29 Mayıs 2014 Perşembe

Ödleklik, Masumiyet ve Yalan Üzerine Konuşmalar


Çağnam Erkmen
Her Okur Kitabı Yeniden Yazar.
Çağnam Erkmen, J.D. Salinger’in YKY’den yayınlanmış, Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını, Ömer Şenel aynı kitabın Fransızcadan tercümesi olan Gönülçelen’i okumuştur. Sayfa numarası referansları iki ayrı çeviriye aittir.
Ömer Şenel:
Hikâyenin anlatıcısı Holden Caufield (H.C.) romanın ortalarında kendisini tanımlayacak şöyle bir laf eder :
“Kaybolması bana üzüntü verecek bir şeyim yok benim. Belki de ödlekliğim bir bakıma bundan ileri geliyordur.” (s. 101)
Yukarıdaki cümleyi baz alıp, cümleyi tersinden düşündüğümüzde kaybedince üzüntü verecek şeyleri olanların daha cesaretli oldukları doğru mudur acaba?
Oysa gözü karalığın ön habercisi olarak kaybedecek bir şeyim yok benim, der insanlar. H.C. ödleklikle sahip olduklarını umursamamak arasında ironik bir değiş tokuşa girer, biri diğerinin hem sebebi hem de sebeplendiği şeydir. Anlatıcı kafamızı karıştırır.

Buradan devam etmek isterim… Çünkü H.C. toplumu tiye alırken kendini de tiye alır, bunu yaparken kendini aşağılamaz, eyleme geçmediği için kendini ödlek ilan ederken, insanoğlunda köküne kıran giren zaafını açma, ortaya dökme erdemiyle bize asıl cesaretini sezdirir. ‘Kaybolması üzüntü verecek bir şeyi olmamak…’ Bu bir huy mudur, bir karar mıdır?

Cümleyi şimdi şöyle kurduğumuzu varsayalım: ‘Kaybolması üzüntü verecek bir şeye sahip olmamaya karar verdim…’

Çağnam Erkmen
‘Kaybolması üzüntü verecek hiç bir şeyim yok,’ söylemi her açıdan palavra. En azından egoyu kaybetmekten aşırı korkanın çaresizliğidir bu. Üzüntü, acı ve korku da ayrıkotu gibi üzerine basıldıkça gürleşecek, toprağına tutunacak kavramlar. Bazen cesarete bazen de anlatıcının dediği gibi ödlekliğe.  En çok korkanların en cesurlar olduğunu gözden kaçırmazsak, kaybetme korkusu hem kahramanlığın hem de ödlekliğin tekelinde olmuyor. Korktuğu için cesaret gösterenlerle, gözü pek olduğu için ürkütücülüğü tanıyanların farkı yok. Aslında H.C. kaybolmasından üzüntü duyacağı şeyi defalarca hatırlatıyor; neredeyse her bölümde. Üstelik derin bir çaresizlik ile. Bu yüzden cesaretsizlik yerine ödleklikle karşılık bulmasına şaşırmamak lazım. Kaybolmasından korktuğu şey; Masumiyetin kayboluşu.

‘Şey’ler sahteleştikçe, geliştikçe, tutunmaya çalıştıkça, var olma savaşı verdikçe masumiyetini yitiriyor. Anlatımın arka planında bu yitiriliş seziliyor:
“Ona kartopunu kimseye fırlatmayacağımı söyledim, ama bana inanmadı. İnsanlar size hiç inanmıyorlar zaten.” (s.40)

Mesela, dama taşlarını hep arkaya dizen küçük kızın oyunu oynamak yerine tercih ettiği dama taşlarını tahtanın arkasına dizme eğiliminin masumluğu... Kuralları işletmek yerine onu mutlu eden saflık ve naifliğe sahip çıkması gibi:

“Dama oynuyorduk. Arada bir takılıyordum ona, çünkü damalarını en arka sıradan hiç kıpırdatmıyordu. Ama fazla da ileri gitmiyordum, Jane’le fazla dalga geçmek istemezdiniz. Sanırım kızlarla fırsat buldukça langur lungur dalga geçmeyi severim, gülünçlük olsun diye. Ben aslında dalga geçmek istemeyeceğim kızlardan hoşlanırım en çok.” (s.78)

H.C. kitap boyunca naifliğini yitirmiş insanlara diş biliyor. Hepsini salak olarak değerlendirmesinin sebebi bu. Oda arkadaşı Stradlater’ın dama taşlarını arkaya dizen Jane’i anlamak yerine onu bir arabanın arka koltuğunda düzmekten ve düzüşünün de sıradan bir tekrar olacağını bilmekten huzursuz oluyor.
H.C.’nin üç gününde onca erişkin yerine on yaşındaki kız kardeşinin huzuruna ve koşulsuz sevgisine ihtiyaç duyması da yitirilmemiş masumiyete sahip çıkışından değil mi?

Ö.Ş
“Kaybolması üzüntü verecek bir şeyim yok” sözü değil burada H.C.’nin asıl anlatmak istediği; asıl anlatmak istediği ödlekliği… Ödlek olduğunu söylemesi de değil, birçok şey gibi kendi ipliğini pazara çıkarmaya karar vermesi… Yani dövüşmekten kaçındığı ama efendilik bende kalsın, diye kaçındığı değil; düz anlamıyla dayak yemekten korktuğu, dövüşmeyi beceremediği için ödlek olduğu. Yani ödleklik madara eden, piyasa işi maço bir ağızda karşısındakini dişileştirici bir kavramken H.C. bunu peşin olarak üstleniyor. Okuyucudan önce davranıyor; bir erkeğin dövüşmekten kaçındığı için insanın aklına ilk gelecek kavramı o kimse söylemeden itiraf ediyor. İtiraf etmekle kalmıyor, kavramı açımlıyor… Yeni bir ödleklik olanağı sunuyor… Elimizden yargı gücümüzü alıyor.  Olay şu: H.C. mendilini çalanı bildiği halde onunla dövüşmeyi göze alamıyor, fanteziler kuruyor ama fantezilerini gerçekleştirecek yürek yok onda. H.C. dövüşmeyi beceremediği için şiddet fantezisi kuruyor; ve ödlek olduğu için  mendilini kaybettiğine üzülmüyor. Rasyonalize etmek için de bunun tersini söylüyor. Ama yazarın ironik üslubuna dikkat, bizimle bir aldatma oyunu oynamıyor, aldatmayı hayatın sırtına yıkıyor.

Ç.E.
Dövüşmekten kaçınmakla, dayak yemekten kaçınmak arasındaki önemli farkı gözden kaçırmamış olduğunu sanıyorum. Çünkü ikisi arasında ironik bir ayrım var. Dövüşmek bir zafer edinimini beklentilerken, dayak yemekten kaçınmak mutlak ödleklik değil. Savaşmamaya baştan razı olmaktır; dövüşmemek. Edinimden vazgeçmek…Ve ödleklik burada. Yoksa yenilmek de dövüşmenin bir parçası. H.C. dayak yemekten kaçınmıyor ve defalarca hırpalanıyor. Ama sadece hırpalanmakla ve aşağılanmakla yetiniyor. Kendi cezasını diğerlerine verdiriyor. Dövüşmeme durumu; rıza göstermesi, sonuna kadar gitmemesi. Dayak yemekten korkmuyor, asla, ama dediğin gibi dövüşmekten kaçınıyor. Dövüşmemeyi salt fiziki anlamda kullanmıyorum. H.C.’nin ‘zafer kazanma’ ile ilgili sorunu var o yüzden kendini ödlek olarak görüyor. Hasmını kendisini dövdürtmeye zorlayan bir gıcıklığı var. Sahteleşmiş insanları sahtelikleri ile karşılaştırıyor. Bir açıdan onlara kendilerini dövdürtüyor.
‘Zafer kazanma’ bir çeşit yanılsama; sahteliğin teneke madalyası.

Ö.Ş.
Dövüşmekten kaçınanla, dayak yemekten kaçınan arasındaki farkı iyi anlatmışsın. Cesaret ve ödleklik kavramlarına tanımı veren bir maço dünyası var. Kavga, dövüş, savaş, mücadele v.b. şiddet içeren dünyada bu kavramlar bir standarda kavuşmuş. Çanakkale Savaşı’nda bir yığın kahraman sayarsın ama bu savaşa girmemize karşı çıkan bir tane bile cesur kişi sayamazsın. Çok zordur, bir kavramın anlamıyla oynamak. Ama düşünmek denilen şey, kavramı kendi hakkında düşündürtmek değil midir? Benim baştan H.C.’nin ödlekliğine takılmam bundan. Yazar önce kavramı belirsizleştiriyor. Nasıl yapıyor bunu? Düşün ki, Salinger’in bu romanı yayınlayış tarihi 1951, Amerika 2. Dünya Savaşı’nın galibi ve savaş öyküleri (ki çoğu kahramanlık öyküleridir ve Amerikalılar öykü anlatmayı pek severler) anlatıcıları henüz 25-30 yaşlarında ve yeni kuşak bu öykülerin gölgesinde kendine kimlik arıyor…
Sürekli dayak yersen dövüşmekten de kaçınabilirsin. Çünkü dayak yiyeceğini bile bile kendinden güçlüye saldıran kişi, bu dünyada cesur değil gülünç karşılanır. Tercih burada cesaretle korku arasında değil, korkuyla utanç arasındadır. Bu dünyada diyorum çünkü kavramları iyi ya da kötü yapan insanların onları kullanım şeklidir. Bir kavramın insan üzerindeki ilk etkisi kötü veya iyi olduğudur. Hatta kavramları en başta niteleyen ‘iyi’ ve ‘kötü’ kavramları da iyi ve kötüdür. Soru şu: anlam neden sabittir? Ve devamında: insanların anlamların sabit olduklarına inanmalarıyla düşünme faaliyetleri arasındaki ilişki ne? Şimdi H.C.’ye dönelim, H.C. ben ödleğim derken saf bir itirafta bulunmuyor amacı yenilgiyi kabul edip bizden rızamızı almak değil, hayır.

Cevap1 yazında “Kaybolması üzüntü verecek hiç bir şeyim yok, söylemi her açıdan palavra,” demişsin… Bence bir ruh haline ve edebi bir söze önerme muamelesi yapmışsın. ‘Herkes korkaktır’ demekle ‘sen bir korkaksın’ demek faklıdır. İkinciyi söylerken bir kişiyi özelleştiriyorsun, daha ileri gitmek istersen bu insanın korkularıyla nasıl baş ettiğini, korkularını nasıl gizlediğini gözlemlemelisin, eğer bu gözlem korku kavramını da sorgulamaya götürürse (ki bunun iki ayağı var, birincisi insanlar nelere korku diyor ve ikincisi kavram kendi halinde elimizdeki malzeme olarak bizi nasıl yönlendiriyor?) ‘özel’den ‘genel’i ilgilendiren sonuçlar çıkarabilirsin. H.C. “Kaybolması üzüntü verecek hiç bir şeyim yok,” derken bunu ödlekliğinin gerekçesi yapıyor, sanki kaybolması üzüntü verecek bir şeyi olmadığı için ödlek; peki ya tersi doğruysa, yani sebep ödlekliğindeyse, ödlek olduğu için hiçbir şeye sahip olamıyorsa. Bu muğlaklık bir gerçeklik tasvirinin gelgiti değil bir ruh halidir. H.C. ödlek olmanın kötü bir şey olduğuyla ilgili insanlarla hemfikir. Kavramın kötü izlenimi hakkında bir oynama yapmıyor. Birkaç satır önce şöyle diyor mesela. “Ödlek olmak hiç de hoş değil. Belki büsbütün ödlek sayılmam.” (s.101) Bir ihtiyat payı da bırakıyor… Ne var burada?.. Bana köpeklerin dövüşünü hatırlattı… Güçlü köpekle, çelimsiz ödlek köpek karşılaştıklarında çok kısa sürede bir tavır bozunması olur, çelimsiz köpek yere yatar ve boynunu uzatır, bu eylem güçlü köpeği aniden yatıştırır, sert bir fren etkisi yapar… Bence HC’nin okuyucuda ilk yapmak istediği bu, kendini ödlek ilan ediyor ama diğerini de zaferden mahrum bırakıyor…

Ç.E.
‘Sürekli dayak yersen dövüşmekten kaçınabilirsin’’ sözün sürekli aynı tipte bir ‘mücadele’den bahsedersen haklı olabilir. Kimse sürekli dayak yemez. Eğer dayak yiyorsan dayak atmayı da deneyimleyeceğin birini muhakkak bulursun. O yüzden ana babalarından şiddet gören çocuklar, sokakta dövecek daha zayıflarını arar ve bulurlar. Sürekli dayak yemek, bir dava için; biraz önce belirttiğim obsesif kompulsif tekrarlar için geçerli. Evet, güçsüzsen vazgeçebilirsin, kuvvetlenmeyi ya da zırhlanma süresini tercih edebilirsin. Bu yapılamıyorsa o zaman başka sebebe bakmak lazım. H.C. kendisine hoyrat davranılmasına izin veriyor. Dayak arsızı terimine de bir göz atmak gerekiyor. Neden gücün yetmediği halde kereler ve kerelerce saldırırsın?
H.C. fantazi olarak, bazılarını gebertmeyi düşünüyor ama kimseye el kaldırmıyor. Yapmak istediği, karşısındakinde bir sarsıntı yaratmak. Nitekim, el kaldırmak istediği tek an, kendisine benzeyeceğini anladığı ve kıyamadığı çok sevdiği küçük kardeşi oluyor. Onun elektroşoku burada. Sadece kendimizle yüzleştiğimizde zavallılaşıyoruz.
Sürekli yenilen birinin gülünç olması saptaması doğru ve duyulan utancı anlatıcı ‘çok utandım’ diyerek öteliyor. Öteleme bir açıdan olan biteni değersizleştirme. Utanma duygusu yok H.C.’nin, utandırma ile derdi var. Sahtekarı utandırmayı kendini kullanıma açarak yapıyor.
Standarta kavuşmuş kavramlar hakkında haklısın, tersinden okumakla ilgili yaklaşımını beğeniyorum da düzünü de ihmal etmeyelim.
H.C.’nin roman figürü olarak diğer figürler üzerinde yaratmak istediği etki yerine, okuyucu üzerinde bırakmak istediği etkiyi dile getirmeni ilginç buldum. Bu durumda okurun da bir roman kahramanı olduğunu mu düşüneceğim?  H.C.’yi bir New York sosyete veledi olarak kendi ‘tutarsız’ dünyasında bırakıp ona seyirci koltuğundan bakmak mı? Biraz daha açayım; teslim olan köpek gibi başını yere yatırması, okurda mı fren etkisi yapıyor, yoksa olay örgüsü içindeki hasmında mı?
Hasmı açısından ele alacağım, çünkü yazarın kahramanıyla okura aldatmaca yaptığını kabul ederiz değil mi?
Bu durumda önerme yanlış, çünkü hiçbir hasmı bir fren etkisiyle davranmadı H.C.’ye. Aksine saatte üç yüz km. ile giden bir yarış arabası gibi üzerine sürdüler. Nakavt! Sonra da yerde boylu boyunca bıraktılar. Ama ‘zaferden mahrum bırakma’ tamlaması oturuyor. Çünkü hasımları ne için bunu yaptıklarını anlayamıyorlar. Nasıl o noktaya geldiklerini de…
H.C., kitapta sürekli ‘Vay canına!’ diyor.
‘Vay canına adam gerçekten sinirlenmişti’
‘Vay canına, nasıl korktum bilemezsiniz!’ (s185)
‘Vay canına, coşmuştu adam!’ (S177)
‘Vay canına, nasıl da sinirliydim!’ (s98)
‘Vay canına, kendimi nasıl da tuhaf hissediyordum!’ (s93)
‘Vay canına, apar topar nasıl da içeri daldım!’ (s11)
Hc’nın vay canınaları çok değerli, çünkü dürtüsellik sahtelikle çatıştığı için en anlamsız dramatik olayda bile aniden olayın nesnesinden kopup reflekslerin hayranlık uyandırıcı kendiliğindenliğine tav oluyor. Gerçek buluyor… Yüzüne inen yumruktaki ‘saf’ dürtüye sahip çıkıyor.

Ö.Ş.
HC’nin ödlek olup olmamasına neden bu kadar takıldın? Sorunu yanlış konulandırıyorsun (konulandırmak diye de bir sözcük yumurtladım şimdi iyi mi, ilginç bir sözcük ha ne dersin?) sanki ben ödlek demişim H.C.’ye sen de onun sarsılan kişisel itibarını savunuyorsun: ‘Hayır ödlek değil cesur.’ Bak şurada anlaşalım; H.C. diyor, kendisine ödlek diye, ben değil… Benim peşine düştüğüm soru şu: Kendisine ödlek deyince ne oluyor? Bir gerçeği mi ifade ediyor, yoksa yeni bir gerçek olanağı mı yaratıyor? Çünkü insan kendisi hakkında tahkir edici bir sözcük kullanıyor ve bunu ilan ediyorsa kendi kabuğunu kırmak istiyor demektir, talepkârdır. Bir dilenci ben zavallıyım derken niyeti merhamet uyandırmak ve para koparmaktır; zavallılığı kroniktir, değişmez. Değiştirmek istediği diğer insanlardır, vurdumduymaz ilgisiz insanlardan diğergâm yaratır. H.C. de ben ödleğim, ya da işte ona yakın biriyim derken kavramı kendi üzerinde sabote ediyor. Ödlek olmaya karar vermiyor, ödlek olduğunu söylemeye karar veriyor. Kime söylemeye? Hasımlarına değil elbette, kendine yani okuyucuya söylemeye. Okuyucunun ödleklik ve cesaret kavramlarını hırpalamak istiyor… Kendini anlatıyor… Edebiyatın içtenlik gereksinimine cevap veriyor… Ödlek olduğunu söyleyebilen biri neden cesur sayılmasın? Keza aptallığını iyi anlatan biri zekidir bence. Oksimoron bazı durumlarda işe yarar. Sense cesareti her ne pahasına olursa olsun dövüşmesinde arıyorsun. Tamam, anladık sen kadın başına iyi dövüşüyorsun ama H.C. öyle değil…  Kaldığı o berbat otelin asansörcüsü yarı pezevenkle kavgada düştüğü hal: parasını kaptırıyor, midesine yumruğu yiyor : “Nasıl korkuyordum, bilemezsiniz.” diyor (s.114). “Nasıl titriyordum, bilemezsiniz.”(s.115) “Birden boşandım, başladım ağlamaya.” (s.115) Sonra da fantezi kuruyor, silahını eline alıyor pezevengin bağışlanmak için yalvardığı buna rağmen üzerine ateş ettiği bir fantezi… Ve en sonunda durumu ironize ediyor: “Allah kahretsin bu filmleri. İnsanı ne durumlara düşürüyor.”
Bir ayrıntı: “Nasıl korkuyordum, bilemezsiniz.” dedikten sonra devam ediyor, “Hiç unutmam, yumruklara karşı koyabilmek için kollarımı kaldırmıştım. Pijamalı değil de giyimli olsam bu kadar korkmazdım belki.” Ödlekliğini itiraf etmesi H.C.’yi özgürleştiriyor, üzerinden büyük bir yük kalkıyor, artık ayrıntıları görüyor… Çünkü dövüşçü değil, yazar olmaya karar vermiş.  
“Öteleme bir açıdan olan biteni değersizleştirme.” demişsin, ilgimi çekti bu cümlen.
Defalarca Jane’i aramaya yelteniyor ve her seferinde vazgeçiyor. Utanıyor… Ya da utanma ile çekince arasında kavramsal bir fark yaratalım burada…

Ç.E.
Tuhaf bir itişmeye girdik. Samimiyeti söylemin çarpıcılığı ile değerlendirmek konusunda düşündürtüyorsun. Kimi zaman kendimizi aşağılamak, yüceltilme şerefini karşımızdakine bahşetmedir. ‘Yoo! Hayır asla öyle değilsin,’ denmesini beklersin. Kavga anındaki korku ödlekliğe işaret etmiyor ve bunu anlatamadım mı? Ödleklik, dövüşmekten kaçınmaktır, demiştim. Bunu fiziki güç gösterisi olarak almıyorum. Mücadelenin her türlüsü dövüşmek. Sen kavramın büyüsü üzerinden konuşuyorsun ben oraya yaklaşamama gibi bir sığlık içindeyim. Aha! Bak kendimi aşağıladım. İstersen uzlaşma sorunumuz olmasın. Zorunda mıyız?
Öğretmeni H.C.’ye bir not verir, yazılı bir nişan. Böylece bunu kulaktan kaçırması mümkün olmayacaktır; ‘Bu başına sardığını düşündüğüm bela; özel bir çeşit, dehşet verici bir bela bu. Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer, düşer, ama düştüğünü anlayamaz. Tüm düzen, hayatlarının şu ya da bu döneminde çevrelerinin onlara vermediği şeyi arayan insanlar için kurulmuştur. Veya çevrelerinin onlara sağlayamadığını sandıkları şeyleri arayan insanlar için. Onlar da aramaktan vazgeçerler..’’ ‘’Ama seni soylu bir biçimde ölürken görebiliyorum, şöyle ya da böyle değersiz bir dava uğruna... Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun bir insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.’’ (s.176)
Evet, ödleklik konusuna aynı yaklaşımla bakamadığımız için ve dediğin gibi özgürleşmediğini aksine girdaba girerkenki şarhoşluğun altbenlik konuşması gibi bir bariyersizlikten kaynaklandığını düşündüğümden, ve de ‘bir gerçeği mi ifade ediyor yoksa yeni bir gerçeklik tanımı mı, yapıyor’ sorgunu da H.C.’nin ödleklik ve cesaretle işim yok, bunların hiçbiri umurumda olmaz, şeklinde bir yaklaşımını olduğunu düşünerek, izninle, bu konuyu kapatıyorum.
Defalarca Jane’i arama konusundaki ötelemesi de, çekingenlik ve utanmadan ileri gelmiyor. Aynı ödlek olduğunu kolayca itiraf etmesi gibi, vay canına ne utandım söylemi de, utanmadığını, bunun da umurunda olmadığını gösteriyor. Sözcüğün sık kullanımı, sözcüğün anlamını değersizleştirmek için. Belki de... Belki de değil, kesinlikle bu kez soruna cevap verdim galiba. Şükür.

Ö.Ş.
Tersine döndün… ‘Dibe vurmak?..’ Ya H.C. aynı zamanda anlatıcı… Bütün yaptıklarını meşrulaştıran bir tutarlılığı var… Bunun için yazıyor… Kendini olumluyor… Olumsuzlarken olumluyor… Çünkü kendini anlatıyor… Ve berbat insanların arasında her şeyin farkında olan kendini… Ne dibe vurması; aktüelleşen bu deyimler yok mu?
Masumiyet farkında olmamakla, çocuksulukla ilgili gibi görünüyor. Öte yandan birine masum diye bakıyorsanız kendinizi paye veren bir yetkiye de kavuşturuyorsunuz demektir. Yani birine masum derken bunu deme konumunuz, diğerini bu sıfatla tanımlamaktan daha az önemli değildir. Tabi en önemlisi kaybetmişlik duygusu içinde söyleniyor bu. Sanki sürekli aranan ve bulduğunda elden kaçan bir şey, daha çok da geçmişte bir yerlerde duruyor, sanki bir zamanlar vardı şimdi yok gibi. Peki varken, o geçmişin kendisiyken de masumiyet bir özbilinç midir, yoksa dışarıdan tanımlanan mı?
Masumiyet tanımında dinî tonun hep daha ağırlıklı olduğunu düşünüyorum.
Bütün dinlerin ortak insan sorunudur masumiyet.
Adem ve Havva’nın gözünün açılmasıyla yitirdiği ve bir daha tam bulamadığı bir şey vb.
Masumiyet bir şey bilmemekle değil, masumiyetin kendisini bilmemekle oluşturulmuş bir kavram… Kendinizi masum hissedebilirsiniz, ya da suç ve masumiyet ikilemine düştüğünüz anları sınırlayarak herkes gibi yaşayabilirsiniz. Ama aramaya kalkıştığınızda kavram bir saflık, bir nirvana olarak hep uzakta bir yerde konumlanmıştır, elinize gelmiyor.
Güzel büyülü bir kavram, insana arınma vaat ediyor.
Oysa masumiyeti biz üretiyoruz. Mesela çocuklar masum mu?.. Kendi yaşıtları arasında bir izle bakalım, genel bir masumiyet bulabilecek misin?.. Biz büyüklerin dünyasında kontrolümüz altına girdikleri için masumdurlar, bize zarar vermediklerinde. Ama hep çocuklardan koruduğumuz bir dünyamız vardır… Masumiyeti üretiyoruz dedim, müsaadenle bunu açmak istiyorum… Tabi sözü illa ki H.C.’nin masumiyeti kardeşlerinde bulan döngüye getireceğim. Bu kardeşlerden biri ölmüş… Ölüler üzerinden de bir masumiyet üretimi yok mu? Belki de en çok ölüler üzerinden (bunu başka bir yazıda anlatacağım)…   Kendi halinde zararsızlıktır masumiyet. Ama nasıl zararsızlık? Zarar verme gücü elinden alındığı için veya zayıf olduğu için mi zararsız, yoksa zarar vermenin ne olduğunu bilen etik zararsızlık mı (yani zarar verdiğinde başına gelecekleri değil, yapsaydı diğer insanlara vereceği zararı bilen)?..

Ç.E.
Ha, sağol, bana edebiyat ayarı çektiğin için. ‘Dibe vurma’ H.C.’ye verilen dış ayardı benim saptamam değil. Dış bakışın yanlılığı üzerine bir sıçrama yapmıştım. Ayrıca ‘edebiyat gurularının dil kullanımındaki üstten bakış tavrını da başka bir sefer konuşalım.
Neyse, masumiyet üzerinden devam edeyim.
Masumiyet kendi başına bir olgu değil, tıpkı mutluluk gibi anlık olarak esen bir rüzgar. Yani bir kişi için salt masumdur demek mümkün değil. Bunu sıklıkla çocuklar için söylememizin sebebi saflık ve algılama eksikliği de değil. Masumiyet, inanmak ve şüphe duymamakla ilgili gibi geliyor.
Masumiyet kaybı inancın yitirilişi ve şüphe ile başlıyor.

“Bir kez Stradleter’la ben birlikte bir kızla buluşmuştuk. Ed Banky’nin arabasında, onlar arkada biz önce oturuyorduk. Herifte ne teknik vardı ama. Kızı o sakin, o içten sesiyle tavlamaya çalışıyordu; sanki, yalnızca çok yakışıklı bir herif değilmiş, aynı zamanda efendi ve içten bir herifmiş gibi. Kız durmadan, ‘’hayır, lütfen. Lütfen, yapma lütfen.’’ Diyordu. Ama bizim Stradlater kızı, o içten Abraham Lincoln sesiyle yumuşatmaya devam ediyordu. Sonunda, arka tarafta korkunç bir sessizlik oldu. Gerçekten utanç vericiydi. O gece o kızı becerdiğini sanmıyorum; ama felaket yaklaşmıştı buna. Felaket yaklaşmıştı.’’ (s52)

Yukarıdaki paragrafta ‘içten’ kelimesinin italik olarak yazılmasının bir sebebi olmalı diye düşünüyorum. H.C. içtenlikle ilgili bir şüphe içinde ve gencin yumuşak sesiyle yaptığı baskıyı mide bulandırıcı buluyor. Aynı italik yazım, genç kızın ‘lütfen’lerinde de var. Kız da sahtekar çünkü o da bir yandan istemiyormuş gibi bir sahtekarlık içinde. Aynı italik yazım karakteri, ‘felaket’ sözcüğü için de kullanılmış ki; bu da H.C.’nin sahtekarlığı. Bu italik yazı senin okuduğun Gönülçelen baskısında da kullanılmış mı? Bir bakar mısın? Çeviriyi de kontrol edelim.
...
“Sonra ortalıktaki sahtekarlara göz gezdirdim. Yan tarafımdaki bir herif getirdiği yavruyu acayip tavlıyordu. Kıza ellerinin çok aristokrat olduğunu söylüyordu. Bittim buna.’’ (s136)

“İnsanlar hep yanlış şeyi alkışlıyorlar. Ben piyanist olsaydım, gider bir kenefe kapanır, öyle çalardım. Neyse, şarkıyı bitirdiğinde, millet acayip bir alkış tutturdu. Bizin Ernie de taburesinde döndü ve o müthiş sahtekâralçakgönüllü tavrıyla eğildi. Bu ne sahtekârlıktı; Ernie’nin bu kasıntı halleri falan. (s84)

Alçakgönüllü sözcüğü de italik kullanılmış... Anlamlandırmayı sana bırakıyorum.

H.C. Gerçeklikle ilgili amansız bir şüphe içinde. Eğer samimiyetten şüphe duyarsak masumiyetimizi kaybediyoruz. Yapaylık yeniden konumlanmaya neden oluyor. İnsan gerçek değil, gerçekliğini doğumundan itibaren kaybetmeye başlıyor. Düşüncenin evrimi genel masumiyeti öldürüyor, ancak anlık masumiyetlerle de şaşırtıyor. Doğa durumunda kalamayan insan, yaşam zincirinde entrika üretmeye başlıyor. Entrika entrikayı tetikliyor. Bunun kötülük ve iyilikle ilgisi de yok. Bu bir varlık savaşı. Yaşamsal varoluş. Mesela bir aslanın hayatta kalmak için bir antilopu öldürmesi masumken, bir avcının onlarca sülün öldürmesi masum oluyor mu? Bu durumda bir vahşetten kurtulmak için adam öldürmeyi de masum bulabiliriz. Ya da gergin bir ortamda çaresizliğinden insan döveni, mutluluk üretmek için küçük yaşta biriyle sevişeni de...
H.C. görüntünün yapaylığını anlıyor. ‘normal’ kavramı topluluğun kabul gördüğü demekse, bireysel olarak farklı yaklaşımı dayatmak mümkün değil. Çevreyi gözleyerek bir konum kazanmaya çalışıyoruz. Bağımsız bir konumlanma mümkün değil, bir şekilde benliğe ve bedene yer açmak için diğerlerini ötelememiz gerekiyor. Bu da diğerlerinin icazeti ile mümkün. Bazen dürtüselliğin de masumiyet olduğunu düşünüyorum. Sanırım H.C. de aynı şeyden bahsediyor. O yüzden ‘vay canına’lara özel bir hayranlık duydum.
Bazı durumlarda adam öldüren birinin de (intihar dahil) safiyane bir dürtüsellik ve kesin bir kurtuluş için masum olduğunu düşündürten yanı olduğu fikrine ne dersin? Bu durumda senin yukarıda yazdığın zarar vermeme olgusu ile ters düşer gibi oldum.
Kahramanlıkla ilgili bir paragraf var, H.C.’nin savaştan dönmüş ağabeyinin düşüncesi;
“... Savaşa gitmek zorunda kalırsam, dayanabileceğimi hiç sanmıyorum. Gerçekten dayanamam. Sizi çekip vursalar filan, o kadar da kötü sayılmaz yani, ama askerde felaket uzun bir süre kalmak zorundasınız. Sorun da bu işte. Ağabeyim D.B. tam dört lanet yıl askerlik yaptı. Savaşa da katıldı –hem de çıkartma günü ön saflardaydı- ama gerçekten öyle sanıyorum ki savaştan çok askerlikten nefret etmiştir. O zamanlar daha küçüktüm, ama izinlerde eve gelişini falan hatırlıyordum, tek yaptığı iş yatakta sırtüstü yatmaktı. Oturma odasından bile zor çıkardı. Daha sonra ülke dışına gittiğinde, savaşırken filan vurulup murulmadı, hiç kimseyi vurmak zorunda da kalmamış. İşi gücü yalnızca bir kovboy generali, makam arabasıyla bütün gün oradan buraya taşımakmış. Bir kez, Allie’ye demiş ki; birine ateş etmek zorunda kalacak olsaymış, namluyu nereye çevireceğini bilemezmiş. Orduda aynı Nazilerdeki gibi bir sürü namussuz olduğunu söylemiş. Hatırlıyorum...’’

Şüphe ve inançsızlık burada da kendini belli ediyor.
Birine ‘bir şey’ diyerek  payelendirme yapılır evet, ama masum diyerek, tam tersi, masum olmamayı da bildiği varsayımından hareketle masum olunmadığı da garanti altına alınmaz mı? Kaybetmişlik olarak söylenmesi doğal. Çünkü masumiyet süreklilik durumu değil, aynı mutluluk gibi anlardan oluşuyor, o yüzden kaybedilip, kazanılıyor. Kazanılıyor, kaybediliyor.

Ö.Ş.
Şu ‘vay canına’ lafı İngilizce metinde nasıl geçiyor bir baksana?

Ç.E.
İngilizce metinde ‘boy’ olarak geçiyor. Oğlum... Oğlum ne salaksın! Der gibi. Hani yeni yetmelerin mesajlaşma dilinde ‘olm!’ demesi gibi. Ama ben çevirsem ‘lan’ derdim. O hayret nidası böyle daha uygun gibi. Nasıl da korkmuştum lan!... Coşmuştu adam lan!...

Ö.Ş.
Dinsel masumiyetten başlayalım, en tepeden: Tanrı masum mudur? Dindarlar böyle bir soruya yetki sorunu olarak bakıyorlar. Böyle bir soruyu Tanrı’ya soramayacağımız için soruyu baştan Tanrı adına reddediyorlar (bütün dinlerin ortak tavrıdır bu, Tanrı’nın cevap veremeyeceği sorulara sırf Tanrı’nın itibarını korumak için laf yetiştirirler): ‘Tanrı masum kavramından münezzehtir.’ Ama Tanrı bize masum olun diyor. İyi de kavramın nesnesi yok. Ev sahibi, eş sahibi olmaya benzemiyor. Masumiyete kendi bünyesel bütünlüğün içinde sahip olabilirsin ancak. Ama bunun için masumiyetin ne olduğunu bilmem gerekiyor. Çünkü dünya yapısal olarak suç (günah) mahalli, masum kalmanın da buna uygun bir yolu vardır elbette. Çünkü masumiyet yapısal olarak tanımlanmış. Mesela küçük çocuk (sözlükte masumun anlamı diye geçiyor) masum, yavru ceylan masum v.b. … Öte yandan din bize birebir suçun yanı başında bir masumiyet olanağını göstermiyor, suçtan başka bir yerde ve zamanda, hatta suç işlenip bittikten sonra arınma ritüellerinin sağladığı bir masumiyet vaat ediyor… Seni bağışlayabilmem için şunları şunları yapmalısın diyor… Hatta günah kendi halinde özerk bir yapı kazanıyor, yani sadece kötü bir şeyler yaptığın için değil de, dini ritüelleri yerine getirmediğin için de günahkârsın… Eğer günah işlediysen bil ki, birincisi dinsel ritüelleri yerine getirmediğin için başıboş kalan nefsin yüzündendir, ikincisi dinsel ritüelleri yerine getirmediğin için zaten günahkârsındır…
Şimdi ‘masumiyetini yitirmiş bir dünyada masumiyet aramak’ sözü ne anlama geliyor ona bakalım... Bu söz tam da dinsel masumiyetin peşine düşmek değil de nedir? Bir kere masumiyet yitirilmez; masumiyete bekâret gibi bakarsan bir gün yitirirsin tabi. Masumiyet insanı olumlayan pozitif bir sözcük… Herkesin hayrına olan bu anlamdan herkes aynı talepkârlıkla alacaklıdır. Burada masumiyet mutlak olarak iyidir. Yani masumiyetten söz ediyorsan iyi bir şeyden söz ediyorsun demektir. Ancak insanın hangi şartlar altında masum olduğu da yine mutlak bir tartışmadır. Biz masumiyetin iyilik çağrışımlı ana karakterini bozmadan içeriğini bozabiliriz. Sorun masumiyetin Tanrı’nın kendisiyle insanlar arasına koyduğu idealize edilmiş bir kavram olmasındadır. Buna göre farkında olmamak (yasak meyveyi yemeyip gözleri açılmamak), zarar vermemek, mütevekkil olmak, kanaat etmek, acı çekip sızlanmamak vb masumiyeti adeta bitkisel bir hayata çevirir. Bu da yetmez vara vara bir kaya parçasının masumiyetinden bile medet umabilirsin. Oysa tam tersine masumiyet farkında olmakla kazanılacak bir şeydir… Ne kadar kaçınsak da ister istemez pisliğe bulaşmak, hatta kimse bulaştığı şeye pislik demezken bile pisliğe bulaştığını hissederek ve bunun farkında olarak bir arınma imkanı olarak masumiyet. Ritüelle arınmak değil, farkında olmakla arınmak… Bir anlamda Hegel’in mutsuz bilinci… Bedeli bu… Ama bu mutsuz bilince bir eğlence molası da tanıyabiliriz. Neyle? İroniyle, argoyla, hayatın katı ciddiyetini itibarsızlaştırmayla…
Bence H.C. bu üç günlük molada kendi masumiyetini buluyor…
Bir de Sezen Aksu’nun seslendirdiği ‘Masum Değiliz Hiçbirimiz’ şarkı sözüne getirmek istiyorum konuyu. Bu söz duyduğumdan beri beni iğrendirmiştir. Bir Nazi ile bir Yahudi nasıl ‘masum değiliz hiçbirimiz’ şemsiyesi altında birleşebilir?.. Bu söz masum değiliz hiçbirimiz derken, hadi gelin uzlaşırsak masumuz hepimiz demeye getiriyor. Tespit yapmak değil, bir talep… Herkes kendi masum olmayışını ve diğerlerinin masum olmayışını sorgulamalıdır. H.C. bunu yapıyor. Sezen Aksu martaval okuyor… (Bu kadını sevmeyişim yüzünden iş bir intikama varacaktı nasılsa… Nasılsa masum değiliz.)


Ç.E.
Bir kaç kere okudum yazdıklarını, ilham verici ama biraz bol geldi üzerime. Boşlukları dolduramıyorum da... Bu yazışma bir münazara değil, anlamaya da çalışıyorum.
‘Suç’la (günah’la) masumiyetin bağdaşmayacağını söylemişsin. Hukuk ve kurallar onları uygulayacak aptallar olduğu sürece var olabilir. Bir kabulle çizilmiş kırmızı çizginin sağı suç, solu masumiyet nasıl diyebiliriz? Bir arkadaşım anlattı, küçük bir kız çocuğu annesi ile banyo yaparken, babasına ‘ama seninle neden banyo yapamıyorum,’ diye soruyor. Bunu düşünüyorlar. Banyo yapmaları masum bir eylem olabilir. Ama bir gün küçük kız babasıyla banyo yaptığını dile getirdiğinde, çevreden karşılaşacağı ayıplama, bir söz, bir bakıştan yanlış bir şey yaptığını (günah) düşüneceğinden bunun anormal olduğunu içselleştirecektir. Oysa bu kız çocuğu bir Fin ailesinde büyümüş olsa ‘normal’ masum bir yıkanma eylemi olacakken, Türk ailesinde masum sayılmaz. Masumiyet şüphe duymamakla başlar demiştim. Masumiyet kaybolurken fark edilen, kazanılırken vazgeçilen bir şey mi?
Tanrısal olgu konusunda çok bilgili değilim. Ama Esma-ül Hüsna’daki Allah’ın sıfatları/isimlerine baktığında insanın doğasına ait her şeyi bulabilirsin. Esirgeyen, koruyan, cezalandıran... Yani bu sıfatlara senin bakışınla baktığımda pek de masum değiller. Ama zaten ben, öldürme eylemi gibi bir eylemin bile masum olabileceğini sorguluyorum. Salt eylemin zarar vericiliğinden yola çıkmıyorum, bir evren mutluluğu için feda edilebilirlik de masumiyet olabilir kimi kez. Mesela canlı bombaların inanmışlıklarından ötürü bir çeşit masumiyet içinde olduklarını da (doktrin olarak değil, içsel olarak) düşünüyorum. Evet, itiraz edeceksin, burası Finlandiya değil. Ayrıca çocuklara çok yakıştırdığımız masumiyete de bakalım, ne acımasız olabildiklerini biliyoruz. Sen hiç sineklerin kanatlarını koparan, kedilerin kuyruklarını çeken, ve daha üç yaşında arkadaşını hart diye ısıran çocuk görmedin mi?
Masumiyetin olumlayan bir sözcük olduğu konusunu dile getiriyorsun, elbette işlenmiş bilincimizde bu şekilde yer buluyor. Ama işlenmemiş bir aykırılıkla baktığıma dikkat etmişsindir. Olumsuz eylemin de masum olabileceği konusuna takıldım galiba... Takılınca da berbatlaşıyorum.
Sezen Aksu’nun masum değiliz hiçbirimiz sözüne benim itirazım senin argümanından farklı. İnsan kişisi bir bütünlüğün içindeki tüm değerleri kullanır. Masumdur, masum, masumlar ve ya masum değiller diyemeyeceğimiz gibi... Masumiyet bir elbise değil, bir kere giydikten sonra davranışımızı ayarlayabildiğimiz. Bir gün içinde binlerce masumiyet binlerce ‘anti masumiyet’ üretebiliriz. Bak, bu kavramın zıddını bulamadım. Tersinden düşünmeyi sen daha iyi beceriyorsun, bir bak şu işe.
H.C.’ye gelirsek, o masumiyetini bulmuyor. O arafta. Bir çeşit salıncak. Masum olmayan ve çok masum olan davranışlarıyla savruluyor. Masumiyeti sorgulama konusuna gelince. Birisi benim için aşağılama maksadı ile, ‘sende masumiyet ve hüzün yok’ demişti. Bayağı bozulmuştum. O zaman ona ‘düşünüyorum anlıyorum ama eylem yapmıyorum, sence bu masumiyet değil mi?’ Diye çok da kafa yormadan itiraz etmiştim. Kırılganlığı göstermemek de masum sayılmıyor. İnsanların bir masumiyetölçeri var herhalde. Masumiyeti elle tutulmayan bir olgu olarak koz kullanmak da alçaklık. Ama yukarıda yazdığın ‘masumiyetin farkına  varmak’ değiminin bir tuhaf tarafı var. Birine çok masumsun dediğinde masumiyetini de elinden alıyorsun aslında. Masumiyetle kibirlendiriyorsun. Masumiyet yok oluyor.

Ö.Ş.
Aman aman… ‘Canlı bombaların inanmışlıklarından ötürü masum oldukları, hayvanlara işkence eden çocukların masum oldukları…’ İnsan cahil olmadan önce, kötü biri olmadan önce  önüne çıkan sorgulama fırsatları karşısında bilmemeye de karar veriyor. Bilmemek artık masum bir şey değil, bir irade işi ve müsaadenle son sözümü söyleyeceğim bu konuda masumiyeti bilmekle kazanacağız; diğerinin masumiyetini görmemiz bile bu bilme faaliyetimize bağlı çünkü…
         Romanda Jane Callagher diye bir kız var, bilirsin. H.C.’nin onunla ilişkisi üzerine konuşalım biraz da…

         Jane, H.C’.nin eski kız arkadaşı, sevgili olmamışlar sevişmemişler ama aralarında üstü örtülü bir sevgi bağı oluşmuş yine de. Naif bir sevgi.  HC ona âşık değil, bunu anlıyoruz, ama oda arkadaşı Ward Stradlater kızla bir gecelik kaçamak yaşayacağını söyleyince kıskançlık içinde bir şeyleri yeniden alevlendiriyor. Evet, kıskançlık bir sonuç değil yeniden doğan ilginin sebebi oluyor. Tabi nasıl bir kıskançlık diye de sormuş olalım şimdi.

         H.C. Jane’i iki yıl önce henüz on beş yaşındayken tanımış ve ilişkileri acemice oynaşmalardan ileri gitmemiş.  Şimdi olgun yaştaki Jane daha ileri gidebilir. Jane gitmese de H.C.’nin oda arkadaşı yakışıklı, karizmatik ve zampara Ward Stradlater baştan çıkarıcı olabilir.  Kıskançlık burada bir onur sorunu… Ve onur insani bir saplantıdır aynı zamanda…

         Hoşlanılan biri bir başkasıyla olursa ortaya üçlü bir aşağılama dizini çıkar: Hoşlandığını aşağılama, hoşlandığıyla çıkan diğerini aşağılama ve asıl ağır olanı kendini aşağılama…
      
        HC, oda arkadaşının çıkacağı kızın Jane Callagher olduğunu duyunca şoke oluyor. Kızın naif yapısıyla, arkadaşının kız avcısı hoyratlığını bağdaştıramıyor. Kızdan arkadaşına söz ederken küçümseyici bir dil kullanıyor:
         “ ‘Dansçıdır,’ dedim. ‘Bale male numaraları. O yaz sıcağında günde iki saat çalışırdı. Bacakları kalınlaşacak, çirkinleşecek diye ödü kopardı. Sık sık dama oynardık.’
         “ ‘(…) Damalarını oynatmak istemezdi bir türlü. Taşını damaya çıkardı mı, elini sürmezdi bir daha o taşa. Son sırada bırakırdı. Bütün damalarını son sıraya yerleştirir, bir daha kullanmazdı onları. Hepsini öyle yan yana dizilmiş görmek hoşuna giderdi.’” (s.41)

         Burada HC’nin W. Stradlater’e söz ettiği Jane naif değil ahmak biri. Oysa daha sonra bize anlattığı zihnindeki Jane’in dama oynarken tavrı ahmak değil naiftir: “Dama oynuyorduk. Ara sıra takılıyordum ona, damalarını son sıradan çıkarmıyor diye, üstüne varmıyordum ama. Jane’e çok takılmayı içi götürmezdi insanın. Bana kalırsa, en iyisi, kız milletiyle alabildiğine matrak geçmektir ama, tuhaf işte, en hoşlandıklarım bende takılma isteğini uyandırmayanlardır. Arasıra düşünüyorum da, işletilmekten hoşlanırlar herhalde diyorum -doğrusunu isterseniz, işletilmeye bayıldıklarını da bilmiyor değilim-, ama uzun süredir tanıyıp matrak geçmediğimiz bir kıza karşı tutumumu değiştirmek bana zor geliyor.” (s.89,90)

         Peki neden kızın ahmak bir portresini çiziyor? Bunu birbirini içeren iki nedenden ötürü yaptığını varsayabiliriz: Kızı küçümseyerek kendini beriye çekmek, uzaklaştırmak; buna savunma refleksi diyelim… Diğeri saldırı; böyle ahmak kızla çıktığı için arkadaşını da küçümsemek ve bu küçümseme dolayısıyla arkadaşının baştan vazgeçeceğini ummak, onu isteksizleştirmek. Ama H.C. kendisi yeniden istekleniyor. Arzu üçlemesi formülü: Diğerinin nesneye arzusu benim nesneye arzumu arttırır…

Ç.E.
Son satıra düşünmeye başlamadan önce şu bizim Jane kişisi üzerine fikrimi kısaca beyan edeyim. Kitaptan bir alıntı: Ama en azından Jane evde mi diye sorabilirdim. Sormakla ölmezdim yani. Canım istemedi ama. Böyle zırvalıklar için havanızda olmanız gerekir. (s.112) Açıkçası detaylara gizem yüklemeden üstten bir bakışla/hisle okuduğum için, H.C.’nin Jane’i sürekli arama isteğini, Poebe’yi, abisinin arkadaşını ya da yolculuğu süresinde bir kere konuştuğu o tatlı rahibeyi aramak istemesinden farklı görmedim. H.C. birçok kişiyi aramak istiyor, kimilerini arıyor da. Birincisi naif ve henüz sahtekarlaşmamış olanlar, ikincisi, çok zeki ve sahtekarlığı kandırmaca haline getirmeden içselleştirmiş olanlar. Tam bu noktada, yukarıda belirttiğinMasumiyet farkına varmakla başarılacak bir şeydir, saptamanın altını çiziyor ve elini sıkıyorum.
Konu konuyu açıyor, bir kitap üzerinde kayarak başka şeyler konuşuyoruz ki sakıncası yok, ancak aşk olgusunu bu kitap üzerinden konuşmasak daha iyi olur gibi geliyor.
Gelelim aşkta  ya da bağlılık ilişkisinde yitirilen, zedelenen onurun yeniden elde edilmesi çabasına. Var değil mi böyle bir şey? Ama her kayıpta var, bunu ‘aşk’ın sınırları arasına sıkıştırmak ne denli doğru bilmiyorum. Gözlemim şu ki; aşkı yaşadığını düşünen ya da düşündürten kişilerin, aksine, onurlarını zedeleme ilgili kaygıları olduğunu düşünmüyorum. Dediğim gibi bu konuyu pas geçiyorum.
Holden’in sürekli palavra sıkmasına da değinmek istedim. Açıkça yalan söylüyor kimi zaman. H.C. yalan söylediğinde genellikle ‘normal’. Oysa doğruyu dile getirdiği ve sıklıkla yaptığı gibi karşısındakine bayıltana kadar soru sorduğu zaman ‘anormal’. Bu açıdan incelersek, yaşamlar yalanlar üzerine inşa edildiğinde katlanılabilir oluyor. Nitekim hiç sevmediği arkadaşın annesine oğlu hakkında övücü sözler söylediğinde iyilik ve sevgi ile karşılık buluyor, tren yolculuğu iyi geçiyor Bunun gibi bir dolu örnek var ama ben artık sayfaları karıştırmak istemiyorum.
Kognitif terapi düşüncenin davranışı yönlendirdiği varsayımını kullanır. Bütün kişisel gelişim kitapları düşünceyi etkilemeyi, bir açıdan en önce kendine yalan söylemeyi esas alır. Jack Ensing Addington’un doksanlı yıllarda dünyayı sallayan kitabı; %100 Düşünce Gücü, baştan sonra bilişi kontrol etmeye dayanır. Kendine yalan söylemeyi ve yalanın düşünceyi etkilemesini ve düşüncenin de davranışı etkilemesini, davranışın da evrenin diğer kısmı ile etkileşiminden hayale ya da hedefe ulaşmayı amaçlar. Bu bir açıdan mistik, dinsel bir aura oluşturur, kısmen ve ya tamamen sonsuz mutluluğa ve ya evrenin sırrına ulaştıracağı inancını taşır. Ve öyledir de Eclard Tolle’nin Şimdinin Gücü ve  Secret’i gibi, ya da şimdinin gücü gibi çoğaltılacak örneklerle, yalan, form olarak önemsenir.
En önemli kişisel gelişim konusundaki danışman kitaplar, örneğin satış stratejileri, çocuk gelişimi konusunda yazılmış bütün metinler; yalan söyle! Der.
Doğru ve gerçeğin mutlak tanımı yapamayacağımıza göre. Başlangıç noktası olarak bu argümanla başlamak yanlış olacak. O halde tanım değerlendirmesi yapmak yerine ulaştırdığı mesajın yaratacağı kirlilik üzerinden bakmak şimdilik daha önemli. Yalanı olumsuzlayan eylemin kötülük olduğu kesinliğini bir başlangıç noktası olmaktan çıkarıp, tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Çünkü herkes yalan söylüyor. Kötülük, sözlük anlamında belirtilen salt yanıltma ya da ‘gerçeğe’ uygun olmadığı için mi kötülük olarak değerlendiriliyor, yoksa yalanın/ yanıltmanın sonuçlarının kötülüğe sebep olacağı için mi? İşte asıl sorun burada.

Her hal içinde kötülük; bir başkasının ve özün kaderini olumsuz yönde etkileyecek yanıltma olduğu varsayımından hareket edersek, o halde gün boyu söylenen yalanların bir çoğunun bu başlığın altına girmediğini biliyoruz. Nitekim, tüm dinlerdeki ve tüm mistik ilimlerdeki, ‘güzel söz söyle’ önerisi ile de çarpışmıyor. Çok çirkin bulsan bile, arkadaşına aldığı kıyafetin çok yakıştığını, pek genç ve güzel gözüktüğünü söyleyebiliyorsun. Ya da hiç güvenmediğin çocuğuna; senin başaracağına inanıyorum, sana güveniyorum, diyebiliyorsun. Ve biraz huzur için, seni seviyorum, sana aşığım, diyorsun. Böylece bunu sadece karşıdakine değil, aynı atmosferi teneffüs ettiğin tüm varlıkları da kapsayacak şekilde genel bir empati yaptığında kaderi olumsuz etkileyecek bir niyette olmadığını düşünebiliriz. Ne zararı var?
Çok iyi bilirsin ki, sadece gerçekler acıtır. Ama senin oğlun da çok aptal şekerim, der birisi. ‘Aa yok canım, doğruya doğru, ben hayatta yalan söyleyemem! Masumiyet ‘doğruluk’ üretmek için dolandırdığımız her olguda da yitiyor.

Kitaptaki çarpıcı cümlelerden birisi, kız kardeşinin naif saptaması idi:
Sen, olan hiçbir şeyi sevmiyorsun zaten (s159) 
‘Sevdiğin tek bir şey bile yok’’
....
‘’Neyse işte, şu anı seviyorum,’’ dedim. ‘’şu anı, seninle oturup çene çalmayı, gırgır...’’
‘’Ama bu gerçek bir şey değil!’’
‘’BU çok gerçek bir şey!’’ Kesinlikle öyle. Neden olmasın ki? İnsanlar hiçbir zaman bir şeyin gerçek bir şey olduğunu anlamıyorlar. Bu lanetlikten bıktım artık.’’

Ö.Ş.
Üşenmedim saydım, H.C. tam sekiz kez aramaya yelteniyor Jane’i, ama sadece bir kez arıyor, onda da kızın annesi çıkıyor telefona. Neden aramak istiyor ve neden vazgeçiyor her seferinde?.. Bu Salinger’in yarattığı H.C.’yi karakterize eden takıntılardan biri; bilirsin tanıdık birini arama ikilemine hepimiz düşeriz. Telefon, arama ikilemini geniş zamana yayan bir imkân sağlar, telefonla sürekli erteleyen bir esneklik tanırız kendimize. Onunla görüşmenin bize iyi gelip gelmeyeceğini tartarız kafamızda. Telefonla konuşma adabı kadim ev sahibi misafir ilişkisinin ikamesiyle oluşmuştur sanki: birini arıyorsanız diğerinin mekânına misafir olmuşsunuz demektir… Oysa herkes kendi mekânındadır ve telefon mekânı terk etmeden iletişim kurabilmemizi sağlamasına rağmen, aranan arayan karşısında rıza gösteren taraf avantajına sahiptir (Buna teknolojinin indirgenmesi diyeceğim ve bu yazı dışında düşüneceğim bu konuyu)… Ama Salinger bir kurmaca tekniği olarak okuyucuyu meraklandırmak için H.C. ile Jane’in yüzyüze gelme beklentisini bu arama ikilemiyle baştan sona diri tutmuştur da diyebiliriz. Daha ilginci romanda H.C.’nin başından geçen sekiz ayrı olay öyküsünün finali Jane’i arama ikilemiyle de son bulur sanki… Neyse, benim telefon fobim de var, sözü kendime bağlayarak daha birçok şey söyleyebilirim, ama şu kısıtlı sayfalarda biraz tutumlu olmak zorundayız galiba…

Diğeri kız kardeşi Phoebe… Senin ‘yalana methiye’ne bir katkı da ben yapayım şu örnekle: Kız kardeşi isterse ateşini yükseltebileceğini söyler, H.C.’ye alnına dokunmasını ister. HC dokunur ama bir şey hissetmez.
“Ateşimin yükseldiği belli değil mi?” dedi.
“Yoo. Ateşin mi olmalıydı?”
“Evet. Kendim yükseltirim ateşimi. Bir daha dokun bakalım.”
Bir daha dokundum, gene bir sıcaklık gelmedi elime, ama numara yaptım: “Şimdi başladı galiba,” dedim. Ne diye kızcağıza aşağılık duygusu aşılamalı durup dururken değil mi?”

Böyle bir yalanın vebali yok. Naif bir yalan. Sonradan yalan olduğu ortaya çıksa bile naifliğini yitirmiyor. Ama yalan, bütün kavramlar gibi kapsayıcı, genel bir kavram, birçok davranışı ortak bir özellik üzerinden tanımlanabilir genel bir davranış haline getirmesiyle böyle. ‘Yalan söylememelisin’ maksimi yalanın ne olup ne olmadığını yeniden düşünmeden bu davranışı da yargılayabilir. İnsan bir şey için, bir şey üzerine yalan söyler, yalanın nesnesi vardır. Nesnesiz yalan yoktur. Yalanın nesnel durumu yalanın özgünlüğüdür de. Dolayısıyla her yalan başka bir yalandır. Öte yandan yalanın ortaya çıkardığı bir nesnel durum da vardır. Bunu anlamadan, çözümlemeden her yalana kötülük üzerinden eşit muamele yapmak adaletsizdir. Etikle ahlâk arasındaki fark tam da burada işlerlik kazanıyor… Yalan iyidir ya da kötüdür gibi; daha da ilerisi beyaz yalan habis yalan gibi güya ayrım yapmış ama genelleme yetkisini üzerine almış iktidar talepli durumlara düşmemek gerekiyor. Bir insan doğruyu söylerken de asıl amacını gizlediği için kötü birisi olabilir. Çocuklarda görürüm bunu, gelir arkadaşını şikâyet eder, söylediği doğrudur da, ama amacı doğru söylemek değil, bu doğru üzerinden arkadaşının cezalandırılmasını sağlamaktır; dürüstlüğünden değil, intikam, hasetkâr vb duygularla yapar bunu… Ama ‘mutlu edici yalanlar’ ifadesi de aynı şekilde bir genelleme tuzağıdır. Aman dikkat…  

Ç.E.
Tuzak dedin de... Yukarıdaki ‘teknolojinin indirgenmesi’ ile ilgili düşüncenin yalnız telefonda değil, netteki mesajlaşmada da etkisi var. Mesela seninle mektuplaşmamız, arada kısa konuşmalarımız da dahil olmak üzere mekanımızı ve güvenliğimizi terk etmeden iletişim kurmamıza neden oldu. Üstelik ‘aynı metni’ alışık olduğumuz koku ve hareketten sıyrılmadan dördüncü boyuta (zaman) taşıdık.  Yani misafirimizi eşit kalınacak başka bir mekanda ağırlamak gibi... Üstelik istendiğinde çekilip gidilebilecek bir yer. Adeta bir park. Parktaki bir bank... İsteyen istediği zaman gelip oturabilir, bazen yalnız bazen birlikte. Zamanın akmayan bir tarafı ve mekandan bağımsızlığı var. Söz askıda kalıyor, söylendiği noktadan başka yerde bekliyor, ben gelip buluyorum. Sanal dünyalar hem tamamen dürüst, hem de aksine bu dürüstlüğün başka bir hayatın yalanı olduğunu bildirmesi açısından da kontrollü. Ne dersin?

Çavdar Tarlasında Çocuklar J. D. Salinger, YKY Çev; Coşkun Yerli, İstanbul, Ağustos 2013
Gönülçelen, J. D. Salinger, Can Yayınları, Çev: Adnan B


27 Mayıs 2014 Salı

Sarmaş Dolaş




Birbirlerine sarılmış Adam ve Kadın yeşil ışık butonuna bastılar.

Yeşil yandı ve tam yola adım atmışlarken bir araba önlerinden hızla geçti, ‘Her zaman ihtiyatlı olmak gerek’ dedi Adam ve Kadını kendine çekerek öptü.

Normal zamanda küfrederdi ama mutluluk böyle bir şey işte, sürücünün kuraltanımazlığına(1)  kızmaktansa kendi ihtiyatını yüceltmeyi tercih ediyor şimdi...
.
Trafik lambasının durduğu karşı kaldırıma geçtiler. Ama önlerinde trafiğin tek yönlü soldan aktığı bir ara yol daha vardı ve adam orada bir yanılsama yaşadı. Bu yanılsamaya yol açan şey, trafik lambasının durduğu yerin refüj değil de yaya kaldırımı izlenimi vermesiydi. O esnada kadına bir şey anlatıyor ve sağına soluna bakmadan yürümeye devam ediyordu…

Kadın adamın sağındaydı… Yeri geldi, sarmaş dolaş yürüyen kadın ve erkeğin topoğrafyasından söz edelim biraz… Genellikle böyle olur bu, insanların % 90’ının sağ elini kullandığı bilgisini aklımızda tutalım; erkekler en kuvvetli oldukları taraflarına, yani sağlarına alırlar kadınları; ve dolayısıyla kadınlar erkeklere zayıf taraflarıyla sarılırlar. Buna sarmaş dolaş olmanın asimetrik hali diyelim. Ama başka bir şey daha var; mahremiyetle ilgili: ( geçerken söyleyeyim, bu iki özelliğin çakışması ayrıca ilginç), erkeğin sağına alınmış kadın hem yoldan uzak taraftadır, hem de karşıdan gelen başka bir erkeğin -ister tek olsun ister çift- uzak tarafında kalır… Acaba sağını kullanan bir erkeğe solak bir kadın daha mı iyi eşlik eder -en azından sarmaş dolaş hallerde- diye sormuş olalım... (2)

Neyse, Adam Kadına bir şey anlatıyordu dedik… Kadın ara yolun ortasında birden durdu ve ‘Canımmm!’ dedi, Adam Kadının yüzünde bir an yanıp sönen dehşetten ve koruyucu refleksinden (Kadın birden Adamın etini sıkmıştı) tehlikeyi sezdi ve olduğu yerde sıçradı ve aynı şekilde o da Kadının etini sıktı. Solda bir otomobil taze fren yapmıştı, sürücüyle göz göze gelip gülerek karşıya geçtiler. Mutluluk böyle bir şey, kendi yaşadığın korkunun sorumluluğunu da üstlenirsin.

Kadın Adama gülüyordu, belki de ilk defa hiç yoktan onun korkusuna tanık olmuştu işte. Ama bu anlık korku bir hakikat anı da yaratmıştı, kanıksanmış şekilde birbirlerinin üzerinde duran elleri bir güdüyle birbirlerinin etlerini sıkmıştı, kimse paniğe kapılıp diğerini bırakmamıştı...





    

(1) Yazım kılavuzu hata veriyor ama böyle bileşik bir sözcük de olmalı dimi…
(2) Adam daha sonra Kadının gizli solak olduğunu öğrenecekti...

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Zincirlikuyu Otobüs Durağı



Otobüsün arka koltuğundan izliyorum...

Zincirlikuyu metrobüs durağında bekleşen yolcular… 

Burası onlar için evlerine dağılacakları ikinci durak, metrobüsten inip merdivenlerden yukarı çıkmışlar, üzerlerinde bir terk etme sabırsızlığı...

Burası yurtsanacak, eğleşilecek bir durak değil; hatıra biriktirmiyor. 

Burası yolculara değil, Marc Auge’nin ‘yer-olmayan’ kavramına ev sahipliği yapan mekânın ideal örneği… 

Otobüslerini fark etmeleriyle kafalarını kaldırıp kararlılıkla oraya yönelmeleri aynı anda oldu, hafif yukarı kalkık ve öne uzanan kafaları gövdelerini sürükledi, belli ki bir süredir gelmeyen bir hattın otobüsü duraktakileri homojenleştirmiş. Tanışmayan ama aynı otobüsü bekleyen yolcuların toplu hareketle birbirlerine daha da çok benzemeleri...  Yüzlerinde şöyle bir ifade: sanki öfkeli bekleyişlerine karşılık veren kurbanlarını görmüşler ve linç etmek için hep birden oraya yönelmişler... 

Kısaca bugünkü İstanbul keşfim şu: Bekledikleri otobüse yönelen insanların, birini linç etmek için yönelen insanlarla beden dilleri aynı...

Not: Farkındayım kibirliyim; ama kibrim olan biteni otobüsün arkasında rahat koltuğumda izlememden kaynaklanmıyor. Yazının kibri de öncelikle bir mekân sorunu ama başka: Yazı masası... Ve muhatap sorunu; yazının muhatabı tanık olduğu insanlar değil, üçüncü insanlar: okuyucular... Yoksa ben de Beşiktaş'ta otobüse yönelirken aynı linç sürüsünün içindeydim...

2. Not: Toplu halde otobüse yönelen insanlar, gelecekte yaşanacak bir iç savaşın provasını yapıyorlar...

13 Nisan 2014 Pazar

Selvi Boylum Al Yazmalım

/xixoyw_selvi-boylum-al-yazmalim-hd-final-sahnesi_shortfilms


Kitabını filmi çekildikten önce okudum. O zamanlar Ankara -Dikmen’de bir öğrenci evinde kalıyordum. Pencere kenarında, yayları gıcırdayan yatağımda bir solukta okumuştum Cengiz Aytmatov'un kitabını; sık sık ev değiştirmeme rağmen, okuduğum güzel kitaplar sayesinde nerede yatarsam yatayım yatağımı hiç yadırgamadığım yıllardı.

Kitabı bitirdikten sonra kendimi sokağa atmışımdır, yapmadığım şey değildi, ta Dikmen’in tepesinden Kızılay’a yürümüşümdür... Aysel’in (filmde Asya) seçimi sarsmıştı beni, boğazımda acı bir yumru… üstüme iyilik sağlık  bu yumru yine musallat oldu bugünlerde, ve herhalde bunun yarattığı çağrışım; filmi yeniden izledim geçen hafta. Ağlamaktan beter oldum, gözlerim yaşardı, yumru boğazımda daha da büyüdü, ‘Asya!’ diye bağırmak geldi içimden, ‘Asyaaaa!..’

Atıf Yılmaz’ın yaptığı film Yeşilçam klişelerine aykırıydı. Nitekim bu geleneksel klişe üç versiyon üzerine kuruludur:

1.       Sevgililer birleşir.

2.     Sevgililerden biri ölür (eğer kadınsa iffeti kirlenmiştir, eğer erkekse dibe vurmuş, boğazına kadar suça batmıştır).

3.       Sevgililerin ikisi de ölür.

Atıf Yılmaz’ın bu filmi bir kırılma noktası aslında. Kadın âşık olduğu adamı değil, sevdiği adamı seçer. Ve giderayak bir de tanım yapar üstelik: ‘Sevgi neydi?.. Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…’  Peki öyle olsun.

Türkçede aşk ve sevgi eşanlamlılıktan kurtulup ilk ne zaman ayrıştılar bilmiyorum. Üşenmedim Google’un çeviri sayfasından baktım, Avrupa dillerinde böyle bir ayrım yoktu. Böyle bir ayrım, düşüncemizi zenginleştiren bir ayrıcalık mı tanıyordu bize, yoksa sevgi karşısında aşkın patolojisini öne çıkararak birbirine âşık olmayan çiftlerden oluşan toplumun "sevgi"siz sağduyusunu mu meşrulaştırıyordu?..

Tamam dedim, işi esnaflığa dökmeye gerek yok bu ayrıma varım; aşkta arkan sağlamda değildir ama buraya yazıyorum, aşağısı kesmez, ben aşkın tarafındayım!

Ekşi Sözlük’te 08.01.2004 tarihinde açılan ‘Sevgi İle Aşk Arasındaki Fark’ başlığı altına bugün itibariyle 436 madde yazılmış. Tek tek okudum, konu kutuplaşmaya müsait bir münazara haline gelmiş. İlginç sözler yazılmış. Ama bu ayrıma toplumun hangi eğilimlerinin cevaz verdiğine dair bir değini yok. İş başa düştü.


Filme dönelim… İlyas (Kadir İnanır), Asya (Türkan Şoray), Cemşit (Ahmet Mekin) ve Samet çocuk…
Türk sinemasının izlenesi en güzel final sahnelerinden biridir bu; dramı, oyunculuğu, mekân seçimi, diyalog ve içsesleriyle kült bir sahnedir, insanda buruk bir tat bırakır, dedim ya insanın boğazı düğümlenir… Bitmez.  İlyas sevdiği Asya’sı için söyler zaten: “Bitmeyen türküm benim.”

Sahne:

Açımızı kameraya göre belirleyelim önce. Ortada Kamyon; daha doğrusu henüz ortada değil, solda diyelim. İlyas ağlayan Samet’i kamyondan aşağı indiriyor ve ona tam babası olduğunu söyleyecekken,  kestirmeden telaşla tepeden aşağı inen Asya “Samet!” diye bağırıyor ve kamyonun on metre kadar önünde tökezleyip yere düşüyor. Samet İlyas’ın elinden annesine doğru fırlıyor. Ana oğul sarılıyorlar. Bu sırada İlyas ve Asya ikisi de dizüstü çökmüşlerdir ve birbirlerine bakarak yavaşça  doğrulurlar. Soldan koşarak Cemşit gelir. Şimdi kamyon ve  İlyas ortada,  Asya ve oğlu Samet sağda, solda Cemşit vardır.   Bir düello sahnesine benzer. Bu dört kişinin üçü ne istediklerini bilirler, çocuk ailesini (baba bildiği Cemşit’i ve annesini ister), Cemşit Asya’yı, İlyas Asya’yı ister. Ya Asya? Sanki Asya’nın kararı oğlu Samet’in yönelişine göre belirlenir, çocuk “Babacığım!” diye koşunca başı önünde en kötüsünü sineye çekmeye hazırlanan Cemşit’in yüzünde güller açar. Asya büyüden bir anda uyanır, İlyas çaresizleşir…

Ve Asya’nın sevgi tanımı sanki âşığının aleyhine söylüyormuş gibi yankılı içsesiyle tane tane ağzından dökülür: ‘Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…’ Ahh, bunu yapmayacaktın Asya.

Ama bu bir aşk filmi. Yani İlyas’ın hikâyesi. Harcıalem lafları bırakalım, aşk hiç de öyle ‘kavuşamamak’tan beslenmez. Bitebilecekken bir tarafın çekip gitmesinden beslenir. Toplumun “sevgi”sine halel gelmesin diye bağrına taş basan iki insan… daha ne olsun, aşk taş gibi sonsuzlaşır…

Acaba seyircinin ikilemi Asya'nın ikilemiyle aynı mı?.. Seyirci kimin tarafında? Cemşit’in mi, İlyas’ın mı?.. Bunu özellikle tanıdığım kadınlara sordum, “Hangisi?”

Bir tanesi hariç hepsi İlyas dediler iyi mi. 

Ama cevaplara karşı ön hazırlığım var, nihayetinde bir filmden söz ediyoruz burada, gerçek hayattan değil.

Bu yüzden seyircinin ikilemine cevap aramadan önce gerçek hayatla film arasındaki ikilem hakkında birkaç şey söylemeliyim.  Gerçek hayatta kadınlar Asya gibi davranırlar ve Cemşit’i seçerler, taaşşuka değil, taayyüşe bakarlar. Ama aşk tam da kadının bu seçimi yüzünden baki kalır, bedeni başkasında yüreği sevdiğinde. Acılıdır.  Bu acı önce kronikleşir, ya da gidip gelen bir periyoda bağlanır; zamanla durulur, acının kontrolü ele alınır, bir bakmışsın bir şarkıda, bir sahnede, veciz bir ifadede, şehrin bir sokağında pat diye dirilmiş. Seyirci bunun için ordadır zaten, bu kez sürpriz bir etkiyle içinde bir yerlerde kökleşmiş bu acıyı herhangi bir karakterle özdeşleşip rahatlatmak yerine, Asya’nın seçimi karşısında ortada kalan aşk acısıyla özdeşleşir. Herkes birilerinden, bir şeylerden, bir yerlerden ayrılmıştır vaktiyle;  o eksiklik, o geçmiş, yeniden canlanıp bizi üzer, bünyemize yeniden kavuşur, bizi tamamlar.  Sevgili için söylenebilecek ‘kavuşma’ artık eskilerde kalan acı için daha uygundur; içimizde evcilleşmiş acı, İlyas’ın serüvenini izlerken daha munis, daha keşkeci bir acıya dönüşemez ama: Katharsis durur veya hiç bitmez… 

‘Seni seviyorum!’, ‘I love you!’, ‘je t’aime!’, ‘te amo!’ ‘ich liebe dich!’ ‘jeg elsker deg!’

Ama bana Galiçya dilinde söylenişi daha güzel geliyor: ‘te quero!’ seni seviyorum değil, daha çok seni istiyorum tadında ve tınısında yarım ölçek şiddet barındırdığı için…

Hey! te quero!






7 Nisan 2014 Pazartesi

Ağlayan Çocuk


Orijinal Resim
Sızıntı 1979

Yerelleştirilmiş Resim













İtalyan ressam Bruno Amadio’nun  ‘Ağlayan Çocuk’ (crying boy) diye bilinen portresi, Türkiye’de evrim geçirdi. Biraz yerelleşti. Yerelleşme tuhaf bir adaptasyon; dışarıdan alınanı “biz”e benzetmekle kalmaz, bizim benzemek istediğimizi de, imrenme duygumuzu eleyerek (göstermemeye çalışarak) yeniden kurar. Bu ikilem görünmez elbette. Görünen şey yaygınlaşma eğilimidir. Bir şey yaygınlaşmışsa öyle olduğu için yaygınlaşmıştır (şimdilik bu totolojik cümle ile idare edelim, açıklama birazdan gelecek). Asıl sorun bizdeki ne tür bir etkilenmenin bu resmin yaygınlaşmasına denk geldiğidir. ‘Ağlayan Çocuk’ kavramı içine alabileceğimiz binlerce görüntü olanağı var, ama ağlayan çocuğu rehabilite edip popülerleştiren, ortak bir duygu bağına dönüştüren bu resim.


Resim Türkiye’de ilk önce Sızıntı dergisinin Şubat 1979’daki ilk sayısının kapağı olarak basılıyor. Fethullah Gülen’in ‘M. Abdülfettah Şahin’ takma adıyla dergiye yazdığı ilk yazı ‘Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru’ başlığını taşıyor. Ve resmin ilk yerlileşme serüveni burada başlıyor. Resim, orijinaline göre daha renkli, kontrastlar artırılmış. Orijinalinde kullanılan ağır gri ton ve bariz fırça darbeleri ile yüzün pürüzsüz berrak görünümü, Sızıntı’da pembe, turuncu tonlamalara bürünmüş, yüzün dramatik etkisi vurgulanmak istenmiş. Resmin orijinalinde dikkatli bakınca görülen gözyaşı(resmin adının teşvikiyle) Sızıntı’da iyice belirginleşmiş… F. Gülen şöyle demiş yazısında: “Senin için bu yola atıldık. Acılarına ortak olmak, ıstıraplarını dindirmek, gönlünü abat etmek için. Bize gönül koyma aheste-revlik ettik, vaktinde imdadına yetişemedik. Ama inan, sinemizde hep Yakup’un gadri efgani, içimizde Zeliha’nın aşkı hicranını taşıdık durduk.” Resim altı bir yazı; ‘Ağlayan Çocuk’ zulme uğrayan Müslüman metaforuna dönüşmüş.


Sormak lazım, somut olarak neden bu resim ve neden bu kadar yaygınlaştı diye. Murat Belge ve Nurdan Gürbilek benden önce sormuşlar. Ama resmin somut gerçekliğiyle değil de ‘ağlayan çocuk’ imgesiyle cevap aramışlar. Ben sorunun baştan yanlış kurgulandığını düşünüyorum, ve tekrarlıyorum: Neden bu resim?

Öyle ya, alırsın eline fotoğraf makinesini sokak sokak gezersin ve yüzlerce ağlayan çocuk görürsün memlekette; kara saçlı, kara gözlü, baldırıçıplak, oyuncağı elinden zorla alınmış, abisi tarafından dövülmüş, söz verilen yere götürülmemiş, ayakaltında dolaşıyor diye kenara itilmiş yüzlerce çocuk. Üstelik bu topraklardan, bizim çocuklarımız. Ama kapağa konulan mavi gözlü, kumral, beyaz tenli bir çocuk. Avrupalı. Dikkat lütfen, sadece güzel bir çocuk değil, Avrupalı da. Çocuğun güzelliği değil, etnik güzelliği gözümüze çarpan; bizi çeken ilk etki. Bizim yerelliğimiz, habire dirençle icat ettiğimiz geleneklerimiz tam da bu imrenme hali değil mi?


Bir çocuğun ağlamasının nesi güzel? Ama bu resimde güzel, çünkü etnik bir uzaklık var aramızda…


Önce orijinal resme bakalım: Dışarısı için, sanki bir yolculuk için giydirilmiş, bir ayrılığa hazırlamışlar onu. Yaşadığı acı gözlerinden taşıyor, ama bize ilettiği acıya karşı metaneti; bakışlarından yansıyan bu. Kendinden emin bir tarafı var, bu acının gurur üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz; bizdeki çocuk ağlamalarına benzemiyor pek. Kendini tutmuş, bir dirayet gösterisi aynı zamanda. Gözyaşı dudağının kıyısına doğru bir derecik oluşturmuş ama, acı ve sorgulayıcı/suçlayıcı bakış el ele vererek bir an sabitlenmiş. İlettiği duygu ağırlıklı olarak acı değil hatta; acısıyla ayakta kalma, istifini bozmama; çocuk haline rağmen avutulmaya muhtaç değil, merhamet dilenmiyor, kendi başının çaresine bakabilir…


Murat Belge’nin ve Nurdan Gürbilek’in hakkında yazdığı (1) resme bakalım şimdi de: Yanaklar biraz daha tombik, dudak büzülmüş, gözyaşı iyice belirginleşmiş ve her iki gözden de akıyor, kaşlar hafifçe yukarı kalkmış, resmin orijinalindeki metanetli duruş kaybolmuş, ağlamaklı bir yüz var karşımızda, bizden avutulma bekliyor. Orijinalinde fırça darbeleriyle muğlaklaştırılmış, eski mi yeni mi belli olmayan palto yerine yakası ütülü bir ceket var şimdi, atkı sayesinde boynu da daha uzun görünüyor; bunun görsel etkisi, çocuğun bedenine çekilmiş halinden bize uzanan, dışarıya açılan bir yüze kavuşması. Daha bulaşık, sırnaşık bir acı; bize uygun.


Murat Belge, bu çocuk resminin 80’lerdeki yaygınlaşma dinamiğinden, "Türk toplumunun çocuklarına karşı suçlu bir toplum olması kimsenin çocuğu olmayıp da herkesin çocuğu olabilecek bu gözü yaşlı çocuğun, bilinçliliğin derinliklerinde yıllardır uyuklayan suçluluk duygularını uyandırdığı"ndan söz eder. Murat Belge ‘ağlayan çocuk’ imgesiyle somut resim arasındaki denkliği ayrıştıracağına suçluluk duygusu gibi bir erdemi toplumun ortak tözü   haline getiriyor. Tabi burada teslim edelim ki, bir olumlamadan çok bir iğneleme var. Demeye getiriyor ki, gerçekte çocuklarına kötü davranan toplum resimdeki çocuğun masumiyeti üzerinden kendini aklıyor. Spekülatif düşünce tam da böyle oluşur işte. Resmi tanımlayıcı ad (Ağlayan Çocuk) somut resmi aşıp bir kavrama dönüşürse, başka kavramlarla zorunlu ilişkiye sokulabilir, başka bileşimlere girebilir. Oysa resim bir ressamın elinden çıkmış, özgün bir resim, ağlayan çocuk ama herhangi bir ağlayan çocuk değil. Murat Belge’nin masumiyet-suçluluk ikilemi üzerinden yaptığı analizin ilk bakışta çarpıcı bir tarafı var tabi. Ağlayan Çocuk tabiri iki sözcüğün yan yana gelişiyle oluşan bir tamlama ve bu tamlama altında milyonlarca resim, fotoğraf yayınlayabilirsiniz. Ama özellikle neden bu resim diye sorduğumuzda, bunun sosyal derinliğini malum resmin adında değil, bizzat resmin kendisinde aramamız gerekir. Bu resim suçluluk duygusundan arınma ritüelinin ikonu değil, öncelikle bir teşhir nesnesi. Ve bütün teşhir nesnelerinde olduğu gibi içinde şiddet barındırıyor.


Güzelliğin ama bize ait olmayan güzelliğin şiddeti diyelim. Çünkü resimle aramızda etnik bir uzaklık var. Bu güzellik, çevremizde ayak altında dolaşan yerli çocuklara karşı da bir güzellik. Öte yandan fiziksel olarak bize benzemezken o da acı çekiyor. İnsanımız Avrupalı bir çocuğun güzel yüzünü herkese çevirip (mesela otobüslerin arka camlarında) herkesi kendiyle yüzleştireceği bir imkân elde ediyor ve kendi sosyal aşağılanmışlığını genel bir aşağılamaya dönüştürüyor. Çiftanlamlı bir şey bu; her anlam birbiri içinde hem erimiş hem de biri diğerine karşı ileri sürülebilir yalıtkanlıkta. Demeye getiriyor ki, ‘böyle bir çocuk olsaydınız sizi severdim, böyle bir çocuk olsaydım beni severdiniz.
   
Nurdan Gürbilek ise Kötü Çocuk Türk adlı kitabında "...Aslında bu resim bize acıyı değil, hak etmediği halde acıya maruz kalmış olmayı anlatır. Masum olduğu halde mağdur olmuşluğun, suçsuz yere cezalandırılmışlığın, adil olmayan bir yasanın kurbanı olmanın simgesidir orada çocuk..." diyerek Murat Belge’nin suçluluk duygusunu mağdurla özdeşleşmeye çevirerek başka bir bakış açısı getiriyor. Güya toplum kendini suçlu bir yetişkinden çok mağdur bir çocuk olarak görüyor.

Ters bir ilişki: Suçluluk duyan sahip olduğu güç dolayısıyla empati tarafındayken, mağduru oynayan empati dilenen taraftadır. Oysa ‘Ağlayan Çocuk’un somut görüntüsü kendisiyle insanlarımız arasında boş bir alan yaratır. İnsana kendisini beri tarafta hissettiren, hiç öyle olamamışlığın, hiç öyle dikkat çekememişliğin, hiç öyle yüzüne bakılmamışlığın boşluğudur bu. Bu boşluk resmi bulundurana sadece kendi hissettiği tekinsizliği iletmez, aynı zamanda başkasına da hissettirmek istediği bir boşluk iletir.

İlkokul kitaplarında kapak resimlerinde, iç sayfalarda konu resimlerinde insanlar renkli gözlü ve açık tenli açık renk saçlı çizilmiştir. Keza öğrenciler -özellikle kız öğrenciler- görsel sanatlar dersinde ağırlıklı olarak mavi göz sarı saç kalıbına uygun insan figürleri çizerler. Bu bilinçdışı eğilim gizli bir ırkçılıktan beslenir. Kendinden dışarıya çıkan ama karşılığında kendisini yüceltmeyen bir ırkçılıktan. Bir gün imrenme duygusuyla ırkçılık arasındaki bu ters ilişkiyi anlatırım...


Dün (05.04.2014 Cumartesi) öğleden sonra 2 civarı Zekeriyaköy’den geçerken Pamir’i arayan gönüllü insanlar gördüm. Elinde değnek, spor kıyafetli, güneş gözlüklü kadınlar, erkekler yolun kenarından boş arazilere sapmış bakınıyorlardı. Bir kısmı durdukları tepeden görebilecekleri yerlere sırf eylem olsun diye yürüyorlardı. Malum, Pamir çocuk kayboldu ve insanlar akın akın onu aramaya çıktılar. Saat 3 civarı Gayrettepe’ye vardığımda Pamir’in cesedinin komşularının havuzundan çıkarıldığını öğrendim. Eşim işyerinde bana haberi ilettiğinde ağlamaklıydı. Salondaki açık televizyondan muhabirin sesi geliyordu.
Bu kayıp olayına insanların bu kadar ilgi göstermesinin özgün sebepleri olmalı dedim. Yüreği pis insanların bu seferberliği Gezi olaylarına benzetmesini bir tarafa bırakalım (aslında bırakmayalım, bu ezik insanların bu pis tavrının da sosyolojik olarak açıklanabileceğini aklımızda tutalım.) Şimdi… Neden bu seferberlik Pamir için yapılıyor da, sadece İstanbul’da günde ortalama 26 çocuğun kaybolup ancak yarısının bulunduğunu göz önüne alırsak, diğer çocuklar için yapılmıyor?

Soru güzel ve hiç de insafsız değil. Yeri gelmişken eşitliği Pamir üzerinden talep edelim, Pamir’e gösterilen hassasiyet diğer çocuklara da gösterilsin diyelim ve soruyu başka türlü tekrarlayalım: İnsanları Pamir’e çeken neydi?

Bir kere bu insanlar “seçim yenilgisi”nin ertesinde işe yarama duygusuyla seferber olmuş kentli insanlar. Zekeriyaköy gibi mutena bir semtte çocuk aramak kendini ifade etmenin de maliyetsiz bir yolu. Bu trajedi zengince bir insanın başına gelmiş ve sınıfsal uzlaşmaya açık; zengin insanların trajedileri alt sınıfları kendiliğinden uzlaşmacı ortak trajedide buluşmaya sevk ediyor: Aidiyettir bu. Merhamet değil öncelikle aidiyet.
Pamir çocuk sana üzülüyorum ve bilesin bu boktan günlerde elimden başkası gelmiyor… 

(1) natrium 25/04/2010 20:43) (mürteci sözlük)


26 Mart 2014 Çarşamba

Bugün Benim Doğum Günüm

Bugün benim doğum günüm… Bu mümkün değil biliyorum, belki de bana böyle anlatıldığı için hayalimde kurdum; iki yaşındayken gittiğim bir evi hatırlıyorum, -resim yakın geçmişimden hatırlayabildiğim birçok şeyden daha net- evin dış kapısından loş avluya girişimi, duvara tutunarak basamakları tırmanışımı, devamında sağa kıvrılan merdivenin başındaki yarı açık kapıyı, evin aydınlık ferah salonunu. Benden büyük bir çocuk var evde, elime onun kemençesini tutuşturuyorlar, çocuk pek dostane karşılamıyor beni, kemençesini istiyor, ama ev sahibi babası iteliyor onu, elimde yay ileri geri sürtüyorum tellere, o kemençenin sesini hatırlıyorum… 


İlk kavgamı hatırlıyorum, gözümün üstüne yediğim taşı ve sargıyı; okulun ilk gününde yüzümdeki sargı yüzünden kimsenin yanımda oturmak istemeyişini… 



İlk utancımı hatırlıyorum, karlı bir kış günü bir kasabadan diğer kasabaya sınıfın en güzel kızıyla yaptığım yolculuğu; otomobilin arka koltuğunda bir pencere kenarında o, bir pencere kenarında ben, annelerimiz ortada, onun babası arabayı kullanıyor, benim babam şoför mahallinde; ve bir kez bile kızın yüzüne bakamayışımı… 



İlk aşkımı hatırlıyorum, eğilmişti ve yerden doğrulurken beni o an fark etmişti; yeşil gözlerini gözlerime diktiği anı… 



Bugün benim doğum günüm, ‘ölüyorum’ dediğim anı hatırlıyorum, köyde Şevki Dayı'nın armut ağacından yere çakıldığım anı, dayımın oğlunun can çekişmemi izleyip daha sonra bana bunu defalarca anlatışını…



Ömrünün son iki ayında yatalak olan annemin, yattığı yerden bana yol yordam göstererek altını temizletişini hatırlıyorum, ‘Utanma, sen benim oğlumsun.’ deyişini… 



Sevdiğim kadınları hatırlıyorum, beni seven kadınları; çoğu yalan söylerdi, ben de söylerdim ama onlar kadar değil, içlerinde beni en çok yaralayanı hatırlıyorum. 



Çok sevdiğim Tanrı’dan bir gün vazgeçişimi hatırlıyorum, o zamanlar Tanrı yine vardı ama artık iyi biri değildi, Bir Kadir Gecesiydi yanıma gelecek diye korkmuştum.  



İlk cesaretimi hatırlıyorum, boğulan bir çocuğu sudan çıkarışımı… 



Kızımı ilk gördüğüm anı hatırlıyorum, bir hemşirenin elinde lavaboda baş aşağı halde yıkanırken çıkan buğunun efektiyle melek gibi görünüşünü… 



Birkaç arkadaşımla yaptığım sohbetleri hatırlıyorum, çok değil kafamın çalıştığını hissettiğim o birkaç anı… 



Bugün benim doğum günüm, “Sana bir sır söyleyeceğim zaman sensin.” diyen Aragon’u hatırlıyorum…






                                                            Duman - Aman Aman

16 Şubat 2014 Pazar

Fantezi ve Kara Propaganda

Yüzünü göstermekten kaçınan Zehra Develioğlu ve avukatı Abdurrahman Karapınar

“Benim yaşadığım acının büyüklüğü ve altında ezildiğim o yük yetmezmiş gibi bir de insanlara kendimi inandırmak zorunda bırakıldım. Çok ağır bir yük, çok büyük bir acı. Tarif edilemez bir acı. Temennim bunu bana yaşatan insanların, hak ettikleri cezaya çarptırılmaları ve benim çektiğim acıyla kıyaslanamaz ama onların da bunun bedelini ödemeleri” diye konuştu güya Kabataş İskelesi mağduru Zehra Develioğlu.

Burada cümlede geçen bir ifadeyi öne çıkarmak isterim:nsanlara kendimi inandırmak zorunda bırakıldım.' 


Zehra Develioğlu’nun anlattıklarını yalanlayacak değilim, çünkü fantezi yalanlanmaz ancak doğrulanır. 

1.   Zehra Develioğlu gerçeği: Zehra Hanım'ın anlattıkları sadece cinsel fantezi değil. Veya çok bilinen bir sözü bu duruma uyarlayalım: Cinsel fantezi asla sadece cinsel fantezi değildir. Teslim edelim ki cinsel fantezi hele Zehra Hanım'ın içinde bulunduğu mutaassıp çevrede uluorta paylaşılmaz. Zehra Hanım bunları kafasının içinde yaşamış ve bu yüzden gerçekmiş gibi anlatmış, fantezi gerçeklik algısını ele geçirmiş; şizofrenik bir durum. Ama her cinsel fantezi ortamını kendini  meşrulaştıracak biçimde düzenler. Kendi gerçeğini de yaratır. Yani bir fantezi gerçekleşmediği için fantezi değildir, gerçekleşmek istediği için fantezidir. Ama gerçekleşemeyecek olması fanteziyi korunaklı da kılar. Kısaca, fantezinin kurgusu her zaman sağlamdır. Burada fanteziyle gerçeklik duyumu arasındaki sınır ortadan kalktığı için şu soruyu sormamız yeterli: Peki neden böyle bir fantezi?

Tutucu bir aile yapısı... Kayınpeder AKP Bahçelievler Belediye Başkanı...  Bütün bu olaylarda kayınpeder söz sahibi, kocası kayınpederinin gölgesinde sinik bir adam.

Kentli bir kadın, en azından kente uyum sağlamış; eşarbıyla, içinde çocuğunun olduğu puşetiyle sokaktaki bir kadının en meşru; hem göze batmayan hem de konjonktür gereği en ayrıcalıklı hali. Mekân, Kabataş İskelesi… Gezi eylemine gidenlerle dolu, dışarıdan bakıldığında kendi halinde bir kalabalık; yine de Zehra Hanım'ın meşru varlığını rencide eden bir şeyler var bu kalabalıkta. Onlar çoğunluk ve birbirleriyle tanıdıklar, tanıdık olmasalar bile eylemlerinden ötürü Zehra Hanım'ın asla içine giremeyeceği bir senlibenlilik aralarına duvar örmüş, dışlayıcı bir senlibenlilik;  haremlik selamlık değiller, kadınlar çok rahat, sevgili olanlar birbirleriyle sarmaş dolaş ve yüksek sesle konuşuyorlar. Asıl önemlisi Zehra Hanım'a ilgisizler… ama kendine dönük bir kayıtsızlıkla karıştırmayalım bu ilgisizliği; ilgisiz olmak için de ilgisizler. Mesela bu kalabalığın içinden hiç kimse puşetteki çocuğa eğilip Zehra Hanım'ın nasipleneceği bir muhabbet göstermemiştir muhtemelen. Eşarplı bir kadına karşı kendi varlığını hem zararsızlaştırma, hem de ilgisizleştirme… AKP iktidarının yarattığı bir atmosfer bu. Var böyle bir şey… Ama Zehra Hanım bu atmosferi fantezisinin platosu olarak seçiyor. Ve Gezi eylemcilerinin ilgisizliğini sert bir ilgiye çeviriyor. İnsanları da pornografik tipler haline getiriyor: Üst kısımları çıplak, başlarında siyah renkli bantlar… Mesela ilk hamleyi yapan kadını ayrıntılı anlatmış, gözleri koyu renk sürmeli, 1.55-1.60 boylarında, minyon tipli, siyah renk uzun saçlı, başında siyah bant, kalın askılı beyaz badi, ön tarafında siyah renk Che resmi, altında açık mavi kot… Sadomazoşist bir grup bu: eşarbını çeken, tehdit eden, tokat atan, tekmeleyen, tüküren, puşeti içindeki bebeğini zıplatacak ölçüde sallayan, idrarını yapan (3-4 kişi birden işiyor ve bir kadın da eşarbına işeyin diye bağırıyor, mal meydanda, gözünüzün önüne getirin) ve cinsel organlarını sürten… dikkat edilirse saldırının dozajında giderek yükselen bir hiyerarşi var, en son cinsel organ sürtülüyor, gayet mantıklı… İnsanoğlu bütün fantezilerinde çok saçma bir şey bile hayal etse anlatının kadim kurgu yapısına sadık kalır. Kendiliğinden bir hikâye anlatma kurgusuna sadakat. Hikâyesinden beklediği etkiyi elde etmeye çalışan bir anlatıcı… Eğer fanteziyi kuran bir anlatıcıya dönüşmüşse ve anlattığının fantezi değil gerçek olduğunu iddia ediyorsa inandırıcı olmak zorundadır. Birinci şart, yaşadıklarına önce kendisinin inanması. Ancak bir ruh hastası başından geçmemiş bir şeyi yaşadığına inanır. Sorulması gereken bu inancın eş zamanlı olup olmadığı. Yani Zehra Hanım bu olayı yaşadığı o anda mı uydurdu, yoksa daha sonra mı? Burada “uydurdu” sözcüğünün yalan değil kurgu anlamına geldiğini belirteyim…  Bence daha sonra; çünkü halüsinasyon geçiren birinin korkusu, yaşadığı dehşet vb o an o kalabalıkta bir yığın tanık ortaya çıkarırdı. Ama tanıklar hayali zanlı da oldukları için işlerini sonuca ulaştırmadan tüyüyorlar, İnönü Stadyumu’na araba yakmaya gidiyorlar. Sağlam bir kurgu; fantezi, tanık da zanlı da bırakmıyor. Ama somut zanlı olmadığı için tüm Gezi eylemcileri soyut zanlı haline geliyor (işin kara propaganda kısmı burada başlıyor)… Tecavüz kadınsı bir fantezidir. Tecavüzün evrensel kriminolojide şiddet yanı ön plandayken, bizim gibi dinci-abazan toplumlarda cinsel yanı ön plana çıkarılır. Bunun üç nedeni var: Birincisi tecavüz paradoksal biçimde kadının iffetini korur. İkincisi tecavüz gayri meşru cinselliği genel bir suça indirgediği için kadınlar kendi arzularını diğerinin mütecaviz tutumu içinde kolay gizlerler. Üçüncüsü genel erkek nüfus kendi nefsini (abazanlığını) körletmeyi böyle skandal olayların arkasında  tecavüze yeltenmeyişi olarak olumlar. Yani abazan toplumlar özgürce cinsel ilişkiye giren kadınlar yerine tecavüze uğramış kadınların varlığını tercih ederler.


Zehra Hanım buradan gerçek tanıkların olduğu başka bir alana giriyor. Ama bu tanıklar olayın tanıkları değil, anlatının tanıkları! İlk tanık koca, bence bu fantezinin hedefi de o! 

2.  Zehra Hanım'ın yakınları gerçeği: Mobese görüntüleri ve 3-4 dakika gecikmeyle de olsa Zehra Hanım'ın kocasının olay mahallinde olması anlatıya gerçek bir mekân sağlamış. Olayın gerçek tanığı koca aslında, ve benim bildiğim şimdiye kadar hiç konuşmadı!..  Zehra Hanım yaşadıklarını olay yerine 3-4 dakika sonra gelen kocasına anlatmayışını kocasının kendisine saldıranlara karşılık vereceği endişesiyle açıklamış… Ama kocasının yanında ağlamış… Olayı ilk önce kayınvalidesine anlatmış… Bundan sonra da olay çok boyutlu bir hale geliyor ve bize kadar ulaşıyor. Sayalım bize gelene kadar kaç ilişkiden geçti: Zehra Develioğlu, kocası, kayınvalide, kayınpeder, doktor, başbakan, savcılık, İsmet Berkan, Balçiçek Pamir gibi gazeteciler ve biz… Sekiz ilişki… Zehra Hanım doktor raporunu olaydan 5 gün sonra alıyor. Doktor raporuna göre bacaklarında morluklar var. Peki bunun bir propaganda malzemesi olarak kullanılmasına kim karar veriyor? Aile önce çekingen. Neden acaba? Zehra Hanım'ın buna benzer halüsinasyonlarını bildikleri için mi?

3.    Balçiçek Pamir gerçeği: Güya bir özür yazısı yazmış, kendini iyice berbat etmiş. Olay yaşandıktan iki hafta sonra gitmiş Zehra Hanım'la görüşmeye ve Zehra Hanım'ın kolundaki morlukları gördüğünü yazmış. Doktor raporuna göre morluklar kolda değil bacakta! Ne gördün sen Balçiçek? 

4.   İsmet Berkan gerçeği: Tuhaf bir adam. Kendisine ‘Maalesef doğru’ dedirten görüntüler, bugün bizim de izlediğimiz görüntülerle aynı. Bunu İsmet Berkan da aynen böyle söylemiş. O zaman ne gördün sen İsmet?.. İsmet'in de kendine has bir fantezisi  olmalı...

5.   Başbakan gerçeği: Gezi olayları sırasında elimizde görüntüler var diyen Başbakan, bugün sadece doktor raporu var diyor. İyi de Başbakan senin de bağırsak kanseri raporun var. Bu raporla beni porno lobisi hasta etti diyebiliyor musun?



6 Şubat 2014 Perşembe

Rüşvet, Bağış, Hayır İşleri

Hayrettin Karaman


Mümtazer Türköne
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/rusvete-fetva-verilmez/48879

Hayrettin Karaman’ın ilgili yazısından  dün akşam Habertürk’te yayınlanan Türkiye’nin Nabzı programında Mümtazer Türköne söz edince haberdar oldum. Bu iki yazar arasında polemik konusuymuş rüşvet.

 H. Karaman rüşvetin tanımını yapmış:

'Alan kamu görevlisi olacak, aldığını kendisi veya yakınları için alacak ki buna rüşvet densin,' demiş.
Ama bir vakıf, ya da bir hayır kurumu adına alıyorsa buna rüşvet denmezmiş; aha:

Hayri vakıflar şahıslara hizmet etmez, kamuya hizmet eder, vakfa gelen yardım da kurucu ve yöneticilerin olmaz, vakfın kamu menfaatine yönelik hizmetlerine harcanır.’

Türk Dil Kurumu’nun rüşvet tanımı ise şöyle: “Yaptırılmak istenen bir işte, kanun dişı kolaylık sağlanması için, bir kimseye mal veya para olarak sağlanan menfaat.”

AnaBritanica’nın rüşvet tanımı ise şöyle: “resmi işlerde kayırma karşılığında bir bedel alma ya da verme.” 

Ve Karaman ilave etmiş: “Türk Ceza Kanunu (TCK) rüşveti devlet idaresi aleyhine işlenen bir suç olarak görmüş, rüşvet alma ve verme suçlarını ayrı ayrı düzenlemiştir. Rüşvet alma suçunun oluşması için failin memur olması zorunludur.”


Hayrettin mağdur muktedirlere bir hayrı dokunsun istiyor; fetvadan daha öte bir şey yapıyor ve sorunu kökten hallediyor: Tanımlıyor. Tanımlıyor ki, kimsenin içine kurt düşmesin, hatta artık kimsenin fetvaya falan ihtiyacı kalmasın; işler, ihaleler gönül rahatlığıyla yürütülsün.

Avukatlar buna göre bir savunma stratejisi geliştirebilirler. Mesela parayı İçişleri Bakanı değil de oğlu alırsa (kamu görevlisi olmadığı için) rüşvet suçu işlenmiş sayılmaz. Hayrî vakıflar da kamuya hizmet ettiği için Bilal Erdoğan’ın kurduğu İnsan Ve İrfan Vakfı adına aldığı paralar hâşâ rüşvet değil bağıştır. Zaten Halk bankası Müdürü ayakkabı kutusundaki paraların imam-hatip için olduğunu söylemişti. Kısaca hepsi kamu yararı kapsamında.

Hayrettin olan biten suçüstü durumlarının nasıl aklanacağını göstermekle kalmıyor, bu işlerin nasıl yapılması gerektiğinin yolunu yordamını da gösteriyor. Hayır işleri koçumuz Hayrettin’e kulak vermek gerekir. Çünkü bu muhakeme tarzı, nüfusun ağırlıklı bir kısmını  ulema düzeyinde temsil eden insanların kafasının nasıl çalıştığı göstermesi açısından önemli.

Ebussuud’dan beri şeyhülislamlar minareye kılıf uydurmasını bilirler. Adamların işleri bu. İslam’da faiz yasaktır. Peki Osmanlı’da faiz yok muydu? Alası vardı. Mesela adı Osmanlı olan bankadan 100 lira çekiyorsun ve yine aynı bankadan 10 liraya bir çeyrek altın alıyorsun, sonra bu altını bankaya “hibe” ediyorsun. Görünüşte faiz yok, ama bu “hibe”nin işlevi bal gibi faiz. Burada yapılan şey, sadece minareye kılıf uydurmak değil, asıl yapılan kavramın anlamını değiştirmektir. Kavramın etik içeriğini teknik bir tanıma çevirmek. Faizin haram olması verilen paranın kirası olarak bir davranış kodu üzerinden tanımlandığında içerik bir yöntem haline geliyor, muğlaklaşıyor: ‘Sana şu kadar para veriyorum bana paramı iade ederken artı şu kadar para daha vereceksin.’ Para meta ilişkisine dayalı bütün bir sistemden bağımsız bir faiz tanımı aslında bütün sistemin etik sapkınlığını gizliyor. Sadece faiz günahkâr bir kavram haline getirildi mi, bütün sistem aklanıyor. Tıpkı fahişenin günahkâr ilan edilip bütün abazan erkeklerin aklandığı gibi. Marx’ın değişik yönleriyle çözümlediği gibi faiz ticari kârı belirlemez, ticaret faizi belirler. İstendiği kadar rızkın onda dokuzu ticarettedir diye ticaret yüceltilmeye çalışılsın, ticaret faizin metalı ifadesidir sadece...


Peki biz de kavramın anlamı üzerinde yeniden düşünelim, yolumuz Hayrettin’le aynı yere çıkıyor mu bakalım. TCK’da rüşvet suçunun oluşması için failin memur olması gerekir diyor. Hayrettin’in rüşvet tanımında dayanağı bu. Evrensel bir kavramı ceza kapsamında tanımlanan bir anlama indirgiyor. Mesela benim tanıdığım üst düzey bir bürokrat var, birisi bu ahbaplık ayrıcalığımdan yararlanmak için bana başvuruyor, ben de ilgili bürokrata yap bir kolaylık diyorum, ilgili bürokrat da o birisine beni işaret ederek onun bir vakfı var, ona bir bağış yap gel bakalım diyor. Hayrettin’e göre bu işler organize işler değil hayır işleri. Çünkü memur rüşvet almıyor!.. Hadi inandık. Memur gerçekten de rüşvet almasa bile devlet yaptırımıyla elde edilen bir kazanç sosyal bir grubun menfaatine aktarılmış olmuyor mu?.. Dolayısıyla bıraktık suçun oluşmasını, bu durum delilin karartılmasını da sağlamış ve rüşvet bireysel olmaktan çıkıp sosyal bir karakter kazanmış olmuyor mu?.. Yani bireysel rüşvetin sosyal bir rüşvet haline gelmesi... Hayrettin etik düşünmüyor, adeta kanunun açığını arıyor. Yav Hayrettin, adamlar, madamlar bulmuş zaten açığı; biliyorum, biliyorum Hayrettin âlemin budalası olarak anılmaktansa şark kurnazı diye anılmayı tercih edersin. Zaten fotoğrafında âlemin sırrına ermiş kâmil gibi bakıyorsun. (Memlekette Etik Değerler Derneği'nin yaptığı ankete katılan 202 firmanın düzey yönetcisinin yüzde 95'i toplumda etik çok önemli değil diye düşünüyormuş 
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/jale_ozgenturk/yoneticilere_toplumda_etik_cok_onemli_degil-1174344)

Polemiğin sonunda Mümtazer Türköne bir uzlaşmayla rüşvet kavramı yerine irtikap kavramını öneriyor. Bravo!

Şimdi sormak lazım bu ihalecilere, hey ihaleciler “bağış” havalelerinizde acaba Nazım Hikmet Vakfına, Aziz Nesin Vakfına da yer var mı?