Metroya inen üç asansörden biri arızalı.
İkisinin önünde biriken kalabalık sıraya girmemiş ama tuhaf bir şekilde düzenli. Belki asansörlerden hangisinin önce geleceği henüz belli olmadığından yoğunluk ön ortada, yanlara doğru seyreliyor. Önde
olanlar biraz telaşlı, sanki biraz önceki asansörü kaçırmışlar gibi, ben de
onların arasındayım, kaba bir hesapla altıncı veya onuncu kişi. Kalabalık arkaya
doğru çoğalıyor. Gelen gelene. Sabah saatleri herkes bir yere yetişecek.
Kalabalığın hareketlenmesinden hangi
asansörün geleceği belli oldu. Soldaki asansörün kapısı açılır açılmaz dışarı
çıkan kalabalık tek sıra halinde içeri giren kalabalığı tam ortadan ikiye yardı.
Aynı anda sağ ve sol yandan dışarıdaki kalabalık da içeri doluşmaya başladı. Bilmiyorum
herkese oluyor mu, drone çekimi yaygınlaştığından beri içinde bulunduğum mekânı
yukarıdan da görebiliyorum. Bir tür drone bakışı. Bunun kuş bakışından farkı
şu: Yerdekini sabitleyip hareket eden 'drone'la bir düzen tutturmak, püf noktası 'drone’nun uygun açıyı bulana kadar seyir halinde olması. Böyle bakınca kalabalık
sanki merasim geçidindeymiş gibi. İki ters akımın ahengi…
Malûm, köşeleri ilk binenler kaptı, bana
sağ köşenin yanı düştü. Sırtımı metal duvara yasladım. Son binenler bir
manevrayla yüzlerini kapıya döndüler, herkeste ufak bir dalgalanma, diğeri
karşısında pozisyon alma babından. Pozisyonları tasnif edersem şöyle bir tablo
çıkıyor ortaya: Birinci mevki köşeler, ikinci mevki köşelerin arasındaki kenar
hatları, üçüncü mevki son binenlerin yüzlerini döndükleri kapı ağzı, dördüncü
mevki ortalar (Allah düşürmesin!)… Bunları yazarken okuduğum bir kitap aklıma
geldi, şimdi baktım, John Gueldener’in gözlemine uyuyor (1). Yalnız onun
diyagonal (çapraz) dediği yerleşim bizde ortada gerçekleşiyor; herkesin
yanındakiyle göz temasından kaçınacağı profil duruş… Asansörde bakış kendini
dışarı atamaz (yükseklik korkusu olmayanların bindiği saydam asansörler hariç…
asansör zaten fobik bir nesne olarak kapalı yer korkusunu, yükseklik korkusunu,
yakın temas korkusunu vb tetikler). Bakış nötr olmak için hareket arar.
Asansörün kendisi hareket ettiği halde, bakışın bu hareketi temsil eden ışıklı
düğmelerde sabitlenmesi idealdir. Bunun anestezik bir etkisi vardır, hareket
bedende hissedilmez.
Erkekler çantalarını iki ellerini kulpta
birleştirmiş halde apış aralarında tutuyorlar. Taciz etmiyorum duruşu –bugünlerin en revaçta ideolojisi bu-. Kadınlar kollarını aşağı sarkıtmış, hafif gerginler,
bakışları yerde. Ellerimi ceplerime soktum, siyah Columbia pantolonumu dönüşümlü
giyerim diye iki haki pantolonuma nazire yaz indiriminde almıştım ama hiç
üzerimden çıkarmadım, yüksek bel ve cepleri rahat.
‘Kapı kapanıyor!’ anonsu yapıldı, hemen
ardından ‘Kapı açılıyor!’ anonsu. Kapı açılınca asansörün önünde yığılan
insanlarla göz göze geldik, utanç verici. Biri binecek oldu, hani dolmuş
sırasını beklemeyip ayakta gitmeye razı son yolcular olur, iki durak sonra ineceğim
yolcuları… içeriden eşiğe yakın biri ‘Dolu kardeşim’ dedi. Kapı tekrar kapandı
ve ‘Kapı açılıyor!’ anonsuyla tekrar açıldı. Ben ne anladıysam herkes de
aynısını anladı, asansörde fazla yük var. Kimsede çıt yok, içeridekilerle
dışarıdakilerin yine o bön bakışması. Kapı yine kapandı, yine açıldı. Fazlalıktan
en tedirgin olması gerekenler sonra binenler, yani kapıya yakın olanlar, ama
diyagonal duruş gereği yüzleri kapıya dönük, ‘fazla yük’ü üzerlerine alınır bir
halleri yok. Ortada duran şallı, orta yaşlı bir kadın ‘Kapı tam oturmamıştır,
düğmeye basın,’ dedi. Düğmenin olduğu yerde bir kıpırdanma oldu. Kapı kapandı
ama tekrar açıldı. Önde genç bir biri, ‘En son binen insin!’ dedi. Yazılı bir
kuralın olmadığı yerde gencin sesi egemenin belirlediği ‘istisna hali’
kavramına uygun bir cüretle çıkmıştı. Carl Schmit’in kulakları çınlasın, çınlasın
ama bu başka bir şey. Buyruk değil, önlem. Genç acaba kendini en son binenden
bir önceki sayıyor olabilir mi? Köşede duran bir adam homurdanacakmış gibi
nefes aldı, verdi, şahsen ondan ‘İşimiz gücümüz var’ demesini bekledim. Bıyıklı
şişmanca.
En son binen kim? Kimse üzerine
alınmıyor? Hepimiz bir güruhuz. Şu anda asansörün yarattığı bir kap insanız,
topyekûn özne hali. Asansörün uygunluk psikolojisi için bir deney alanı
olabileceğini Amerikalılar 1962 yılında keşfetmişlerdi. Amerikalılar bunu poker
suratlı oyuncuların tuzaklarına düşürdükleri kurbanlarla bir deney filminde gösterdiler.
Oyuncular hep beraber duvara bakınca kurban da ister istemez duvara bakıyordu.
Peki ama bu deneyde gözlemlediğimiz bir davranış değişikliği olarak gerçekleşen
durum, aksine kimsenin harekette bulunmadığı ve asansörün de hareket etmediği
bizim durumla nasıl bağdaşacaktı? Burada sessiz bir psikoloji vardı. En son
binenin kendini bilse bile şöyle düşüneceği bir psikoloji: kapı bunca açılıp
kapandıktan sonra benim asansörden şimdi inişim, neden daha önce değil diye
kınanabilir, fedakârlığın ve nezaketin fırsatı kaçtı. Olumsuz diğerkâmlık.
Herkes bekliyor. Asansör hareket
etmiyor.
Kapı iki kez daha açıldı kapandı. ‘Kapı
kapanıyor!.. Kapı açılıyor!..’ Anons sesi bize birazdan olacak şeyi haber
vermiyor sadece o istisna halde, müstesna kişiyi ortaya çıkması için kışkırtıyor
da. İçimden beni bir gülme tuttu ama gülemiyorum, bir an tanıdığı olan varsa
kucağına alsın diyecek oldum, belki içlerinde yerçekimi kanunu ve ağırlık
ilişkisini bilen birileri vardır da espri güme gitmez diye insanların tek tek
yüzlerine baktım, ama emin olamadım. Ön tarafta tık yok. Akvaryumu terk etmeyen
balık gibiler. İnsana benzeyen hayvanlar sevimli de, hayvana
benzeyen insanlar neden sevimsiz? Hayvan sevgisinin de bir hattı hududu var
dedim ve kendimi dışarı attım. Dersimi aldım: Asansör yakınlaştırırken tecrit ediyor. Tecrit ederken de aynılaştırıyor.
Yürüdüm. Yürüyen merdivenlerden de
yürümedim, dümdüz yürüdüm. Ben hep yürürüm zaten, neden asansöre binmeye kalktım
ki?..
Yolda düşündüm, asansörde gördüğüm o
kalabalık birbiriyle dayanışmaya giremeyecek denli bencildi, dolayısıyla bir linç güruhuna asla dönüşemeyecekti. Küfredilirdi onlara. Evet ya. Hem her şeyin
sorumlusu hem her şeyin sorumsuzu olanlar, oradaydılar işte…Epizodik varoluş...
(1)Aktaran Erwing Goffman, Kamusal Alanda İlişkiler, Toplu Yaşamın Mikro İncelemeleri, Çev. M. Fatih Karakaya, s. 57, Heretik Yay. İst. 2017
Hemingway’in Yağmur Altındaki Kedi
öyküsü üzerine birçok yazı okudum. Özellikle kadınların yazdıklarını okuyunca
öykünün üzerimde bıraktığı ilk etkiye kuşkuyla baktım. Haklıydılar, Hemingway’in
maço bir tarzı vardı. Yazarın erkek karakterini öykünün içinde keşfetmek
feminist bir dikkat istiyor: Öyküde adamın adı var (George), kadının adı yok (sadece
kadın diye geçiyor); kadının canı sıkılıyor, adam meşgul; kadın habire istiyor,
adamsa daha ciddi entelektüel faaliyet içinde kanaatkâr, ya da umursamaz; mızmızlanan
kadına nihayetinde ‘Al kitap oku!’ diyor.
Öykünün adında kedi geçiyor ama bu bir
kedi öyküsü değil. Canı sıkılan bir kadınla, kadını anlamayan bir adamın
öyküsü. Hemingway’in kamerası kadının peşinde. Kedi kadının canının sıkıntısını
dolayımlayan bir dil öğesi, tümleç. Gerçekte kedi için sözünü ettiği
endişeleri duysa da kadının kendi içinde tattığı acı kedinin çaresizliğine
evriliyor. Merhamet ikame bir acıdır.
Adamın söylediği ‘Al kitap oku!’dan
alalım. Sivri bir lâf bu. Şiddetin entelektüel hali. Tahkir edici bir hücumun özeti. Açılımını kim olsa tahmin eder: Sen hiç okumuyorsun, canının
sıkılmasının nedeni bu… okumadığın için canının neden sıkıldığını da bilmiyorsun…
Oysa bu lâf burnunun dibindeki soruna yüz çeviren birinin kuntluğunu da gösteriyor, kitabın bu kuntluğa alet edilmesi Hemingway’in öyküye kattığı bir
ironi aslında. Tam burada maço ithamlarına karşı Hemingway’in öykünün kahramanı George’u tiye
aldığının kanıtını da görüyorum. Yazarın kahramanına yabancılaşması… Üç tür
yabancılaşmayı birbirinden ayırt edebileceğimiz bu kavşakta biraz duralım.
Öykünün içinde Hemingway’in yaşamına gönderme yapan bir takım otobiyografik
kalıntılar olduğunu varsayalım. Velev ki adı geçen George bir dönem Hemingway
olsun. Yazar Hemingway bir aydınlanma krizi geçirsin ve içindeki George'un farkına varsın, şimdi Hemingway'i maço George’tan özbilince kavuşan yazar-oluşa terfi etmiş haliyle görebiliriz, buna Hegelci anlamda
olumlu yabancılaşma diyelim. İkincisi kadınla adamın birbirinden uzaklaşması,
birbirinin ruh halini hiç tanımayışı; yabancı bir ülkede (İtalya) iki yabancı, buna dilin etimolojisine en sadık anlamıyla düz yabancılaşma diyelim. Üçüncüsü karmaşık, özdeşleşmeyle gelen yabancılaşma; kadının kendi
sorununu yağmur altında kedi ile açığa vurması, buna Marksist anlamda olumsuz
yabancılaşma diyelim.
Öykünün başına döneyim. Ama daha önce söylemem gerek, öykünün çözümlemesini bir ön okuma gibi görmek istemiyorsanız,
öyküyü internetten okuyabilirsiniz, ben de spoiler kaygısı duymamış olurum. Alıntıları bende olan kitaptan yapacağım(1)… Amerikalı bir çift İtalya’da bir otelde
kalıyorlar. Yağmurlu bir gün. Belli ki epeydir bu oteldeler. Kaç günden beri
bilmiyoruz ama ‘İyi havalarda parkta her zaman sehpası başında bir ressam
görürlerdi.’ sözünden en azından iki üç haftadır anlamı çıkarabiliriz. Yağmur
onları otelin içine hapsetmiş. Pencereden bakışa göre sokak ve meydan
betimlemelerinden anlıyoruz ki kadının canını sıkan yağmurun bir başka yan
etkisi daha var: etrafın boşalması, tenhalık. Derken kadın sırılsıklam yeşil
bir masanın altına sığınmış kediyi görür:
“Yağmur damlalarından büzüldükçe
büzülüyordu…”
Kadın yatakta kitap okuyan adama kediyi
alacağını söyler. Adam ‘Ben alayım,’ der. Yattığı yerden söyler bunu; kalksa,
kadının yanına gidip pencereden baksa belki kadın tamam diyecek. Kadınla
duygudaşlık kurması için kedinin halini görmesi gerekiyor. Azıcık çaba... yok.
Kadın:
“Hayır,
hayır ben alırım. Zavallı masanın altına nasıl da büzülmüş.” der.
Biz bu diyalogu anlamak için araya es
koyuyoruz amaaslında konuşma peş peşe.
Şimdi cümleye dikkat edelim: kadın iki kez hayır diyor; ve kedi 'zavallı' oluyor.
Kadın kendi duyarlılığını artırarak adamı duyarsızlaştırıyor (öbür tarafa itme), çok incelikli bir
sitem.
Kadın odayı terk edince Hemingway de
bizi kadının peşi sıra sürüklüyor. Kadın, uzun boylu yaşlı otelciyi görüyor, adamdan hoşlanıyor,
onun ‘her türlü şikâyeti ciddi ciddi dinlemesine bayılıyor… iri yüzü ile büyük
ellerini beğeniyor.’ Dışarı çıkınca odaya bakan hizmetçi kız şemsiyeyle yanına
geliyor. Kız ona ne aradığını sorunca kadın bir kedi vardı burada diyor. Biraz
sonra kediyle ilgili ikinci bir cümle kuruyor, kedi hemen kedi yavrusu oluyor. Kediyi
ya da kadının son dediği kedi yavrusunu göremiyorlar. Kedi neden kedi yavrusu
oluyor? Sanki kedinin nesnel varlığıyla kedinin kadına görünüşü arasında
empresyonist bir kopuş yaşanıyor. Oysa bu ruh hali olası bir ressamın
bakışından daha derinlikli. Tahayyülden ya da dışında bir nesnenin görünüşünden öte dile gelenin bulduğu bir çıkış yolu; bir ikame
nesne. Kedi ama kimse görmediği sürece yavru kedi. Bu küçültme sıfatı hem acımanın dozajını yükseltiyor hem de diğerinin dikkatini dağıtıyor. Kadının seçtiği dilin paradoksu bu, diğerinin dikkatini 'yavru kedi'ye yönlendirirken kendi içinde bulunduğu durumu ele vermemek için dağıtmış da oluyor. Hemingway; bu çarpık
özdeşleşmenin ipucunu kadınla hizmetçi tekrar otele girdiklerinde veriyor:
“Otelcinin karşısında kendini çok küçük,
hem de çok önemli hissediyordu. Çok ama çok önemli bir kişi olduğunu sandı bir
an.”
“Niçin bu kadar istediğimi bilmiyorum.
Ama o zavallı kedi yavrusunu
istiyordum. Yağmurun altında zavallı bir kedi yavrusu olmak hiç de hoş bir şey
değil.”
Adam okumasına devam ediyor.
Kadın el aynasında kendini seyrediyor,
kısa kesilmiş saçlarını inceliyor, sağdan soldan profiline bakıyor. Kocasına,
“Saçlarımı uzatsam daha iyi olur mu
dersin?” diye soruyor.
Adam kısa halini kastederek ben
böylesini seviyorum diyor.
“Saçlarımı geriye doğru tarayıp ensemde
koca bir topuz yapmak istiyorum. Hem de okşandığı zaman mırıldanacak bir kedim
olmasını istiyorum kucağımda.” diyor kadın.
Kadının zavallı kediden kendi saçına
geçişiyle gözlemlenebilen bu ruh hali değişimi görüldüğü gibi bir sentezle son
buluyor. Sokak kedisinden kucakta evcil bir kediye ve topuz bir saça. Peki biraz önce dışarıda
ıslanan kediye duyduğu merhamet sahte miydi? Maço eleştirmenler kadındaki bu
değişimi böyle değerlendirme eğilimindeler, öyküde kadının aşağılandığını gören
kadın eleştirmenler ise maçoluğu Hemingway’in sırtına yıkmaktadır. Oysa
merhamet tam da böyle çarpık bir özdeşleşmeyle yaşanır çoğu zaman. Zavallı bir kedi yavrusunu zavallı olan kendine yakın bulmak. Burada iki dolayım var: Kedinin zavallılığının kadın aracılığıyla dile gelmesi adama uyarıcı bir saldırı, öte yandan hizmetçi kızın yanında şefkat. Bu iki duygu farklı olduğu halde birbiri içinde eriyor.
Kadının kedi üzerinden reelleşen ikame
duygusunun ön habercisi –sonra vuku bulsa bile- otelci adam karşısında duyduğu
(özlediği) kendini küçük ve önemli hissetmesinin yansıtma halinden başka bir şey
değil. Freud’da ikame ve yansıtma kişinin kendini savunma biçimleri olarak
geçer. Ama biz bunu bir dil olarak da düşünebiliriz. Yani diğeriyle kurulan
iletişim dili. Okuduğum birçok eleştiride kadının bu yönü yanlış anlaşılmış.
Hemingway’in bu yanlış anlamada sübjektif bir rolü de yok değil. Özellikle
öykünün sonunda hizmetçinin koca bir kediyle kapıda belirmesi kadının ‘yavru
kedi’ye duyduğu merhameti ıskartaya çıkarıyor gibi. Bu durum neden kadının
kendisine gösterilmesini istediği ilginin parodisi olarak anlaşılmasın?
Hemingway kadının ruh hali değişimini karikatürize ederek verse bile biz böyle anlamak zorunda
değiliz. Hemingway’i doğru anlayabiliriz (maço), ama kadını yanlış anlamaya
hakkımız yok. Kadın kediye duyduğu merhamette samimi, çünkü kendi acısında
samimi… Acı, bir kere daha acıdır, acıyı anlatacak dili bulamazsanız…
Yazar burada ne demek istemiş olabilir
sorusu, ilişkiyi yazarın kendi metinleri arasında kurarsak bizi doğru
yöne götürür. Hemingway’in bir başka öyküsü, Köprüdeki Yaşlı Adam öyküsüyle bağ
kurarak mesela. İspanya İç Savaşı sırasında faşistlerin top ateşi yüzünden
köyünü terk edip kilometrelerce yürüdükten sonra mola veren yaşlı bir adam geride bıraktıklarıyla ilgili kaygısını anlatırken… Yaşlı adamın
kaygısı geride bıraktığı iki keçi, bir kedi ve dört çift güvercin içindir. Ama bir
tek avuntusu vardır: Kedi başının çaresine bakabilir… Yağmur altında gördüğü kediye merhamet duyan kadın ile, göç yüzünden kedisini köyünde bıraktığı için kaygı duyan yaşlı adam... kaygısız merhamet diye bir kavram geliyor dilimin ucuna... tam oturmadı...
Bugün Dünya Kediler Günü…
(1)Ernest
Hemingway, Askerin Dönüşü, Oda Yayınları, Çev. Mehmet Harmancı, İst. 1983
Beethoven hakkında bir kitap okumuştum yıllar yıllar önce, şimdi kitaplığımda yok. Biri benden aldı bu kitabı ama kim? Buradan sesleniyorum kim aldıysa Beethoven’ımı bana geri getirsin!.. Neyse efendim, bu kitapta Beethoven’la Goethe’nin buluşmasını anlatan bir bölümü hatırlıyorum.
Hatırlıyorum derken şu kadarcık: Bu buluşmalarında birlikte yürürlerken karşılarına zamanın aristokratlarından dük mü ne birisi çıkıyor (yoksa kral ve imparatoriçe miydi?). Goethe biraz da abartarak bu zadegâna reverans yapıyor. Şimdi yazarken benim de içimden abartmak geliyor, nasıl diyeyim, neredeyse yerlerde sürünüyor o derece yani. Beethoven hiç istifini bozmadan yoluna devam ediyor. Tabi Goethe’nin bu durumu Beethoven’ınkiyle kontrast teşkil ettiği için görüntünün de kendiliğinden bu abartmaya cevaz verdiği aşikâr sanırsam. Tam burada peşin söyleyeyim Goethe ile Beethoven arasına kültürel bir nifak sokmak değil niyetim. Bu kendini aşağılama hali Goethe’nin eserlerinin yüceliğini bir nebze eksiltmez gözümde. Dostoyevski de dekabrist solculuğunu bırakınca Çar’a tapıyorum demişti. En büyük eserlerini de bu nedamet getirmiş haliyle yazdı.
Konuya döneyim, bu işin aslı nedir diye internete sordum öyle ya iki dahinin buluşması az şey değil. Carl Rohling 1812'de yaşanan bu olayın resmini 1887'de yapmış. The insident in Teplitz (Teplitz’deki Olay) adlı resim. Demek bu olayın o zamanlar bayağı bir dedikodusu olmuş. Resimde reverans yapan Goethe, ön tarafta eli arkada yürüyen Beethoven. Aristokratın maiyetinde şapkası elinde arkada duran adam Beethoven’ın peşi sıra bakıyor. Sanki Beethoven’ın “saygısız” tavrını deşifre ediyor. Provokatif bakış. Otoritenin maiyetindeki insanlar kendi saygılarını mahsustan dışarıya karşı bir yönlendirme aracı olarak da kullanırlar. Bu saygı Goethe’de bir karşılık buluyor Beethoven’da bulmuyor. Çünkü eşitsiz bir saygı bu. Eee Aydınlanma Çağı yaşanmış, Fransız Devrimi yapılmış. Resimde gösterilen sahnenin devamı rivayet edilir ki şöyle cereyan etmiş: Beethoven ileride durup beklemiş, nihayet hürmet faslını bitiren Goethe gelince ona: ‘Seni bekledim çünkü sana saygı duyuyorum ve çalışmana hayranım ama o insanlara çok fazla saygı gösterdin.’ demiş. Goethe ile son görüşmesi olmuş bu.
Goethe ile Beethoven arasında bir taraf tutmamız gerekmiyor. Müzikle edebiyat arasında taraf tutmak kadar saçma olur bu. Burada bir hakikat anı üzerinden kişilik özelliklerini tartıyoruz. Kendimi Beethoven’a daha yakın hissediyorum.
Ama ıkına sıkına da olsa başka bir şey diyeceğim: bu apayrı kişilik özellikleri tarih üstü ve eğreti biçimde toplumsal “barış” ortamının zeminini de hazırlıyor. Böyle düşünmeye hazır mıyız bilmiyorum. Böyle düşünürsek reverans bir saygı dili değil, bedenin feragatı yerine geçer hemen söyleyeyim. Eğer Goethe bu feragatte bulunmasa Beethoven o kadar diklenemezdi, sanki Goethe’nin hizaya girmesi Beethoven’a dokunulmazlık alanı kazandırıyor.
Aradan 200 yılı aşkın bir süre geçmiş. Bu örnek analoji olarak kullanılabilir mi? Eğer Aydınlanma Çağı’nı 200 yıl geriden takip ediyorsan evet. Ama benim Fazıl Say’a söyleyeceğim bir şey var, bırak bu işi Yavuz Bingöl, Orhan Gencebay, Uğur Işılak vb yapsın. Senin ne işin var onların arasında? Seni seviyoruz...
Le Bonheur de vivre (Yaşama Sevinci)- Henri Matisse
Matisse resme neresinden başladı acaba? Bu soruyu tuvalin neresinden başladı veya ilk aklında hangi figür vardı diye özelleştirebiliriz. Gel gör ki, resme ismini veren 'Yaşama Sevinci' sağ alt köşede erkeğine sarılan kadının görüntüsünde yoğunlaşarak Matisse'in aklından geçeni ortaya koymuş. Resme bakarken elbette bir isim aramıyordum, kadının enerjisi beni yönlendirdi. Baktıkça apış arasındaki bez bile bir örtü değil artık, vücudun salgısı. Kadının yüzünü boşuna arıyorum, sarılma bilerek baş kısmı çarpıtmış. Ne dersen de muğlaklığı tüketemem, resimde isim aramak bir yanılsama yaratıyor...
Bir kadın halı çırpıyor, kulağım ritimde. Birinci çırpma ile ikincisi arasında üç saniye var. Dördüncü ve beşinci arasında süre biraz daha uzuyor, kollar güçsüzleşiyor. Altıncının sesi çok cılız. Bekliyor, bekliyor... yedincide ses tekrar birinci çırpmanın gürbüz seviyesine çıkıyor. Ve çırpma bitiyor. En sonuncusu güç denemesiydi. Temizlik değil ritim bunu gerektiriyor.
*****
İnsanları lâfı bitsin diye sonuna kadar
dinlemeye gerek yok. Kitapları da öyle iyi mi kötü mü diye sonuna kadar okumaya
gerek yok, başında belli oluyor. Yaşlandıkça kararlarım daha radikal.
Kastettiğim şey sadece tecrübe değil, zamanımın da azaldığı.
*****
Elizabeth döneminde soylu kadınların
kalabalık yerlerde, özellikle tiyatroda maske takmaları… Maskeden sirayet eden
şu ikilemi düşün bakalım: baktığı şeye ilgisini mi gizliyor, ilgisini daha çok
verebilmek için dışarıdan kendine yönelecek bakışlara karşı yüzünü mü
savunuyor? Biz her halükârda maskenin yüze gönderim yaptığını sanırız; maske
bakışla bakılan şey arasına dolayım koyar, ama bu dolayım (maske) yüze yakın
olduğu için böyledir. Oysa maskeyi el tutar, maske hareket eden elin devamıdır;
asıl subliminal etkiyi yaratan elin zarif hareketidir. Soylu, maskeyle kamufle
ederken elinin zarafetini teşhir eder.
*****
Harita dünyayı küçültüp elimizin altına
sığdırmıyor sadece, dünyayı bir fantezi nesnesi haline de getiriyor. Yani
haritanın icadına yeryüzünün bilimsel minyatür modeli olarak bakmamız eksik
kalır. Harita aynı zamanda insanın yaptığı en narsist oyuncak.
*****
Okullarda müfredata konan ‘Değerler Eğitimi’ içinde ‘cesaret’ yok. Oysa cesaret bütün erdemlerin selefi sayılmalı. Cesur değilseniz iyi olamazsınız. Boğulan birini kurtaramazsınız, dövülen bir hayvanı savunamazsınız, yapayalnız kalma pahasına yerleşik zihniyete karşı koyamazsınız, sentaksı bozuk bir şiir yazamazsınız... Ama burada korkusuzlukla cesur olmak arasında bir ayrım yapmak gerekir. Birine ‘Korkma!’ demek (İstiklal Marşı’nın ilk sözü) diğerinden korkma ama benden kork anlamına gelebilir. Cesur olmak ise daha kapsayıcı tözle ilgili bir telkini verir bize. Cesur değilseniz zeki de olamazsınız.
“Şöyle denebilirdi: ‘Deha yetenekte yürekliliktir.’” L. Wittgenstein
*****
Ölçme ve değerlendirmede soruları
çocuklar sormalı. Deyiş yerindeyse çocuk kendi sorusunu icat etmeli. Öğretmen çocuğun
kendi sorusunun peşine düşüp düşmediğini kontrol edebilir. Sınav soruları
küçültücü.Algılayıcı zekayı seçiyor,
yaratıcı zekayı değil!
*****
(Bu yazıyı okumasanız da olur, meramımı tam anlatamadım, ama kıyamadım da;) Hamlet’i gizlice dinleyeceğini haber veren Kral Cladius ile yardakçısı Polonius’un varlığı… Önce Shakespeare dönemi tiyatrosunu gözümüzün önüne getirelim, dekor yok, perde yok. Kral Cladius ve Polonius, Hamlet’ten gizlenerek ama seyirci karşısında çıplak halde sahnenin bir köşesinde dururlar. Bu bir seyirci metaforudur aynı zamanda. Hamlet kendi kendine konuşsa bile dinleyen olduğu sürece kendi kendine konuşmaz. Oyuncu açısından tirat Tanrı’nın kendisini duyduğu varsayımına dayanır. Gizli dinleyici ve seyirci Tanrı’ya şirk koşarlar. Günlük yaşamda olmaz bu, tiyatronun yarattığı bir sekülerizm var burada.
*****
Teşekkür ediyordu ama daha çok özür
diler gibiydi. Kendisine yardım edenin başına iş açtığı için. Vay arkadaş bunu
bir eziklik olarak görmeye ne kadar da hazırsın. Bu bir
nezaket aşaması: İncelik…
*****
İyi öyküler bir yalan çözümlemesidir.
Aman öykü yazarları yalandan bizi kurtarmayı vaat etmesinler, yalanla bir arada nasıl
yaşadığımızı göstersinler yeter. ('Çözümleme' doğru bir sözcük değil, aslında ne demek istediğimi biliyorum; uygun sözcükleri bulmam için biraz zaman...)
*****
Kolay itiraf bir arıza belirtisidir.
*****
Klişe yaşadıklarımızı elimizden alır.
Klişe daha biz düşünemeden öne geçer, meseleyi çoktan kavramıştır.
*****
Heidegger’in Varlık ve Zaman’ını okurken
ölüm korkum hafiflemişti. Bir kitaptan umulası etki, hiç de yabana atılacak bir
etki değil.
*****
Birbirinden ancak sosyal medyada
haberdar olanların bir süre oradan ayrılmaları inzivaya çekilmiş görünmelerine
yol açıyor. O zaman çağımız yeni bir inziva türü yarattı diyebiliriz: hesabını
kapatma, beğenmeme, paylaşmama vb. Karışmasın diye gerçek inzivanın bundan farkını
şöyle açıklayabilirim: Sosyal medyada inziva bir tavırdır, bilinmek ister.
Gerçek inziva bir geri çekilmedir, kendine çekilme; nerdeyse hiçlik için. Ama
bu hiçlik ‘Hiçten Az’ değildir…
Kafka'nın evini ziyaret eden kalabalık Kafka'nın kehanetinin kanıtı
“Evinden çıkmasan da olur. Masanda kal ve dinle. Hatta dinleme, sadece bekle. Hatta
bekleme, tamamen sessiz ve yalnız ol. Dünya maskesini çıkarasın diye kendisini
sana sunacaktır, başka türlü yapamaz, sana hayran, parça parça önünde kıvranacaktır.” Kafka… Bugünlerde evden dışarı çıkmıyorum.
Hafta
sonları ibrenin evde kalmam yönüne dönmesinde çoğu zaman Kafka’nın bu sözünün de payı
olmuştur. Hatta şunu söylemeliyim vaktiyle ben bu sözü ayakkabılığa asmayı
düşünmüştüm ama çoluk çocuk kötü etkilenir diye vazgeçtim. Benim gibi vatana
millete hayrı olmayan miskin birinin olumlanması bu sözle mümkün hale geldi
çok şükür. Tabi yalnızlığı da. Söz internette dolaşıyor. Sözün analizini
yapacağım, niyetim bu, ama önce benim bu sözle ilgili bir maceram var onu
anlatayım; her ne kadar bu söz her tür maceraya karşı tembelliği telkin etse de.
Kafka’nın
bu sözüne Roger Garaudy’nin bir kitabında rastlamıştım. Sonradan Kafka’yı
okurken bu sözü de aradım, nerede ve hangi bağlamda söylemişti diye. Kafka’nın
ilk Amerika romanını okumuştum, daha toydum o zaman. Öyle ya Amerika’ya göçen
genç adam geçim derdindeyken izin günlerinde sokakların belasından uzak durmak
ve bir taraftan da yazı hayatında dikiş tutturmak için kendi ile dışarı arasına
böyle bir sınır koymuş olabilirdi. Sonra Dava’ya yakıştırdım, olsa olsa orada geçerdi
bu söz, sokağa her çıkış insanın başına bir dava açabilirdi. Eminim Bay K. bunu
kendi kendine mırıldanmıştı dedim, ama yoktu. Sonra bir gün Kafka’nın en kalın
kitabını aldım: Günlükler’ini. Ve onu başucu kitabım yaptım, uykudan önce kıdım
kıdım okudum, bitirmesi uzun sürdü, kitap bitti ama başucumda durmaya devam
etti, rastgele bir sayfa aç oku. Kafka büyük yazar olduğuna hiç inanmamış,
insan bunu Kafka’dan duyunca seviniyor. Konumuz değil ama araya
sıkıştırayım dedim. Neyse efendim, şöyle düşünmüştüm, Kafka Günlükler’ini evde
yazdığına göre bu sözü de evde kalmanın bir başlangıç sözü olarak yazması gayet
mantıklıydı, hayır orda da yoktu bu söz. Nihayetinde bu sözü Taşrada Düğün
Hazırlıkları’nda buldum. İşte Kâmuran Şipal çevirisi: "Evden çıkıp gitmen gereksiz. Masa başında otur. kulak kabart, kulak kabartmasan da olur, bekle yalnızca. Hatta onu da yapmayıp hiç ses etme, yalnızlık içinde kal. Maskesini düşüresin diye dünya kendisini sunacaktır sana; çünkü başka türlüsü elinden gelmeyecek, cezbeye kapılmış bir durumda önünde kıvranıp duracaktır." (1)
Şimdi
meselenin özüne gelelim. Ne var bu sözde?
Başta
telkin, ama giderek dozajını yükseltiyor ve kehanete varıyor. ‘Sana hayran’…
basit bir öneriyle, nerdeyse teselli denebilecek bir öneriyle başlayan söz
egosantrik bir ruh haline bürünüyor. Beş cümlede oluyor bu. Orijinal Almanca
metninde saydım 48 kelimede. Bir ruh hali değişimi için çok kısa bir süre. Nasıl
oluyor bu?
Kafka’nın
‘sana hayran’ demesi bir ironi gibi duruyor; öylesine söylenmiş gibi de.
Diğerinin gerçekliğini çarpıtan bir şey… senden hiç haberi olmayan, evden çıkmamanla
diğerinin bihaber oluşunu kuvvetlendiren münzevilik nasıl hayranlık
duyulan bir konum haline gelebilir ki?
Diğerini
itirafa zorlayan şey ‘sana hayranlığı’ değil elbette, Kafka kuru kuruya bir
hayranlıktan ya da bir narsistin hezeyanından söz etmiyor, -bu kadarını
anlıyorum- dışarıda olanın varıp varacağı yer geri çekilme sen zaten bunu
baştan öngörmüşsün, evde kalman bir önlem aslında. Bir dilencinin hiçbir şey
demeden öylece duruşuna benziyor, neyine güveniyorsun zavallılığına mı, diğerlerinin
merhametine mi? Ama hayır otur oturduğun
yerde tavrı dışarıya karşı bir önlemle sınırlı değil, evde kalma kararı
diğerinin itirafını da talep ediyor: Sen haklıymışsın… daha ilerisi: Sana içimi
dökeceğim! O, itiraf için seni seçiyor. Doğrusu seçecek, Kafka’nın kehaneti bu.
Bunun hakikat olabilmesi için senden birkaç şey yapmanı istiyor. Evinde
kıpırtısızca durmanı, yorum yapmadan, yargılamadan salt dinlemeye hazır.
Diğerinin ayağına gelmesini istiyorsun. Onun sana açılmasını, kendini sana
teslim etmesini. Kafka’nın gizli arzusu bu; merhamet duyan tarafta olmak. Diğerlerinin
kendisine yönelmesi bir istek, ama bir varsayım da. İkisi aynı şey değil, bunu
bilmen şimdilik yeter. Peki sahip olmamız gereken hangisi, inat mı sabır mı?
Kafka kendini göstermekten hoşlanan biri değil, inat teşhirciliğe yakın.
Kafka’ya yakışan ikincisi. Şöyle de diyebiliriz, icraatta inatçı, dile getirirken
sabırlı.
Diğerinin
itirafı bu meşakkatin ödülü.
Birinin
itirafının üzerimize bıraktığı leke: sorumluluk. İtirafa sır muamelesi
yapmaktan ötürü. Biz hep böyleyiz. Kafka ise tam tersini arzuluyor, diğerinin
itirafından aldığı hazzın aynı zamanda sorumsuzluğundan kaynaklandığını
biliyor. Bir sorumluluk devri olarak. Dışarı çıkmama kararı bu yüzden, bırak
onlar tıpış tıpış sana gelsinler.
Konuşma,
kendinden söz etme ama diğerinin itirafından geçin. Sonra bu itirafın maliki
olarak dolayımlı biçimde kendin ol. İyi hesap. İyi de senin bundan kârın ne?
İtiraftan
beklentin schadefreude(başkasının üzüntüsüne sevinen) tatmini değil, çünkü
schadefreude küçük bir intikamdır, sense dışarı çıkmayarak sana gelecek diğerinin
itirafını tekinsiz bir dünyaya kendi yüz çevirmenin haklılığı olarak
görüyorsun, tıpkı evinde imrenme duygusunu berhava ettiği için yağmur yağış
olunca sevinen felçliler gibi. En azından başlangıçta. Kafka bu duygudan çabuk
sıyrılıyor. Evde taş gibi sessiz ve katı olmayı bir pusuya dönüştürüyor. Kendi
bedeninin kıpırtısızlığını kusursuz bir itirafın (tabi ki başkasının
itirafının) dayanağı, bir mescidi haline getiriyor. Kendine telkin ettiği şeye
bir arkadaş çağrısı, biriyle tanışmanın yöntemi olarak bakabilirdik. Ama Kafka
taş gibi sessiz ve katı olmakla ev sahibi olmaya terfi ediyor. Birini ancak
böyle avlıyor.
Senin
hiçbir şey yapmana gerek yok; aslında kıpırtısızlık tam da yaptığın şey.
(Gezi’de ‘Duran Adam’ eylemiyle bu kanıtlandı.) Adım adım yaptığın bir şey.
Önce evinden çıkmamaya karar veriyorsun. Sonra masanda oturup dinliyorsun.
Neyi? Dünyanın seslerini; dışarıdan odana doluyor. Hayır hayır, dinlemesen de
oluyor, sadece bekliyorsun. Bedenin bir üst formu, dinlemiyorsun ama duyargaların
açık. Yine de nirvana bu değil, bedenini beklemek gibi bir beklentiye sokma,
tamamıyla sessiz ve yalnız ol. Bu bir emir, ama bedenini bir emre uyuyormuş
gibi enerjiyle yükleme, gevşe. Hiçbir şey olmayacakmış gibi gevşe. Asıl macera
ondan sonra başlıyor. Son cümle metnin Almancasında (Çek Yahudisi Kafka Almanca
yazıyordu) şöyle: “Anbieten wird sich dir die Welt zur Entlarvung, sie kann
nicht anders, verzückt wird sie sich vor dir winden.” Almanca ‘sich winden’ yan
anlamı bol bir sözcük, schlangen=yılan gibi kıvrılmak anlamını da taşıyor; ulu orta kendini aşağılama, bir yaranma hali. Dünya (Welt) bir
eğretileme burada. Kafka dünyanın maskesini çıkarmasını ve ayakları altında
kıvrılmasını arzuluyordu.
Kafka’nın
kehaneti üç kez gerçekleşti. Sessizce bu dünyadan göçerken eserlerinin yok
edilmesini istedi, bu nirvana hali aksine dünyayı onun ayağına götürdü. Tam da bu yüzden sağlığında bunu göremedi: İronik biçimde nankördü dünya. Diğeri,
evden çıkmamayı onun eserlerini okuyarak taçlandıranlar dünyanın itirafını
ondan dinleme imkânına kavuştular. Üçüncüsüne geliyorum, en önemlisi bu: Facebook, Twitter, İnstagram gibi teknolojiler dünyanın itiraflarını avcumuza taşıdı, ben de kendime ilk kez bir akıllı telefon aldım, çok akıllı mübarek, kim ne itiraf etmiş görüyorum, zahmetsiz... Kafka'nın kehaneti Steve Jobs'ın, Mark Zuckerberg'in projesi haline geldi... Deep Purple'ın bu şarkısını yıllar önce öğretmenliğe başladığım köyde dinlerken hayal ediyorum kendimi. Lojmanda tek başımayım, sobaya tezek atıyorum, çay koyuyorum, şarkı bitiyor, hadi baştan...
(1) Franz Kafka, Taşrada Düğün Hazırlıkları, Cem Yay. s. 48...
Hafta sonu Açık Öğretim Lisesi Sınavında birden tuhaflık çöktü.
Ara sıra olur, tuhaflık önce bedenimi algılarken gelir, tanımadığım bir takım insanlar karşısındayken ellerimi bana ait
değilmiş gibi hissederim. Yine öyle aval aval ellerime baktım, ellerime sahip
çıkıncaya kadar baktım. Sonra tuhaflığı dışıma yansıttım. Meğer tuhaf olan sadece ben değilmişim. Bunca şey nasıl bir
arada olabiliyor? Bir süre tuhaflığa yadırgama eşlik etti, bu kısmen acı
verici de olsa böyle. Ama yadırgamayı bir uyanış gibi düşünün, her şey normal
akışında giderken yadırgamak bir tür delilik ama bunun yan getirisi de var: özgünlük. Harold Bloom özgünlük kelimesinin İngilizce anlamıyla
Fransızcada olduğundan daha olumlu olduğunu söyler, “Fransızcada özgün olmak
tuhaf olmak demektir.”(1) Bu sözü ancak tersten kurarsam benim için doğru:
tuhaf görürsem özgün olabilirim.
Akreple yelkovana bakıyordum, saatin kaç olduğu belliyken bile birkaç kez, sanki teyit etmek için. Ve saate gerektiğinden daha uzun süre bakmamı sağlayan saniye ibresiyle 12’den 12’ye bir tur atıyorum, bir dakika! Bir dakika ürettim! Bir dakika tükendiği halde ürettim. Bir öğrenci iki saatte 120 soru çözdüm diyebilir, peki ben ne yaptım? İş o kadar rasyonel ki absürt olduğu görülemiyor: Zamanın dolmasını bekledim. Saate bakmayı takibe dönüştüren şey. Uzun süre bakınca saat sadece bir zaman ölçü aracı değil, zaman kavramının kendisi de, zaman öğütücüsü… Çünkü iş bu, zaman akıp geçtikçe işimi o kadar yapmış
sayılıyorum. Zamanın geçmesini beklemek diyebileceğim bir iş. Üstelik bunu duvarda asılı saate bakarak yapmak. Hatta zamanı bakışla takip etmek kendiliğinden işin karakteri haline geliyor. Sınav gözetmenliği bir meslek değil, bir iş. Öğretmenlerin ek gelir kaynaklarından biri. İş yeteri kadar özgün ama benzetme yapmasam olmaz.
Eskiden iş yeri bekçilerinin kurmalı saatleri olurdu, saat başı kurmasalar saat
dururdu ve bu işlerini aksattıklarının kanıtı sayılırdı. Bekçinin görevi
işyerini kazadan beladan korumak olduğu halde dikkatin yarısı saati kurmayı kendine
telkin eden bir uyanıklıkla geçiyordu. Bekçi işyerini beklerken nesne olan
saati de bekliyordu. Yani iş kendi kurucu işbölümü
yapısına yabancılaşıyor (sınıfsal yabancılaşmadan farklı, insan aklının sınırı
olarak yabancılaşma). Yine de bu benzetme demek istediğimi tam karşılamıyor,
sınav gözetmeni olan ben zamanı takip ederken, verdiğim örnekte
nesne-zaman(saat) bekçiyi takip ediyor. Bunun çağdaş versiyonları da var.
Günümüzde bekçiler mobese kameralarıyla çalışıyor, işleri güçleri farklı yerlere
yerleştirilmiş kamera görüntülerini vukuat dikkatiyle takip etmek. Tabi kendisi de kameralar tarafından takip edildiğinin bilincinde olarak. Otomatikman bir
başka işkolu doğuyor, süpervizör bir vukuat olup olmadığını takip edeni takip ederek
kendine yer açıyor. Ve görev, falso vermemek için kendisini
takip edeni takip ederek parçalanıyor. Marx’ın tabiriyle söyleyeyim somut emek iyice sapıtmış
burada, nesnesine geçişli değil, doğrudan psikolojik; güvensizlik duygusuna
dayanıyor. Duygusal ve mantıksal diye ayrılan bir karşıtlığın lüzumu yok:
- Ne iş
yapıyorsun?
- Güvensizlik duygumu tatmin
ediyorum.
Bunu söyleyen kişinin bu kronik işkilli
halini yaptığı işin ürettiğini bilmesi gerekmiyor.
Sınav yönetmeliğine göre, gözetmenlere
kitap okumak, soru kitapçığına bakmak, cep telefonu bulundurmak, ayakkabı ses
çıkarıyorsa volta atmak, uzun süre pencereden bakmak, bir şey yazmak, konuşmak
yasak. İşimiz gözetmek. Ama gözetmek bir meşguliyet değil; gözetmenin bakmakla
özdeşleştiği bir durum; kuru kuru bakmak, bir bakma çeşidi bu…
Pencereden bakıyorum, aşağıya doğru bir
kız yürüyor, sırt çantalı, bir elinde mağaza çantası, diğer elinde cep
telefonu, biriyle konuşuyor, bu onu daha telaşlı gösteriyor. Telaşlı görünmek…
bir görünme biçimi olarak telaşlı hal modası. Tuttu mu tuttu, çağımızın modası;
daha uzun süreceğe benziyor. Aslında moda denilen şey davranışımız: Giysi, moda
olan davranışı destekleyen aksesuar sadece... Binaların bittiği yerde sarılı,
yeşilli, turunculu ağaçlar başlıyor, doğru ya Emirgan Korusu. Bunu fark etmem
beni sevindiriyor. Sanki yanımda duran biriyle başlatacağım konuşma konusunu
buldum. ‘Biliyor musunuz Emirgan Korusu’nun eski sahibi, silah kaçakçısı (neydi
adı? çoğunuz bilmez bu adamı)… bu adamın ilişkilerinde yakın Türkiye tarihi
gizlidir.’ Sol çaprazda ışıklı panoda Şükrü Genç’in (Sarıyer Belediye Başkanı)
fotoğrafı, ’91 bin 100 m2 duvar çalışması’. Arka planda boydan boya bir duvar
resmi. Duvar yani, az buz şey değil.
Okulun bahçesinde sedir ağacı. Yanında
kalın yapraklı, dallı budaklı bir ağaç daha. Bu ağacın adını bilmiyorum.
Bilmesem daha iyi. Nesneler daha bir olduğu gibi görünüyor gözüme. Sorudan
azade cevabın kendisi olarak nesneye bakmak. Birden sınıfın içine dönüyorum,
yazı tahtasının sağındaki çöp kovasına bakıyorum, kovadan taşan siyah çöp
poşetine. Sol yanda kıvrımlarında buruşukluk, önce buruşukluğu bir hata olarak
görüyorum, sonra vazgeçiyorum. Güleyim bari... Saniye ibresini on beş saniye
takip ediyorum, eğretileme yok. Yanda beyaz laminat kaplı evin çatısı çok dik.
Kiremitleri nasıl yerleştirmişler acaba? Küçük silindirimsi kiremitler. Yağmur
yağıyormuş da çarpan damlaların serpintilerini izliyormuşum gibi oyalanıyorum,
ama on beş saniyeden daha kısa.
Öğrencilere bakıyorum. Ece Ayhan’ın orta
ikiden sağ çıkmış öğrencileri hemen karşımda, aralarında benim yaşlarımda bir kadın da var.
Onları çocuk hallerine geri götürüyorum, işte benim zamanı içine çeken uğraşım.
Sırrım bu benim. Yetişkinleri çocukluk halleriyle görmek gibi bir huy
geliştirdim. Huy diyorum ama alçakgönüllülüğümden, aslında bir yeti. Bir düstur
yönlendirdi beni: ‘Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur.’ Bu atasözünü tersten kurabiliyorum, bir yöntem bu. Yetişkinlerin olgunlaşmış (şimdiki) halinden
çocukluklarını görebiliyorum. Çok hızlı bir geçiş. Bakışımı zaman makinesi gibi
kullanıyorum, ister inanın ister inanmayın, sözünü ettiğim görsel bir irtibat
yeteneği. Yetişkin yüzünü alıyorum, çocukluk yüzüne götürüyorum, şimdi karşımda
sırada oturuyor, daha ele avuca gelir, daha bir tanıdık, daha kontrol
edilebilir. Daha da ötesi çarpıtıyorum onları, çocuk halleri gerçek yüzlerini görmemi sağlıyor. Anlatırım bunu. Yalnız şu kadarını söyleyeyim, öğretmenlik
hayatımda yıllar önce okuttuğum bir öğrenciyi eski yüzüyle hatırlarken yıllar
sonra birden değişmiş halde karşımda görmenin afallatıcı etkisi zamanla bir adaptasyon yeteneği
kazandırdı.
Suskunluk…
diğer zamanlarda alışkanlığım olduğu halde şimdi susmaya riayet ediyorum. Zaman
benim üzerimden geçiyor. (1) Harold Bloom, Batı Kanonu, Çev. Çiğdem Pala Mull, s.140, İthaki Yay. 2014, İst.
‘Çok etkilendim’ dedi, ‘böyle bir hayatı
olduğunu bilmiyordum, adam neler yaşamış, babası annesini öldürmüş, hepsini
anlatmayayım… Siz gittiniz mi Hocam?’
Bu soruyu birkaç kişi daha sordu bana.
Sanıyorum soruya olumlu cevap vermek filmi merak etmekten daha baskın geldi. Genel konuşuyorum. Bizzat seyirci dedikodusunun film hasılatını uçuşa geçirdiği
eşikten filme gidenlerin filmden söz ederek eriştikleri bir tür grup olma haline... işte reklam. Diğerinin spoiler kaygısı ve benim söyleyecek
sözümün olmayışı beni hem grubun içine
çekiyor hem de dışında bırakıyor. Filmi izlemelisin! Bir mensubiyet çağrısı bu.
Tamam filme gideceğim, Müslüm’ün hayatını izlerken seyircinin de bu hayatta ne
bulduğu beni çeken. Sürekli kitap okumanın, internette film izlemenin beni
içine gömdüğü inzivadan kurtulurum, iki ağlak insan görürüm dedim.
Ama olmadı.Ahları, iç çekmeleri duyamadım. Eminim
ağlayanlar da olmuştur. Gittiğim sinemada kolonlardan gelen ses çok yüksekti,
film müziği ise hiç susmadı. Film müziğinin hem manipüle edici hem de duygusal
tepkileri gizleyici etkisini aklınızda tutun. Kıyaslama için gerekli. Tepkilerini
infialle ve şeffaf biçimde açığa vuran bildik Müslüm seyircisiyle sinemada sus
pus olmuş seyirci arasındaki fark… Bir jenerasyon farkı mı, bir sınıf farkı mı,
ya da ne?.. İTİRAF ve MAHREMİYET
Filmde anlatılan hikâyeyi Müslüm
Gürses’in yaşamının ikinci elden itirafı diye okuyabiliriz. ‘Biliyor musunuz
aslında o…’ diye başlayan itirafın itirafı. Tanıdığımız Müslüm Gürses’in özel
hayatını faş eden bir film. Ama mahremiyetinin
değil; kasten bu ayrımı yapıyorum, çünkü itirafın kırmızı çizgisi bu. Amacım mahremiyeti deşmek.
Mahremiyet demişken hemen burada sorayım,
itiraf bildiklerimize bir şey mi katar yön mü verir?
Eğer seyirci birçok şeyi filmden yeni
öğreniyorsa bu şu demektir: Müslüm Gürses sağlığında hayatını gizlemiş!.. Gizlemiş!.. Bu
ünlem işareti okuma süresine beş saniye ara versin lütfen… Şimdi devam
edeyim. Gizlediği hayatınıeşi Muhterem
Nur’a anlatmış, Muhterem Nur da senariste. Senarist de bize anlatıyor. Bir tür
kulaktan kulağa oyunu. Bize gelen itirafın son aşaması. Ne olursa olsun
itiraf bize gerçeği garanti eden bir bilgi edinme yolu mu? Eğer itirafı
gerçeğin dili değil de semptomu olarak görebilirsek evet. Kabul edelim ki itiraf
yalan da olsa bizi dilsizlikten daha çabuk gerçeğe götürüyor.
Ortada bir itiraf olduğuna göre itirafa
kadar geçen süre gerçeğin birincil semptomudur, yani gizleme. Gizleme öncelikle
bir olayın gizlenmesi değil, olayın yol açtığı bir etkileşimin gizlenmesidir.
Müslüm Gürses neyi gizledi? Filmde anlatılan trajediyi mi? Hiç de değil!
Yükselen bir insanın geride bıraktığı trajedi hayatına anlam katar; şöhretli
insanların biyografileri şefkatle hayranlığın harmanlanmasından oluşan bir
sevgi beklentisiyle kurgulanır, şefkat geçmiş zamanlı, hayranlık şimdiki
zamanlı olacak şekilde. Trajedi geçmişten miras kalan bir sermaye
olabilir. Şöyle deriz: Ne zorluklara göğüs germiş… başarıyı güçlendiren bir
şey. Elbette yas süresini uzatıyorsa insan ister istemez trajedisini
gizleyebilir. Kendisine yok saymayı, görmezden gelmeyi de bağışlayan bir
gizlemeyle. Filmde anlatılan trajedinin böyle bir defosu yok. İpuçları var ama. UTANÇ ve SUÇLULUK
Bir insan geçmişini utanç duyduğu için
gizleyebilir, güçsüz düşeceği için de, suçluluk duyduğu için de. Utancı insanın içinde bulunduğu kronik bir
duygu olarak değil, deşifre olduğunda yaşamı zorlaştıracak bir tehdit olarak
düşünelim; utanç burada bir önlemin, yani ağzı sıkılığın duygusudur. Anlatmak,
itiraf etmek güçsüz düşürür; geçmiş bugünkü yaşamla bağdaşmayabilir, kontrol
elden kayar, dertleşmek için anlatılanlar kendi aleyhine dönebilir vb.
Öte yandan trajedinin biyografik katkısı da hayatın bütününe baktığımızda insanın bir başka trajedilerinden
biri. Başarıya rağmen gülünç! Sonradan dank etse de gülünçlüğün trajik değeri
başkasının tasarrufunda, pusuda… Ama ortada bir film olduğu için bizi trajedinin
acıklı yanından çok sanat yönü ilgilendirsin. Hadi sanat yönü bir tarafa psikanaliz
yönü. Bunun için itirafın sancılarına odaklanmalıyız. Filmde anlatılmayanların örtüsünü aralayan küçük çıtlatmalara… Mesela Muhterem Nur,
şiddet gördüğü bir kavga sonrasında M. Gürses’e ‘Aileni sen öldürmedin,
suçluluk duyma.’ derken ne demek istiyor? Acaba suçluluk duygusunu utanma
duygusunun kılık değiştirmiş mazur görülecek hali olarak mı söylüyor? Elbette
suçluluk duygusu ve utanma duygusu birbirinden farklı ama insanlar itirafta ve
dinlemede suçluluk duygusuna daha yatkınlar. İtiraf edilebilen suçluluğu itiraf edilemeyen utanca karşı bir ikame duygu olarak düşünebiliriz. (Bunu açıklamam gerek ama nasıl?)
Artistlere, şarkıcılara yeni bir isim
verilirken akılda kalıcı, çarpıcı, özenilen bir klişe yaratılır. Ama yeni ismin
bir başka işlevi daha vardır, daha öznel bir işlev: Kişiyi geçmişinden
kurtarmak, azade etmek. Bir nakildir bu, pılısını pırtısını geride bırakma; ama
göç gibi değil, sert bir sınıf atlama. Mesela M. Gürses’in kardeşi Ahmet’in ‘Ben de ismimi değiştireceğim, artık Ahmet Akbaş olmayacağım’ derken. Ama bu dolaylı biçimde M. Gürses’in de itirafıdır. Kaba bir bileşik isim çağrışımı yapsa da “akbaş” bir köpek cinsinin de adıdır. Eğer haset duyuyorsak bu sınıf atlamanın
izlerini bulmak herkese iyi gelir. Gerçekte ismi Norma Jean olan Marilyn
Monroe’yu düşünelim. Babasız Norma Jean; annesi kızının gerçek babasını
bilmiyor, ana rahminde terk edilmiş. Daha sonra annesi de terk etmiş, küçük
Norma’sını koruyucu ailelere, olmadı yetimhaneye vermiş. Norma’nın yeni M.M. ismi sadece yoksul geçmişini değil, psikozla boğuşan bir anneyi ve piç oluşunu
da gizlemeye yarıyor. Ben şimdiki benim demenin en hazırcevap yolu.
Boyun eğmeyen, kimseye el açmayan, sınıf
basamaklarını adım adım tırmanan biri için geçmişte kalan yoksulluk onur verebilir,
ama yoksulluk yan etkileriyle utanılacak bir şeyleri gizleyebilir de. Yani
utancı yoksulluğa yükleyerek başka mahrem şeyleri gizlemek. Utanç da bir acıdır
nihayetinde, trajediden farkını iyi açıklamak gerekiyor. Biri gizlidir,
diğerini açığa vurabiliriz. Gizli kalan utanç acı vermez, açığa çıkma ihtimali
karşısında alınan önlemler acı verir, tam acı da değil, öfkeyle karışık bir
tedirginlik, sürekli teyakkuzda bulunma hali.
Daha iyi anlatmak için örnekten örneğe
geçiyorum. İbrahim Tatlıses türkücü olmadan önce inşaat işçiliği yaptığını hiç
gizlemedi. Hayat tırmanışının özendirici bir unsuru olarak ikide
bir yüzümüze vurdu. Propaganda dozu
yüksek bir nevi emsal yaşam. Zenginleşti, güzel kadınlarla birlikte oldu,
defalarca evlenip boşandı falan. Çevresindeki kadınlarla hep göz önündeydi ama
bir şeyi özellikle gizledi: İlk karısını. İlk karısının medyada pek fotoğrafı
yok. Olanlar da kara çarşaflı, yüzü görünmüyor. Tabi kadın ortalıkta görünmek
istememiş olabilir. Ama bu İ. Tatlıses’in de isteğiyse soru zorluyor. Neden
acaba?
İlk karısı İ. Tatlıses’e ayna tutuyor
olmasın… ŞÖHRET ve UTANÇ
Şöhretli insanların hayatlarındaki utançla (köklerinden uzaklaştıkça
daha da tehdit edici hale gelen utançla) hayranlarının onlara olan canhıraş
tezahüratı aynı mecrada birbirini tamamlıyor sanki. Müslüm Baba diye üstünü
başını parçalayan, kolunu göğsünü jiletleyen sahneye hücum eden kalabalığın
aşırı sevgisi bir linç görüntüsü de veriyor. Teşbih yapmıyorum, gerçek anlamda
linç. M. Gürses dışında diğer arabeskçilere nasip olmayan bir şey. Korumalar
kalabalığın severken öldüren izdihamı karşısında ellerinden geleni
yapsalar da bir hayranı aradan sıyrılıyor ve bıçağını sahnedeki Müslüm’e batırıyor.
Beyazlar giymiş Müslüm’ün elbisesine bulanan kan lekesi acının afili bir
gösterisi. En azından filmde. Bir ritüelin finali gibi, kendi kanını akıtan
tebaa en sonunda kralın kanını da akıtarak dağılıyor. Meşhur Gülhane konseri. Sevginin
linçle flört eden bu başıboşluğu ne anlama geliyor? Sen bizim olmak istediğimiz
yerdesinle biz senin olduğun yerdeyiz arasında bocalayan kalabalığın gelgiti.
Bu gelgit kurban olmakla kurban etmek arasındaki farkı silmeye de yarıyor.
Diğer arabesk şarkıcıların şarkılarında yakın olsalar da kazandıkları statüyle
bedenlerinin hayranlarına yaydığı uzaklık M. Gürses için geçerli değil. O,
hayranlarına benziyor.
Ama tam burada M. Gürses’in şeffaf hayranlarıyla gizli hayranları
arasında bir ayrımı yapmamız gerekiyor. Yıllar önce evinde klasik müzikten rock
müziğe zengin stok bulunan bir arkadaşımın Müslüm dinlediğini öğrenince
şaşırmıştım. Onunla aynı evde kalan diğer arkadaşım onun çekmecesinde gizlediği
Müslüm kasetlerini göstermişti bana. Müslüm dinlemesi değil de gizlice dinlemesiydi
asıl şaşırtıcı olan. Demek utanç duyuyordu. Elbette dinlerken değil, dinlediği fark edilecek diye. Müslüm’ün utancı kendi türevini yaratıyordu. Kendi kökünü
taşıma utancıydı bu.
Utanç geçmişle şimdi arasındaki ara
halkaları atlayan geçmişi yani gizli olanı öğrenenin yarattığı bir duygudur.
Sen aslında ‘o’sun. Geçmişteki benle şimdiki ben arasındaki bu hızlı geçiş
utanç yüzünden doğrulanır da. Utandırma bir kozken, utanç bir savunmadır. Utanç
diğerinin utandırma gücünü alt etme çabası aslında; kendinin zaten bildiği bir
şeyi diğerinin bilmesi karşısında iki ayrı benliğin (çoktandır uzlaşırken)
çatışması, parçalanması, sırıtması. Bu yüzden utanç, bu çatışmanın yarattığı
bocalamayla gülünç duruma düşme hissiyle algılanır hep.
UTANÇ ve ŞANTAJ
Utanç, insanın içinde taşıdığı yaşanması
olası bir duygu olarak utancının bilincinde olmaktır (utanmak değil).
Alt sınıflardan üst sınıflara tırmanmış
şöhretli insanların utancını yeni edindikleri huylarında takip etmek mümkün.
Hemen edindikleri eğreti huylar: kapris, fevri çıkışlar, umursamama, burun
kıvırma, düşük statüdeki insanları azarlama vb.
Şöhret, kapitalizmin feodal aristokrasiden
intikamıdır... Alt sınıfın üst sınıfa yükselince
geçmişiyle arasına koyduğu bariyer. Hem yükselmenin bir ödülü hem de yüksekte
kalmayı muhafaza eden bir sigorta. Jet sosyete bu mesafeyi kısaltıyor. İsmiyle
müsemma “jet” şöhretin hızını ifade eden bir yan getiri. Şöhret kimlik
değiştirme çabasının ideali olduğu için utanç, yüksekten aşağıya düşme
korkusunun içinde hiç yakayı bırakmıyor.
Şöhret nereden nereye algısını dizayn
edecek şekilde bir kurgu da içerir. Anneyle babayla görüşmeme, eskiye dayanan
küskünlük, aileyi gözden ırak tutma şöhretin vefasızlığı olarak görülse de,
belki de şöhret arzusunun nedenini iyi bir aileden yoksun olmada aramak daha
doğru. Kötü aile şöhretli kişiyi geçmişinden özerk kılar. Ama şöhretli kişinin
etrafa yayılan sırları onu karalamayacak dozajda ayarlanmışsa hayranlarının
hoşuna gider. Bunu güdüsel bir sezgiyle öncelikle şöhretli kişi yapar.
Söyleşilerde küçük zaaflarını anlatır. Hayranların sevgisiyle imrenme duygusu
arasındaki hassas dengeyi sağlamak için gereklidir bu. İmrenme tehlikelidir
çünkü, sonu intikama varır. Tek başınalık hem hayranların sevgisini hak eder
hem de şöhretli kişiyi geçmiş alt sınıf kökeninden korur. Kökenle aradaki
mesafeyi açan şeylerden biri de lüks otomobiller ve mutena evlerdir.
M. Gürses hayatı boyunca çocukluğunu
gizlemiş. Belki sadece eşi M. Nur’a anlatmış. Gülşen İşeri’nin Muhterem Nur
kitabından filmi izledikten sonra haberim oldu. Kitap geçen yıl çıkmış.
M.
Gürses’in hayatında iki önemli olayın bir gün arayla olması şaşırtıcıydı.
Birinci günde annesi ve kız kardeşi ölüyor, babası cezaevine gidiyor; ertesi
gün önceden karar verdiği ve gününü sabırsızlıkla beklediği türkü yarışmasına
katılıyor ve birinci seçiliyor. Babası hırsızlık yüzünden cezaevinde yatıp
çıktıktan sonra mahalle kahvehanelerinde kulağına gelen söylentiler üzerine M.
Gürses’in annesini “oruspuluk” yaptı diye bıçaklayarak öldürüyor, iki yaşındaki
kız kardeşi arbedede yere düşerek kafasını duvara çarpıp ölüyor. Filmde ise kız kardeş, babasının bu çocuk benden değil
deyip duvara savurmasıyla ölüyor. Anne ise babanın sevgisiz paronayaklığı
yüzünden. Ama filmle kitapta anlatılanlar arasındaki asıl fark burada değil.
Filmde birinci ve ikinci gün sıralaması kurguyla tersine çevrilmiş. Filmde M.
Gürses önce türkü yarışmasında birinci oluyor, annesi ve kardeşleri eve gelip
bu mutluluğun tadını çıkarıyorlar. Bir süre sonra baba dışarıdan geliyor; içeri
girmeden önce huzursuz edici ön gürültüsüyle, meğer o sırada oğlu Müslüm’ün
baktığı güvercinleri öldürüyormuş… Senarist neden bu kronolojik sırayı tersine
çevirme ihtiyacı duydu? Film başlarken jenerikte altyazıyla bize “Bu film
gerçek olaylara dayanır.” diye vaatte bulunsa da şahsen benim hiçbir ‘true
story’ filminden bu vaadin dört başı mamur tutulacağı yönünde bir beklentim yok.
Ama gerçek olay kişide bir hakikat anı yaratıyorsa yapılabilecek değiştirmelerin
bir nedeni olmalı derim. Kasıtlı bir neden. Tekrar ediyorum, Muhterem Nur’un
anlattığı hikâyede annesi ve kız kardeşi ölen M. Gürses ertesi gün yarışmaya
gidiyor ve birinci oluyor. Yastan sevince bu geçiş hızına bakar mısınız? Tuhaf
bir ruh hali. Sözünü ettiğim hakikat anı tam da burada aranmalı işte. Eğer
yaşadığı acının yarışmada sesine kattığı ezik sahiciliğe inanacaksak ilginç,
yok M. Gürses’in yas tutma biçimi buysa daha da ilginç. Ama anlamakta zorluk
çektiğim husus çok sevdiği iki insanı yitirmiş birinin hemen yarışmaya gidecek
kadar hırslı olması. Hırs bile olsa bir insan bu kadar kısa sürede kendini nasıl toplayabilir?
Evet bu ruh karmaşası anlatılabilirdi. Hem de M. Nur’un eksik bıraktığı, belki
M. Gürses’in de anlatmadığı ya da anlatamadığı sınırları zorlayarak. Acaba
annesi hakkında çıkarılan dedikodulara Müslüm de inanmış mıydı? En azından
sonradan. Çünkü Müslüm, cinayetten cezaevinde 7 yıl yatıp dışarı çıkan
babasıyla sonradan görüşüyor. Babasına Urfa’nın bir köyünden ev alıyor, düzenli
para gönderiyor onu evlendiriyor. Müslüm filmde anlatıldığı gibi aşağılık bir
adamı mı bağışlıyor, yoksa rezil yanlarıyla da olsa namusunu koruyup cezasını
çekmiş bir babayı mı? ‘Namusunu koruyan baba,’ tam da baba imgesinin üzerine
oturduğu kaide.
M. Gürses’in şöhretine engel olmak
isteyen baba, yarışma öncesi onun saçını keserek bir utanç damgası vurur. ‘Senden
bir şey olmaz.’ damgası. Bedeni aşağılayan, gülünç duruma düşüren dışarıdan
gelen bu damga simetriktir de, kendini aşağılamaya dönüşür. Bu eski gülünç,
zavallı hal bir aslına rücu etme tehdidi olarak yetişkini ömür boyu takip eder.
Babadan utanç, ikame bir duygudur; çünkü gerçekte utancın ilk yaşandığı an
güçlü babanın yarattığı bu bedensel defo karşısında duyulan utançtır. Baba karşısında
duyulan utanç babadan utanca dönüşür. Ama baba yine de babadır, uzak yerde
baba. Sınıf atlama babayı mahremiyete iter.
Devam edelim, bu kaidenin gölgesinde
annesini koruyamayan yeniyetme bir oğul. Ve bu oğul olay yerinden can havliyle
kaçıyor. Annesini koruyamayışı iki anlama da gelebilir: babası bıçaklarken
annesini koruyamadı, annesini hakkında çıkarılan “oruspu” söylentilerine karşı
koruyamadı. Bu durum babasından hem vazgeçmeyişini hem de uzaklaşmasını
açıklıyor. Babasına sahip çıkması bir nevi sus payı, benden uzak dur, sırrımızı
kimseye söyleme; eğer sessiz olursan asilzade bile oluruz. Benzer aile
mahremiyetini birçok şöhretli insanın böyle sağladığını ‘bana bakmıyor’ diyen
bir annesi babası ortaya çıkınca duyuyoruz magazinden.
Şöyle de düşünebiliriz, kötü baba
vurgusu ‘oğul’un anneye yakınlığını gizler; kötü baba karşısında anneyi
koruyamamak birinci utanç kaynağıdır. Annenin babaya ihaneti aynı zamanda
annenin ‘oğul’a da ihanetidir. Oğul; annenin sevmediği halde babayla yaşamasını,
annenin başka bir adamı sevme ihtimaline karşı daha güvenli bulur. ‘Oğul’un
babayla işbirliği utançla suçluluk duygusunun birbirine yaklaşarak birbiri
içinde erimesini sağlar. Bu, utancı koruyan da bir şeydir. İlle ikisinden
birini tercih etmek zorunda kalırsa, bu durumda ikisi aynı şey olduğu halde
suçluluk duygusunun tercihi hilelidir. Burada konu suçluluk duygusunu ihlale,
utancı başarısızlığa bağlayan Piers ve Singer'dan farklı bir mecraya giriyor. (1)
Filmdeki bu fark neden gerekliydi? M.
Gürses’in hatırı için değil tabi, seyircinin duygularını rencide etmemek için
gerekliydi. Kötü bir geçmiş, sonraki kötü davranışları da kapsayacak biçimde kötü
bir babanın aşırılıklarına bağlanarak bağışlanabilir. Kötü bir yaşamı anlatma
gücüyle kötü bir yaşamdan sıyrılma arasındaki fark. Sıyrılmak daha kolay. Bunu film
seyircisi açısından şöyle çevirebiliriz: Kötü bir yaşamı seyretmektense kötü
bir yaşamdan sıyrılanı seyretmek. Bunu seyircinin umuduna seslenen bir yatırım
olarak düşünmemek lâzım; kontrastlarla düşünen ortalama seyircinin klişe aklına
sesleniş daha çok. Ama Müslüm Baba filminde bu klişe aklın bir adım daha
ilerisine geçilmiş. Zaten M. Gürses sağlığında (2) son 7-8 yılını eski
hayranlarının belki de ihanetle suçlayacağı bir entelektüel açılımı
gerçekleştirmişti. Teoman’ın Paramparça’sıyla kendini parça parça genel
popülasyonun üzerine serpiştirerek. Biz M. Gürses’in kendi şahsında elde ettiği
bu Türkiye mozaiğini onun Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazında gördük,
emin olduk. Müslüm Baba filmini yapanlar da, hiç şüphesiz asıl pay
senarist-yazar Murat Günday’da olmak kaydıyla bu mozaiği korumayı ve daha da
çeşitlendirmeyi akıllarına koymuşlar. Vaktiyle M. Gürses’in başrollerinde
oynadığı 38 filme giden seyirciyle Müslüm Baba filmine giden seyirciyi
karşılaştırın.
Tabi burada sinema seyircisinin
incinebilen, alıngan duyguları önemli. Bu tuhaf seyircinin sinema gibi bir
ortamda lokalize varoluşunu iyi anlamak gerek. Sinema gibi loş, tecrit bir
mekânın insana sirayet ettirdiği varoluş… Çünkü bildiğimiz değil başka
bir Müslüm Baba anlatılıyor filmde, şimdiye kadar eksik bildiğimiz Müslüm Baba.
Ama bu Müslüm Baba bildiklerimizle çelişen değil, bildiklerimizi tamamlayan bir
Müslüm Baba olmalıydı. Şarkı, türkü filmlerinde bir müzik prodüktörü ya da bir
gazino sahibi tesadüfen filmin kahramanını keşfeder. Oysa gerçek yaşamda
tesadüfün bu kadar önemli bir rolü yoktur. Nitekim filmde pavyonda şarkı
söylerken keşfettiği Müslüm Gürses’i İstanbul’a plak yapmaya ikna eden
prodüktör hikâyesi M. Nur’un anlattıklarıyla karşılaştırdığımızda doğru
görünmüyor. Ona bestelerini veren Burhan Bayar zaten mahalleden M. Gürses'in abisi, zaten
öteden beri bu işin içinde. Peki neden
hikâye ederken bu tür tesadüflere ihtiyaç duyulur? Klasik bir cevap ama
söyleyeyim, melodram etkisinden. Tesadüf kahramanı efsunlar, onu sıradanlıktan
kurtarır. Çileyle kurtuluş arasındaki kontrastı güçlendirir. Aynı etki M.
Gürses’in Limoncu Ali’yle tanışmasından da beklenir. Seyircinin iflah olmaz melodram
eğilimi… Ey seyirci sen neden böylesin?
Gerçekte annesi ve kız kardeşi öldükten
bir gün sonra türkü yarışmasına katılıp birinci olan M. Gürses, yine gerçekte
babasının ölüm haberini alınca tüm konserlerini iptal edip cenazeye katılıyor!
Tabi birincisi bilinmeyince ikincisi M. Gürses’in vefa düzeyini artırıyor…
Neyse biz filme dönelim. Senarist neden olayların oluş sırasını değiştirdi
diyorduk. Bunun filme katkısı ne? Dram filmlerinde trajik bir sahne yaratmak
komedi filmlerinde komik bir sahne yaratmaktan daha basit kurallarla işler.
Trajedide iyi ve kötüye ihtiyacınız var. Kötü ne kadar abartılırsa bu iyinin o kadar lehinedir. Haksızlığa uğramak,
karayazı, araba kazasından sonra öldü diye morga kaldırılıp sonra bir doktorun
dikkatiyle hayata dönmek (bu hikâye gerçek olsa bile bunun anlatımından
beklenen ikbal etkisi başka bir gerçektir). Hepsi başarıya hizmet edecek
biçimde sondan geriye doğru kurgulanır. Yarışma birinciliğinden sonra Müslüm, anne ve kardeşler babasız olarak
eve geliyorlar, mutluluğun kazasız belasız tadını çıkarmaları babanın evde
olmamasına bağlı. Ama baba geliyor mutluluk bitiyor. Senarist seyircinin ‘oedipus’una
güveniyor, amacı haksız babaya karşı Müslüm’ü sevdirmek. Arabeskin mizacına da
uygun. Haksızlığa uğramış âşığın feryadı. İlle de haksızlığa uğramış. Beyoğlu Fitaş Sineması'ndan çıkınca asansörde iki kız konuşuyordu. Biri çok ağladım dedi, diğeri gülerek ben de dedi, tekrar izleyebilirim diye ekledi. Alt kata inince gördüm, filme girmeye hazırlanan bir çift dudak dudağa öpüşüyordu, kız türbanlıydı. Bu güzel. Müslüm Baba'nın dediği gibi, dağlar utansın, yollar utansın, yıllar utansın... Kimse utanmasın...
(1) Aktaran J. Chassequet- Smirgel, Ben İdeali, Çev. Nesrin Tura, s.145, Metis yay. İst. 2005 (2) M. Gürses 38 film çevirdi, bilmem ne kadar plak, bilmem ne kadar kaset çıkardı. Ta 2006 yılında Teoman’ın Paramparça eserini yorumlaması Müslüm hayranlarına bir çeşni kattı. Bu çıkışla hem şeffaf hayranlarını terbiye etti, hem de yeraltı hayranlarını gün yüzüne çıkardı diyebiliriz. Biraz mesafeli olanların yakınlaşması da cabası. Hayran yelpazesinin genişlemesi biraz da değiş tokuşa dayalı tabi.