Fotoğraf: Joel Peter Witkin
PARADOKS
Türkçede paradoks çelişkiyle eş anlamlı kullanılır. En azından günlük dilde. Oysa paradoks birbirinin karşıtıymış gibi görünen iki önermenin (olgunun) ayrı ayrı ve aynı anda doğru olmasıdır. Veya tersi birbiriyle uyumlu görünen iki önermenin (olgunun) bir arada olma çelişkisi. Yani bir açmaz vardır paradoksta. Sadece baktığımız şeyde değil, bakarken kendi algılama biçimimizde de.
Bu anlamda paradoks bir düşünme yöntemidir de: Paradoksu gör. Daha amiyane de söyleyebilirim: Tuhaf olanı gör.
Paradoksu en çok tekrarlayan şeylerde görürüm. Tekrarın verdiği algı uyuşukluğunda. Algı uyuşukluğu ‘Neden’ sorusunu ‘Öyle’ ile daha baştan elimine eder… “öyle”, hem cevaptır hem de sorunun yasağı.
Paradoks düşünme yöntemi olarak şunu sağlar: Bildiğin şeyi yeniden bilmez hale getir.
“Anımsama ritüeli” aslında “unutma ritüelidir” de. Ritüel tekrara dayandığı için söylüyorum. Çünkü bir şeyin ritüel olabilmesi için “tekrar”ın formuna sokulması gerek, bu kendiliğinden de olur. Tekrar ise bize neyin anımsanacağını ama çoğunlukla neyin unutulacağını gösterir. Bastırma kendini kasarak, unutmak istediklerimizi ekstra bir çabayla yok sayarak gerçekleşmez, ancak ortak bir “anımsama ritüeli”nin sürekli öne çıkmasıyla gerçekleşir. Bu yüzden anımsama kolektif yanılsamalar üzerine kurulmaya daha yatkındır. İyi ki elimizde sanat var, edebi olanla (samimi olan) bundan sıyrılabiliriz.
TÜRKİYE SOLUNUN ÖLÜM PARADOKSU
Mitinglerde, dergi kapaklarında, sosyal medyada solun ölmüşlerinin resimleri... İkondur bunlar, resimleri seçilmiştir, üzerinde işçilik yapılmıştır.
Bu resimleri uluslar arası olanlar ve yerel olanlar diye ikiye ayırabiliriz. Marx, Engels, Lenin, Che gibi uluslar arası olanlar; Mahir, Deniz, İbo, M. Suphi gibi yerel olanlar. Ama bunun dışında kendini perdeleyen bir başka ayrım daha var: Ecelinden ölenler, öldürülenler. Che hariç uluslar arası olanların ölümleri ecellerinden, öldürülenler yerel olanlar.
Öldürülmenin ölüme kattığı prestij… Yerel bir antropoloji gizli burada.
Ölüler bu prestije karşı taş gibi kayıtsız olsa da bu prestij yaşayanlara kalan mirastır. Bunun miras olması için üretilmesi de gerekir. Ölümü göze almanın kanıtı olarak ölmek (yani öldürülmek) ölümsüzlük talebini de içerir. Türkiye’de sıkça söylenen ‘Tarih beni haklı çıkaracaktır.’ sözündeki tarih kendi tanımı gereği geçmişe ait olmasına rağmen kendi geleceğinin kurgusu biçiminde söylenir. Materyalist solun ölümsüzlük metafiziğidir bu. Tarihe geçmek bir gelecek özlemidir (ya da projesi). Buna birinci paradoks diyelim.
Öldürülmek siyasal başarısızlığın prestiji… Devlet bizi öldürüyor, demek ki biz devlet için ciddi bir tehdidiz. Muhatap alınmanın zirvesi. Öldürülmüş önderler devlet yöneticilerinin alternatif muadili haline geldikleri için onlara sadık kalmak bu muhataplığı diri tutacak şey. Geleceği değiştirmek isteyen solun geçmişe saplanıp kalması. Buna da ikinci paradoks diyelim.
Asıl sözünü etmek istediğim üçüncü paradoks.
SOLUN ÖLÜMÜ ÖZELLEŞTİRMESİ
İlk özel mülkiyet mezar olabilir mi?
Tarlanın etrafını çitle çevirmekten daha eski ve daha basit. Kazılarda on binlerce yıl öncesine ait vücuttan kesilerek koparılmış ve üzerinde delik açılmış kafatasları bulundu. Bazı arkeologlar bunun duvara asmak için yapıldığını söylüyor. Günümüzde ölü yakınlarımızın duvarlarımızı süsleyen portrelerinin öncülü.
Yaşayanların
ölüyü özelleştirilmesi…
Daha sonra yaşayanların ölü tarafından özelleştirilmesi.
Yüklemin aktif ve pasif haline dikkat lütfen. Başlangıçta kurucu olan aktif eylem gelenekselleşince tersine dönüyor. Bunun belki de en iyi örneği kurganlar. MÖ 5000-4000 yıl öncesine kadar giden kuzey orta Asya’nın devasa boyutta mezarları. Göçer topluluk elitlerinin gömüldüğü yerler. Gömmek diyoruz ama aynı zamanda yükseltmek. Arkeolojik tabirle tümülüs denen bu yükseltinin Asya’nın bozkırında tepe biçiminde uzaktan görünmesi esas. Yapımına ciddi bir emek harcanıyor. Göçer topluluklar rastgele yollarda gelip gitmezler, kurganlar onlar için güzergah belirleyici kerteriz noktalarıdır. Daha önemlisi topluluğun yaşadığı coğrafyayı orada fiilen bulunmasalar da burası “bizim” demelerinin kanıtı olarak mimleyen şey…
Kurgan
Bu kadar yeter, dağıtmadan devam edeyim:
Türkiye’de solun ölülerini özel mülkiyet haline getirdiği bir dönem var. 12 Mart civarında başladı ama asıl ayrışma 1978-1980 arası.
Neden 1978?
Çünkü fraksiyonlar arası yoğun rekabet bu tarihte başladı.
12 Mart’tan çıkışta bütün sol cenazelere toplu halde katılıyordu. Bunlardan biri Harun Karadeniz’in Ağustos 1975’te cenazesi. Ölümü cinayet biçiminde olmasa da sağlık sorunu bilinmesine rağmen kasten hapishanede tutulması haklı bir öfke doğurmuştu. Diğeri bir faşist tarafından öldürülen Hakan Yurdakuler’in cenazesi Nisan 1976’da. Araya kendi iki anımı da iliştireyim. O zamanlar Ankara Karadeniz arası sık sık gidip geliyorum. Yıl 1977 Ocak ayı, Trabzon’da imal ettikleri bombanın patlaması sonucu ölen Acilciler denilen örgütün liderlerinden Yüksel Eriş’in cenazesine kasabadan toplu halde gidişimiz. Aramızda hiç Acilci yoktu. Yine aynı yılın Mayıs ayı, bu kez Giresun, Ordu’nun daha geniş katılımıyla Ulubey’e Haki Karer’in cenazesine gidişimiz. Haki Karer’in PKK’nın liderlerinden olduğunu sonradan öğrendik. Aramızda hiç PKK’lı yoktu.
Evet neden 1978’den itibaren solda ölüler özelleştirildi? ‘Çünkü fraksiyonlar arası yoğun rekabet bu tarihte başladı.’ dedim. Şimdi bu sözümle paradoks başka bir şey söyleyeceğim. Sol 12 Mart’ı milat alırsak kendisini ölüler üzerine kurdu. Yine de genelleme yapmaktan kaçınsam iyi olur, TİP’i (şimdiki değil) istisna görebiliriz. Diğerlerinde ölüm bir miras kavgasıdır. Birbirine karşı önce adı geçen ölüyü Büyük Ölü yapmak, sonra da ‘O Büyük Ölü’nün en iyi takipçileri bizleriz diye ayrışmak.
Fraksiyonlar
1978’e kadar aşağı yukarı belirginleşmişti. Bunlardan Maocular ve Sovyetçiler
(ben Sovyetçiydim) kanlı bıçaklıydılar. İdeolojik olarak en yakın görünenler
ise eğer birbirlerinden kopmuşlarsa birbirlerine en çok düşman olanlardı.
Herkes diğerini elinden gelse bir kaşık suda boğardı. Nitekim sol içi
cinayetler de işlendi. İtişme, kakışma, karşı devrimci ilan etme gibi sıradan
hakaretleri saymıyorum bile. Eğer bu fraksiyonlardan biri es kaza iktidar
olsaydı ben hayatta kalır mıydım diye kendime sorduğum çok olmuştur. Düşünün
sol adı altında mücadele ettiğiniz kapitalist toplumda iyi kötü yaşıyorsunuz,
ama bunu yıkıp yerine kuracağınız idealiniz olan toplumda öldürüleceksiniz!..
(Erkek peygamber devesinin çiftleşirken dişisi tarafından yenmesi bile bundan
hayırlı.)
1978’ten sonra ölüm dayanışmanın değil aidiyetin unsuruna dönüşüyor. Her örgüt kendi ölüsünü sahipleniyor. Es kaza ÇBS (çizgisi belirsiz sosyalist) birisi öldürülmüş olsa örgütler arası bir paylaşım sorunu yaşanıyordu. Ya da sessizce geçiştirilen ölümler. Genelde kendiliğinden bir görgü oluştuğunu söyleyebilirim. Kimse kimsenin ölüsünde hak iddia etmiyordu. Haftalık fraksiyon dergilerinin bir hafta içinde öldürülen üyelerinin, sempatizanlarının fotoğraflarını yayınlamaları adettendi. Ölü ne kadar fazlaysa gurur da o kadar fazlaydı. Çünkü bir rekabet konusuydu bu. Kim daha fazla bedel ödüyor? Ölüm bilançosu. Ölüler üzerinden bir bedel aristokrasisi doğmuştu. Ölümler de bunun sermayesiydi. Bu insanları öldüren faşistlere karşı doğal öfkenin yan etkisiyle oluşan bir ruh halinden söz etmediğim anlaşılıyordur herhalde. Naif öfke başka bir şey. Her ihtimale karşı belirtsem iyi olacak: Aksine bu ruh hali solun bütün enerjisini hem kendi hem de sivil faşistlerle mücadele içine hapseden döngünün sebebi olmuştu.
1978’den sonra ölümler ortak hafızadan örgütsel hafızaya çekildi. Katliamlar da bu sırada yapıldı zaten. Maraş Katliamı, Çorum Katliamı, İstanbul Üniversitesi Katliamı Ankara’da sadistçe 7 TİP’linin öldürülmesi. Tandoğan’da yapılan o mitinge katılmıştım. Solu bir araya getiren son mitinglerden biriydi galiba. Ama artık dayanışma değil korku egemendi.
Kürsüde Behice Boran’ın cesur konuşmasını hatırlıyorum, saygıyla anıyorum.
BÜYÜK ÖTEKİ OLARAK ÖLÜ
Ölü liderler metafizik mirastır. Sonradan Büyük Öteki haline gelirler.
Türkiye’de 12 Mart sonrası sol örgütler ölü liderlerin akidesi üzerine kuruldular. TKP bile ta 1921 Ocak’ında öldürülen liderleri Mustafa Suphi’yi sadece tarihsel dayanakları değil, diğer sol örgütlerle rekabetlerinin meşru zemini olarak öne sürdüler. TSİP ölüsünü belirlemişti: Dr Hikmet Kıvılcımlı. Ecelinden ölmüştü ama ömrünün sonunda çileli bir kaçış macerası vardı (öldürülenlere nazire bir denge).
TİP’in, PKK’nın ve “çevre” diyebileceğim Birikim dergisi etrafında toplananların ölüsü yoktu. TİP bu ölü yoksunluğu yüzünden suçluluk duygusuna itildi (Bahçelievler Katliamı’na kadar). O zamanlar yaygın biçimde kullanılan “pasivizm”in kanıtıydı bu. PKK Haki Karer’in öldürülmesiyle ölüsüne kavuştu ama lider olarak değil, pisi pisine cinayete kurban giden sıra neferi olarak. Daha doğrusu Apo onun ölümünü böyle kurguladı. Bugün bile bu ölümün örgüt içi infaz olup olmadığı tartışılıyor. Müritleri Apo’nun varlığını ölü bir lidere dayandırmayışını kendi liderliğinin müstesna bir özelliği olarak ileri sürebilirler, bana kalırsa patolojik narsisizmin göstergesi bu. Bazen “normal” olan genel anormal eğilimin dışında gözükse de bir başka anormalin kendini gizleme biçimidir. Bazen ölü lider diğerlerine hayat veren temsili bir bedel olabilir, PKK’da bu ölü lider eksikliği belki de Apo’nun örgütünü ölüm imalatına dönüştürmesinin nedenlerinden biri (dursun burada, konu bereketli)… Ölü lideri olmayan Birikim çevresi göreceli diğerlerinden daha özgürdü. Ölü bir lidere sadakat yükünden kurtularak solun entelektüel sorunlarını tartışabildiler; daha çok çeviri yardımıyla ama. Sol örgütlerin monoton konularından sıkılanlar biraz imrenme, biraz da mahcupça Birikim dergisini takip ediyorlardı (bunlardan biri de bendim).
Nereye varacaktım, evet solun ölüleriyle ilişkisine.
Karl Marx da bir ölü değil mi?
Hay ağzına sağlık. Elbette ölü!..
Ama Marx yaşarken bize neden ölülerin değil canlı hayatın tarafında olmamız gerektiğini söyledi. En iyisi Marx’ı konuşturayım. Uzun bir alıntı olacak, bu alıntı Marksistler tarafından yaygın biçimde alıntılanır zaten, ama sizi baştan uyarayım sanki birbirinden bağımsız iki ayrı parça olarak alıntılanır. Bu yüzden ben bu parçaların arasına girip kendi görüşümü aktaracağım, işte:
“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil; kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar.”
Marx’ın bu cümlesi Marksistler tarafından sanki bu durum insanın kaderiymiş gibi gizli ikinci bir yorumla aktarılır. Tarihsel materyalizmin determinist karakteri olarak: ‘İnsana özne diyebilirsiniz ama aslında tarihin nesnesi.’ gibi… Marksistler bu anlamı nasıl çıkarıyorlar? Önce başka bir soru: Marx bu sözü söylerken insanı verili koşulların mahkumu olarak sabitliyor mu, yoksa bunu insanı bu koşullardan kurtarmanın sorunu olarak mı ortaya koyuyor? Karşımızda bir dahi var, sözü nereye çeksen gelecek bir peygamber yok. Marx tedbirini almış, sözün devamı şöyle:
“Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine kâbus gibi çöker. Ve, tamamıyla yeni bir şey yaratmak için kendilerini ve maddi çevreyi dönüştürmekle uğraşır göründüklerinde, tam da böyle devrimci bunalım çağlarında, geçmişin ruhlarını kaygıyla yardıma çağırırlar, onların adlarını, sloganlarını ve kılıklarını ödünç alır, yeni tarih sahnesine bu zamanında saygın olan kılıkla ve ödünç alınmış dille çıkmaya kalkarlar (…) Tıpkı, yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişinin, onu hep kendi ana diline çevirip durması gibi; ama ancak anadiline gönderme yapmadığı ve yeni dili kullanırken anadilini unuttuğu zaman yeni dilin ruhunu özümseyebilir ve kendini bu dilde özgürce ifade edebilir.” (Karl Marx, Louis Bonapart'ın 18. Brumaire'i, Çev. Sevim Belli, Sol Yay. s.25, 26)
Marx’ın bu sözlerinin birincisinin açıklaması değil eleştirisi olduğu herhalde anlaşılıyordur. Dünyayı değiştirmeye kalkanların geçmiş ruhları yardıma çağırmaları. Bunun kendisi de Marx’ın koşul dediği nesnelliğe dahil olması. Yani Marx diyor ki siz bu kafayla dünyayı değiştiremezsiniz. Dil metaforu ne kadar güzel. Marx gibi çokdilli birinin bu örneği vermesinin pedagojik bir tarafı da var.
Ölüler nasıl Büyük Öteki haline gelirler? Bu ihtiyaç antropolojisinin nedenleri ne? Freud’un ölüm güdüsüyle bağlantısı… Daha önce bir şeyler yazmıştım:
https://omerwsenel.blogspot.com/2014/07/buyuk-oluler_8.html
Haydin semaha!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder