Yukarıdaki resim yolsuzluğun kriminal temsili. Artık yolsuzluğun böyle bir suç üstü görselliği yok.
Son kullanma tarihine titizlikle bakarak aldığım yumurtaların
içinde yarısı bayat çıktı. İki hafta içinde üçüncü kez oldu bu.
Yolsuzluk yaygın, ama diyelim toplumun büyük çoğunluğu hiç yolsuzluk yapmıyor ve yolsuzluğa açıktan karşı, buna rağmen neden böyle bir başlık seçtim? Genelleme olduğu için kışkırtıcı ve irite edici.
Bu adı seçtim çünkü egemen yolsuzluk psikolojisi herkese sirayet etmiş. Yolsuzluğun bir suçlama aracı olması ya da yolsuzluğun kötü karakteri üzerinde toplumsal mutabakat hiçbir şeyi değiştirmiyor. Yolsuzluğu tolere etmek daha baskın çünkü. Tolere etmek hoş görmek değil burada, daha çok sineye çekmek, onunla bir arada yaşamak.
Yolsuzluk psikolojisi diye bir şey var. Yılların kaşarlanmış duygusu.
Türkiye’de yolsuzluk bir müsabakadan galip çıkmak gibi yaşanıyor.
Hiç de öyle ahlaki ya da hukuki bir suçluluk duygusu eşlik etmeden.
Gizli yapılıyor, sırdaşlık gerektiriyor… evet, ama ahlaki ikilemden muaf. Yolsuzluk yapan yaptığının yolsuzluk olmadığını kafasında halletmiş. Bunun bir hak olduğunu düşünüyor.
Yolsuzluk her şeyden önce bir iktidar tekniği:
‘Ben yapmasam başkası yapacak.’
‘Daha öncekiler de böyle yaptı, herkes yapıyor.’
‘Bizim hakkımız zaten yenmişti, ben kimseden çalmıyorum, benim sayemde (benim yetkimle) daha zengin olacak birinin kazancından pay alıyorum, neden sadece o tek başına kazansın? Ben aynı zamanda bir ekonomistim paranın temerküzünü sağlıyorum.’
‘Hem ben gelirimin zekatını veriyorum, hayır işleri yapıyorum. Bunun ötesinde davamıza hizmet ediyorum, onlar ise kişisel çıkar peşinde…’
Uluslararası
Şeffaflık Örgütünün 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi’ne göre Türkiye 100 temiz olma
puanından 31 puanla 182 ülke arasında 124. sırada. Son flaş yolsuzluklarla sıra
epey daha gerilemiştir muhtemelen.
Galiba bir yolsuzluk tanımı yapmam gerek: Kendisine emanet gücü bireysel ya da grup çıkarına kullanmak. Her ülkede farklı farklı yolsuzluk biçimleri var, en kapsayıcı tanımı bu.
Biraz da etimoloji: Yol-suz-luk… yol sözcüğü burada bir işin yolu yordamı, kuralı anlamına geliyor; yolsuz, -suz yapım eki anlamı olumsuza çevirerek kuraldan sapmak anlamına dönüşüyor, -luk yapım eki de bunu bir davranış normuna sokuyor. Batı dillerindeyse yolsuzluk karşılığı kullanılan sözcük “corruption”. Latince kökenli. Latincede “corrumpere” fiili bozmak, tahrip etmek anlamını taşıyor. Birinde yöntemden sapmak, diğerinde insanın özüyle ilgili bir başkalaşma. Vurguya dikkat. Yine de iki anlamı özdeş saymamıza engel değil bu. Ama Türkçede sanki kişide bir arıza yok da seçtiği yol onu sapıtmış gibi affedilesi bir esneklik… bunu aklımızda tutalım derim.
Herkes yolsuzluğun sözlük anlamını muhafaza etme eğiliminde: Yolsuzluk kötü. O zaman nasıl?..
YOLSUZLUĞUN
İKİZİ: DÜRÜSTLÜK
Yolsuzluk toplumunda dürüstlük yolsuzluğun karşıtı değildir. Bizzat yolsuzluğun ürettiği dürüstlükten söz ediyorum. Yolsuzluk kadar yaygın, kendine özgü dürüstlük çeşitleri.
Bunlardan birine Kemal Kılıçdaroğlu örnek verilebilir. Hatta iyi bir örnek. Şimdiki değil daha eskisi, diyelim Haziran 2017’de ‘Hak Hukuk Adalet’ yürüyüşü yapan K. Kılıçdaroğlu. Gözünüzün önüne getirin, beyaz gömlekli, yazın sıcağında Ankara’dan İstanbul’a yürüyor. Çocukları hakkında ortaya atılan yolsuzluk iddialarından alnının akıyla çıkmış. Temiz adam…
Yazar Haydar Karataş geçenlerde izlediğim bir videosunda K. Kılıçdaroğlu’nun dürüstlüğünün Dersimli kimliği üzerinde bir kalkan vazifesi gördüğü mealinde bir şey söyledi. Ben H. Karataş’ın bıraktığı yerden konuyu biraz daha derinleştirmeye çalışacağım.
Dersimli olmak hem Alevi olmak, hem de 1937- 1938 katliamına uğramış, bu acı hatırayı sonradan da olsa kuşaktan kuşağa aktarmış, 1970’lerden itibaren de radikal sol örgütlere yuva açmış netameli bir halk olmaktır. Katliam sırasında iktidardaki tek parti CHP’ye yıllar sonra lider olan K. Kılıçdaroğlu için dürüstlük bu çelişkiyi gideren anahtar. Yani dürüstlük etik seçim değil burada, bürokrasi içinde tutunma ilkesidir. Ve kimlik. Sanıyorum bu durum devlet memuru birçok Dersimli için geçerli. Osmanlı’dan beri etnik azınlıklara uygulanan bir gelenek. Özellikle yönetim kademelerinde yer alan devşirmelerden beklenen bir şey. Bir azınlık karakteri olarak oluşturulan yapıntı dürüstlük.
Diğeri
müfettiş dürüstlüğü (Bunu arkadaşım H. Aydın Kabagöz'le sohbetime borçluyum).
Hesap kitaba, motamot uygunluğa dayanan denetim amirleri. Statüsünü ve
itibarını denetlediği kişilerin korkularından, çekincelerinden alırlar.
Benim asıl üzerinde durmak istediğim bu ikisi değil, yolsuzluğun ikizi olan dürüstlük.
Yolsuzluk toplumunda çalma çırpma münferit bir suç değil, birer şebeke işidir. Her şebeke kendi aidiyet bağı içinde dürüstlük ilkesini yeniden üretebilir. Tıpkı dinin ve hukukun ilkeleri gibi, yasaklar ve izinlerle; sözünde durmak, yalan söylememek, ihanet etmemek, sırdaş olmak, sadakat... Bir mafya babası örgütünü ancak dürüstlük üzerinden yönetilebilir hale getirir. Otorite huzurunda biçimsel beden dilinin ötesinde dürüstlük ilkelerine itaat esastır. Biz The Godfather filmini bu yüzden severiz. Minimal bir dünya içinde dürüstlüğün karakterler üzerinden kristalize olması çeker bizi. Mafya gibi uç bir örnek vermem çelişkili görünebilir. Bunu tarikat, parti, sivil toplum kuruluşu, anonim ortaklık biçiminde genişletebiliriz. Fark etmez, kavram dürüstlük olduğu için ister ulusa gidelim, ister ülkeler arası pakta. Her halükârda ilke değişmiyor: İçeriye karşı dürüstlük koşulu dışarıya karşı ihlal edilebilir.
Dürüstlük
entelektüeldir. Evrensel dürüstlük Kant’la başladı, Marx zirveye taşıdı. Ama
felsefede dürüstlüğün sancılarını kendi üzerinde de deneyimleyen Wittgenstein'a
ayrı bir saygım var.
K. Kılıçdaroğlu adaletsiz düzene hizmet eden “dürüst” biri olabilir.
Küresel ısınma artık uluslararası bir dürüstlük sorunudur. Bak nereye geçtim şimdi. Atmosfere fazladan karbondioksit salan yolsuzlar…
CIVIKLAŞMA ve YOLSUZLUK
Bir duygu söze dökülünce performatif hale gelen şey başka bir duygudur. Geçen Enver Aysever’in Nagihan Alçı’yla yaptığı söyleşiyi dinledim. Konu Deniz Göktaş’ın N. Alçı hakkında söyledikleri. N. Alçı birçok defa “Üzüldüm” dedi. Videonun hemen başındaki sözlerini aktarayım:
”Deniz Göktaş’ın beni hedef aldığını duyduğumda çok üzüldüm yani… önce şaşırdım sonra çok üzüldüm. Sonra Youtube kanalımda ona bir cevap verdim, sonra sakin kafayla düşününce o cevaba da üzüldüm…”
Mübareğin üzüntü deposu var. İngilizceden devşirilip günlük dilde bolca kullanılan “üzüntü”nün gerçek üzüntü olmadığı belli, dil duygunun iletimini protokole dönüştürüyor (‘a.nanı s.kecektim ama bendeki vicdana bak, üzüldüm’ der gibi).
Yolsuzluk toplumunun hem yarattığı hem de hazır bulup üzerine oturduğu üç temel yaygın duygu var, elbette sezgisel söylüyorum, ölçemem:
1.Mülkiyetin
metafizik algılanmasından ötürü açgözlülük.
2.
Yolsuzluk servetinin bir kısmının dağıtımı sonucu minnet/şükran.
3.
Yaranma. Yaranmayı hem minnet ve şükran duygusunun ödeşme hali (bu anlamda
modern biçimde kendini sürekli yeniden dizayn eder) hem de güvenlik sağlama
aracı olarak düşünüyorum. Yalakalıktan, yardakçılıktan, dalkavukluktan farklı.
Hatta yaranma kutuplaşmayı muhafaza ederek özel bir uzlaşma biçimi yaratır, iç
savaşı önler.
Yolsuzluk toplum sosyolojisini dönüştürüyor.
Yolsuzluk artık “çürük elmalar” gibi münferit değil. Toplumu dönüştürüyor. Sosyal değerleri değiştiriyor. Para kavramını değiştiriyor.
Yolsuzluk toplumunda para ile meta arasındaki ilişkinin özgün bir dolayımı var. Bak buna kafa yordum. Başka bir şey bu.
Türkçede afaki anlamda kullanılan “liberal” sözcüğü işimize yarayabilir, yolsuzluk dincileri de liberalleştirdi. Buna karşı şunu da söyleyebiliriz: laikliği de dincileştirdi. Yolsuzluk; dava, ideal ne olursa olsun işin ciddiyetini bozuyor. Aradığım sözcük şimdi dilime geldi: Cıvıklaşma. Evet yolsuzluk toplumunun davranış özelliği: cıvık. Melez değil, cıvık.
Çevremde çoğu kişi Cemil Tugay gibilerin saf değiştirmesini korkuyla açıklama eğiliminde. Hayır, korku erdemli bir duyguya giriş bile olabilir. İnsanın bütün hasletlerinin kurucusu olan hangi cesaretin arkasında bir korku ikilemi yoktur ki. Keşke korksalar.
Burada olan başka bir şey: Benzeşme!
Bu toplum birbirine benziyor. Baş döndürücü bir hızı var.
Benzeşmeye karşı yapılacak şey: Tiksinme. Külliyen tiksinme.
Kendinden tiksinme de dahil. Öyle ya bunlarla aynı coğrafyada yaşadığım için değil sadece aynı ad altında anıldığım için bende de bir sorun olmalı.
Bunca devrim yapmış insanlık tarihinde tiksinme diye bir eylem neden yok? (Devrimler hep "açız" gibi bir iştahla yapılır, neden mide bulantısıyla yapılmaz?)
Senden
tiksiniyorum diye münferit bir aşağılama değil, diğerinde yaratacağın kendinden
tiksinmenin sosyal bir pandemi haline gelmesi… bu mümkün mü?
TİKSİNİYORUM, O HALDE VARIM
Ancak tiksinerek kendimi koruyabilirim.
Hayvanlarda daha güçlü, bir zehir karşısında ani irkilme gibi, eğer zehre karşı böyle duyumsal savunması yoksa nalları diker.
İnsanda tiksinme duyum ötesi bilgiye de dayanır. Mesela çocukluktan gelen bir yüz soyutlamasına. Bazı insanlar ilk görüşte iticidir. Algı arşivinizdeki yüz repertuarı bir benzeşme imkânı sunar ve sizi yönlendirir.
Yıllar önce bir araştırma şirketi yöneticisi olan arkadaşım bana, yandaki küçük odayı işaret edip, “Duvarda panoda bir afiş göreceksin orada fotoğraflar var. O fotoğraflar içinde sana sevimli gelen üç fotoğraf seç, sonra da sana sevimsiz gelen üç fotoğraf daha seç.” Şaşkınlıkla arkadaşıma baktım, “Denek olan ben miyim onlar mı?” diye sordum. Arkadaşım “Orasını karıştırma,” dedi. Odaya girdim, afişte onlarca yüz. Bazı yüzlere aşinayım, bazı yüzleri hiç görmemişim. Arkadaşım seçtiğim yüzleri defterine not aldı. Seçtiğim sevimsiz fotoğraflardan bir numarayı yani en sevimsizi göstererek kahkaha attı, “Bunu tanıyor musun?” dedi. “Hayır, ama sanki daha önce görmüşüm gibi.” Arkadaşım kahkahasına devam ederek “O” dedi “falan sendikanın başkanı. Solcu.” Yıllar sonra o sendikacının lüks malikânesinde bahçıvanlık yapan bir adamla tanıştım, benim bir öğrencimin velisiydi. Sendikacıyı ondan dinledim. Tiksintimde yanılmamışım.
Bir şeyi sevmiyorum ile bir şeyden tiksiniyorum iki farklı şey.
Sevmemek hemen dışsallaştırır, tiksinme ise bende bir etkileşim yaratır, bir kimyasal bozulma. Tiksiniyorum derken sadece bir duyumu iletmiş olmam, aynı zamanda bünyesel olarak yaşadığım negatif bir süreci de anlatırım. Tiksinmenin ilk nesnesi diğeri değil bendeki fizyolojik değişimdir.
Bu
yüzden tiksinti bir yakınlaşma tepkisidir.
'HARAM LOKMA HELAL DÜZEN'
Hayır,
bizzat bu sözler yolsuzluğun meşru dışavurumu.
Neden?
1. Bu
sözü söyleyen “hakkı yenmişleri” üçüncü kişi yapıyor.
2. Hesap
sormayı öteki dünyaya havale ediyor.
3. Bir
şebeke sorunu olan ve kamunun zararı olan yolsuzluğu bireysel günaha
indirgiyor.
4.
Yolsuzlukla mücadelenin “vicdanlı dürüst” insanlarla değil gerçekten
denetleyici ve yaptırım gücü olan kurumlarla yapılabileceğini inkâr ediyor…
Yolsuzluğun bir iktidar sorunu olduğu ülkede dinci söylem, katili öldürdüğü kişinin cenazesine davet etmeye benzer.
Ben dürüstlüğü sanatçının samimiyeti olarak
edebiyatta seviyorum. Elimde Jamaica Kincaid’in Annemin Otobiyografisi var. Her
tür yolsuzluğa karşı (ruhsal yolsuzluklar da dahil) sığınağım. Sistemin dışına
çıkabilme imkânım.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder