5 Mayıs 2012 Cumartesi

Sessizlik... Sadece Sessizlik...




                                               SESSİZLİK
Sarıyer Spor Kulübünün bulunduğu arka yoldan (adı nedir bu yolun?) yürürken kulağıma yeniden kavuşmuş gibi oldum,  solda Kocataş’a doğru yükselen ağaçlı tepe, sağda bahçeli evlerin yaydığı sessizlik beni şefkatle kuşattı… İlerde halı sahada top oynayan yeni yetmelere bağıran bir antrenörün sesi bu sessizliğin kanıtı.. gürültü değil, uzaktan net duyulan bir ses. Sadece beni mi, buradaki sessizlik herkesi içine almış; ortada hiç kimse yok ama sessizlik sanki gizemli suskun bir ahali imgesini empoze ediyor. O derece yani, herkes kendi köşesine çekilmiş, kendi terbiyesini yüceltiyor.  Evimde gecenin bir yarısı bulduğum sessizlikten farkı, biraz önce bir hengâmeden kurtulmuş olmam; şehir ve gürültüsü birkaç yüz metre ötede, ama duyulabilir ses eşiğinin berisindeki sessizlik her türlü mekânla aramdaki gerçek sınır.
Ve konuşurken fısıltılı sessizlik ikimizin bir ürünü...

                                               BİR HASTA YAKINI
Baltalimanı Hastanesi’nde topuğumdaki ağrı için ortopodi doktorunun muayenehanesi önünde sıramı beklerken, hemen yanda doktorun odasından bir adam bağırmaya başladı. Sonra kapı açıldı bağıran adam göründü, kısanın da kısası, göbekli, saçları seyrelmiş orta yaşlı bir adam.. “Başbakanı tanımam diyor!” diye bağırırken yumruk yaptığı elini havada sertçe indirip kaldırıyor ve aynı sözü tekrarlayıp duruyor, “Vallahi de Başbakanı bile tanımam dedi!” Belli ki adam içeride doktorla tartışmış, doktora ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun!’ diye çıkışmış. Doktor da ona ‘Seni değil Başbakanı bile tanımam!’ demiş. Ayaküstü aklıma gelen en uygun senaryo bu. Çünkü küçük adamın ne olursa olsun öfkesini Büyük Adam'la ilişkilendirip dillendirme yöntemi bu ülkenin vatandaş profiline uygun: Halkı tanımam dedi, Muhammed'i tanımam dedi, Allah'ı tanımam dedi, devleti tanımam dedi... böyle uzar gider... küçük adamım benim...                                            
                                              

                                               BENCİL BELLEK
Hafızalarına gıpta ettiğim iki arkadaşım, bir konuda benim kendilerine anlattığım görüşlerimi (hangi konuydu unuttum), benden duyduklarını unutarak kendi düşünceleriymiş gibi bana aktarmışlardı. İlgili arkadaşlarımın benim sözlerimi unutmamaları ama bu sözleri benden duyduklarını unutmaları bir hafıza arızasına işaret ediyordu. Ama yine de bu cümlede benden kaynaklı bir çelişki var; çelişkiyi ancak şöyle giderebilirim: ben de onlara sözünü ettiğim konuyu, kendi görüşlerimin içeriğini unutmuştum. Hatırladığım kendi şaşkınlığım mıydı?..

                                               KARADENİZLİ
Mesele bir Karadenizlinin şivesiyle konuşması değil; Karadenizlinin sadece kendine tanınmış imtiyazmış gibi şivesiyle konuşması ve anlaşılmayı diğerinin üzerine yıkması.

                                               SEVEN KADIN
Ona korunmasız bir tarafınızı gösterirsiniz, hayal gücünüzde o, bu korunmasız tarafınızın hamisi olur.

                                               TANINMAK
Tanınıyor olmak, yani hareketlerimizin diğeri tarafından kestirilebilir oluşu..aslında davranışlarımızı da muhafazakârlaştırır. İlişki bu ciddiye alınmayla ritüelleşir. Astlar üstlerine böylesi bir tanımayla biat ederler… Galiba öğrencilerle ilişkimde onlar açısından böylesi bir tanıma hâlâ olgunlaşmadı. Onlar açısından ne yapacağı belli olmayan birisi olduğum kesin.

                                               KENDİNİ AŞAĞILAMAK
Kendini aşağılamak sessiz bir ibadettir. Biri diğerini aşağılarken diğerinin buna katılmasını bekler ve genellikle de bu beklenti gerçekleşir.                 

                                               SÜRÜ GÜDÜSÜ
Dalgaların suyu öndeki iri kayalara çarpıp yatışıyor ve biraz beride daha küçük kayaların arasından dolanıyor, hafif bir eğimden aşağı akarak kıyıda oluşmuş küçücük bir havuzda toplanıyor. Havuzda minik balıklar. Su havuza iki taşın arasından gidip geliyor. Minik balıklar havuzun içinde aynı yöne yüzüyorlar. Yüzüyorlar derken birden hareketlenip öne hamle yapıyorlar ve birden duruyorlar. Öndeki balıklarla arkadaki balıkların sıralaması hiç değişmiyor ve hep beraber şaşmaz biçimde ön sıranın yönünü takip ediyorlar. Akıntının hızlandığı dar boğazda bir sendeleme yaşıyorlar ama onları bir arada tutan aynı yönde bulunmaları. Sürü olmanın fiziki şartı ya aynı şeye bakmak ya da aynı yöne bakmak. 

                                               TOPLAYICI
Çocukluğumda da yaz sonuna doğru yerel dilde ‘kargalık’ denilen dal parçaları toplardık deniz kıyısında. Yağmur sonrası taşan derelerin getirdiği dal parçaları, ağaç kökleri, çalı çırpı ne varsa dalgaların eteğinde kıyıya vururdu. Hatta açıkta kalaslar, ağaçlar görürdük, yüzerek gider, sal gibi üstüne biner kıyıya getirirdik. Kadim bir iştir toplayıcılık. Rumelifeneri’ndeki çam ormanından kozalak ve kırılmış dal parçaları topladım, Kısırkaya’da deniz kıyısından odun topluyorum.  Toplayıcılık ruha iyi gelir; hem avare bir gezintiyi iş haline getirir, hem de görmeyi bulma haline…

28 Nisan 2012 Cumartesi

Kur'an "Mucizesi"




Sözcüklere anlamı Tanrı vermez. O kadarını biliyoruz, etimoloji denilen bir şey var, sözcükler anlam kaybeder, kazanır; sözcüklerin anlamı genişler, daralır, başlangıçtaki anlamından sapar, eskir, yenilenir vb. Başlangıç anlamı dediğimiz şey de bilinen başlangıçtır.

Bilimsel bir buluşun sahibinin belirlenmesi için buluşu ifade eden sözcüğün ilk kullanım tarihine bakılmaz. Teze ve tezin sınandığı deneysel ortama bakılır. Mesala bakteri sözcüğü Latincedir ve kullanımı çok eskidir. Eski Yunanca "küçük asa" anlamına gelen βακτήριον -α (bacterion -a)'dan türetilmiştir. Latince kullanımıyla Bacteria, bakteri sözcüğünün çoğulu, bacterium ise tekilidir. Ama bakterinin bilimsel keşfi çok sonradır. Bakteri/mikrop teorisini açıklayan-kanıtlayan L. Pasteur ve R. Koch’dur. Sözcüğün bilinen çağdaş anlamıyla ilk kullanımı C. G. Ehrenberg  tarafından 1838 yılında yapılmıştır. (bkz Vikipedi). Mikropla mikroskop ilişkisini anlamayan dinci kafa hayır efendim mikrobu çok daha önce Akşemseddin keşfetti diyor. Kime diyor? Cemaate… Uluslar arası bilimsel bir sempozyumda diyebiliyor mu? Tabi ki hayır, el adama güler. Af edersiniz ama ben de gülerim. 

Şu sıralar her dincinin gönlünde yatan aslan Kur’anda bilimsel buluşların menşeini bulmak.  Öyle ki bu sözcük oyunlarıyla bütün bir bilim sürecini akılları sıra madara edecekler.

Sadece bir örnek vereceğim. Bu örnek zaten her şeyi anlatmaya yetiyor:

Naziat suresi 30. ayet Dünya’nın yuvarlak olduğunu bildiriyormuş…

Diyelim bildiriyor, ama Allah insanlar bunu hemen anlamasınlar diye zımnen bildirmiş galiba. Ne Hz. Muhammed ne de diğer hazretler bunu anlamışlar; bakalım anlamak kimlere nasip olmuş:

“Ondan sonra da yerküreyi döşedi…” (Diyanet Vakfı) Yerküre sözcüğü bileşik bir sözcüktür (yer-küre) ve Dünya’nın küre biçiminde olduğunu ima eder, yeni türetilmiştir. Hiçbir sözcük kendi bilgisini kendi icat etmez!.. Eski bir metni çevirirken güncellerseniz hile yaparsınız; Orijinal metinde yer-küre diye şeklini içinde saklayan bir sözcük yok çünkü.

 “Bundan sonra da yeri yayıp deve kuşu yumurtası biçiminde yuvarlattı…” (Yaşar N. Öztürk)
Yaşar Nuri adeta yumurtluyor, yer(küre)i deve kuşu yumurtası yapıyor. Yaşar Nuri bu ‘deve kuşu yumurtası’nı S. Ateş’in yorumundan alıyor:

 “Bundan sonra da yeri yayıp yuvarlattı.” (Süleyman Ateş)

“Ayetin Arapça'sında geçen "dahv" kelimesinin köklerinden türetilen kelimeler "yuvarlaklık" ifade etmekte, "devekuşu yumurtası" gibi anlamlara gelmektedir. Bu yüzden yukarıdaki ayeti "Yeryüzüne devekuşu yumurtasının şeklinin verildiği" anlamında algılayanlar da olmuştur. Prof. Dr. Süleyman Ateş, en ünlü Arapça sözlük olan Lisanul Arab'a da dayanarak bu kelimenin anlamını şöyle açıklamaktadır : "...Hasılı dahv döşemek, düzeltmek demek ise de sadece basit bir döşemek ve düzeltmek değil, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek anlamını verir ki bu ayetten Yeryüzünün yuvarlak yaratıldığı anlamı çıkar." "Dahv" kelimesi cevizle oynanan bir oyun anlamında da kullanılmış, aynı kökten türeyen "medahi" kelimesi yuvarlak taşları ifade etmek için kullanılmıştır. "Dahv" kelimesinde ve bu kelimenin kökünden türeyen kelimelerde yuvarlaklık anlamı olmasına karşın bazı çevirmenler yeryüzünün yuvarlaklığını algılamaktaki zorlukları sebebiyle ayeti sadece yeryüzünün düzenlenmesi olarak algılamışlar, yazı ve çevirilerinde bunu yansıtmışlardır. Oysa Dünya'nın şekli gerçekten de "dahv" kelimesinin ifade ettiği yuvarlaklığa, yumurta biçimine, devekuşu yumurtası şekline benzemektedir. Dünyamız aynı devekuşu yumurtası gibi geoittir. Yani tam düzgün küre olmayan, fakat küremsi, kutuplardan basık şekildedir. İnsanlığın yıllarca anlamaya çalıştığı Dünya'nın şeklinin ne olduğu konusunu da Kuran böylelikle çözmüştür.”

Bu uzun alıntıyı neden yaptım?

Sözlük denilen başvuru kaynakları kendisi bir metin olmasına rağmen varolan metinlerden sonra metinlerarası ve şifahi bağlamda sözcüklerin yaklaşık (ortalama, kastedilen) anlamlarını elde edip kâğıda döken uzmanlar tarafından yazılırlar,. İlgili ayette geçen ‘dahahe’ sözcüğünü önce dahv yapıp sonra da sözcüğün yan anlamlarını, çağrışımlarını, fonetik yakınlıklarını bulup çeviriyi güncellemek ilginç bir hile. Eğer adı geçen sözlüğün etimolojisi Kur’an zamanına dayanıyorsa Dünya’nın yuvarlak olduğu o zaman bilinmeliydi. Ya da o zaman biliniyordu da araya cahiliye dönemi mi girdi? Bu durumda sözlüğü hangi döneme ait sayacağız? Tüm bunları gereksiz kılan bir şey daha: sözlükler Tanrı tarafından yazılmazlar.

Nitekim daha eski çevirilerde Dünya’nın yuvarlaklığına ait en küçük bir ibare yok:

“Ardından yeri düzenlemiştir…” (Diyanet İşleri)

“Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi…” (Ali Bulaç)

“Bundan sonra da yeryüzünü döşedi…” (Elmalılı M. H. Yazır)

“Ve ardından yeri düzenleyip yaymıştır…” (Muhammed Esed)

“Ve yeryüzünü de bundan sonra yaydı, döşedi…” (Gölpınarlı)

Bir de Almanca çevirisine bakalım:

“Und danach breitete Er die Erde aus.” (Max Henning) Burada geçen kilit sözcük Almancaya ausbreiten diye çevrilmiş Türkçede sermek, yaymak anlamına gelmektedir.

Anlaşılan devekuşu yumurtası benzetmesi son 30 yılın işi. Din de evrim geçiriyor.

Dünya’nın neden yuvarlak olduğu sorusu öyle yaydı, döşedi, devekuşu yumurtası gibi tabirlerle anlaşılacak bir konu değil, ardında derin bilimsel bilgiler var. Sorun bu ulema takımının bu zaten biliniyordu deyip bilimsel bilgi karşısında kendine asalakça paye çıkarması, hatta üstünlük taslamasıdır.



28 Mart 2012 Çarşamba

İslamın Hoşgörüsüzlüğü





Hoşgörü bir iktidar öğesidir; diğerine lütfedilir; yani anlamın ağırlığı daha çok “bağışlama” üzerindedir. Dolayısıyla ilişki birinin diğeri üzerindeki inayet hakkıyla baştan sakat duruyor. Benim de Müminleri hoş görebileceğim kabul edilirse ilişki eşitlenir. Bu demokratik bir zemindir. Müslüman ülkelerin (‘Müslüman ülkeler’ adlandırmasının kendisi antidemokratik; Batı’nın kullandığı bu adlandırma ilginçtir Müslüman devlet adamları tarafından da rahatlıkla kullanılıyor ve bunun aslında medeniyetler ayrışmasını meşrulaştırdığı görülemiyor) hiçbirisinde bu zemin yok. Oysa gerçeğin eşitliğe ihtiyacı olmadığı ayrı bir konu. 

Tarih bir hoşgörü bilimidir mesela. Bütün ölüleri artık yaptıklarının hesabını veremeyecekleri için hoş görebiliriz. Ama...

23 Mart 2012 Cuma

Irkçılık





                                              IRKÇILIK
Irkçılık bir benzerlik yaratmak ve yüzdeki ayrıntıları görmemektir. Uzakdoğululara ve zencilere karşı ırkçılığı kolaylaştıran nedenlerden biri de bu. Ancak dünyada sosyal ve kültürel bir ırk olma yolunda emin adımlarla ilerleyen yeni bir Müslüman dalga var; badem bıyıklılar ve tesettürlüler artık yerel kamusal alanın başat tipolojisi. Vaktiyle utangaç ve çekingen olan yüzler şımarık bir entelektüel düşmanlığı ve kendinden hoşnut bir budalalıkla muhkem. Artık insanlar sadece bakışlarıyla aidiyet kurdukları kamusal bir aşinalığa sahipler. Kültürel azgelişmiş ülke otoriterlerinin öncülüğünde okulları ibadethaneye çevirme gayretleri vb bu tipolojinin geleceğini garantiye alıyor. Batı’nın ırkçılığıyla, yurtlarında egemen olan Müslümanların ırk olma gayretleri çakışıyor. Samuel Huntington’un Medeniyetler Savaşı teorisine ırkçı bir zeminde katkı yapılıyor. Peki benim yerim neresi? Arada olan bana oluyor… 



                                             NEFRET
Nefretimiz nefret ettiğimiz kişinin yüzüyle eşleşir. Eğer elimizde bir yüz yoksa temsili bir yüz işimizi görür. 
Bir araştırma şirketinde çalışan tanıdığım biri vaktiyle beni ofisindeki bir odaya soktu ve üzerinde onlarca fotoğraf bulunan bir afişe bakmamı söyledi, sonra hangi yüzün bana itici geldiğini sordu. Hemen birini seçtim. Seçtiğim kişinin bir sendikanın başkanı olduğunu sonradan hatırladım, üstelik solcuydu; nezaket bende kalsın adını vermeyeyim şimdi. Kriminolojide temsili bir yüz sadece zanlıya giden bir ipucu olarak değerlendirilmemeli, insanlar boşluğa düşebilecek nefretlerini bu yüz sayesinde tabetmiş de olurlar.

                                               KAMUFLAJ
Suç işlerken yüzlerini kamufle edenlerin birinci amacı tanınmamaktır, ama kamuflajın bir getirisi daha vardır: Kendisi için başkası olmak; böylece suç işlerken kamuflajın yarattığı yapay başkası ile kendi aralarındaki mesafenin koruyuculuğunda vicdani bir rahatlık hissederler, ve buradan normal yüzlerine kolay geçiş yaparlar.
                                              
                                               SIR
Sırrımızı söylediğimiz insanı sevmemeye başlamamız artık ona karşı tedbirli olmamız gerektiğindendir.

                                               ASOSYAL
Nereye gidersem gideyim dünyamı hep küçültüyorum.

                                               AYNA
Aynadaki yüzümüzden bizi ikna etmesini bekleriz.. ne olursa…

                                               SAP
Güzel bir kadınla bir erkeğin sarmaş dolaş mutluluğu karşısında uğradığın yenilgi.. çünkü onlar zaferlerini kutlamak için senin yanındalar.

                                               YALAN
Kadın için yalan içsel bir derinlikten gelir, erkek için yalanın daha çok pratik bir işlevi vardır. Hangisinin daha kötü olduğu cinsiyete bağlanamaz. Sorun bir kalpazanın yaptığı kalp paradaki sahte izin kolay anlaşılıp anlaşılmamasına benzer. Para gerçeğine ne kadar yakınsa suç da o oranda artar.

                                               NOSTALJİ
Daha önce terk edilen yerlerin (çocukluğun geçtiği mahalle gibi) ziyaret edilerek yeniden terk edilişi temsili bir yinelemeye dönüşür, yalnız bu sefer terk eden muzafferdir.
                                                                                                         
                                               İLGİ
Konuyla ilgim olmadığı halde diğeriyle tartışırken arada bir bana da bakıyordu, onun bu bakışlarıyla kendimi konuya dahil olmuş hissediyordum, sanki benimle göz teması kurunca söylediklerini onayladığım anlamı çıkıyordu, ben de tarafsızlığımı bozmamak için bakışlarımı hemen diğerine çeviriyordum.

                                  
                                               ASALET
Aynaya bakmış, kendi görüntüsünden hoşnut, insan içine çıkıyor.. çenesi yukarıda, bakışları baş seviyesini aşıyor, ama ayak altında dolaşan çocuklara çarpmayacak kadar dikkatli, dudağında sabitlediği bir gülümseme, günü kurtarıyor…

                                               PENCEREDE
Kadın, bulaşık süngeriyle tencerenin dibini temizlerken göğsü hizasına gelen mutfak penceresinden karşı binada balkona oturmuş kitap okuyan genç adama bakıyordu. Kaçamak bakışlardı.. epeydir böyleydi. Adam içerden kadının mutfakta olduğunu görüyor ve elinde kitapla balkona çıkıyor, veya kadın adamı balkonda görüyor mutfağa geçip bulaşık yıkıyordu. Normalde o kadar bulaşık yıkanmazdı. Kadın birden o güne dek yapmadığı bir şey yaptı: Sabunlu ellerini muslukta duruladı ve hiç gözünü almadan adama baktı. Adam kaçamak bakışlarla kadının uzun uzun kendisine baktığını görüyordu, derken cesaretini topladı kendisi de direkt kadına baktı. Kadın iki elini önce havaya kaldırdı, sonra yavaşça aşağı indirdi ve eşofmanını çıkardı (adam bunu görmüyordu ama kadının belini çevirişinden ve bakışlarını ayaklarına eğişinden anlamıştı), sonra da külodunu.

Bana bunu bir arkadaşım anlattı. Son kısım bir sahne gibi gözümde canlandı. O kadar ki, kadının çıplaklığını arkadaşım görmemişti ama ben görmüş gibi oldum. 

Arkadaşıma göre kadının yaptığı bir jestti, bana göreyse bir protesto...                                               

                                               İÇTENLİK
Bir utançtan, bir acıdan söz ederken ifademizin şiirsel bir çarpıcılığa erişmesiyle içtenliğimizi kaybetmemiz bir olur.

                                               DİNLEMEK
“Dinliyor musun?” diyordu bana. “Dinliyorum,” diyordum. Dinliyordum da dinlemek istemiyordum. O habire anlatıyordu, çoğu daha önce dinlediğim şeylerdi. Anlattıklarını benim bilmediğimi varsayarak yeniden anlatması tuhaftı, huzursuz ediciydi.. kötü bir suratla dinliyordum, bunu görmemesi mi yoksa görmezlikten gelmesi mi demeliyim daha da tuhaftı. Anlatmanın kendisine iyi geldiğini sanıyordu, bir yol tutturmuş gidiyordu, tek yapması gereken kendisini dinlediğimi arada bir bana teyit ettirmekti…
Lâğım kokulu eski Galata Köprüsü’nün altında o bira içiyordu, bense baştan bir şey içmeyeceğimi söylemiştim, can sıkıntısından ellerimi ovuşturuyordum.


19 Şubat 2012 Pazar

Empati


                                              EMPATİ
Kendimizi başkası yerine koyamayız. Birinin ölümüne nasıl üzülürüz? Kendimizi onun ölüsü yerine koyduğumuz için mi? Hayır, bu hayal gücümüze tepetaklak attırmak olurdu. İnsanoğlu yaşadığı veya ihtimal ki yaşayacağı, bu yüzden endişe duyduğu, korktuğu, sevindiği vb durumların empatisini duyabilir. Bir yetişkin bir çocuğa empati duyabilir, çünkü kendisi de bir zamanlar çocuktu... ama bir çocuğun bir yetişkine empati duymasını bekleyemeyiz. Yaşamımızda küçük öyküler vardır, her öyküde bir insanlık durumunu tecrübe ederiz. Sorun, karşılaştığımız benzer durumdaki insanlar aracılığıyla bunları hatırlayıp hatırlamadığımızdır. Diğerini ancak kendimizin yerine koyarak anlayabiliriz. Nefret ettiğim insanlardan, onlara empati duyamadığım için mi nefret ediyorum? Onlar benim yerimde olamadığı için nefret ediyorum... ya da aynı durumda kendimden nefret etmiş olduğum için.

                                               AHLÂK İLKELERİ
Bir arada yaşayan insanların değişik kurallarının, kriterlerinin daha üst perdeden uzlaşmasıdır ahlâk. ‘Yalan söylemek kötüdür.’ ahlâki ilkesi, eğer o toplumda neredeyse herkes yalan söylüyor ve bu ilke de habire vaaz ediliyorsa,  insanların bu ilkeyle kendilerini aşağılamaları değil, bu ilkenin biteviyesiz tekrarla insanları metafizik toplum haline getirmesi söz konusudur. İnsanların samimiyete dayalı sıkı fıkı bir toplum oldukları en baştan yalandır. Ama bu yalana inanmaya elleri mecburdur; bunun için cenazeye giderler, cumaya giderler, salonda toplanırlar, “Çanakkale Zaferi”ni anarlar, miting falan yaparlar…

                                               DÜNYA GÜZELLİK KRALİÇESİ
Güzellik kraliçeleri güzelliği temsil ederler; yani onların güzelliğinin temsili oluşu, bedendeki her uzvun ideal ortalamasının sanki aritmetik bir hesaba denk gelmesidir. Bu güzellik kişilik üstüdür, mükemmel bir orantı ve bembeyaz düzgün dişlerle gülümseme... Oysa bizim güzel dediklerimiz sadece kendi bedenlerini temsil ederler, gördüğümüz orantı değil, o kişidir.  Dünya Güzellik Kraliçesi dünyanın güzellik kraliçesidir, ama tek tek kimsenin değil. Bu paradoks acınacak bir durum yaratmaz mı? Gel de bunu güzellik kraliçelerine anlat.

                                               OYUN
Jest veya centilmenlik oyunun neresinde duruyor? Faul, oyunu sekteye uğratıyor ve cezası oyunun öğelerinden biri: oyun dışı değil. Jest ise ödeşmeyle ilgili ve kesinlikle oyun içi bir hareket değil.. jest yüzünden oyun bir süre aksıyor ve herkes tiyatral bir sahne izliyor, oyunun kuralları dışında ama yine de oyun. Ya da sadece kurallar oynuyor. Hayatla oyun kısa bir paslaşmaya giriyor; futbolcu kasten faul yaptığı rakibine elini uzatarak kalkmasına yardım ediyor. Faul yapanın jesti fiziksel bir destek değil, hakem nezdinde görebileceği karta karşı oynadığı centilmenliği temsil ediyor; oyunun kurallarına karşı hayatı oynamak... Bir tarafta kuralların ciddiyeti, diğer tarafta hayatın ahlakiliği.. tuttuğumuz takımı ahlakileştirdiğimiz için oyunu bu kadar çok seviyoruz. Hayatınsa haklı haksız centilmenlikleri/jestleri var.

                                                

                                               ÖKSÜRÜK
Bir varoluş belirtisi olarak öksürük... babamı öksürüğünden tanırdım, merdivenin dibinde öksürmeye başlardı.. biz evdekiler açısından babamın öksürüğü gelişinin habercisiydi, ama sanıyorum babam ta eve kadar içinde bir şeyleri bastırmış olurdu, her seferinde öksürükle hafiflerdi. Ama bu durumu ona sorsanız, herkes haddini bilsin, kendine çeki düzen versin öksürüşü derdi. Tabi nerden bileceğiz.. artık öksürmüyor...

                                               ALDATAN KADIN
Aldatan kadın zaten aldatmaya karar vermiş demektir. Onun iç çatışması ahlâki değil kriminaldir. Ne zaman ki çevirdiği gizli işler için yalan söylemek zorunda kalır, o zaman aldatma gizliliğin külfeti olur. Sırf bu külfeti yaşattığı için aldatan kadın aldattığı erkeği sevemez. Giderek yalan diğerinden intikama dönüşür. Kadınlar bunu iyi becerir. 
Para karşısında kadının ruhu her zaman aldatmaya ayartılıdır. Para karşısında erkeğin ruhu da aldatır, çünkü paranın anlamı kadındır!
Para konusunda erkeğini aldatan kadını cinsel aldatmanın ikamesi olarak düşünebilirsiniz.

                                               SADİST SEYİRCİ
Rakibinden nakavt edici yumruklar yiyen boksörün yüzü bana öyle itici geliyor ki, acımam bir yana ringin ortasında cızlamı çekmesini istiyorum. Ani bir yumrukla nakavt olan boksörde bu iticiliği görmem. Aldığı darbelere rağmen nakavta direnen boksörün yüzündeki sersemlik aptallaştığını da gösterir. Bacaklarındaki direnç yüzündeki antipatiklikle eşit değildir. (Son raundda rakibi Green’den dayak yemesine rağmen maçı kazanan Alman Markus Bayer’in yüzü…)

                                               TEKRAR
“Bizim evin pencereleri de çift camlı…” Otobüste giderken arkamdaki kız bu sözü arkadaşlarına üç kez tekrarladı. Ben duyduğuma göre onlar da duymuş olmalıydı, öyleyse bu tekrar niye? Herhalde bizim sizden aşağı kalır tarafımız yok demek istiyordu.. günlük hayatta tekrar, inanmak, inandırmakla ilgili bir ibadet… Eğer diğerine hoşlandığını bildirmek istiyorsan, ona bakışlarını birkaç kez tekrarlamalısın. Bakmanın bu tekrarı, hoşlanmanın elinde olmadan sürüklediği bir yöneliş mi, yoksa hoşlandığını belli etmenin klişe yöntemi mi? Aradaki farkı sezenlere ne mutlu!


                                            

12 Şubat 2012 Pazar

Zihinsel Engelli Çocuklar









-         Çocuğunun ana rahminde kürtajla aldıramayacağı kadar geç bir evresinde, ya da doğduktan bir süre sonra zihinsel özürlü olduğunu öğrenen annenin kapıldığı dehşet iki türlüdür: Başta çocuk sevincini yaşarken bunun bir kâbusa dönüşmesi; ve avunmak için de olsa sonradan başka bir çocuk isteğinin yok olması. Annenin eğer normal çocukları varsa bu yenidoğan onlar için de bir hayal kırıklığıdır. Çünkü hiç bitmeyen bir bebeklik çağı diğer çocuklar üzerindeki ilgiyi azaltır; hatta bir tehdittir.



-         Zihinsel engelli çocuk ebeveynleri mahremiyetlerine daha çok gömülürler, yalnızlaşırlar. Çocuklarını sosyal hayatın içine çıkarmak istemezler. Hem çocuklarını kontrol etmekte zorlanırlar, hem de zihinsel engelli çocuklarıyla görünmekten hoşlanmazlar. Çocuklarının taşkın davranışlarıyla uğraşırlarken dışarıdan kendilerinin de zihinsel engelli görünmelerine karşı ikinci bir kontrol mekanizması geliştirirler. Asıl yorucu olan budur.



-         Zihinsel engelli çocuklu ailelerde bir statü kaybı da oluşur. Miras, ilgi ayrıcalığı, yardım gibi kaygılarla çocuklara takılan büyükbaba veya büyükanne isimleri zihinsel engelli çocuklara takılmaz (bu konu araştırılabilir). Anne baba dışında yakın akrabaların bu çocuklara ilgisi sevgi düzeyinde değil daha çok merhamet ve hoşgörü düzeyindedir.. ama uzaktan. Zihinsel engel birinci derecede genetik bağı da çağrıştırdığından gerek anne gerek baba kendi soylarının töhmeti altında kalırlar. Sanki kendi varoluşları lanetlenmiştir, vebal altındadırlar. Gizli bir utanç yaşarlar.



-         Aile zihinsel engelli çocuğuyla iletişim kurarken sürekli bir kendini indirgeme halindedir. Özellikle ona bir şey öğretirken indirgeme bir sınıra gelir dayanır. Aile öfke yüzünden öğretme rolünün indirgemenin sınırı olduğunu unutur. Bu indirgeme hali bir dalgınlık olarak yaşanır O esnada dışarıdan normal birisiyle zorunlu olarak ilişki kurmaya kalktığında çocuğuyla kurduğu biraz önceki indirgeme pozisyonu terk edilir. Aile sanki asıl yerine döner, yani normal dile. Bu durum bir bocalama, bir ihanet biçiminde yaşanır.



-          Zihinsel engelli bir çocukla normal çocuk karşılaştıklarında yadırgayan taraf hep normal çocuk olur. Zihinsel engelli sıcak olan, yaklaşan taraftır; normal çocuk ise ürkek ve şaşkın bakışlarla diğerini izler. Aralarında bir oyun kurulmaz. Zihinsel engelli kendi yaşıtı olarak normal çocuğa yönelirken, aidiyeti yaş üzerinden hemen kurar, normal çocuk ise anormalliği hemen görür ve diğerini baştan reddeder. Normal çocuk zihinsel engelliyi izler ve bu izlemeye kendini kaptırır. Zihinsel engelli ise izlemez, sadece oyun oynamak ister, diğeri oyundan kaçtığı için huysuzlanır, acı çeker.



-         Zihinsel engelliler sözcüklerin mecazi anlamlarını, yan anlamlarını kavrayamazlar, onlar için simgesel değerler yoktur, deyimleri yerli yerinde kullanamazlar, kullananları anlamazlar. Anlamadıkları için kendilerini aptal da hissetmezler (zeki insanların en önemli özellikleri kendilerini aptal bulabilmeleridir). Kendilerini mutsuz hissetmeleri aptal olduklarını hissetmelerinden ötürü değil, bu yüzden azar işitmelerinden, aşağılanmalarındandır. Aksine sözcüklerin düz anlamlarıyla mutludurlar.



-         Zihinsel engelli çocukların ömürleri kısadır. Ömürlerinin kısa olması (tek çocuk değillerse) ailede acaba vicdani bir esneme, bir ihmal yaratıyor mu?



-         Zihinsel engellilerde öz bilinç yoktur, kendisi için düşünmez, dikkati hep dışarı yöneliktir.. kendi imgesini taşımaz.. izlendiğinin farkında değildir. Bu eksik varoluşları yüzünden normal insanlar tarafından rahat izlenirler, rol yapmazlar. Kendi halindeyken sevimlilikleri  buradan gelir: bakışlarındaki donukluk; gözlerini kısarak, dudağı hafifçe yayarak içedönük gülümseme, bakış diğerinin yüzünde değil.


-         İlk anda çirkindirler, kafataslarında, yüz orantılarında çarpıklıklar vardır. Mimikleri abartılıdır, oturmamıştır (yaşıtları çocukları ürküten sırnaşıklıkları yanında bedenlerinin bu anomalisidir). Ama kendilerini izleyenleri özgür bırakan naiflikleri onları sevimli kılar. Bunun için bir aşinalık süresi gerekir.



-         Kızlarda güzel olma isteği vardır (daha çok süslenme giyinmeyle ilgili); bu durum büyüme isteğiyle karıştırılmış olabilir.. kendilerinden büyük kızları taklit etmek gibi… Erkekler kendi görünüşlerine önem vermezler. Kişsel bakımlarını yapamamaktan ötürü paspal görünürler. Ailesi görüntüsüne özense dahi, zihinsel engellinin pespaye eğilimi yüzünden birlikte dışarı çıkmanın sorun haline gelişi…



-         Zihinsel engellilerde acı kuvvet?..



-         Cümleleri genellikle istemek üzerine kurmaları…



-         Acaba fiillerin hangi kipini daha çok kullanıyorlar?..



-         Yoksul ve çok çocuklu ailelerde zihinsel engelliler kayıp olurlar… Ailelerinin kendilerine kötü davranışlarından da olabilir, onlarda bir uzaklaşma eğilimi vardır. Bir gün uzaklaşırlar ve kayıp olmuşlardır. Aranırlar ama yeteri kadar titiz değil.

-         Normal insanların zihinsel engellilere yaklaşımı merhamet ve hayırseverlik üzerindendir. İletişim sadece ailelere bırakılmıştır. Zihinsel engellilerle ilgili yatırımlar bir ekonomik sektör haline gelmiştir. (bkz. Zihinsel engelliler için tatil köyü.. Manisa Güzelköy…)

-       Zihinsel engellilerde güzel kavramı pragmatiktir. Kendilerine yakın olanları, sempatik de bulurlar. Acaba bir resimde güzel olanı seçerken neye dikkat ediyorlar?..


2 Şubat 2012 Perşembe

Roman







                                               ROMAN
Roman şöyle başlayabilir: O gün adam çay doldurmaya giden kadının peşinden baktı, kadının kıçı bir tuhaftı, her zaman gördüğü kıçtı işte, ama yine de tuhaftı… Kadın çay getirdi, “Sende bir şey var,” dedi, “Keyifsizsin”. Adam sustu. Kadın bir süre sonra boş bardağı alıp yeniden mutfağa yöneldi. Evet kadının kıçı bir tuhaftı; basenleri mi genişlemişti, baldırı mı çökmüştü.. adam gördüğünün etkisindeydi, o an hayatın bütün sevimsizliği kadının kıçında toplanmıştı... Hey kadınlar laf aramızda buradan size sesleniyorum, kıçınıza sahip çıkın, rahat yürüyün, ihmal etmeyin, güzelleştirin onu… Laf aramızda dedim ama pardon mal meydanda, kurumlarınızdan geçilmiyor puştlar. Arkanızı döndünüz mü kıçınız her şeyi söylüyor.. gerçek bu; siz farkında olmadan kıçınız sizi temsil edebilir.  


DANS
Dans eden, müzik eşliğinde kıvıran kadınlar.. dayanamam. Müziğin ritmine bedenini teslim etmiş şişman, hantal, çelimsiz, yamuk, atletik, şalvarlı, döpiyesli kadınlar.. yaşlı, genç hiç fark etmez kalçalar kıvrılıyor, eklem yerleri inadına esniyor da esniyor, ter tenden aşağı süzülüyor.. güzeldir çingene kadınlar.. ama en güzeli bir kadının senin için oynadığını hissedişindir.. sana bakarak soluk soluğa bir gülümseme yüzünde, sonra göz kapaklarını kendi bedenine düşürüp ritm sarhoşluğuyla esrime.. esrime...

                                               KENDİNİ SEVMEK
İnsan kendini sevmemeyi beceremez; hayır eksik oldu.. demek istediğim, insan kendini sevmemeyi sürdürmeyi beceremez (melankolideki birileri karşısında kendini değersiz hissetmeyle karıştırılmamalı).  Cümlenin meramı şurada: İnsan bu kendine dönük sevgisizliğini başkasının kendisine yaptığı haksızlıkla desteklemek zorundadır.

                                               GÜVEN
Köy yaşamındaki aleniyet benzeşme gibi bir güven ortamı yaratırken, kent yaşamındaki gizlenme olanağı (tanınmama) güven duygusunu yalnızlığa dayandırır… Ya taşra, taşralaşmış bir semt?.. Orada gruplar vardır.

                                               KABA
“Kabalık size yakışıyor.” Ya da, “Kabalığın size yakıştığını mı düşünüyorsunuz?”

                                               BENZETMEK
Oturduğu semtten uzaklaşıp şehrin caddelerinde yürümeye başladığında birilerini tanıdıklarına benzetiyor. Hatta nerdeyse onlarla selâmlaşacağı geliyor. Bu benzetme eğilimi (‘andırım’ daha iyi bir sözcük galiba) kendini şehrin kalabalık caddelerinde yalnız hissetmeyle ilgili olsa gerek.

                                               SEVİLMEYEN
Sevilmeyenin varlığında insan kendi imgesiyle de baş başa kalır. Sevilmeyen haksızlık edendir ve sevilmeyen umursamazlığı, unutkanlığı ve hayatın tadını çıkarıcılığıyla hayal edilir. Arada iletişim olmadığı için sevilmeyenin imgesi insanın kendini sevemeyişinin türevi olur.

                                               HALK
Solda halk kavramı bir yaşam, tavır, değer bütünü olarak değil, güçsüzlüğüyle sığındığı bir aidiyet olarak tasarlanıyor. Sağda ise halk daha somut, kendisine hak veren, çatışmayan, el altında olan kendisi güce tapan bir topluluk…

                                               KİM?
İnsanın kim olmak istediği kim olduğunda içerilmesine rağmen, ilk karşılaşmalarda kişinin kim olmak istediği davranış ve ifade sakarlıklarında sarih biçimde görülür.

                                                

                                               MERDİVEN BAŞI
Porno filmlerde merdivenin başında görünüp, gözleri aşağıdaki partnerinde yavaş adımlarla ve kıvırtarak basamakları inen kadınlar… Merdiven metaforu kadının baştan çıkarılışı ya da baştan çıkarıcılığını değil, cinsel saldırganlığını göstermek içindir. Merdivenin başındaki kadın, kapalı mekânda arzusu birikmiş, içinden dışarıya taşan bir aktivisti temsil eder.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Kitap Okumak




                  KİTAP OKUMAK
Kitap okurken yazarın iktidarını içeriye sokmamak gerekir. Yani böyle bir olanak var. Ama çoğu okuyucu bunun farkında değil, hemen yazarın dümen suyuna girerler.   Türk toplumu kitap okumayanlar olarak, bilginin iktidarını yazara değil anlatıcıya verir. Bu yüzden bilginin karakteri oraldır, insanlar diğerinin ağzına bakar. Bu tür iktidar ilişkileri ağızda tuhaf mimikler, tuhaf dudak hareketleri oluşturmuştur; belâgat gırla gider.. riyakâr, yamuk, bir tarafa doğru yayvanlaşan, küçümseyen ağızlar…

                   MARAZİ OKUMA
Okuduğunu anlamadığı halde okumayı sürdürmek; yazarın demek istediği belki ileriki sayfalarda anlaşılır ümidinden beslenmez sadece, okuma uğraşını yazarın anlaşılmazlığı yerine kendi anlama kıtlığına yükleyen okuyucunun aşağılık kompleksinden de beslenir. Her hâlükârda okuyucu yazara teslim olmuştur, ya anlamadığı için ya da ilerde anlayacağını umduğu için.. çünkü denmek istenenle denilen arasında özel bir ilişki yoktur yazıda.. denmek istenen zaten denilendir. Bütün sorun yazarın bir şey deyip demediğidir. Denilende bir dil arızası yoksa, denileni anlamayan okuyucu denilene uygun değildir diyebiliriz. 
               

                  AÇLIK
(Joe Gould’un Sırrı filminden) Gazetecinin kendisine yemek ısmarlamak üzere götürdüğü lokantada, yemek dolu tabağına aşırı miktarda döktüğü ketçapı sağa sola bulaştıran yoksul, gezgin, sokak entelektüeli, sözel tarihçi Joe Gould, garson kızın “Ne bu.. senin kendine de mi saygın yok?” diye sitem etmesine karşı, “Karnım acıkınca kendime saygım kalmaz.” dedi. Joe Gould acıkmakla, aç kalmayı eşanlamlı kullanmıştı, ama ikisi farklı… Üniversitedeyken aç kalırdım. Günler sonra babamın gönderdiği parayı çekince ilk işim bir lokantaya gitmek olurdu.. açlık, iştah ve  ele geçen paranın kombinasyonuyla lokantanın tenha bir köşesine çekilirdim..  ‘Bezelye ve pilav…’ kendimi vahşi iştahıma teslim ederdim kimseye saygım olmazdı.. özlüyorum…

                 ÖRÜMCEK AĞI
Tuvalet kapısıyla banyo kapısının üst aralığına asılı teyp hoparlörünün altından başlayıp kabloya uzanan örümcek ağı… Ne zamandır orada; basit bir süpürge hareketiyle temizleyebilecekken orda olmasına izin veriyorum. Örümceğin çabasıyla empatik bir bağ kurduğum sanılmasın. Zaten ortada ağın sahibi bir örümcek de yok. Metruk bir ağ, üzerinde onarım gerekiyor. Bana o ağı temizlememin nedeni sorulsaydı, soruyu sorana iade ederdim. O ağ orda ve ben bundan rahatsız olmuyorum. İlle de bir ruh halim olacaksa örümcek ağını temizleseydim bir ruh halimden bahsedilebilirdi. Fazla lafa gerek yok.. tamam temizledim… hadi tamam… 

                ÇOCUKLAR
Köyün sahile inen yeni asfaltlanmış yolunda kendi imalatları tahta arabalarıyla inen iki çocuğu gösteren eski muhtarın ilk sözü: “İyi.. iyi … Bunlar gibi kayan bir çocuk geçenlerde minibüsün altında kaldı öldü.” Sustum kaldım. Adama hak verdiğimden değil. Sitem ettiği çocuklara karşı beni doğal müttefiki yapmasını yadırgadım.         

                ANNE VE BEBEĞİ
Annenin ağlayan bebeğini susturmak için avuntulu sesler çıkarması o an için ortaya çıkan kendi acısına karşı da bir avuntu eylemidir. Bu birliktelik o kadar birbiri içinde erimiştir ki, azıcık bir sapma, ikisini de yalnızlaştırır..

                BEBEK
Bebek de üşür, ama ayrıca üşüme taklidi yapmaz!

                VAROLUŞ
Başkası karşısında varolurken, kendimizi kendimiz nezdinde temsil eden şey, duruşumuz, mimiğimiz ve sesimizdir. Başkasının gerçeği olan bedenimiz sırf bu yüzden bizim imgemizdir. Peki aynaya bakmak nedir? Aynaya bakmak, diğerinin bakışıyla bağlantı kurmak ve ruhu bedenle akort etmektir.

                BABAM
Babam kendi çocukluğunu anlatırken, “Eskiden fındık kavurur, satardık,” derdi. Bunu söylerken orada özlediği bir şey vardı, ama bundan söz etmezdi, elbette bu fındık değildi.

27 Ocak 2012 Cuma

İnsan Güçsüzken İyidir

                                        Nuri Bilge Ceylan 
                                        Country road at dusk, 2003





               ÖĞRENME
İnsanlar öğrenirken güçsüzdür. Güçsüzlükleri ortadayken öğretenlere karşı direnç geliştirirler. Pedagojinin en büyük sorunu…

                İSTEMEK
İstemekle, istediği şeyi kendine hak görerek istemek arasında bir şiddet farkı vardır. Bebeğin gelişiminde ikincisine geçişi sağlayan dildir.

                BAŞKASININ KARISI
Her kadın kocasının ya da sevgilisinin yanında başkasının karısı olur. Başkasının karısının yanında elim ayağıma dolaşır. Orada durmak gereksizdir…

                CAFEDE MÜZİK
Cafede çalan müzikle konuşanların seslerindeki git gel… müzik konuşmayı olduğu kadar dinlemeyi de gizliyor ve müzik eşliğinde dinleme konuşmanın olası etkisini muğlaklaştırırken kulak verme deyimi işitme anlamını yitiriyor sadece bir davranış haline geliyor. Müzik insanlar arasındaki iletişimsizliği gizliyor.

                PARA VE MUTLULUK
Para mutluluk verir de vermez de. Ama mutsuzluğu gizleyebilir. Hafife almayın; gizlenemeyen mutsuzluk mutsuzluğu çoğaltır.

                TUHAF KONUŞMA
Yol boyu konuştuk.. konuştuk. Daha çok o anlattı, ben ona hak verdim. Sonra arabasını benim ineceğim yerde durdurdu… Yine bir şeyler konuştu, ben de katıldım; yüzüne baktım.. bu süre içinde ilk defa karşılıklı duruyordu yüzlerimiz..  ve nasıldı yüzlerimiz? Sanki daha önce hiç görmediğim biriydi…

                FAHİŞE
Kadınla birlikte olursun; alan razı satan razı. Bir zaman sonra kadının maddi sıkıntı içinde olduğunu görürsün ve ona bir miktar para verirsin. Kadın buna karşı ödeşmeyi düşünür. Bedeni borçluluk duygusu karşısında suçluluk duygusuyla takaslanır. Yani takaslama benimle kendi arasında değil, kendi duyguları arasındadır. Bedeni üzerindeki bu duygu değişimi kadını fahişeleştirir.

                TARTIŞMA
Tartışmayı sevmiyorum. Merak edelim, soralım, bırakın ağır aksak konuşalım.. peşimizden kovalayan yok, değil mi? Biriyle tartıştıktan ve iş sevgisizliğe vardıktan sonra, öbürünün karşısında kendimi haklı bulduğum yeni gerekçeler, yeni kanıtlar çağrışım yoluyla habire kafama üşüşür. Ertesi günlerde de devam eder bu. Bunun kötü tarafı kafamın içindeki düşüncelerin öbürünü madara etmekten başka bir işe yaramamasıdır. Tartışmayın lan benimle!

                İŞSİZ
İnsanoğlu dijital çağda gerçek anlamıyla işsiz. Tabi kazma kürek kullananları vb kastetmiyorum. Diğerleri çalıştıklarını söylüyorlar ama gerçekte oyalanıyorlar. Yaptıkları iş sosyal yararla değil “iş” sayesinde kazandıkları zararsızlıkla ilgili daha çok.

                MAĞLUP VE ÖĞÜT
Mağlup birisinin kendisine öğüt verene inanmaya teslim oluşu.. İşte zahmetsiz, hazır bir ilişki… Yenilmiş ve hayıflanmayı tüketmiş birinin sakinliği bende öğüt verme teşebbüsü doğurmazdı.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Yabancının Çekiciliği




            YABANCININ ÇEKİCİLİĞİ
Kasabaya dışarıdan güzel bir kız gelir;  komşunun yaz tatiline gelmiş uzaktaki bir akrabası, tayin olan bir memurun kızı vb… Güzel bir kızdır ama onu çekici kılan asıl özellik güzel olması değildir, yabancı olmasıdır. Kasabanın bir takım delikanlıları gizliden gizleye bu yabancı kızlara âşık olurlar.  İlk aşkı bu yabancı kızlarda tadarlar. Delikanlılar nezdinde yabancı bir kızın çekiciliği ancak bir yabancının karşısında kendilerini idealize edebilecekleri bir "yabancı" olma fırsatını yakalamalarıyla ilgilidir.. Kendilerini ancak başka birine bir "yabancı" olarak tanıtabilirler. Kasabalıların kendilerini mahalli çevrede tanındığından başka birisi olarak kurma imkânsızlığı kadersi bir çıkmazdır. Oysa insan hayalinde idealize ettiği bir kendilik halini sürekli zulasında taşır, bu bir gelecek özlemidir de. Yabancı biri kendimizi karşısında yeniden oluşturabileceğimiz vizeyi sunar bize. Yerellik içinde aleniyizdir, övülecek yanlarımız kadar zaaflarımız da göz önündedir.. ama daha çok zaaflarımız. Bu şeffaf iklim demokratik bir yaşam vaat etmez, aksine herkesin birbirini kontrol ettiği, insanın içindeki güzel hedefleri öldüren örseleyici bir ortam yaratır. Güzel olan, yüce olan hep uzaktadır. Yabancı bir çıkış kapısıdır: 'Aslında ben başka biriyim…' deme imkânıdır.
Bunun diğer bir versiyonu gurbette kendini yabancılaştırmaktır. Gurbetten kasıt başka bir ortamda başka biri olmayı sağlayan mekân değişikliği… Aradan yıllar geçer, kişi yuvasına döndüğünde yapmak istediklerini elde etmişse ve yalanını gizleyebiliyorsa yarı yabancıdır artık; karşısındakine telkin ettiği şudur: ‘Ben geçmişte tanıdığınız ben değilim…’
Büyük insanların (ya da genel olarak şöhretli insanların) gurbetten yuvaya dönüş hikâyeleri benzerdir; yabancılıklarını benimsetme hikâyeleridir.
(Biraz daha düşün…)


                ORTAK HAFIZA
İki kişiden biri ortak anılarını anlatırken diğeri onaylar. Aşağı yukarı hep böyledir bu, anıda suskun taraf yardımcı oyuncudur. Ama bir gün bu iki kişiden biri ölür ve ortaklık bozulur. Hayatta kalanın belleği de özgür kalır. Ama buradaki özgürlük kötüye kullanmaya açıktır; anılar yeniden kurgulanır, hayatta kalan rahat rahat palavra sıkabilir. Sadece geçmişteki kendisini değil, daha iyi bir anlatıcı olan şimdiki kendisini de palavraya doyurur.

                KISKANÇLIK
Kıskançlık şüpheden beslenir, ama marazi olan kıskananın kıskançlığını doğrulayacak kanıtları silah olarak kullanmasıdır. Bu durumda duyduğunun hâlâ kıskançlık olduğunu sanmak neyin nesidir? Aslında kıskançlığı sürdüren bu “kanıt”ları muallakta bırakır; diğerini köşeye sıkıştırıp mağlup etmek ister. İstediği şey sevgilinin “kanıt”ları inkâr ederek kendisinden korktuğunu (önemsediğini) belli etmesidir. Kıskançlığı kronikleştiren de bu dengedir.  Kıskananın dayandığı ahlâki ilke hep aynıdır, soru cümlesidir:  ‘Beni aldatıyorsun.’ değil 'Beni aldatıyor musun?'

                KEHANET
Bir kehanette bulunmak, sonucu kötümser olsa bile kehanetin temenni edilmesini de içerir.

                OBUR
Akşam yemeğinin bazen fazla kaçırılmasının nedeni: öğrencilerin verdiği bunaltıdan kurtuluş.. yemeğin bir ödül haline gelmesi...

                GÜNEŞ
Güneş uykusuza saldırır.

                İNSANIN TRAJEDİSİ
Şöyle bir hesaplayın bakalım insan kendisini beğendirmek (sevdirmek) için ne mesailer harcıyor. Üstelik bu mesai ekonominin tam göbeğinde.

                İMRENDİRME
Tanıdığınız birinin ünlü birisiyle tanışması size şunu telkin eder: Benim hakkımdaki bilginin eksik olduğunu kabul et. Aslında ün denilen göz boyamanın da telkin ettiği şey değil midir eksik bilgi: Benim hakkımda bildiğin herkesin bildiğidir, asıl beni tanımıyorsun.

                POZ
Kadın milletinin omzu düşük, beli bir yana kaykılmış duruşundan seksapel beklentisi; yüz bedeni kendi haline bırakmıştır.. yüzle beden arasındaki sahipsizlik diğerinin şaşkınlığına amadedir.

                PORNO
Porno filmlerde bazı kadınlar düzüşürlerken ayakkabılarını çıkarmazlar.. uzun topuklu ayakkabılarını. Uzun topuk kadını saldırganlaştırır, ya da şöyle söyleyelim.. erkeği biseksüelleştirir; erkeğin gizli, örtülü biseksüelliğini serbest bırakır. Olmadı daha düz bir anlatımla söyleyelim: Sivri topukla erkek kadının arzusunu kendi muadili olarak görür. Yine açık olmadı galiba… (pornoda herşey açıktır ama pornodan alınan haz gizemlidir... biraz daha düşün, işin ne?..)