8 Mart 2021 Pazartesi

Bakışın Tarihi

 



Milan Kundera Kimlik romanını kadın kahraman Chantal’ın sevgilisi Jean-Marc’a söylediği “Erkekler artık dönüp bana bakmıyor” sözü üzerine kurar. Abartıyor muyum? Diğerinden sana öyle geliyor demesini bekleyen  sinsi bir söz değil mi bu, bir o kadar da ifşa edici. Çünkü bir geçmişi var, eskiden erkekler dönüp bana bakıyorlardı gibi. Sokakta yaşadığı mutluluk bugünlerde elinden alınmış bir kadının varoluşçu sızlanması. Chantal gerçekte acı olan bu durumu söyleyince daha mı az acı çeker? Heyhat, suçlayacak kimse de yok, bu yüzden sızlanma zaten, zamana boyun eğmenin birinci evresi.

 

Bakışın doğal seleksiyonu, demokratik bakışa doğru evrilir. Güzel olanı, çekici olanı seç ve bakışın süresini ona göre ayarla. Güzel kadını önce kadın fark eder demiş atalarımız, bu daha da demokratik. Güzele bak ve yüzün güzele bakan birinin yüzü olsun, güzel de kendini olumlayan bu bakışları yüzünde hissetsin. 

 

Ama her zaman böyle değildi, bakışın bir tarihi var.

 

Ortaçağ’ın sonlarında dar yollar genişletilip bulvara dönüştürülünce herkes endamını göstermeye başladı. Bedenin yürüme denilen yeni bir formuydu bu. Üst sınıf yeni yapılan ve süslü at arabalarının da geçtiği bu yolda yürümeye başlayınca alt sınıf yanlara kaçmak zorundaydı, bakış imtiyazı üst sınıfa aitti. İki farklı bakışın kategorik olarak iki ayrı işlevi: Üst sınıf görüntüsünden alt sınıfı hemen tanıyor ve küçümseyici biçimde dik dik yolumdan çekil bakışıyla onları yanlara savuruyor. Alt sınıfın ise dik dik bakma süresi son derece kısıtlı, üst sınıfı hemen tanıyıp yoldan çekilmesi gerek. Üst sınıfın bakış süresi daha uzun. Yani alt sınıf üst sınıfın bakış nesnesi, bir manzara. Kötü bir manzara ama saygıda kusur etmediği için iyi. Üst sınıf için yürümek saygı görmek anlamına geliyordu ve bakış da bunu denetliyordu. Peki alt sınıfın üst sınıfa dik dik baktığı durumda ne olur? Küstah bakış olur ve ayıplanırdı. Daha eskiye gidelim ya da daha özel alanlara; padişahın veya kralın ve onların eşlerinin gözüne hiç bakılamazdı…

 

 

Bakış otomobilin ve kaldırımın icadıyla eşitlendi. Ve bir başka aksesuar bu eşitliği hem kamufle eden hem de yaygınlaştıran bir kılığa soktu, şapkadan söz ediyorum. Şapkanın altından bakma bakışa teğet bakma diyebileceğimiz bir çabukluk kazandırdı. Bakışlar terbiye edilince şapka kalktı. Elbette şapkanın kalkmasının bakışların terbiyesiyle bir neden sonuç ilişkisi yok, iki süreç çakıştı diyelim. Yine de bakışlarda eşitsizlik var. Bu kez eşitsizlik kendini tersinden kurmuş. Üst sınıfın bakış süresi kısaldı, alt sınıfın üst sınıfa bakış süresi uzadı. Neden? Soruyu bir başka bahara bırakıyorum.

 

Bakış artık sessiz bir yakarış: ‘Hadi bak bana.’

 

Bu ülkede (ne yapayım 'bu ülkede' diye bir söz var) bakış kendini dışarı atmanın ta kendisi. Bu yüzden Kovid 19 yasağı, bakış yasağının metaforu gibi… Beyoğlu bu yüzden kalabalık. Ama alt sınıf, üst sınıfın Beyoğlu’nu terk ettiğinden habersiz de olsa kendisi üst sınıf taklidi yapabildiği için orada…

 

8 Mart Kadınlar Günü dolayısıyla kadınlara güzel bakan bir ülke diliyorum...




11 Şubat 2021 Perşembe

'Aşkım...'

 



‘AŞKIM'

‘Ama aşkım…’ dedi, gerisini duyamadım, arkasını döndü, tehlikeyi işaret eden sarı çizgiye basarak -neredeyse şaşmadan istasyonun öbür ucuna doğru yürüdü. Ben de peşinden. Her zamanki gibi trenin en arka vagonuna bineceğim.

 

İstasyonun Halkalı tarafında sadece birkaç kişiyiz, tren yeni geçmiş olmalı. 

 

Adam birkaç adım sonra geri döndü, ‘Biliyorsun aşkım’ dedi. Durdum ve kulak verdim, ‘Daha önce de söyledim… ama aşkım aşkım neden yalan olsun?.. Ama beni dinlemiyorsun… tamam seni dinliyorum… ama aşkım bu doğru değil…’ dedi.

 

Tekrar geri döndü, yine sarı çizgiyi takip ediyordu.

 

Kendine sekiz adımlık bir volta sahası yaratmıştı. Konuşurken o sahayı ele geçirdi. Başka gelenler de oldu, ondan uzak durdular. Hareket ve ses mekânı ilhak eder.

 

Gözümü adamın deri montunun aşınmış dirseklerinden alamadım telefonu kaldırdıkça geriliyordu, patladı patlayacak. Hep ‘Aşkım’ diyordu. Daha birçok şey diyordu ama ‘Aşkım’ sözü baskındı, bir süre sonra başka bir şey duyamadım zaten,  belirli aralıklarla ‘Aşkım… aşkım…’

 

Biliyorum bu sözcük sevgi iletmiyor, iki sevgili arasında ortaya çıkan ya da çıkması muhtemel tatsızlığı önlemeye çalışan bir işlevi var. Onarıcı bir söz. Öte yandan gerçek anlamıyla telâfi edici, aşkta eksilmeyi telâfi ediyor.

 

 

KONUKSEVERLİK

Aşırı konukseverliğin, yani ev sahibinin standardının üzerinde vermesinin gizli bir amacı vardı. Konuğun kalma süresini kısaltmak. Konuk bu kadarını beklemiyordu, yiyeceklerin şatafatı ve sunumun resmiliği karşısında mahcup mu mahcup. Deyiş yerindeyse hürmetten taciz olmuştu. Geriye, gidiş anını ayarlamak kalmıştı. Bir şeyi fırsat bilip tam o an kalkmak. İşin en zor kısmı ayakkabılarını giymekti. Ama aşırı konukseverlik yüzünden iki taraf da birbirine yardımcı olamıyordu.

 

 

 GELECEĞE YATIRIM

Filmleri DVD’den izlediğim zamanlarda (galiba 2005’ten sonra) kaliteli filmlerin bazılarını merakımı yenerek daha sonrası için saklardım, hem de gerilim ve gizem filmlerini. Yatalak bir hasta olursam diye, evden çıkamayacak kadar yaşlanınca yani, işte o kara günler için, can sıkıntısına karşı –ama daha çok ölüm korkusuna karşı dikkatimi dağıtmak için- onları arşivliyordum. Ama DVD teknolojisi benden önce yaşlandı. Başka bir şey bulmam gerek... Bir arkadaşım söz etmişti ölüm döşeğinde olan annesinin kendini iyi hissettiği bir akşam (kendi annemden de biliyorum, ölümün yanıltıcı balayı günleri olur) televizyonda ana oğul birlikte bir gizem dizisi izlemişler. Dört bölümlük ve haftada bir yayınlanan bir diziymiş. Annesi her bölümün sonunda yeniden canlanıyormuş, bir hafta boyunca sonraki bölüme kadar dizi hakkında konuşuyorlarmış. Dizi bitmiş ve annesi bir iki gün sonra ölmüş…

 

 

  DOSTOYEVSKİ

Dostoyevski’nin Batı düşmanlığı sahtekârca. Evet ağır ama doğru sözcük bu. Böyle söyleyince sanki daha özgürüm, üzerimden büyük bir yük kalktı. Şimdi Dostoyevski’yi rahatça paylayabilirim. Madem Batı’yı her tür kötülüğün merkezi olarak görüyorsun ne işin vardı orada? Seninkine antropolojik bir gezi denmez. İleride ele alacağım zaten Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları’nı. Hiç de öyle aydınlatıcı şeyler yazmamışsın, sayfalarını bir edebiyatçıya yakışmayacak genellemelerle doldurmuşsun. Seninkine gidip döndükten sonra kazanılan düşmanlık denmez, gitmeden önce de Batı’ya düşmandın sen, romanlarından, mektuplarından biliyorum. Düşmanlığına kanıt aramışsın ve bulmuşsun. Kendin için değil Rusya için yapmışsın bunu. Sen olsan böyle derdin. Ama işin içinde başka şeyler de var; şimdilik erteliyorum. Yalnız şunu bilmeni isterim seni hakkıyla değerlendirenler Batı’lı entelektüeller arasından çıktı.

 

 

TACİZ             

Günümüzde taciz söylemi belki de tacizden daha yaygın. Bu durum bir yönüyle kadınların özgürleşme çabasını gösteriyor bize. Ama sadece bir yönüyle... Tersi de doğru tabi, taciz eylemi çoğu zaman olası taciz söylemini bastırıyor.  Ensestte olduğu gibi. Bu da yaygın. Üstelik taciz sadece maruz kalınca değil, maruz kaldığın şeyden söz edemeyince de oluşuyor. Bu dilsizlikte utanç en önemli faktör. Taciz söylemi utancı üstlenmekten vazgeçince başlıyor (bu yazının en önemli cümlesi bu, gerisini okumasanız da olur). Bu yeni bir şey. Bundan sonra söyleyeceklerim için ensesti bir tarafa bırakıyorum. Eskiden kadınlar taciz olduklarında şikâyetlerini yine bir erkeğe iletirlerdi; direkt olmasa da bundan onların da yani sevgililerinin, eşlerinin, babalarının, ağabeylerinin de haberdar olacaklarını hesaplarlardı. Ama gel gör ki suçlu da cezalandıran da erkekti. Nihayetinde başını belaya sokmak denilen erkekler arası bir hesaplaşmaydı bu. Şimdi kadın taciz edildiğini alenen kendisi söylüyor. Bu açık söylemden kadının beklentisi ne diye soracak olursanız utancın yer değiştirmesi derim. Artık tacizde utanç erkeğin üzerine yıkılıyor. Taciz sözcüğünün güçlü biçimde oluşturduğu bir kamuoyu var artık. Ama ne pahasına? Gericilik pahasına.  Taciz eylemi ve taciz söylemi karma bir ideoloji meydana getiriyor. Bir tarafı gericilikle uzlaşıyor. Elbette her kadının kur yapmakla taciz etmeyi ayırt edecek bir zekası vardır.   Ama taciz söyleminin genel yıldırıcılığı toplumu her tür flört girişiminden de men ediyor. Çünkü yarı köylü olan bu ülkede erkekler kur yapmayı beceremedikleri için taciz ediyorlar. Hayır, anlamlı olması için  cümleyi burada bir de şöyle kurmam gerekiyor: yarı köylü olan bu ülkede erkekler kur yapmayı beceremedikleri için ortaya çıkan durumun taciz olduğunu da bilmiyorlar. Bana kalırsa en büyük tacizi bakışlarıyla yapıyorlar, mal gibi bakıyorlar. Talim Terbiye Kurulunda olsam anaokulundan başlamak üzere müfredata Bakış Eğitimi diye bir ders konulmasını önerirdim.




2 Ocak 2021 Cumartesi

Kültürel Transformasyon: Mevlit ve Gazel



 

2020 yılının son günü sabah sabah bir gazel dinledim (aşağıda). Dinlerken geçen aylarda okuduğum Ali Fuat Bilkan’ın Mevlid kitabını hatırladım. Aklıma gelen ilk soru; Kuran, sela, mevlid ve gazelin aralarında kutsaldan sekülere nasıl bir geçiş süreci yaşandığı.

 

 

İman edenler de mevlid, ezan ve selanın Allah işi olmadığını biliyorlar, bunlar dini ritüellere sonradan eklenmiş. Aslında bunu Kuran’ın okunuş biçimi için de söyleyebiliriz. Allah Kuran’ı indirirken bestesini yapmadı. Yapsa ilginç olurdu tabi. Düşünün Cebrail’den nota dersi alan peygamberler müzikal bir Allah diyor: ‘Allaaa-aahhh!’ Bence Allah öfkelenirdi, kim olsa adının böyle uzatılmasına, çarpıtılmasına izin vermez yani…

 

 

Oysa kutsal metinlerin terennümü insan işi ve silsile halinde devam ediyor. Kutsal kitapları müzikal okumayı önce Yahudiler başlattı, onlardan Hıristiyanlara geçti, oradan da Müslümanlara. Kötü mü oldu? Asla. Sadece kutsal metinleri müzikal okumanın mantığını anlamaya çalışıyorum. Binlerce yıldır kendini muhafaza eden bu ritüel sürdürülebilirliğini nereden elde etmiş? Soru güzel ama buraya takılıp kalmasam iyi olacak, çünkü kafamda başka bir şey var ve son paragrafa sıkıştırmak istemiyorum. Bu yüzden kısa keseceğim. İslam ritüellerinden başladım oradan devam ediyorum: Kuran, mevlid, ezan, sela… hepsi tekrara dayanıyor. Tekrarı ancak tekrar olarak duyumsamadan geçiştirmemizi sağlayan şey müzik. Müzikal söyleyiş biçimi ve doğaçlama sayesinde tekrarı duymayız. Müzikal ton aslında sözcükleri muğlaklaştırarak herkesi sesin ahengiyle sarar, uhrevi sese dönüştürür. Bunun mimikle ilgili bir tamamlayıcılığı da var, gözümüzün önüne getirelim: Dinlendiğinden emin olan yüz diğerlerinin bakışları altında gözlerini kapatır ve kendini salar, etkileyiciliğinin farkındadır, ortak bir trans hali yaratır bu. Gözü kapatmak, elini ağzının kıyısına götürmek yüzün kendini savunmasıdır da; göz kapaklarını kapatarak bir tür esrimeyle sadece kendi yüzlerini değil dinleyicilerin yüzlerini de iptal ederek sese dönüşen insanlar. Mesela sahneye çıkan şarkıcıların daha değişik bir savunma biçimi vardır, seyircinin toptan kendine bakışına kontra bir bakış geliştirirler, tek tek kimseyi görmeden herkese bakmak gibi. Bu onların işi de olsa işlerinin sürdürülebilirliğini sağlayan şey söylerken aldıkları hazdır, bunu aklımızdan çıkarmayalım. Haz burada kilit sözcük!.. Arkadaşım Aydın Kabagöz başka bir haz kaynağından söz etti. Kapalı hecelerde, özellikle ‘m’ ve ‘n’ sesiyle sonlananlarda kişi dudağı kapalı sesi uzatırken kafatasının içinde yankılanan bir titreşim de oluşurmuş, bu da orgazm benzeri bir his yaratırmış. Tahmin mi ediyorsun yoksa bilimsel bir şey mi söylüyorsun, dedim. Tahmin dedi. Aklıma şehirler arası yolculuklarımda pencere tarafında otururken kafamı cama dayayıp otobüsün titreşimlerini… Neyse. (Süspansiyon sözcüğünü cümlenin arasına sıkıştıracaktım ama beceremedim.)

 

 

Konumuza dönelim; gazel ile mevlid, ezan, Kuran, sela ilişkisine. Önce sesten başlayalım. Okuyanların ses karakteri aynı: Tenor. Tiz, inlemeli, ağlamsık. Makamlar da aynı. Açık heceleri mümkün olduğunca uzatmak doğaçlama için en uygunu.  Biri eğlencelik (gazel) diğeri dini olan bu iki şey nasıl bu kadar benzer olabiliyor? Benzerlikleri toparlayalım: Sesin tenor karakteri, makam, doğaçlama ve yarattığı dramatik atmosfer. Mevlidin tarihçesinin gazelden önce olduğunu varsayıyorum.  Youtube’ta izlediğim Erzurum’da Gazel ve Mevlid Geleneği başlıklı bir saati aşkın videoda katılımcı gazelhan İsmail Tataroğlu “Gazel ilahi aşk, Allah ve peygamber sevgisini anlatıyor.” diyerek gazeli bilinen eğlence anlamından inatla ayırıyordu. Erzurum’a has biçimde veya İsmail Tataroğlu’nun çevresinde bu kategorik ayrımın birinci safhası hâlâ yerinde sayıyor olabilir. İ. Tataroğlu’nun tavrına bir tür muhafazakâr direnç de diyebiliriz. Gerçi Tataroğlu tavır göstermekten öte bir tanım yapıyor. Hiç de haddine değil. Çünkü gazel evrimini tamamlamış eski dini barınağını terk ederek çoktan yeni bir tanıma kavuşmuş. Gazelin bizi ilgilendiren ikinci anlamını aktarıyorum sadece:

 

 

 “Gazel: Belli bir kaideye bağlı olmadan, türlü makamlarda dolaşılarak sesle yapılan taksim.”(1)

 

 

Ama belli ki Tataroğlu gazelin eğlenceli haline karşı sözcüğe kendi verdiği anlamdan aldığı otoriteyle öfke duyuyor, bütün nahoş duygularını boşaltmaya şimdiden hazır. Mesela gazel için çaldığı 99 halkalı deften başka çalgının caiz olmadığını söylüyor. Gazelin zikir karakterini korumuş oluyor böylece. Doğu’da (Erzurum) gazelin tanımıyla iç içe geçen yasaklı icraat, Batı’da (İstanbul) sözcüklerin ayrımıyla çatışmasız olarak çözülmüş. Erzurum’da böyle bir ayrım çatışma potansiyeli barındırıyor. Neden?

 

 

Mevlide ibadetin ikamesi diyebiliriz. Kuran’dan ayrı olmasına rağmen ilginç bir uzlaşmayla onun yerini tutuyor. Seküler bir ayrışma ama meramımı anlatmam için sözcükleri de dikkatli seçmem gerekiyor. Mevlidin tarihçesini geçiyorum, isteyen internetten bakabilir veya Ali Fuat Bilkan’ın ilgili kitabını okuyabilir. Biraz farklı şeyler söylemek istiyorum. Sekülerden kastım işin eğlence kısmının kendine bulduğu bize özgü çıkış yolu. ‘Ayrışma’yı da bir kopuş olarak düşünmenizi istemem. Kuran okuyan imam mevlid de okuyor. Bundan ek bir gelir de elde ediyor. İkisi de camide okunabiliyor.

 

 

Tarihsel olarak ibadetin içine eğlencenin ilk nüvesi mevlidle atılıyor. Mevlidin eğlence tarafını katılımcıların huşu halinden vecd haline hatta esrimeye geçmelerinde gözlemleyebiliriz; yani cemaatin anlamdan çok sesin tınısına kulak vermeleri… kendilerini icracının güzel sesine kaptıran dinleyici topluluğu ibadetin zahmetinden azat oluyor. 


Kulak zaten aşina, mevlidin müzikalitesi hiç de yabancı değil bize. Türk halk müziğinin bilindik formlarıyla hallihamur olmuş. Sayalım bunları; yol havası, teke zortlatması, bozlak, hoyrat, Arguvan ağzı vb. Hepsinin ortak noktası uzun hava olmaları, yani ağıt. Ağıtın eğlenceli tarafı da ne ki diye sorulabilir. Katharsis elbette. Ama burada özgün bir ayrım gerekiyor. Mevlitte ağıt kurumsallaşıyor. Sözgelimi birinin ölümünün kırkıysa ağıt çeken (imam) acının sahibi değil ama sanki acıyı temsil ediyormuş ve duyuyormuş gibi normal zamanda göremeyeceğimiz bir empati yanılsaması yaratıyor; öte yandan ağıt sese kilitleniyor, ses sözcükleri perdeliyor. Kimse sözcüklerin anlamını duymuyor (duysa tuhaf olurdu: peygamberin doğumunun müjdesi). Herkes ne yapacağını nasıl davranacağını biliyor, vecd haliyle disipline edilen bedenler sessiz ve itaatkâr. Ödül göz yaşı. Hazzın gizemli kalan diğer yarısı, insanların birikmiş ibadet kefaretlerini mevlid dinleyerek ödemiş saymaları. Mevlit sonunda gelsin tavuklu pilâv ve baklavalar. Asıl eğlence dağıtılan şeker şerbetle çocuklara tabi. Gerçi artık şerbet yerine kutuda hazır meyve suları dağıtılıyor.

 

 

Başka bir şey daha var, mevlidin armağan karakteri. Ama potlaç gibi bir armağan değil bu, suçluluk duygusunu dengeleyen cömertliğe dayanan bir armağan.

 

 

Babasının ölümünün senei devriyesinde mevlid okutmuş bir kadın arkadaşımla aynı gün konuşmuştum. Mevlidi okuyan imamı tanıyordum. Karşılaştığımızda selam alıp verirdik. Davudi sesliydi. Kadın arkadaşıma ilk sorum imamın sesiyle ilgiliydi. Mevlid okurken sesini tizleştiriyor mu? Evet dedi, biraz şaşırarak, doğru ya sık sık boğazını temizledi, evet evet tizleştiriyor diye daha emin biçimde ilave etti. Yıllar yıllar önce bir imamın (erkek) kadınlar içinde mevlid okumasının asla ve kata caiz olmadığını hatırlayalım. Tiz sese biraz da bu oryantasyonu sağlayan (daha az erkeksi) unsur payesi vermek aşırı olmaz sanırım. Peki mevlid sırasında ağlıyor musunuz diye sordum. Tabi cenaze sahibi olarak ailecek biz ağlıyoruz, ama mevlidin sonunda Y. Hoca (imamın adı bu) ilahi okuyor herkes ağlıyor, dedi. Ağlarken nasıl bir halde oluyorsunuz? Herkes önüne bakıyor, dedi. Diğerlerinin ağladığını nasıl anlıyorsun? Hıçkırık sesleri duyuyorum, bir de ilahi bitince birbirimizin yüzlerinde gözyaşı kalıntılarını görüyoruz. Herkes gözyaşını göstermek istiyor. Bu ağlama hali ve yas ne kadar sürüyor? Mevlid biter bitmez herkes kurtuluyor bu halinden, yemek telaşı başlıyor, bunu şuna ver, şunu buna ver falan, hatta dedikodu ediyoruz. (Bu yas halinden hemen kurtulmakla gözyaşını kurumadan herkesin birbirine göstermesinin senkronu tanıdık olmakla ilgili. Mesela sinemada seyirciler trajik biten filmlerde gözyaşı ve duygularını sindirmek ve geçiştirmek için hemen yerlerinden kalkmazlar, karanlıkta jeneriği de izlerler bir süre. Bunun sebebi ise birbirleriyle tanıdık olmamalarıdır.)   Ne yaptınız yemek olarak. Tavuklu pilav ve baklava. Y. Hoca iki porsiyon istedi tavuklu pilavdan… Mevlidin finalinde hocanın ilahi söylemesi ve sizin hep beraber ağlamanız diğer mevlitlerde de aynı mı? Burada aynı, hatta kadınlar şu ilahiyi söyle diye Y. Hoca’dan istekte bulunur. Hangi ilahi? ‘Sordum sarı çiğdeme hak lailahe illallah…’ İlahi bitince kadınlar Y. Hoca’ya iltifatta da bulunuyorlarmış: Yine ağlattın bizi Hocam… Peki, mevlide katılanların kıyafetleri nasıl, yeni ve güzel şeyler mi giyiyorlar, diye sordum. Evet, dedi. Herkes bu tür toplanmalar için özel kıyafetlerini giyiyor. Herkes başörtülü tabi. Normal zamanda başörtüsü takmayanlar mevlidin sonunda başörtülerini çıkarıyorlar.

 

 

Günümüz mahallelerinde ev mevlidlerini sosyalleşme aracı olarak kullanan kadınlar tuhaf biçimde bir hayatı başka bir hayatın içinde transforme ederek çaktırmadan kendi modernleşmelerini sağlıyorlar. Veya modernizmi çatışmadan dinsel motifle yeniden işliyorlar diyebiliriz. 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinde (II.Abdülhamit dönemi)  Ramazan aylarında teravih namazına giderken benzer bir süreç başlamıştı zaten: “Kadınlar, camilere pek mükellef, özene bezene, takıp takıştırarak gittikleri cihetle –yalnız çapkınlık etmek isteyenler için değil- İstanbul’un seyre ve dikkate çok değer bir hususiyetini görmek bakımından da gayet hoşa gidici idi.” (3)

 

 

 

                                             GAZEL

 

Gazel derken bizi müzikal anlamı ilgilendiriyor demiştim daha önce. Kuran’dan gazele geçiş mevlidden gazele geçişten daha kestirme bir yol izliyor. Çünkü icracılar aynı. Hafız, bir süre sonra gazelhan oluyor. Hafız, Kuran okumakta gündüz gösterdiği hünerini gece vakti bir ekabirin yalısında Boğaz’a karşı gazel okuyarak gösteriyor. Hangi kimlik daha baskın derseniz, gazelhan kimlikleriyle daha ünlü olduklarını söyleyebilirim. Hafız adını almaları ve ömürlerinin sonuna kadar bu unvanı taşımaları, uhrevi taraflarının seküler taraflarını emniyete alan referans gibi işler. 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında ünlü olan gazelhanların hepsi hafızdır. Hafız Burhan, Hafız Sami, Hafız Kemal Gürses (soyadını Atatürk vermiş), Hafız Kemal… Bir kısmı plak yapmaya yetişmiş. Olanları Youtube’ta dinledim. Ses özelliği hepsinde aynı, tenor. (1970 ve 80’lerde ortaya çıkan solcu müzisyenlerle karşılaştırma yapılabilir diye bir not düşeyim buraya. Ruhi Su, Rahmi Saltık, Zülfü Livaneli, Cem Karaca gibi sesleri bariton olan sol müzisyenlerle.)  Sonradan plak çıkarsalar, dönem gazetelerinde kendileriyle ilgili haber yapılsa da asıl ünlerini dilden dile yayılan abartılı söylentiye borçlular. Hepsi zamanının birer efsanesi. Hafızın kutsal metnin içeriğinden bağımsız kendi sesiyle öne çıkması gazelin eğlence işlevini ihbar ediyor zaten. Bu tür ünlü hafızların dinleyicilerinin  (gazelhan sıfatlarıyla) kendine göre vip özellikler taşıması onların efsane olmalarını kolaylaştırıyor. İnsanlar görmedikleri, dinlemedikleri ama imrenerek işittikleri böylesi haberleri kulaktan kulağa dolaştırmayı severler. Hem hafız, hem mevlithan ve hem de gazelhan olan Hafız Kemal hakkında söylenenler: “Hafız Kemal Süleymaniye Camii’nde mevlit okurken kuşlar susar, havuzun fıskiyelerindeki sular durur, çınarların yaprakları arasında gezinen rüzgâr hızını keser, bütün şehir onu dinlerdi.” (4)

 

 

Övgünün seküler metin üzerinden sesi öne çıkarması başka bir seküler geçişi dolayımlıyor. Kuran ve mevlidden gelen tenor sesin yas karakteri gazelde çalgılar eşliğinde kazaya belaya uğramadan sürüyor.

Yas tutarken eğlenmek nasıl bir şey? Bize has bir şey. Freud’un kulaklarını çınlatalım bu arada, onun Yas ve Melankoli makalesiyle çelişmeye niyetim yok elbette. Yas kaybın yeniden yaşanmasıdır en kısa tanım olarak. Hatırlayarak ve onun kayıp olduğunu bilerek. Hatırlama burada kayıp duygusunun hizmetinde acı üretir. Bu acı mevlid sırasında görünürlük kazandığı için yas diğerleri nezdinde gerçeklik ilkesiyle tevatüre karşı korunur. Çünkü yas bireyin kendi içinde başkasınca ulaşılamaz biçimde yaşadığı duygu iken diğerlerine göstererek de yaşanır. Yasın acıyla huzur arasında gidip gelmesidir bu. Bu parçalı hal mevlitte olgusal bir bütünlüğe kavuşur. Bunun bir tasarruf olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü gelenek bir sorunun çözümü değildir sadece (başlangıçta elbette öyledir), eksikliğini sorun olarak da üreten bir şeydir. İşte gazel bu yas durumunu bir ara nağmeye çevirir, daha da kısaltır.

 

 

Gazele iki beyitlik bir parçayı uzatmak, şiiri müziğe katık etmek, kısalığa ömür eklemek, nefes vermek diyebiliriz. Tabi ‘Aahh!.. Aman!.. Ooff!..’ nidalarıyla da desteklenen ve herkesi pür dikkat dinlemeye davet eden gazel dinleyicileri  vecde sokar. Yani beklenen şey sadece dinlemek değil o ruh haline de bürünmektir. Oturduğu alanı genişletmeden kendine ve sese dalarak bedenin ve kafanın iki yana sallanması vecde katılım ve icracıya övgü anlamına gelir. Bir beden disiplinidir bu. Gazeli tek kişinin söylemesi dinleyicileri özerk kılar; katharsis için gerekli ortam. Bedenin disiplini ve özerklik yas için gerekli iki şart… Ağız dolusu gülmede olduğu gibi özerkleşen bedenin gazelin ağıt havasıyla eşleşmesi kendini kontrolü ortadan kaldırır. Bütün dikkat gazelhandadır. Ama bu dikkatin bakışı içermediğini, kulakla sınırlı olduğunu belirtelim. Çünkü yas bir tür kendine acıma duruşuyla insanları önüne bakmaya zorlar. Bu duruş aynı zamanda kaybettiklerini hayal etmenin ve hüzünlenmenin formudur. Ama daha çok haz veren bir hüzün. Peki hüznün, kendine acımanın neresindedir haz? Kendine acıma… adı üzerinde beden kendini iki ayrı formda algılıyor: Kendine acıyan ve acınan. İki ayrı zamana da denk geliyor bu; şimdiki kendiden geçmişteki kendiye bakış… şefkat gösteren kendinden mağdur olana, bir tür naiflik elde ederek. Gazelin ağır havası bu duyguyu içinden oyar da oyar. Ama bu kendilik uzun süremez, çünkü dış etkiyle oluşturulmuş yapıntı bir duygudur. Gazelhanlar bir süre sonra bedenin ağıt halinden sıkılma süresini göz önüne alarak gazeli ara nağme haline getirirler. Gazel biter oynak hava başlar; bedenin çile hazzından boşalma hazına geçişi… hazlar arası kesintisiz süreç. Saz gazelin gerisinde  gelecek oynak havaya uyumlu ve gazelden daha hızlı bir ritmde dem tutar…

 

 



 

(1)   Ali Fuat Bilkan, Mevlid Değerden Ritüele, İletişim Yay. 2019, İst.

 

(2)   MEB Yayını, Cilt2, s. 962, Ankara 1995

 

(3)   Refik Halid Karay, Üç Nesil Üç Hayat, s.136, İnkılâp Yay. İst. 2018

 

(4)   Hürriyet gazetesi 08.10.2006

 

 

 


26 Aralık 2020 Cumartesi

Sokaklarda...

ÇALGICILAR



                                           


Ekmek almaya diye çıktık. Yol boş.

 

Ç. klarnet sesi mi bu dedi. Evet klarnet, Marmaray’ın karşı tarafından geliyor. Yürüdükçe ezgi belirginleşiyor, klarnetin bir sonraki hamlesini kestirebiliyorum. Galiba Mustafa Kandıralı’dan. Darbuka eşlik ediyor, klarnetin bir pes altında.

 

Taksi durağının aradan klarnetçiyi görüyoruz, yanında iki kişi. Dokuz on katlı bir apartmanın altında çalıyorlar, kafalarını yukarı kaldırmışlar. Birkaç pencere açık ama görünürde kimse yok. Garip bir şey diyorum Ç.’ye, bir apartmanın altına teklifsizce gidiyorsun ve müzik çalıp onlardan para bekliyorsun. Bu muhakkak gerçekleşiyor. Daha da garip olan diğerlerinin buna hazır olması… İstersen bakalım diyor Ç. Tamam diyorum. 

Marmaray İstasyonu’ndan karşıya geçiyoruz. Klarnetçi ezgiyi değiştirmiş, biri de söylüyor ‘Hani o saçlarına taç yaptığım çiçekler…’

 

Nerede bunlar? Yankı yanılsama yaratıyor. O kadar sıkış tıkış ki binalar. Neyse gördüm, sağımda iki binanın arasında. Açık dış kapıdan onları izliyorum. Beni gördüler. Gülümsedim, maskeden belli olmamıştır. Yanlarına gittim, Ç. gelmedi. Klarnetçi çalıyor, darbukacının biri söylüyor, diğeri boşta. Niyetimi hemen belli etmek için güzel dedim. Telâşlı ve çabucak bir güzel. Boşta olana sordum, böyle gezilere daha önce de çıkıyor muydunuz, yoksa pandemiden ötürü mü? Pandemiden dedi, harçlığımızı çıkarıyoruz. İkinci katta şişmanca bir kadın sigarasını tüttürüyordu. Arada bir apartman daha varmış, bir çocuk yukarıdan bir adamın buruşturarak attığı parayı yakaladı. Çocuk da sizden mi dedim. Evet, dedi. Peki çalacağınız parça için istek geliyor mu? Hayır kafamıza göre biz çalıyoruz. Elimi cebime soktum 10 lira çıkarıp verdim. Hoşuma gitti dedim.

 

Kendiliğinden oldu bu (hayatımda ilk kez). Soru şu: Bu para neyin karşılığıydı?

Sokak arasında birden peydahlanan müzik. Diğerinin kulağını ele geçirme. Bunda zoraki bir işgal yok, kulak duymaya teşne (aslında farklı ve yeni olanı ayırt etmeye), biri ayağına gelmiş ve senin için bir şey çalıyor. Sen kendini iyi hisset diye. Gerçekte kendini iyi hissetmesen de mesaj bu. Diğeri de buna uygun davranıyor, ücretini ödüyor. Bir tür değiş tokuş. Ama metalar arasında değiş tokuş değil, iyi niyetler arasında değiş tokuş. İki elimi havaya kaldırarak vedalaştım onlarla, keşke maskemi de hafif indirip gülümseseydim, yolda aklıma geldi…

 

Tam tahıllı ekmek aldık…

 

Önümüzdeki yıllarda tuhaf meslekler çağı başlayacak, ara meslekler… icat gibi, proje gibi, ama madun meslekleri… diğerinin ruhuna sızma meslekleri... Wilhelm Genazino romanlarında birkaçını yazmıştı.


                                           

                                            DAYI



Hastane durağında otobüsten iner inmez yirmi yaşlarında esmer biri “Ya dayı Sancaktepe’ye buradan otobüs kalkıyor mu?” dedi.

 

Soğuk havaya göre ince giyinmiş, üzerinde mont ve bisiklet yaka tişört. Üşümek hareketlerini çabuklaştırmış olabilir, iki ayağı üzerinde yaylanıyor. Dikkatim ‘dayı’ sözcüğünde Sancaktepe’yi duymadım bile, birazcık yanaştım gözlerimi gözlerine diktim, ama kalenderliği elden bırakmadım. “Ne o durduk yerde akraba mı çıktın benimle, dayı mayı lafları.” Güldü. Gülünce maskesi burnundan kaydı. Devam ettim, ben de maskemi hafifçe ağzıma kadar indirdim “Dayına benziyor muyum?.. Dayını mı özledin?” dedim. Gülüştük, güzel gülüştük.

 

“Neresi demiştin?”

 

“Sancaktepe.”

 

“Bilmiyorum… bilmiyorum,” dedim. İkinci bilmiyorum opsiyonel, sanki hatırlamaya çalışmakla, yardımcı olamamanın mahcup karışımı bir es. Aslında ona fazla yüklendiğimi düşünmemin bedeli olarak iyi olma oyunu…

 

Gelelim “dayı” lafına. Birkaç kere oldu böyle. Yüzüme çarpan ilk etki maraz.

 

Sözün pervasız bir tarafı var, küçümseyici ve belli belirsiz bir kaçamakla saygı gibi  çift anlama da bürünmüş (dayı=yaşa hürmet). Hız ve anlam tam kaynaşamamış yine de. Sözün meşruiyeti başkalarında defalarca denenmesinden kaynaklanıyor, direkt hitap, emrivaki biçimde seni diğerine baktırıyor, zaten gayri ihtiyari bakarak (belki de işin en rencide yeri burası), birden onun hitabını kendin olarak teyit ediyorsun…

 

Aksini düşünelim, mesela ‘Bakar mısınız?’ ya da ‘Af edersiniz?’ giriş sözüyle kıyaslayalım bunu: ‘dayı’ hitabı ortak mekânı kendi tarafına çekiyor, elinden alıyor; senden önce orada bulunmayı mekân sahipliği hakkına dönüştürerek. Sana bir ‘dayı’lık payesi veriyor ama bunu önce yabancılayarak yapıyor.

 

Dayı: Bir kuşak şovenizmi. Hem lâkap hem de genelleme...

 

Tabi burada bir seçim de var. İlgili gencin bu dayı lâfını herkes için kullanmayacağını biliyorum. Mesela polise, atletik vücutlu iyi giyimli üstten bakan birine söyleyemez. Seni belli kategoride insanlardan imtina ettiği bir hitaba lâyık görüyor…

 

Peki ‘dayı’ derken tanımladığı sadece ben miyim? Hayır, öncelikle kendisi… kendi cüretini mimliyor. Bunu yapabiliyor… söz ağzından hapşırır gibi çıkıyor…


Aslında sözün naif tarafından söz etmedim. Nihayetinde bir taşra dili bu, özellikle kasabalının köyden gelene söylediği, yerele avantaj tanıyan bir hitap. Ama genellikle diğeri bu hitaba aşina, kabul ediyor ve ilişkinin ara protokolü atlanıyor. Hızla ilgili yani… Bağışladım gitti.



                                           POŞET TAŞIMAK

                                           




Okula uğrayayım dedim. Ne zamandır gitmemiştim. İçinde eczaneden aldığım suda eriyen D vitamini kalsiyum tableti olan küçük ilaç poşeti taşıyorum. Yolda tuhaf bir şey yaptım. Buradaki ‘tuhaf’ sözcüğünün zamanlamayla ilgili olduğunu baştan söyleyeyim: daha önce tuhaf olmayıp şimdi tuhaf… iki aşamalı tuhaf. Küçük poşetin kulpundan tutmuşken, parmaklarımı aradan çekiyorum ve poşeti yarı belinden kavrıyorum. Bu beni rahatlatıyor. Ama buradaki rahatlama fiziksel bir rahatlama değil, erkeksi bir rahatlama. Bu birinci tuhaflık. İkinci tuhaflık gecikme hissi, bunu daha önce de yapmıştım ama ancak şimdi fark ediyorum. Maskenin arkasında kendi kendime konuşuyorum: Poşet taşımanın böyle erkeksi bir kodu mu var? Aslında hem var hem yok. Dile dökülmüş değil. Öyleyse ben bunu başka hemcinslerimden taklit ediyor olmalıyım. Belki. Yine de sormam gerek, poşetin bu taşıma biçimi erkeksiliği nasıl vurguluyor olabilir? Ya da poşetin kulpundan taşınması kadınsılığı nasıl üretiyor?

 

 

Poşet taşımayı sevmem, galiba kimse sevmez. Poşet taşımak bedensel bütünlüğü bozuyor. Heinz Kohut’un sözcükleriyle söylesem daha mı iyi, poşet ‘kendilik halini’ berhava ediyor. Biraz gözlemledim, erkekte ve kadında farklı halleri var:

 

Erkekler poşet taşırken bakışlarını daha çok kaçırıyor. Hedefe kitlenmiş oluyorlar, ağırlığın hızlandırıcı etkisi ek külfet mesela. Aksine kadınlar daha yavaş, evine rızık götürmenin rahatlığıyla yürüyorlar.

 

 

Erkekler poşet taşırken yüzlerinde fazladan bir öfke. Baş aşağıda, göz kapakları daha da aşağıda; bu hem diğeriyle göz temasını önlüyor hem de yarattıkları bu loş ortama yüzlerini gizleyerek sığınmış oluyorlar.

 

 

Erkekler poşeti vücutlarından ayrıksı tutuyorlar. Poşetle zoraki bir ilişkilerinin olduğunu belli ediyor bu. Poşet kadınların vücuduna daha yakın, yürürken poşete sürtünüyorlar.

Biraz daha dikkatli baksam başka şeyler de çıkar.

 

 

Bir zamanlar erkekler için üretilen butik mi desem saplı küçük el çantaları vardı. Hâlâ tek tük de olsa rastlıyorum. Erkeklerin bu çantayı taşırken adımları kısalır ve sıklaşırdı, vücutları olduğundan daha dik bir şekle bürünürdü. Ya da boşta kalan elleri ceplerinde hafifçe boyunlarını eğerlerdi. Bütün bu değişikliği çanta yapardı, çanta efemine bir görünüm verirdi onlara. Aklıma Ankara’da öğrencilik yıllarımda kapıcıların dairelere erzak taşıdığı sepetler geldi. Kapıcılar iki türlü taşıyorlardı bu sepetleri, boşken, yani bakkala giderlerken kulplarından tutarak; bir de sepet dolunca kulpu dirseklerini bükerek kollarına geçirerek. Sepetin bu şekilde hafif bel kenarı desteğiyle hafifletilmesi ve bedenin bir yana kaykılması onlara kadınsı bir hava veriyordu. Sanıyorum Gül Özyeğin’in(1) kitabında okumuştum, kapıcıların en çok utandıkları şeymiş bu. Kapıcıların eşleriyle yaptıkları iş bölümünde kadın ev işleri ve apartman temizliğini yaparken erkeğe dış işler kalıyordu. İşte bu dış işlerin sepet kısmı cinsiyetçi rolü her seferinde dumura uğratıyordu. (Şimdi ilgili kitaba tekrar baktım, altını çizdiğim satırlarda sözünü ettiğim bu konuyu bulamadım. Belki başka bir yerde okudum, bilmiyorum. Ama kendi gördüklerim sahihtir.)

 

 

Bir erkeğin gerçekte homoseksüel olmadığı halde efemine görünme eğilimi bir modernizm yanılsaması aslında. Efemine cinsel bir form değil burada, bir davranış formu. Kadınlara daha yakın olmak için onlara benzeme çabası, erkeksi budakların törpülenmesi... Taşra-kent karmaşasıyla yeniden düşünülebilir. Bu tür erkeklerde sözcüklerin kabasını alarak fonetik bir nezaket elde etmek gibi özel bir kibarlık çabası da eşlenerek gözlenebilir.

 

 

Eczane poşetini insiyaki bir kararla belinden kavramam belki de bu çantanın çağrışımı. Aradığım itici kod bu olabilir. Poşeti kulpundan taşıdığınız kol sabitleniyor. Oysa poşeti kavradığımda iki kolum da hareket halinde. Şimdi denedim bile. Ne yani kolum özgürlüğüne mi kavuştu? Özgürlük demeyeyim de daha hakim bir yürüyüş sağlıyor bu tutuş, poşeti eğretileştiriyor. Ona bağımlı değilim, emrivaki bir ilişkim var onunla...


(1)Gül Özyeğin, Başkalarının Kiri, İletişim Yayınları, 2005, İst.