kırmızılı Kadın’ın saçlarının uçuşmasını ama eteğinin yerinde duruşunu rüzgârla açıklayamazdık… Fotoğraftaki çarpıcılık Kırmızılı Kadın’ın gaza maruz kalan yüzüyle bedeninin sükûneti arasında…

Kırmızılı Kadın üzerine sıkılan gazdan kaçmak için ufak bir hamle yapmış sadece, yüzünü çevirmiş ve gözlerini yummuş; o kadar.. telaşsızlığı acı çekmediğinden ya da direnç gösterdiğinden değil, öyle ya hınçla saldıran betoncu polise karşı panikle kaçışan bir kadın kafamızdaki hazır resme daha uygun olurdu. Gaz, kırmızı Kadın’ın bedenini ikiye bölmüş, bir tarafta uçuşan saçları ve gözlerini yumarak sakındığı yüzü, diğer tarafta kıpırtısız gövdesi… Gövdesi yüzüne göre sükûnet içinde, gözlerimizi alamıyoruz, kırmızı elbisesi bir an ahengini kaybetmiş bedenin bütünlüğünü yeniden ve yeniden kuruyor. Kaçışmaya, paniğe uygun bir beden değil bu, hanımefendiliği elden bırakmayan bir beden. Elleri bile sakınma hareketine katılmamış, bir eli hâlâ çantasının askısında… çanta: sokağa çıkan kadının yoldaşı, sırdaşı; onsuz bedeni ayrıksı durur, kadın sokağa çıkma vizesi gibi taşır çantasını. 
Fotoğraftaki ilginç kontrast da burada (kırmızı her renkle kontrast yaratabilir gerçi): Betoncu polis kırmızıyı görmüş boğa gibi saldırırken, Kırmızılı Kadın El Cordobes gibi ufak bir manevrayla dönüvermiş ( Fotoğrafın devamı videoyu izledim, gerçekten de betoncu-AVM’ci polis gaz sıktığı Kırmızılı Kadın’ı pas geçiyor; tekme, tokat ve gaz kombinasyonuyla kalabalığın içine dalıyor, sanırsın şu İstanbul’un fethinin yıl dönümünde Ulubatlı Hasan’ı canlandırıyor…). Pardon tarihi bir film değil bu. Gerçi işin içinde Topçu Kışlası falan var deniyor ama, sıfırdan yapılan bir binanın tarihi canlandırmak olduğunu ancak zırcahil biri söyleyebilir. Baştan söyledik biz bir kurgubilim filminin platosundayız, mücadele betoncularla Kırmızılı Kadın’da simgeleşen botanikçiler arasında geçiyor; karbondioksitle oksijen arasında bir mücadele bu…

14 Mayıs 2013 Salı

Reyhanlı Katliamı









Bombanın açtığı çukurda kollarını iki yana açıp göğe yönelmiş baş örtülü, şalvarlı bu kadının fotoğrafı Reyhanlı Katliamının simgesi oldu. Bu simgesel duruşta bize ait bir şeyler var: Hem ağıt, hem yakarış, hem isyan… Normal zamanda sokağa çıkmaktan hicap duyan bu kadın Tanrı’yla mütevekkil sözleşmesini bir an askıya almış  ve bir an sokağı zapt etmiş, bütün inancını, bütün sabrını terk ederek…

Çünkü başına gelenlerden ötürü suçlayacağı bir düşmandan yoksun.

Çünkü 21. yüzyılın teröristi artık Narodnikler gibi, Baader-Meinhof gibi bir özne değil. 

Terör artık kopyalanabilir bir eylem.

Terör artık bir işkolu, bir endüstri; hangi amaçla yapılırsa yapılsın uluslararası kapitalizmin fason imalatçısı. Terör, güvenlikle özgürlük kavramlarını birbirine düşman kavramlar haline getiriyor... Terörün yararlandığından iktidarlar da yararlanıyor. Herkes terörün açtığı harabiyetten kendine düşen ganimeti topluyor... Batı Ortadoğu'nun tutsilerini ve hutularını izliyor. Kendi "hümanizma"sını yüzündeki ayıplama eşliğinde koruyarak.
İnsan soyu halâ kendisine tanınan aşağılık olma limitine erişememiş gibi sanki...

Yeni bir İnsan hakları beyannamesi yazılmalı:
Madde 1. İnsan aşağılık bir yaratıktır!..



 

5 Mayıs 2013 Pazar

Alaturka Liberal






http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/dilan_kizimiz_fakirdendir-1132256

Fakirliği “alt” sınıfların bir semptomu, toplumun adaletsizliği olarak değil de kendi vicdanının semptomu olarak kullanıp erdeme dönüştüren liberal uyanıklardan biri Cüneyt kardeşimiz.

 
1. Kullandığı dile bakalım: Cüneyt kardeşimiz Dilan kızımızın varlı
ğındaki bütün öznelliği siliyor önce. Onu saf “arıza” bir eylemin nesnesi yapıyor. Dilan kızımız fakir bir nesne. Fakirlere anlayış göstermek lâzım. Fakirlere göstereceğimiz anlayış bizi vicdanlı özneler yapar. Hüseyin Avni Mutlu belki vicdansızdır ama Dilan kızımız yanında yine de bir öznedir... Bu yüzden baştaki vicdansızlığını Dilan kızımızı hastanede ziyaret ederek giderebilirsin, bak bu imkân halâ var Hüseyin Avni, Cüneyt’e kulak ver yeter!

 
2. ‘Dilan kızımız bunu çaresizlikten yapıyor.’ Peki bir polis neden polis olur? Çaresizlikten tabi:
- Ne iş yapıyorsun?
- Polisim.
- Onu sormadım… Yani yaptığın iş ne?

- .....
- Sormak istediğim şu: Herkes yaptığı işin adını bilir ama içeriğini atlar. Bana öyle bakma, var böyle bir şey. Şöyle izah edeyim, mesleğimizin adını söylerken aslında bir kısaltma yaparız, mesleğimizin içeriğini  geçiştiririz, mesleğimizi bir matah sanırız; kolay yoldan kimliğimize yapışır. Alınmış gibi bakma öyle, meslek ayrımı yapmıyorum. Mesela cerrah... Toplumda saygın bir ünvandır değil mi? Düşünün ki insanın kalın bağırsağını deşer, işin bokunu çıkarır vb. Cerrah saygınlığını yaptığı işle ünvanı arasındaki gizemden elde eder. Yani sizin mesleğinizin böyle bir gizemi var mı? 
- Biz... Yani benim gizemim yok... Biber gazı sıkıyorum, gaz bombası atıyorum, cop vuruyorum, Osmanlı tokadı çakıyorum.
- Kimlere yapıyorsun bunu?
- Amir kime derse. Bazen özel katkılarım da olmuyor değil.
- Mesleğinin bütün inceliği bu mu?
- Evet.
- Kolay gelsin.


3. Cüneyt kardeşimiz bu yazıları çaresizlikten yazıyor. O barışı çok seviyor. Bütün dünya buna bir inansa ah bir inansa… Şenay da öldü…



 4.  Cüneyt kardeşimiz "fazla naif." Bir simitçinin kafasını sola yatırıp, ağzını yayvanlaştırıp gözlerini kısarak elinde kalan son akşam simidini satmaya çalışırken müşteriye takındığı tavırla, zabıtaya yakalanan ve idare etsen olmaz mı abi tavrı aynı... Ama arada bir fark var simitçi bunu duruma göre yaparken, Cüneyt kardeşimiz sürekli yapıyor; bu halinin fotoğrafını çektiriyor, sürekli bu haliyle kameranın karşısında duruyor. Olmaz Cüneyt, bu kadar yekpare liberallik olmaz...

21 Nisan 2013 Pazar

"Başörtüsü Özgürlüktür"








Şu fotoğrafa yakından bakalım… Orta yaşlı işleri güçleri yolunda, giysileri düzgün, etli butlu adamlar; içlerinde kravatlı akil adamlar da var, ama Allah için bir tane kadın yok. Kadın diye afişin sol tarafında sadece bir amblem… ilgili adamlarca layık görüldüğü üzere dünyaya duyduğu hicaptan başını önüne eğmiş, sanki yüzünü kaybetmiş (elemanların özgürlükten anladıkları görselden  belli aslında). Ve slogan: Başörtüsü Özgürlüktür! (Sonundaki ünlem işaretini ben uydurdum fotoğrafta görünmüyor.)

Eğer ben Allah’ın yolunu şaşırmış bir uzay yaratığı olsaydım ve elimde insan ilişkilerini tanımak için sadece sözcüklerin gerçek anlamları bulunsaydı, naçizane şöyle düşünürdüm: Herhalde bu adamlar kendilerini özgür hissetmiyorlar, bir ağacın altında toplanmışlar, özgür olmak için başlarına başörtüsü istiyorlar. Bu gezegenin bu bölgesinde prosedür böyle demek ki derdim... Ama ben bir uzay yaratığı olarak yolumu şaşırıp bu bölgeye birkaç sene önce gelmiş olsaydım şu sloganla da karşılaşmış olurdum: 'Başörtüsüne Özgürlük!' Şimdi ise ‘Başörtüsü Özgürlüktür!’ Bu fark garibime giderdi, ister istemez bir karşılaştırma yapar ve içimden adamlar yeni bir mertebeye erişmişler diye düşünürdüm.

Şöyle ki:

‘Başörtüsüne Özgürlük’ bir muhalif talebidir ve slogan sahipleri kendini iktidarın altında konumlandırır. ‘Başörtüsü Özgürlüktür’ ise bir tanımlamadır, özgürlük kavramının patenti elindeymiş gibi davranır. Yani böyle bir söz önerme vasfını koruyarak simetrik önermeleri de itham edici biçimde çoğaltır. Mesela, başörtüsü takmayan özgür değildir gibi.

Kuran’da özgür sözcüğü ya kölenin zıddı olarak geçiyor, ya da cariyenin (alınıp satılan esir kadın) zıddı iffetli kadın anlamında. Yani Kuran'da özgürlük bireyin kendi iradesinin bir sorunu olarak değil dışarıdan kategorize edilebilen sosyolojik bir durum olarak tanımlanmış. Özgürlük kavramının Fransız İhtilali’nden bugüne gelen anlamı ise çok genişledi. Sadece anlamı da değil sözcüğün imajı da mutlak bir olumluluk kazandı. İslamcılık postmodern bir kıvraklıkla özgürlük ve başörtüsünü isim tamlaması haline getiriyor. Üstelik bu önerme başka bir bakışla çoktan kendi gerçeğini yaratmış ve doğruluk kazanmış: Başörtüsü kadınların sertifikası, çoğu kadın başörtüsü olmadan sokağa çıkamıyor; ancak başörtüsü takarsa “özgür” olabiliyor…

Yaranmak




http://www.duzceyerelhaber.com/kose-yazi.asp?id=15115&gulay_gokturk-bilmem_fark_ettiniz_mi



Gülay Hanım empati kurmanın en iyi yönteminin nazire olduğunu sanıyor. Ama baştan empatinin adalet temelini atlıyor; empatik iletişim biçimini güçlünün zayıfa değil, zayıfın güçlüye göstermesi gereken tutum olarak tersinden kuruyor. Güçlüye yaranıyor. Dayak yiyene şöyle diyor: ‘Ama sen de öfkelendirdin onu.’ Güçlünün öfkesini dayak atışının meşrulaştırıcısı sayarken zayıfın ironisine suçu giydiriyor. Mahkeme zayıfı güçlüden önce cezalandırıyor ki, güçlü öfkelenerek daha büyük ceza vermesin. Yani güçlüyü kendi işleyeceği suçtan korurken, zayıfı da daha büyük cezadan (linç gibi) koruyor. Bildiğin Ortadoğu hukuku.

Bir şeyi söylerken güçlüye yaranıp yaranmadığın, söylediğinin doğru mu yanlış mı olmasından önce gelir. Zekâsını cesaretle birleştiren insanlar bunu anlar; dünyadaki yanlışların bu kadar yaygın olmasını belirleyen şey insanların büyük çoğunluğunun tam da bu yaranma halidir. Yaranma hali ismin –de hali gibidir, varlığın mekânıdır, bulaşıcıdır, bir şey ne kadar doğru olursa olsun işin içine yaranma girdi mi neşet ettiği yanlışa döner.

"Bilmem fark ettiniz mi, nerede yavşak, adi, magazinci, hırsız, şaklaban varsa hepsi Allahçı. Bu bir paradoks mu?"

Mahkeme Fazıl Say’a verdiği 10 aylık mahkûmiyet gerekçesinde yukarıdaki sözden hiç bahsetmemiş. Çünkü ilgili söz Fazıl Say’a ait değil, Fazıl Say bir takipçisinin sözünü retweetlemiş (alıntı yapmış), adı geçen şiir de Ömer Hayyam’ın malûm. Mahkûmiyet gerekçesinde denilen şu:
"Kamusal tartışmaya hiçbir katkıda bulunmayan ve yeryüzünde yaşayanların büyük çoğunluğunun mensubu oldukları 3 büyük dinin ortak değerleri olan allah, cennet ve cehennem gibi kavramlara yönelik hislerini nedensiz yere incitecek ve bu kavramların anlamsız, gereksiz ve değersiz olduğu kanaatini uyandıracak şekilde dini değerleri aşağılamak kastıyla yazıldığı kanaatine varılmıştır."

Mahkeme, Fazıl Say’ın karşısına temsil ettiği kamuoyunu ‘3 büyük dinin ortak değerleri’ diye daha üst bir perdeden çıkarırken Avrupa insan Hakları Mahkemesine sorumluluğu icabı melez bir şeriat uyguluyor, ama Gülay Hanım’ın böyle bir kaygısı yok, “"Allahçılara" her türlü hakareti yapabilirsiniz. Çünkü Müslümanlar…” diye Allahçılıkla Müslümanlığı özdeşleştirerek yaranmacı- rafine bir şeriatçılık örneği göstermiş. Alkışlayalım efendim.


Gülay Hanım Allahçı sözcüğünün yerine Kürt, Ermeni vb getirerek Fazıl Say’a nazire cümleyi yeniden kurmuş ve kendince herkesi bir standart belirlemeye davet etmiş; iki ayrı cümlenin eşanlamlı, hattâ aynı sözcüklerle kurulsa bile özdeş olmayabileceğini bilmezden gelerek. Belki de bilmiyor.

Ben de Gülay Hanıma nazire cümleyi şöyle kuracağım, bakalım bir nefret suçu işleyecek miyim?

"Bilmem fark ettiniz mi, nerede yavşak, adi, magazinci, hırsız, şaklaban varsa hepsi insan. Bu bir paradoks mu?"

Ne oldu, hakaret gerçekleşti mi? Hayır. Çünkü insan sözcüğü genel kapsayıcılığıyla kimseye bir aidiyet sağlamıyor. Bizi hayvandan ayıran fizyonomi aidiyet için yeterli değil. Kimlik daha özel, diğerine karşı oluşturulan hem kırılgan hem saldırgan bir aidiyet duygusu veriyor. ‘İnsan’ yerine ‘Yahudi’ yazılsaydı, evet bir nefret söylemi gerçekleşmiş olurdu. Ama bu ülkede Yahudilere, Ermenilere, ateistlere benzer hakaretler sürekli yapıldığı halde emsal bir dava açıldığını hiç duymadım. Fazıl Say’ın alıntıladığı cümledeki ‘Allahçı’ sözcüğünden kastı (ki bu kendisine sorulmalıydı), 'nerede yavşak, adi, magazinci, hırsız, şaklaban varsa hepsinin,' Allah’ı bir jargon, güçlü dilin markası olarak kullanmasındandır (Allah razı olsun, Allaha emanet ol, Allah izin verirse vb artık bir ibadet, bir dua değil, hemen herkesin hegemonik dille kurduğu iletişim biçimidir.). Diyelim ki biz de Gülay Hanım gibi Fazıl Say’ın kötü niyetine inandık ve ‘Allahçı’ derken Müslümanları kastettiğinden emin olduk. Ama Fazıl Say Müslüman demekten imtina ettiğine göre bunu niyetinden daha önemli saymamız gerekirdi. Çünkü hukukta imtina niyetten önce gelir. Ama diyelim Allahçı Müslüman anlamına geliyor. Bu durumda da yüzde 99’u Müslüman diye demografik üstünlüğü demokratik çoğunluğa indirgeyen kafanın kendi yarattığı matematiksel gerçeğe söyleyecek sözü kalmazdı: Yüzde 99’u Müslüman olan ülkede yavşakların, adilerin, magazincilerin, hırsızların, şaklabanların da yüzde 99’unun Müslüman olması ihtimal dahilindedir.

15 Nisan 2013 Pazartesi

Şarkçı Kafanın Garpçı İcraatı





Kutlu Doğum Haftası...

Şarkçı kafanın garpçı icraatı…

Neresinden baksan tutarsız:

1. Muhammed hazretlerinin doğum tarihi belli mi?  Önce kanıtı görelim diyorum. Bu kutlama Diyanet eliyle yapıldığına göre koskoca  peygamberin doğumu için elde tapu gibi bir kayıt olması gerekir. Var mı bir kayıt? Yok! Hz Muhammet öldükten 200 yıl sonra derlenen hadislere göre bir doğum tarihi belirlenmesi ne derece gerçek olabilir? Gerçek diyoruz, yani bilimsel gerçek… Bir gün 23 saat 56 dakika 4.004 saniye. Yeni saniye yılı 1967 yılında yürürlüğe girmiş. Tamam, günlük yaşamda pek önemli değil ama yıldız günü ile güneş günü birbirinden farklıdır. Saniyelerin bir günde ya da bir yılda o kadar önemli bir tasarrufu olmaz elbette, ama asırlara vurduğunuzda epey bir yekûn teşkil eder.. Diyeceğim elinizde binlerce yıl öncesinin bilumum doğum günlerine ait kesin bir kayıt olsa bile (ki kesinlikle yok) adı geçen zamanı günü gününe tutturamazsınız. Mesela mübarek Cuma günü denir. Bırakın mübarek olmasını o günün Cuma olmasına kim karar vermiş? İnsanlar zamanı dilimlemişler, sonra haftayı dilimlemişler ve haftanın bir gününe Cuma adını vermişler; Peki bu ne zaman evrenselleşmiş? Dünyada hafta denilen kavramın başladığı bir milat mı var? Şöyle ki: Ve Tanrı dedi ki, 'Bugün Cuma. Bugünü mübarek kılıyorum. Bugünü dünyanın kendi etrafında ve güneşin etrafında bir başka döndürüyorum.' Yok böyle bir şey. 

2. Hz. Muhammet’in Fil Yılı’nda doğduğu yazıyor. Fil Yılı ne? Bir rivayet. Bir mitoloji. Güya 570 ile 571 yılı arasında bir tarihte (dikkat edelim kerteriz olarak anılan olay/zamanın da kesin bir tarihi yok) Habeşistan’ın Hıristiyan bir valisi Kâbe’yi yıkmak üzere fillerle sefere çıkmış ve ebabil kuşları onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atmış (Fil Suresi), adı geçen vali bozguna uğramış. Kuran’da bir tarih var mı? Yok. Böyle bir olayın yaşandığına dair bilimsel bir kanıt var mı? Yok.

3. Hz. Muhammet Fil Yılı’ndan 52 gün sonra doğmuş. Peki bunun kaydı var mı? Yok.

4. Ne zaman doğmuş? 20 Nisan Pazartesi günü. Kayıt var mı? Yok.

5. O gün hangi takvime göre dillendirilmiş. Ay takvimine göre.

6. Peki şimdi hangi takvime göre kutlanıyor? Miladi takvime göre.

7. Doğum günü kutlaması da nereden çıktı? Eskiden böyle bir kutlama var mıydı (En azından İslami içtihatta doğum günü kutlaması diye bir olay var mıydı)? Yok!..

8. Yerel bir olayı iyice yerelleştirmek için Batılı bir geleneği kullanmak! Peki biz de Batılı havadan devam edelim o zaman darılmaca gücenmece yok: Happy Birthday Muhammet! Gerçi ölmüş birine iyi ki doğdun demek tuhaf kaçıyor ama…