Milan Kundera Kimlik romanını kadın kahraman
Chantal’ın sevgilisi Jean-Marc’a söylediği “Erkekler artık dönüp bana bakmıyor” sözü üzerine
kurar. Abartıyor muyum? Diğerinden sana öyle geliyor demesini bekleyen sinsi bir söz değil mi bu, bir o kadar da ifşa
edici. Çünkü bir geçmişi var, eskiden erkekler dönüp bana bakıyorlardı gibi.
Sokakta yaşadığı mutluluk bugünlerde elinden alınmış bir kadının varoluşçu sızlanması. Chantal gerçekte acı olan bu durumu söyleyince daha mı az acı çeker? Heyhat, suçlayacak kimse
de yok, bu yüzden sızlanma zaten, zamana boyun eğmenin birinci evresi.
Bakışın doğal seleksiyonu, demokratik bakışa doğru evrilir. Güzel
olanı, çekici olanı seç ve bakışın süresini ona göre ayarla. Güzel kadını önce
kadın fark eder demiş atalarımız, bu daha da demokratik. Güzele bak ve yüzün güzele bakan birinin yüzü olsun, güzel de kendini olumlayan bu bakışları yüzünde hissetsin.
Ama her zaman böyle değildi, bakışın bir tarihi
var.
Ortaçağ’ın sonlarında dar yollar genişletilip bulvara
dönüştürülünce herkes endamını göstermeye başladı. Bedenin yürüme denilen yeni
bir formuydu bu. Üst sınıf yeni yapılan ve süslü at arabalarının da geçtiği bu
yolda yürümeye başlayınca alt sınıf yanlara kaçmak zorundaydı, bakış imtiyazı
üst sınıfa aitti. İki farklı bakışın kategorik olarak iki ayrı işlevi: Üst
sınıf görüntüsünden alt sınıfı hemen tanıyor ve küçümseyici biçimde dik dik
yolumdan çekil bakışıyla onları yanlara savuruyor. Alt sınıfın ise dik dik bakma
süresi son derece kısıtlı, üst sınıfı hemen tanıyıp yoldan çekilmesi gerek. Üst
sınıfın bakış süresi daha uzun. Yani alt sınıf üst sınıfın bakış nesnesi, bir
manzara. Kötü bir manzara ama saygıda kusur etmediği için iyi. Üst sınıf için
yürümek saygı görmek anlamına geliyordu ve bakış da bunu denetliyordu. Peki alt
sınıfın üst sınıfa dik dik baktığı durumda ne olur? Küstah bakış olur ve
ayıplanırdı. Daha eskiye gidelim ya da daha özel alanlara; padişahın veya
kralın ve onların eşlerinin gözüne hiç bakılamazdı…
Bakış otomobilin ve kaldırımın icadıyla eşitlendi. Ve
bir başka aksesuar bu eşitliği hem kamufle eden hem de yaygınlaştıran bir
kılığa soktu, şapkadan söz ediyorum. Şapkanın altından bakma bakışa teğet bakma
diyebileceğimiz bir çabukluk kazandırdı. Bakışlar terbiye edilince şapka
kalktı. Elbette şapkanın kalkmasının bakışların terbiyesiyle bir neden sonuç
ilişkisi yok, iki süreç çakıştı diyelim. Yine de bakışlarda eşitsizlik var. Bu
kez eşitsizlik kendini tersinden kurmuş. Üst sınıfın bakış süresi kısaldı, alt
sınıfın üst sınıfa bakış süresi uzadı. Neden? Soruyu bir başka bahara
bırakıyorum.
Bakış artık sessiz bir yakarış: ‘Hadi bak bana.’
Bu ülkede (ne yapayım 'bu ülkede' diye bir söz var)
bakış kendini dışarı atmanın ta kendisi. Bu yüzden Kovid 19 yasağı,
bakış yasağının metaforu gibi… Beyoğlu bu yüzden kalabalık. Ama alt sınıf, üst
sınıfın Beyoğlu’nu terk ettiğinden habersiz de olsa kendisi üst sınıf taklidi
yapabildiği için orada…
8 Mart Kadınlar Günü dolayısıyla kadınlara güzel bakan
bir ülke diliyorum...
‘Ama aşkım…’ dedi,
gerisini duyamadım, arkasını döndü, tehlikeyi işaret eden sarı çizgiye
basarak -neredeyse şaşmadan istasyonun öbür ucuna doğru yürüdü. Ben de peşinden. Her zamanki gibi trenin en arka vagonuna bineceğim.
İstasyonun Halkalı tarafında sadece
birkaç kişiyiz, tren yeni geçmiş olmalı.
Adam birkaç adım
sonra geri döndü, ‘Biliyorsun aşkım’ dedi. Durdum ve kulak verdim, ‘Daha
önce de söyledim… ama aşkım aşkım neden yalan olsun?.. Ama beni dinlemiyorsun…
tamam seni dinliyorum… ama aşkım bu doğru değil…’ dedi.
Tekrar geri döndü,
yine sarı çizgiyi takip ediyordu.
Kendine sekiz
adımlık bir volta sahası yaratmıştı. Konuşurken o sahayı ele geçirdi. Başka
gelenler de oldu, ondan uzak durdular. Hareket
ve ses mekânı ilhak eder.
Gözümü adamın deri
montunun aşınmış dirseklerinden alamadım telefonu kaldırdıkça geriliyordu,
patladı patlayacak. Hep ‘Aşkım’ diyordu. Daha birçok şey diyordu ama ‘Aşkım’
sözü baskındı, bir süre sonra başka bir şey duyamadım zaten,belirli aralıklarla ‘Aşkım… aşkım…’
Biliyorum bu
sözcük sevgi iletmiyor, iki sevgili arasında ortaya çıkan ya da çıkması
muhtemel tatsızlığı önlemeye çalışan bir işlevi var. Onarıcı bir söz. Öte yandan gerçek anlamıyla telâfi edici, aşkta eksilmeyi telâfi ediyor.
KONUKSEVERLİK
Aşırı
konukseverliğin, yani ev sahibinin standardının üzerinde vermesinin gizli bir
amacı vardı. Konuğun kalma süresini kısaltmak. Konuk bu kadarını beklemiyordu,
yiyeceklerin şatafatı ve sunumun resmiliği karşısında mahcup mu mahcup. Deyiş yerindeyse hürmetten taciz olmuştu. Geriye, gidiş anını ayarlamak kalmıştı. Bir
şeyi fırsat bilip tam o an kalkmak. İşin en zor kısmı ayakkabılarını giymekti. Ama
aşırı konukseverlik yüzünden iki taraf da birbirine yardımcı olamıyordu.
GELECEĞE YATIRIM
Filmleri DVD’den
izlediğim zamanlarda (galiba 2005’ten sonra) kaliteli filmlerin bazılarını
merakımı yenerek daha sonrası için saklardım, hem de gerilim
ve gizem filmlerini. Yatalak bir hasta olursam diye, evden çıkamayacak kadar
yaşlanınca yani, işte o kara günler için, can sıkıntısına karşı –ama daha çok
ölüm korkusuna karşı dikkatimi dağıtmak için- onları arşivliyordum. Ama DVD
teknolojisi benden önce yaşlandı. Başka bir şey bulmam gerek... Bir arkadaşım söz
etmişti ölüm döşeğinde olan annesinin kendini iyi hissettiği bir akşam (kendi
annemden de biliyorum, ölümün yanıltıcı balayı günleri olur) televizyonda ana oğul
birlikte bir gizem dizisi izlemişler. Dört bölümlük ve haftada bir yayınlanan
bir diziymiş. Annesi her bölümün sonunda yeniden canlanıyormuş, bir hafta
boyunca sonraki bölüme kadar dizi hakkında konuşuyorlarmış. Dizi bitmiş ve
annesi bir iki gün sonra ölmüş…
DOSTOYEVSKİ
Dostoyevski’nin
Batı düşmanlığı sahtekârca. Evet ağır ama doğru sözcük bu. Böyle söyleyince sanki
daha özgürüm, üzerimden büyük bir yük kalktı. Şimdi Dostoyevski’yi rahatça
paylayabilirim. Madem Batı’yı her tür kötülüğün merkezi olarak görüyorsun ne
işin vardı orada? Seninkine antropolojik bir gezi denmez. İleride ele alacağım
zaten Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları’nı. Hiç de öyle aydınlatıcı şeyler
yazmamışsın, sayfalarını bir edebiyatçıya yakışmayacak genellemelerle
doldurmuşsun. Seninkine gidip döndükten sonra kazanılan düşmanlık denmez,
gitmeden önce de Batı’ya düşmandın sen, romanlarından, mektuplarından
biliyorum. Düşmanlığına kanıt aramışsın ve bulmuşsun. Kendin için değil Rusya
için yapmışsın bunu. Sen olsan böyle derdin. Ama işin içinde başka şeyler de
var; şimdilik erteliyorum. Yalnız şunu bilmeni isterim seni hakkıyla değerlendirenler
Batı’lı entelektüeller arasından çıktı.
TACİZ
Günümüzde taciz söylemi
belki de tacizden daha yaygın. Bu durum bir yönüyle kadınların özgürleşme çabasını
gösteriyor bize. Ama sadece bir yönüyle... Tersi de doğru tabi, taciz eylemi çoğu
zaman olası taciz söylemini bastırıyor. Ensestte olduğu gibi. Bu da yaygın. Üstelik
taciz sadece maruz kalınca değil, maruz kaldığın şeyden söz edemeyince de
oluşuyor. Bu dilsizlikte utanç en önemli faktör. Taciz söylemi utancı üstlenmekten
vazgeçince başlıyor (bu yazının en önemli cümlesi bu, gerisini okumasanız da olur). Bu yeni bir şey. Bundan sonra söyleyeceklerim için ensesti
bir tarafa bırakıyorum. Eskiden kadınlar taciz olduklarında şikâyetlerini yine bir
erkeğe iletirlerdi; direkt olmasa da bundan onların da yani sevgililerinin,
eşlerinin, babalarının, ağabeylerinin de haberdar olacaklarını hesaplarlardı.
Ama gel gör ki suçlu da cezalandıran da erkekti. Nihayetinde başını belaya sokmak denilen erkekler arası bir hesaplaşmaydı bu. Şimdi kadın taciz edildiğini alenen kendisi söylüyor. Bu açık
söylemden kadının beklentisi ne diye soracak olursanız utancın yer değiştirmesi
derim. Artık tacizde utanç erkeğin üzerine yıkılıyor. Taciz sözcüğünün güçlü
biçimde oluşturduğu bir kamuoyu var artık. Ama ne pahasına? Gericilik pahasına.
Taciz eylemi ve taciz söylemi karma bir
ideoloji meydana getiriyor. Bir tarafı gericilikle uzlaşıyor. Elbette her
kadının kur yapmakla taciz etmeyi ayırt edecek bir zekası vardır. Ama
taciz söyleminin genel yıldırıcılığı toplumu her
tür flört girişiminden de men ediyor. Çünkü yarı köylü olan bu ülkede erkekler kur
yapmayı beceremedikleri için taciz ediyorlar. Hayır, anlamlı olması için cümleyi burada bir de şöyle
kurmam gerekiyor: yarı köylü olan bu ülkede erkekler kur yapmayı
beceremedikleri için ortaya çıkan durumun taciz olduğunu da bilmiyorlar. Bana
kalırsa en büyük tacizi bakışlarıyla yapıyorlar, mal gibi bakıyorlar. Talim
Terbiye Kurulunda olsam anaokulundan başlamak üzere müfredata Bakış Eğitimi diye bir ders konulmasını
önerirdim.
2020 yılının son günü sabah sabah
bir gazel dinledim (aşağıda). Dinlerken geçen aylarda okuduğum Ali Fuat
Bilkan’ın Mevlid kitabını hatırladım. Aklıma gelen ilk soru; Kuran, sela,
mevlid ve gazelin aralarında kutsaldan sekülere nasıl bir geçiş süreci yaşandığı.
İman edenler de mevlid, ezan ve selanın
Allah işi olmadığını biliyorlar, bunlar dini ritüellere sonradan eklenmiş.
Aslında bunu Kuran’ın okunuş biçimi için de söyleyebiliriz. Allah Kuran’ı
indirirken bestesini yapmadı. Yapsa
ilginç olurdu tabi. Düşünün Cebrail’den nota dersi alan peygamberler müzikal bir Allah diyor: ‘Allaaa-aahhh!’ Bence Allah öfkelenirdi, kim
olsa adının böyle uzatılmasına, çarpıtılmasına izin vermez yani…
Oysa kutsal metinlerin terennümü insan
işi ve silsile halinde devam ediyor. Kutsal
kitapları müzikal okumayı önce Yahudiler başlattı, onlardan Hıristiyanlara
geçti, oradan da Müslümanlara. Kötü mü oldu? Asla. Sadece kutsal metinleri müzikal
okumanın mantığını anlamaya çalışıyorum. Binlerce yıldır kendini muhafaza eden
bu ritüel sürdürülebilirliğini nereden elde etmiş? Soru güzel ama buraya
takılıp kalmasam iyi olacak, çünkü kafamda başka bir şey var ve son paragrafa sıkıştırmak
istemiyorum. Bu yüzden kısa keseceğim. İslam ritüellerinden başladım oradan
devam ediyorum: Kuran, mevlid, ezan, sela… hepsi tekrara dayanıyor. Tekrarı
ancak tekrar olarak duyumsamadan geçiştirmemizi sağlayan şey müzik. Müzikal söyleyiş
biçimi ve doğaçlama sayesinde tekrarı duymayız. Müzikal ton aslında sözcükleri
muğlaklaştırarak herkesi sesin ahengiyle sarar, uhrevi sese dönüştürür. Bunun
mimikle ilgili bir tamamlayıcılığı da var, gözümüzün önüne getirelim: Dinlendiğinden emin
olan yüz diğerlerinin bakışları altında gözlerini kapatır ve kendini salar,
etkileyiciliğinin farkındadır, ortak bir trans hali yaratır bu. Gözü kapatmak,
elini ağzının kıyısına götürmek yüzün kendini savunmasıdır da; göz kapaklarını
kapatarak bir tür esrimeyle sadece kendi yüzlerini değil dinleyicilerin
yüzlerini de iptal ederek sese dönüşen insanlar. Mesela sahneye çıkan
şarkıcıların daha değişik bir savunma biçimi vardır, seyircinin toptan kendine
bakışına kontra bir bakış geliştirirler, tek tek kimseyi görmeden herkese
bakmak gibi. Bu onların işi de olsa işlerinin sürdürülebilirliğini sağlayan şey
söylerken aldıkları hazdır, bunu aklımızdan çıkarmayalım. Haz burada kilit sözcük!.. Arkadaşım Aydın
Kabagöz başka bir haz kaynağından söz etti. Kapalı hecelerde, özellikle ‘m’ ve
‘n’ sesiyle sonlananlarda kişi dudağı kapalı sesi uzatırken kafatasının içinde
yankılanan bir titreşim de oluşurmuş, bu da orgazm benzeri bir his yaratırmış.
Tahmin mi ediyorsun yoksa bilimsel bir şey mi söylüyorsun, dedim. Tahmin dedi.
Aklıma şehirler arası yolculuklarımda pencere tarafında otururken kafamı cama
dayayıp otobüsün titreşimlerini… Neyse. (Süspansiyon sözcüğünü cümlenin arasına
sıkıştıracaktım ama beceremedim.)
Konumuza dönelim; gazel ile mevlid,
ezan, Kuran, sela ilişkisine. Önce sesten başlayalım. Okuyanların ses karakteri aynı: Tenor. Tiz,
inlemeli, ağlamsık. Makamlar da aynı. Açık heceleri mümkün olduğunca uzatmak doğaçlama için en uygunu. Biri eğlencelik (gazel) diğeri dini olan
bu iki şey nasıl bu kadar benzer olabiliyor? Benzerlikleri toparlayalım:
Sesin tenor karakteri, makam, doğaçlama ve yarattığı dramatik atmosfer.
Mevlidin tarihçesinin gazelden önce olduğunu varsayıyorum. Youtube’ta izlediğim Erzurum’da Gazel ve
Mevlid Geleneği başlıklı bir saati aşkın videoda katılımcı gazelhan İsmail
Tataroğlu “Gazel ilahi aşk, Allah ve peygamber sevgisini anlatıyor.” diyerek
gazeli bilinen eğlence anlamından inatla ayırıyordu. Erzurum’a has biçimde veya İsmail
Tataroğlu’nun çevresinde bu kategorik ayrımın birinci safhası hâlâ yerinde
sayıyor olabilir. İ. Tataroğlu’nun tavrına bir tür
muhafazakâr direnç de diyebiliriz. Gerçi Tataroğlu tavır
göstermekten öte bir tanım yapıyor. Hiç de haddine değil. Çünkü gazel evrimini
tamamlamış eski dini barınağını terk ederek çoktan yeni bir tanıma kavuşmuş. Gazelin
bizi ilgilendiren ikinci anlamını aktarıyorum sadece:
“Gazel: Belli bir kaideye bağlı olmadan, türlü
makamlarda dolaşılarak sesle yapılan taksim.”(1)
Ama belli ki Tataroğlu gazelin eğlenceli haline
karşı sözcüğe kendi verdiği anlamdan aldığı otoriteyle öfke duyuyor,
bütün nahoş duygularını boşaltmaya şimdiden hazır. Mesela gazel için çaldığı 99
halkalı deften başka çalgının caiz olmadığını söylüyor. Gazelin zikir karakterini
korumuş oluyor böylece. Doğu’da (Erzurum) gazelin tanımıyla iç içe geçen yasaklı icraat,
Batı’da (İstanbul) sözcüklerin ayrımıyla çatışmasız olarak çözülmüş. Erzurum’da
böyle bir ayrım çatışma potansiyeli barındırıyor. Neden?
Mevlide ibadetin ikamesi
diyebiliriz. Kuran’dan ayrı olmasına rağmen ilginç bir uzlaşmayla onun yerini
tutuyor. Seküler bir ayrışma ama meramımı anlatmam için sözcükleri de dikkatli
seçmem gerekiyor. Mevlidin tarihçesini geçiyorum, isteyen internetten bakabilir
veya Ali Fuat Bilkan’ın ilgili kitabını okuyabilir. Biraz farklı şeyler
söylemek istiyorum. Sekülerden kastım işin eğlence kısmının kendine bulduğu
bize özgü çıkış yolu. ‘Ayrışma’yı da bir kopuş olarak düşünmenizi istemem.
Kuran okuyan imam mevlid de okuyor. Bundan ek bir gelir de elde ediyor. İkisi
de camide okunabiliyor.
Tarihsel olarak ibadetin içine eğlencenin
ilk nüvesi mevlidle atılıyor. Mevlidin eğlence tarafını katılımcıların huşu
halinden vecd haline hatta esrimeye geçmelerinde gözlemleyebiliriz; yani cemaatin
anlamdan çok sesin tınısına kulak vermeleri… kendilerini icracının güzel
sesine kaptıran dinleyici topluluğu ibadetin zahmetinden azat oluyor.
Kulak zaten aşina, mevlidin müzikalitesi hiç de yabancı değil bize. Türk halk
müziğinin bilindik formlarıyla hallihamur olmuş. Sayalım bunları; yol havası,
teke zortlatması, bozlak, hoyrat, Arguvan ağzı vb. Hepsinin ortak noktası uzun
hava olmaları, yani ağıt. Ağıtın eğlenceli tarafı da ne ki diye sorulabilir.
Katharsis elbette. Ama burada özgün bir ayrım gerekiyor. Mevlitte ağıt
kurumsallaşıyor. Sözgelimi birinin ölümünün kırkıysa ağıt çeken (imam) acının
sahibi değil ama sanki acıyı temsil ediyormuş ve duyuyormuş gibi normal zamanda
göremeyeceğimiz bir empati yanılsaması yaratıyor; öte yandan ağıt sese
kilitleniyor, ses sözcükleri perdeliyor. Kimse sözcüklerin anlamını duymuyor (duysa
tuhaf olurdu: peygamberin doğumunun müjdesi). Herkes ne yapacağını nasıl
davranacağını biliyor, vecd haliyle disipline edilen bedenler sessiz ve
itaatkâr. Ödül göz yaşı. Hazzın gizemli kalan diğer yarısı, insanların birikmiş
ibadet kefaretlerini mevlid dinleyerek ödemiş saymaları. Mevlit sonunda gelsin
tavuklu pilâv ve baklavalar. Asıl eğlence dağıtılan şeker şerbetle çocuklara
tabi. Gerçi artık şerbet yerine kutuda hazır meyve suları dağıtılıyor.
Başka bir şey daha var, mevlidin
armağan karakteri. Ama potlaç gibi bir armağan değil bu, suçluluk duygusunu
dengeleyen cömertliğe dayanan bir armağan.
Babasının ölümünün senei
devriyesinde mevlid okutmuş bir kadın arkadaşımla aynı gün konuşmuştum. Mevlidi
okuyan imamı tanıyordum. Karşılaştığımızda selam alıp verirdik. Davudi
sesliydi. Kadın arkadaşıma ilk sorum imamın sesiyle ilgiliydi. Mevlid okurken
sesini tizleştiriyor mu? Evet dedi, biraz şaşırarak, doğru ya sık sık boğazını
temizledi, evet evet tizleştiriyor diye daha emin biçimde ilave etti. Yıllar
yıllar önce bir imamın (erkek) kadınlar içinde mevlid okumasının asla ve kata
caiz olmadığını hatırlayalım. Tiz sese biraz da bu oryantasyonu sağlayan (daha
az erkeksi) unsur payesi vermek aşırı olmaz sanırım. Peki mevlid sırasında
ağlıyor musunuz diye sordum. Tabi cenaze sahibi olarak ailecek biz ağlıyoruz,
ama mevlidin sonunda Y. Hoca (imamın adı bu) ilahi okuyor herkes ağlıyor, dedi.
Ağlarken nasıl bir halde oluyorsunuz? Herkes önüne bakıyor, dedi. Diğerlerinin
ağladığını nasıl anlıyorsun? Hıçkırık sesleri duyuyorum, bir de ilahi bitince
birbirimizin yüzlerinde gözyaşı kalıntılarını görüyoruz. Herkes gözyaşını göstermek istiyor. Bu ağlama hali ve yas
ne kadar sürüyor? Mevlid biter bitmez herkes kurtuluyor bu halinden, yemek
telaşı başlıyor, bunu şuna ver, şunu buna ver falan, hatta dedikodu ediyoruz.
(Bu yas halinden hemen kurtulmakla gözyaşını kurumadan herkesin birbirine
göstermesinin senkronu tanıdık olmakla ilgili. Mesela sinemada seyirciler
trajik biten filmlerde gözyaşı ve duygularını sindirmek ve geçiştirmek için hemen yerlerinden kalkmazlar, karanlıkta jeneriği de izlerler bir süre. Bunun sebebi ise birbirleriyle tanıdık
olmamalarıdır.) Ne yaptınız yemek olarak. Tavuklu pilav ve
baklava. Y. Hoca iki porsiyon istedi tavuklu pilavdan… Mevlidin finalinde
hocanın ilahi söylemesi ve sizin hep beraber ağlamanız diğer mevlitlerde de
aynı mı? Burada aynı, hatta kadınlar şu ilahiyi söyle diye Y. Hoca’dan istekte
bulunur. Hangi ilahi? ‘Sordum sarı çiğdeme hak lailahe illallah…’ İlahi bitince kadınlar Y. Hoca’ya
iltifatta da bulunuyorlarmış: Yine ağlattın bizi Hocam… Peki, mevlide
katılanların kıyafetleri nasıl, yeni ve güzel şeyler mi giyiyorlar, diye
sordum. Evet, dedi. Herkes bu tür toplanmalar için özel kıyafetlerini giyiyor.
Herkes başörtülü tabi. Normal zamanda başörtüsü takmayanlar mevlidin sonunda
başörtülerini çıkarıyorlar.
Günümüz mahallelerinde ev
mevlidlerini sosyalleşme aracı olarak kullanan kadınlar tuhaf biçimde bir hayatı
başka bir hayatın içinde transforme ederek çaktırmadan kendi modernleşmelerini
sağlıyorlar. Veya modernizmi çatışmadan dinsel motifle yeniden işliyorlar
diyebiliriz. 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinde (II.Abdülhamit dönemi)Ramazan aylarında teravih namazına giderken benzer bir süreç başlamıştı
zaten: “Kadınlar, camilere pek mükellef, özene bezene, takıp takıştırarak
gittikleri cihetle –yalnız çapkınlık etmek isteyenler için değil- İstanbul’un
seyre ve dikkate çok değer bir hususiyetini görmek bakımından da gayet hoşa
gidici idi.” (3)
GAZEL
Gazel derken bizi müzikal anlamı
ilgilendiriyor demiştim daha önce. Kuran’dan gazele geçiş mevlidden gazele
geçişten daha kestirme bir yol izliyor. Çünkü icracılar aynı. Hafız, bir süre
sonra gazelhan oluyor. Hafız, Kuran okumakta gündüz gösterdiği hünerini gece
vakti bir ekabirin yalısında Boğaz’a karşı gazel okuyarak gösteriyor. Hangi
kimlik daha baskın derseniz, gazelhan kimlikleriyle daha ünlü olduklarını
söyleyebilirim. Hafız adını almaları ve ömürlerinin sonuna kadar bu unvanı taşımaları,
uhrevi taraflarının seküler taraflarını emniyete alan referans gibi işler. 19.
yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında ünlü olan gazelhanların hepsi
hafızdır. Hafız Burhan, Hafız Sami, Hafız Kemal Gürses (soyadını Atatürk
vermiş), Hafız Kemal… Bir kısmı plak yapmaya yetişmiş. Olanları Youtube’ta
dinledim. Ses özelliği hepsinde aynı, tenor. (1970 ve 80’lerde ortaya çıkan
solcu müzisyenlerle karşılaştırma yapılabilir diye bir not düşeyim buraya. Ruhi
Su, Rahmi Saltık, Zülfü Livaneli, Cem Karaca gibi sesleri bariton olan sol
müzisyenlerle.)Sonradan plak
çıkarsalar, dönem gazetelerinde kendileriyle ilgili haber yapılsa da asıl
ünlerini dilden dile yayılan abartılı söylentiye borçlular. Hepsi zamanının
birer efsanesi. Hafızın kutsal metnin içeriğinden bağımsız kendi sesiyle öne
çıkması gazelin eğlence işlevini ihbar ediyor zaten. Bu tür ünlü hafızların
dinleyicilerinin(gazelhan sıfatlarıyla)
kendine göre vip özellikler taşıması onların efsane olmalarını kolaylaştırıyor.
İnsanlar görmedikleri, dinlemedikleri ama imrenerek işittikleri böylesi
haberleri kulaktan kulağa dolaştırmayı severler. Hem hafız, hem mevlithan ve
hem de gazelhan olan Hafız Kemal hakkında söylenenler: “Hafız Kemal Süleymaniye
Camii’nde mevlit okurken kuşlar susar, havuzun fıskiyelerindeki sular durur,
çınarların yaprakları arasında gezinen rüzgâr hızını keser, bütün şehir onu
dinlerdi.” (4)
Övgünün seküler metin üzerinden sesi
öne çıkarması başka bir seküler geçişi dolayımlıyor. Kuran ve mevlidden gelen
tenor sesin yas karakteri gazelde çalgılar eşliğinde kazaya belaya uğramadan
sürüyor.
Yas tutarken eğlenmek nasıl bir
şey? Bize has bir şey. Freud’un kulaklarını çınlatalım bu arada, onun Yas ve
Melankoli makalesiyle çelişmeye niyetim yok elbette. Yas kaybın yeniden
yaşanmasıdır en kısa tanım olarak. Hatırlayarak ve onun kayıp olduğunu bilerek.
Hatırlama burada kayıp duygusunun hizmetinde acı üretir. Bu acı mevlid
sırasında görünürlük kazandığı için yas diğerleri nezdinde gerçeklik ilkesiyle
tevatüre karşı korunur. Çünkü yas bireyin kendi içinde başkasınca ulaşılamaz
biçimde yaşadığı duygu iken diğerlerine göstererek de yaşanır. Yasın acıyla
huzur arasında gidip gelmesidir bu. Bu parçalı hal mevlitte olgusal bir
bütünlüğe kavuşur. Bunun bir tasarruf olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü gelenek
bir sorunun çözümü değildir sadece (başlangıçta elbette öyledir), eksikliğini
sorun olarak da üreten bir şeydir. İşte gazel bu yas durumunu bir ara nağmeye
çevirir, daha da kısaltır.
Gazele iki beyitlik bir parçayı
uzatmak, şiiri müziğe katık etmek, kısalığa ömür eklemek, nefes vermek diyebiliriz.
Tabi ‘Aahh!.. Aman!.. Ooff!..’ nidalarıyla da desteklenen ve herkesi pür dikkat
dinlemeye davet eden gazel dinleyicilerivecde sokar. Yani beklenen şey sadece dinlemek değil o ruh haline de
bürünmektir. Oturduğu alanı genişletmeden kendine ve sese dalarak bedenin ve
kafanın iki yana sallanması vecde katılım ve icracıya övgü anlamına gelir. Bir beden
disiplinidir bu. Gazeli tek kişinin söylemesi dinleyicileri özerk kılar;
katharsis için gerekli ortam. Bedenin disiplini ve özerklik yas için gerekli
iki şart… Ağız dolusu gülmede olduğu gibi özerkleşen bedenin gazelin ağıt havasıyla
eşleşmesi kendini kontrolü ortadan kaldırır. Bütün dikkat gazelhandadır. Ama bu
dikkatin bakışı içermediğini, kulakla sınırlı olduğunu belirtelim. Çünkü yas
bir tür kendine acıma duruşuyla insanları önüne bakmaya zorlar. Bu duruş aynı
zamanda kaybettiklerini hayal etmenin ve hüzünlenmenin formudur. Ama daha çok
haz veren bir hüzün. Peki hüznün, kendine acımanın neresindedir haz? Kendine
acıma… adı üzerinde beden kendini iki ayrı formda algılıyor: Kendine acıyan ve
acınan. İki ayrı zamana da denk geliyor bu; şimdiki kendiden geçmişteki kendiye
bakış… şefkat gösteren kendinden mağdur olana, bir tür naiflik elde ederek. Gazelin ağır havası bu duyguyu içinden oyar da oyar. Ama bu kendilik
uzun süremez, çünkü dış etkiyle oluşturulmuş yapıntı bir duygudur. Gazelhanlar
bir süre sonra bedenin ağıt halinden sıkılma süresini göz önüne alarak gazeli ara nağme haline
getirirler. Gazel biter oynak hava başlar; bedenin çile hazzından boşalma
hazına geçişi… hazlar arası kesintisiz süreç. Saz gazelin gerisinde gelecek oynak
havaya uyumlu ve gazelden daha hızlı bir ritmde dem tutar…
Ç.
klarnet sesi mi bu dedi. Evet klarnet, Marmaray’ın karşı tarafından geliyor.
Yürüdükçe ezgi belirginleşiyor, klarnetin bir sonraki hamlesini
kestirebiliyorum. Galiba Mustafa Kandıralı’dan. Darbuka eşlik ediyor, klarnetin
bir pes altında.
Taksi durağının
aradan klarnetçiyi görüyoruz, yanında iki kişi. Dokuz on katlı bir apartmanın
altında çalıyorlar, kafalarını yukarı kaldırmışlar. Birkaç pencere açık ama
görünürde kimse yok. Garip bir şey diyorum Ç.’ye, bir apartmanın altına
teklifsizce gidiyorsun ve müzik çalıp onlardan para bekliyorsun. Bu muhakkak
gerçekleşiyor. Daha da garip olan diğerlerinin buna hazır olması… İstersen
bakalım diyor Ç. Tamam diyorum.
Marmaray
İstasyonu’ndan karşıya geçiyoruz. Klarnetçi ezgiyi değiştirmiş, biri de
söylüyor ‘Hani o saçlarına taç yaptığım çiçekler…’
Nerede
bunlar? Yankı yanılsama yaratıyor. O kadar sıkış tıkış ki binalar. Neyse
gördüm, sağımda iki binanın arasında. Açık dış kapıdan onları izliyorum.
Beni gördüler. Gülümsedim, maskeden belli olmamıştır. Yanlarına gittim, Ç.
gelmedi. Klarnetçi çalıyor, darbukacının biri söylüyor, diğeri boşta. Niyetimi
hemen belli etmek için güzel dedim. Telâşlı ve çabucak bir güzel. Boşta olana
sordum, böyle gezilere daha önce de çıkıyor muydunuz, yoksa pandemiden ötürü
mü? Pandemiden dedi, harçlığımızı çıkarıyoruz. İkinci katta şişmanca bir kadın
sigarasını tüttürüyordu. Arada bir apartman daha varmış, bir çocuk yukarıdan
bir adamın buruşturarak attığı parayı yakaladı. Çocuk da sizden mi dedim. Evet,
dedi. Peki çalacağınız parça için istek geliyor mu? Hayır kafamıza göre biz
çalıyoruz. Elimi cebime soktum 10 lira çıkarıp verdim. Hoşuma gitti dedim.
Kendiliğinden
oldu bu (hayatımda ilk kez). Soru şu: Bu para neyin karşılığıydı?
Sokak
arasında birden peydahlanan müzik. Diğerinin kulağını ele geçirme. Bunda zoraki
bir işgal yok, kulak duymaya teşne (aslında farklı ve yeni olanı ayırt etmeye),
biri ayağına gelmiş ve senin için bir şey çalıyor. Sen kendini iyi hisset diye.
Gerçekte kendini iyi hissetmesen de mesaj bu. Diğeri de buna uygun davranıyor,
ücretini ödüyor. Bir tür değiş tokuş. Ama metalar arasında değiş tokuş değil,
iyi niyetler arasında değiş tokuş. İki elimi havaya kaldırarak vedalaştım
onlarla, keşke maskemi de hafif indirip gülümseseydim, yolda aklıma geldi…
Tam
tahıllı ekmek aldık…
Önümüzdeki
yıllarda tuhaf meslekler çağı başlayacak, ara meslekler… icat gibi, proje gibi,
ama madun meslekleri… diğerinin ruhuna sızma meslekleri... Wilhelm Genazino
romanlarında birkaçını yazmıştı.
DAYI
Hastane
durağında otobüsten iner inmez yirmi yaşlarında esmer biri “Ya dayı
Sancaktepe’ye buradan otobüs kalkıyor mu?” dedi.
Soğuk
havaya göre ince giyinmiş, üzerinde mont ve bisiklet yaka tişört. Üşümek
hareketlerini çabuklaştırmış olabilir, iki ayağı üzerinde yaylanıyor. Dikkatim
‘dayı’ sözcüğünde Sancaktepe’yi duymadım bile, birazcık yanaştım gözlerimi
gözlerine diktim, ama kalenderliği elden bırakmadım. “Ne o durduk yerde akraba
mı çıktın benimle, dayı mayı lafları.” Güldü. Gülünce maskesi burnundan kaydı.
Devam ettim, ben de maskemi hafifçe ağzıma kadar indirdim “Dayına benziyor
muyum?.. Dayını mı özledin?” dedim. Gülüştük, güzel gülüştük.
“Neresi
demiştin?”
“Sancaktepe.”
“Bilmiyorum…
bilmiyorum,” dedim. İkinci bilmiyorum opsiyonel, sanki hatırlamaya çalışmakla,
yardımcı olamamanın mahcup karışımı bir es. Aslında ona fazla yüklendiğimi
düşünmemin bedeli olarak iyi olma oyunu…
Gelelim
“dayı” lafına. Birkaç kere oldu böyle. Yüzüme çarpan ilk etki maraz.
Sözün
pervasız bir tarafı var, küçümseyici ve belli belirsiz bir kaçamakla saygı gibi çift anlama da bürünmüş (dayı=yaşa hürmet). Hız ve anlam tam kaynaşamamış yine
de. Sözün meşruiyeti başkalarında defalarca denenmesinden kaynaklanıyor, direkt
hitap, emrivaki biçimde seni diğerine baktırıyor, zaten gayri ihtiyari bakarak (belki
de işin en rencide yeri burası), birden onun hitabını kendin olarak teyit
ediyorsun…
Aksini
düşünelim, mesela ‘Bakar mısınız?’ ya da ‘Af edersiniz?’ giriş sözüyle
kıyaslayalım bunu: ‘dayı’ hitabı ortak mekânı kendi tarafına çekiyor, elinden
alıyor; senden önce orada bulunmayı mekân sahipliği hakkına dönüştürerek. Sana
bir ‘dayı’lık payesi veriyor ama bunu önce yabancılayarak yapıyor.
Dayı:
Bir kuşak şovenizmi. Hem lâkap hem de genelleme...
Tabi
burada bir seçim de var. İlgili gencin bu dayı lâfını herkes için
kullanmayacağını biliyorum. Mesela polise, atletik vücutlu iyi giyimli üstten
bakan birine söyleyemez. Seni belli kategoride insanlardan imtina ettiği bir
hitaba lâyık görüyor…
Peki
‘dayı’ derken tanımladığı sadece ben miyim? Hayır, öncelikle kendisi… kendi
cüretini mimliyor. Bunu yapabiliyor… söz ağzından hapşırır gibi çıkıyor…
Aslında sözün naif tarafından söz
etmedim. Nihayetinde bir taşra dili bu, özellikle kasabalının köyden gelene
söylediği, yerele avantaj tanıyan bir hitap. Ama genellikle diğeri bu hitaba
aşina, kabul ediyor ve ilişkinin ara protokolü atlanıyor. Hızla ilgili yani… Bağışladım gitti.
POŞET TAŞIMAK
Okula uğrayayım dedim. Ne zamandır gitmemiştim. İçinde
eczaneden aldığım suda eriyen D vitamini kalsiyum tableti olan küçük ilaç
poşeti taşıyorum. Yolda tuhaf bir şey yaptım. Buradaki ‘tuhaf’ sözcüğünün
zamanlamayla ilgili olduğunu baştan söyleyeyim: daha önce tuhaf olmayıp şimdi
tuhaf… iki aşamalı tuhaf. Küçük poşetin kulpundan tutmuşken, parmaklarımı
aradan çekiyorum ve poşeti yarı belinden kavrıyorum. Bu beni rahatlatıyor. Ama
buradaki rahatlama fiziksel bir rahatlama değil, erkeksi bir rahatlama. Bu
birinci tuhaflık. İkinci tuhaflık gecikme hissi, bunu daha önce de yapmıştım
ama ancak şimdi fark ediyorum. Maskenin arkasında kendi kendime konuşuyorum:
Poşet taşımanın böyle erkeksi bir kodu mu var? Aslında hem var hem yok. Dile
dökülmüş değil. Öyleyse ben bunu başka hemcinslerimden taklit ediyor olmalıyım.
Belki. Yine de sormam gerek, poşetin bu taşıma biçimi erkeksiliği nasıl
vurguluyor olabilir? Ya da poşetin kulpundan taşınması kadınsılığı nasıl
üretiyor?
Poşet taşımayı sevmem, galiba kimse sevmez. Poşet
taşımak bedensel bütünlüğü bozuyor. Heinz Kohut’un sözcükleriyle söylesem daha
mı iyi, poşet ‘kendilik halini’ berhava ediyor. Biraz gözlemledim, erkekte ve
kadında farklı halleri var:
Erkekler poşet taşırken bakışlarını daha çok
kaçırıyor. Hedefe kitlenmiş oluyorlar, ağırlığın hızlandırıcı etkisi ek külfet mesela.
Aksine kadınlar daha yavaş, evine rızık götürmenin rahatlığıyla yürüyorlar.
Erkekler poşet taşırken yüzlerinde fazladan bir öfke.
Baş aşağıda, göz kapakları daha da aşağıda; bu hem diğeriyle göz temasını önlüyor hem de yarattıkları bu loş ortama yüzlerini gizleyerek sığınmış oluyorlar.
Erkekler poşeti vücutlarından ayrıksı tutuyorlar.
Poşetle zoraki bir ilişkilerinin olduğunu belli ediyor bu. Poşet kadınların
vücuduna daha yakın, yürürken poşete sürtünüyorlar.
Biraz daha dikkatli baksam başka şeyler de çıkar.
Bir zamanlar erkekler için üretilen butik mi desem
saplı küçük el çantaları vardı. Hâlâ tek tük de olsa rastlıyorum. Erkeklerin bu
çantayı taşırken adımları kısalır ve sıklaşırdı, vücutları olduğundan daha dik
bir şekle bürünürdü. Ya da boşta kalan elleri ceplerinde hafifçe boyunlarını
eğerlerdi. Bütün bu değişikliği çanta yapardı, çanta efemine bir görünüm
verirdi onlara. Aklıma Ankara’da öğrencilik
yıllarımda kapıcıların dairelere erzak taşıdığı sepetler geldi. Kapıcılar iki
türlü taşıyorlardı bu sepetleri, boşken, yani bakkala giderlerken kulplarından
tutarak; bir de sepet dolunca kulpu dirseklerini bükerek kollarına geçirerek.
Sepetin bu şekilde hafif bel kenarı desteğiyle hafifletilmesi ve bedenin bir
yana kaykılması onlara kadınsı bir hava veriyordu. Sanıyorum Gül Özyeğin’in(1)
kitabında okumuştum, kapıcıların en çok utandıkları şeymiş bu. Kapıcıların
eşleriyle yaptıkları iş bölümünde kadın ev işleri ve apartman temizliğini
yaparken erkeğe dış işler kalıyordu. İşte bu dış işlerin sepet kısmı cinsiyetçi
rolü her seferinde dumura uğratıyordu. (Şimdi ilgili kitaba tekrar baktım, altını çizdiğim satırlarda sözünü ettiğim bu konuyu bulamadım. Belki başka bir yerde okudum, bilmiyorum. Ama kendi gördüklerim sahihtir.)
Bir erkeğin gerçekte homoseksüel olmadığı halde
efemine görünme eğilimi bir modernizm yanılsaması aslında. Efemine cinsel bir
form değil burada, bir davranış formu. Kadınlara daha yakın olmak için onlara
benzeme çabası, erkeksi budakların törpülenmesi... Taşra-kent karmaşasıyla
yeniden düşünülebilir. Bu tür erkeklerde sözcüklerin kabasını alarak fonetik bir nezaket elde etmek gibi özel
bir kibarlık çabası da eşlenerek gözlenebilir.
Eczane poşetini insiyaki bir kararla belinden kavramam
belki de bu çantanın çağrışımı. Aradığım itici kod bu olabilir. Poşeti
kulpundan taşıdığınız kol sabitleniyor. Oysa poşeti kavradığımda iki kolum da
hareket halinde. Şimdi denedim bile. Ne yani kolum özgürlüğüne mi kavuştu?
Özgürlük demeyeyim de daha hakim bir yürüyüş sağlıyor bu tutuş, poşeti
eğretileştiriyor. Ona bağımlı değilim, emrivaki bir ilişkim var onunla...