1 Ocak 2014 Çarşamba

Ortadoğu'da Eşek Metaforu




                                       ORTADOĞU’DA EŞEK METAFORU




Bu yazıyı okurken Barış Manço’nun Arkadaşım Eşek şarkısını dinlemenizi öneririm. Ben yazarken çok dinledim. İyi gidiyor… Siz bilirsiniz.

Nietzsche 1889 yılında Torino yerine Ortadoğu şehirlerinden birinde bulunsaydı eşeğin boynuna sarılıp ağlardı ve herhalde o dokunaklı sözü söylerdi: ‘Beni affet…’ Acaba padişah 4. Murat'ın umuma açık eğlencelerde gücünü göstermek için koca bir eşeği tek kılıç darbesiyle ikiye böldüğü sırada ağlayan kimse olmuş mudur?


Vicdan tarihsel bir kavram. 


Teknolojik gelişme ve kentleşme hızı sayesinde yük hayvanı vasfını kaybetmiş eşeğin dünyada sayısı azaldı. Sayısı azalan hayvan türünün kıymeti artar mantığından hareketle eşek o kahırlı yaşamından nispeten uzak, artık süt ve turizm sektöründe yeni bir itibar kazanıyor. Ama ben biraz eski yaraları kaşıdım. Şimdi bunun âlemi ne denebilir. Bir kere hayvanın işlevi değişse bile metafor değişmiyor. İkincisi, bugün Ortadoğu’da orta yaş evresinde bulunan erkeklerin(mülk sahibi ve dinamik yetişkin çocukların velisi olarak sözünün en çok dinlendiği iktidar yaşında olan erkekler) hemen hepsi vaktiyle eşeklerin yaşadığı eziyetlerden sorumlu. Üstelik insanın eşekle ilişkisinden ürettiği ‘eşeklik’ insanın insanla ilişkisinde üzerine yapışıp kalıyor. Bu herhangi bir kuşağın değil, asırların işi.


Bir toplumun hakaret sözü haline getirdiği hayvanların metaforik özellikleri o toplumun gerçekte ne olduğunu da ele verir. Ortadoğu ülkelerinde eşekler talihsiz hayvanlardır. Eşek imgesi somut eşeğe de binlerce yıldır azap verir, metafor her seferinde hayvan haklarını deler… Çağlar değişse bile imgeleşmiş adı ve deyimleri eşeğin yakasını bir türlü bırakmaz, ilişki her seferinde tersinden kurulur; ve sanki somut varlığı imgesini teyit etmek için hazırdır, oradadır…


Mevlâna’dan Şair Eşref’e, Şeyhi’ye, ‘Eşeği sağlam kazığa bağladık’ diyen Başbakan'a kadar eşek sevimli bir hayvan olmayı beceremez. Toplumun eşekliği eşeği rahat bırakmaz. ‘Toplumun eşekliği’ tabirindeki hakaretamiz ifadeyle aslında demek istediğimi yinelemeyle elde etmiş oluyorum. Çünkü topluma hakaret edebilmek için toplumun neyi hakaret sözü olarak seçtiğini biliyorum. Ama burada yapmak istediğim şey topluma hakaret etmek değil, toplumun hakaret sözcüğüne verdiği imgesel anlamı çözümleyerek aslında toplumun olmak istemediği veya dolayısıyla olduğu şey karşısında yüzleşmezliğini anlamak.


Öğretmenliğe ilk başladığım köyde tipili bir kış gecesi komşunun eşeğini kurtlar yemişti. Sahibine eşeği neden dışarıda bıraktınız diye sormuştum. Ne olacak bilemedik dedi. Eşeği önemsemediği belliydi. Sesinde eşek benim değil mi, sana ne oluyor diyen bir hava vardı; eşek tedbirsizlikten değil de kendi şanssızlığından ölmüştü işte…  Daha da ötesi üzüntüm rahatsız etmişti onu. Çenemi tuttum. Karın üzerinde yoğun bir kan lekesi, dal parçalarına, tezek kalıntılarına tutunmuş rüzgârda titreşen tüyler, bir de evin yanındaki ağaca bağlı boyun düğümü çözülmemiş halde duran yular… Etrafta kemik parçaları aradım ama bu saydıklarımdan başka eşekten geriye bir şey kalmamıştı. Bu görüntü hâlâ canlıdır hafızamda; tamam, eşek yoktu ama sanki daha önce de yoktu; sanki sessizce ruhu ve bedeni yuları çözmeden gitmişti. Oturduğum lojmandan yirmi metre ötede olan bu olayın beni uykumdan uyandırmayacak kadar sükûnetle gerçekleşmesine inanamıyordum. Eşek direnmemişti, anırmamıştı, toynaklarıyla debelenmemişti; kurtlar da hiç ses çıkarmadan işlerini gizlice görmüşlerdi. Av ve avcının işbirliği… Sessizlik ve sükûnet aynı anlama gelmezler, ama bu olayda aynı anlamdaydı; tabiat ananın üzerinde her ne olursa olsun kendi işine bakan ilgisizliği hep tuhaf gelmiştir bana. Hep olmuştur, acı bir olaydan sonra içimdeki huzursuzluğa eşlik eden bir ses, bir görüntü aramışımdır etrafımda, hayır tabiatın hiçbir tanıklığı yoktu, o kaldığı yerden işine devam ediyordu…   Yerde kurtların darmadağın ayak izleri aşağıdaki pınarın karşı tarafına doğru düzgün bir hal alıyordu. Kurtlar eşeği yerken ağızlarına yapışan tüylerden arınmak için pınara inmişler. Eşeğin sahibi söyledi, ağızlarını çalkalamak için su şartmış...   Aynı yıl içinde iki komşunun daha eşeğini yedi kurtlar.  Bile bile eşeği neden dışarı bırakıyorlardı? Koyunlar, inekler gibi eşekleri de ahıra koyabilirlerdi… İşin rengi başkaydı, sonradan dank etti, sahipleri verim alamadıkları, çaptan düşmüş eşeklerden bu yolla kurtuluyorlardı. Yaşlanmış, sakatlanmış, ya da özellikle kışın bakımı külfet haline gelen eşekleri kurda kuşa yem etmenin bir yolunu bulmuşlardı. (1) Tabi bu kasıt hiçbir şekilde itiraf edilmedi. Bir sabah kalkılıyordu ve eşek yoktu. Temiz iş. Sahipleri olayın olması gereken sürpriz etkisini belki de benim üzerimde prova edip eğlenmişlerdi, kim bilir?..  Bir tanesi kurtların da rızkı demişti; adamdaki ekolojik şımarıklığa bakar mısınız, sanki belgesel çekiyor. Muhtemelen eşek için merhamet duymuyordu, ama vicdanını rahatlatmak için olayın sonucunda oluşan belirsizlikte sanki bu çift anlamı yaratması gerekiyordu. Tersine, çift anlam da bir belirsizlik yaratır ama bir kaçamak olarak, eylemin rasyonelliğini duruma göre sadece bir tarafa yıkmak için: 1.Eşeği ben öldürmedim kurtlar öldürdü. 2. Kurtların köye inmesi bir talihsizlik, gece tipi yağması da. 3. Kurtların da rızkı.

Konumuz eşek, öyle başlık attık; sadık kalalım, geniş bir konu… Konuyu anılarımla boğmak istemiyorum, ama kafamdan atamadığım birkaç anım daha var, onları da anlatarak, asıl Ortadoğu’da eşeğe yapılan mutlak zulümden söz edeceğim.

Çocukken oturduğumuz kasabada sokağa yakın etrafı ıssız metruk bir binanın önünde benden iki üç yaş büyük bir çocuğun sahipsiz bir eşekle oynadığını görmüştüm. Tuhaf bir oyundu, elindeki uzun çubuğun ucunu eşeğin tenasül organının içine sokup çıkarıyordu. O zamanlar dişi hayvanların tenasül organlarıyla kıçını ayırt edemiyordum. Çocuk çubuğun ucuyla her iki organı da işaret ediyordu: ‘Bak bu g.tü, buraya sokamıyorum, bu .mı buraya sokabiliyorum.’ Eşek çocuğun yaptığı şeyden pek etkilenmişe benzemiyordu, kuyruğunu sallıyor, huysuzlanıyor, kaçmaya çalışıyor ama birkaç adım attıktan sonra yeniden duruyordu. Sonra, ‘bak şimdi’ dedi çocuk, sanıyorum varlığım onu kışkırtmıştı (yaptığı gaddarlığı gösterip seyredeni ürkütmeyi bir saygı görme biçimi olarak deneyimleyen çocuklar vardır), çubuğu sonuna kadar eşeğin içine soktu. Eşek acı hissedip irkildi ve ileri hamle yapınca çubuk kendiliğinden dışarı çıktı. Yani çubuk hâlâ çocuğun elindeydi ve etrafı kana bulanmıştı. Dayanamadım oradan uzaklaştım. Kafam karışmıştı. Zaman zaman hatırlarım ve aynı şeyi hissederim: eşeğe duyduğum merhamet ve çocuğa gösteremediğim öfke içimde rekabete girer, ve sonra her iki duygu flört ederek tuhaf bir şekilde uzlaşır, kendimden utanır ve nihayet birden ertelerim bu karmaşayı, ama çözüme ulaşarak değil. Bu yazı hislerimi değiştirmek ve eşeklerle ilgili hatıralarıma daha dirayetli bir yön vermek için de yazıldı. Çünkü eşeklere yapılan çok eziyet gördü bu gözler; kötülüğün sadece yapılabilir olması değil izlenebilir olması da bu gözleri adım adım suç ortağı yaptı… Kötülük belki de izlenebilir olduğu için kötülüktü… Anlatacağım…

Kötülük herkes için aynı olan anlamını kavramın olumsuzlayıcı tınısından alır. Ama neyin kötü olup olmadığı pratik bir konudur. Herkes grup aidiyeti içinde farklı farklı kötülüklere maruz kalır. Evet… Kötülük, yapanın değil maruz kalanın bir durumudur. Kendi yaptığının kötülük olduğunu bilmeyen biri, başkasının kendisine yaptığının kötülük olduğunu bilir. Kötülük pratikte parçalanmış, sadece bir tarafın dillendirdiği kavramken soyut düzeyde yardıma çağrılan genel kavramdır. Kavramı diğerine karşı söyleme gücünü elinde bulunduran sözcükte daha çok hak sahibiymiş gibi görünür. Ama tam da bu söyleme gücünden ötürü bir başka kötülük olanağı doğar. İnsanoğlu kötülüğün olumsuzlayıcı gücünde uzlaşmışken, kötülüğün ne olduğu konusunda parça parçadır. Kötülük gibi birleştirici bir kavrama sahipken nasıl oluyor da ayrı ayrı kötü olabiliyoruz? Kavramın genel karakterine yaraşan genel “kötü” davranışımızı keşfetmek zorundayız. Yoksa kavramın sadece mutlak propagandist içeriği, herkesin başının üzerinde sersemce salınıp duruyor.

 Kötülüğün radikal menşei hayvanlarla ilişkimize dayanıyor.

Hayvan kendisine yapılanın kötülük olduğunu dillendirmekten yoksun. Ama bunun için bir dile ihtiyaç olduğu insani bir yanılsama. Acı, kötülüğün ortak dilidir. Acısını dillendiremeyen hayvan insanileşemiyor, doğru; ama acı çektiğimiz ve bu acının kaynağının diğer insan olduğunu bizzat insana anlatamadığımız için sözcüğün düz anlamıyla biz hayvanileşiyoruz. İnsanın korku, dehşet ve acıyla şuursuzlaşması, mimiklerinin kontrolünü yitirmesi bedeninin hayvan formuna bürünmesi, yani hayvanileşmesi(sözcüğün masum anlamıyla hayvana benzemesi) kötü tarafta olanın işini kolaylaştırır. Kötülüğü yapanın şiddeti ile kötülüğe maruz kalanın hayvaniliği birbirini olumlar.  Kötülük yapan hayvana hayvan olduğu için kötülük yapar, insana kötülük yaparken de onu hayvan formuna soktuğu için; daha doğrusu saldığı korku ve acı bu değişime kendiliğinden sebep olur. Kötülüğe maruz kalanın davranışları nasıl da benzer kurban edilen ve işkence gören hayvana. Ama aslında şuursuzlaşma karşılıklı olur. Kötülük yapan da kendi şiddetinin büyüsüne kapılır, diğerinin acısını anlayacak empati kanalları kapalıdır. Burada insanla hayvanileşen insan arasındaki durumdan çok, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Tıpkı etobur hayvanla otobur hayvan arasındaki ilişki gibi… Ama bir farkla, insan sadece karnını değil gücünü de doyurur.
Şaşkınlıktan başlayayım.

12 Eylül sonrasıydı. Belki bir iki sene sonra. Ankara’da Çağdaş Sahne’nin getirdiği Taviani kardeşlerin 1977 yılı yapımı Babam Ve Ustam (Padre Padrone) filmine gitmiştik arkadaşlarla. Film Sardinya adasında geçen gerçek bir hikâyeden alınmaydı. Yirmi yaşına kadar okuma yazma bilmediği halde şimdi bir dil bilimi uzmanı olan Sardinyalı çoban Gavino Ledda'nın gerçek öyküsü.  Film babasının, henüz altı yaşındayken Gavino'yu zorla okuldan almasıyla başlıyordu. Babanın başka seçeneği yoktur; eğitim, feodal zenginlere özgü bir ayrıcalıktır ve oğlu Gavino çoban olmak zorundadır. Okuldan alınınca, eğitimini babası üstlenir, bu eğitimin en önemli enstrümanı dayaktır. Gavino çocukluğunu ve ergenlik çağının büyük bölümünü dağlarda babasının koyunlarını güderek ve münzevi bir yaşam sürerek geçirir. Çocuk babasından gördüğü şiddeti hayvanlara yansıtır. Bir sahnede sütünü sağdığı koyun, süt kazanının içine o bildik zeytin biçimli dışkısını yapar, çocuk öfkeyle sütü döker, tekrar sağar ve babasından yiyeceği dayağın kaygısıyla içinden koyunla diyaloga girer, koyun ona tekrar pisleyeceğini söyler çocuk da onu boğacağını.  Çocuğun içinden geçirdiği gibi olur, koyun tekrar pisler. Çocuk koyunun kafasını süt kazanının içine sokar, onu boğmaya çalışır. Ve o sahnede koyunun ve çocuğun nefes alış verişi erotik bir efekte dönüşür, bu efekt diğer sahneleri birbirine bağlar (efekt kulak duyarlılığının hizmetinde her sahneyi iç içe devam sahnesi kılığına sokar); şiddet aynı erotik efektin kapsayıcılığında çaktırmadan seks sahnelerine geçiş yapmıştır. Hayvanlarla yapılan sekstir bu. Gavino’dan büyük yeni ergen bir çocuk, bağlı eşeğin arkasına yığdığı taşların üstüne çıkarak eşeği düzer. Bir sonraki sahnede birçok çocuk kümesteki tavukları düzer, her şey uluortadır,  aleniyet cinselliği herkese bulaştırmıştır. Eşeğin sırtında tepeden olanları izleyen baba tahrik olur ve hızla evin yolunu tutar, karısının koynuna girer. Bu sırada erotik nefes alış verişler tüm köyü ablukaya almıştır. Uzak çekim…

Sardinya’da, İtalya’nın batısında Gramsci’nin doğduğu adada eşekle seks! Demek oralarda da oluyormuş… Filmden sonra arkadaşlarla (ki hepimiz değişik yörelerdendik) eşeklere yapılan malûm muameleyi konuştuk. Film aramızda bir itiraf ortamı yaratmıştı. Avrupa’da böyle bir şey oluyorsa herkesin eteğindeki taşları dökmesinin sakıncası yoktu. Herkes kendi yaşadıklarını, kendi gözlemlerini anlattı. Ben Karadeniz’in doğusunda bir kasabada yaşıyordum ve az buçuk köy yaşamım olmuştu. Bildiğim kadarıyla bizim oralarda insanların eşeklerle cinsel ilişkisi yoktu, olsa bile yadırganırdı. Çünkü arkadaşlarımın anlattıklarını şahsen yadırgadım. Adanalı bir arkadaşımın anlattığını hiç unutmam, eşeğin ensesine o zamanın popüler film artistlerinden birinin sinema afişini yapıştırıp işlerini öyle görürlermiş. Arkadaşlarım da beni yadırgadı. Öyle ya son derece normal sayılan, çoğu bölgede eşek düzmeyeni adamdan saymayan bir anlayıştan Karadeniz’in doğusunu muaf tutan şey neydi?

Sanıyorum birkaç basit şey: Bir kere o zamanlar Karadeniz’in köylerinde çocuklar erken yaşta evlenirlerdi. Ama daha önemlisi arazi yapısı nedeniyle pek eşek yoktu. At veya katır yerine eşek sahibi olmak gülünç bir şeydi.

Gülünçlükle devam edelim…

İnsanoğlu eziyet ettiği hayvanı gülünç duruma da sokar. Öyle ki yaptığının eziyet olduğunu algılamaz, hayvan üzerinde bir gülünçlük yaratır ve eğlenir. Kedinin kuyruğuna teneke bağlar, sineğin ayaklarını koparır, balığın ağzına sigara tutuşturur vb.

Ama eşeğin öncelikle varlığı gülünçtür. Ontolojik gülünçlük…

Hiçbir hayvan (Kant’ın terimleriyle söylersek) kendinde şey olarak gülünç değildir. İnsan eşeği kendine benzeterek gülünçleştirir. Yani insan kendi gülünçlüğünü eşekten elde eder. Antropomorfist bakışla önce eşeği kendine benzetir, sonra kendini eşeğe. Eşek yaklaşık altı yedi bin yıldır evcil bir hayvan olarak insanın hizmetindedir (attan eski...)… Yapılan kazılardan ortaya çıkan iskelet verilerine göre eşeğin omurgasının arka kısımlarının fazla aşınması onun ta o zamanlar yük hayvanı olarak kullanıldığını göstermektedir. İnsan kendisi de yük taşır; bilinir ama tekrarlayalım, yük taşıyan insanlar (örneğin hamallar) alt sınıflardır, tarihin bütün dönemlerinde böyledir bu. ‘Eşek olmak’ alt sınıfların kendi kendisinden nefretidir.

Tuhaf çıkıntıları vardır eşeğin. Kafasına göre uzun kulakları ve boyuna posuna göre kallavi penisi. Bu yüzden eşeğin gülünçlüğü düşünülürken eril olduğu imgelenir. Bunca eziyetin, aşağılanmanın içinde bir boşluk buldu muydu erekte olan penisiyle, kafası her daim orasında olan insanı deşifre eder. Eşeğin güdüsel olarak erekte olan penisi, erkek-insanın her daim aklında olan penisine ikame edilir. Eşek erekte penisiyle cinsel bir ortam yaratmaz, ama erkek-insan sanki eşek cinsel bir mesaj vermiş gibi kendi abazanlığını eşeğinkiyle kamufle eder. Gülünçlük en çok da cinsellikten elde edilmez mi?     


Nasrettin Hoca eşeğinden kişiliğini, fıkrasının görsel, grotesk yanını elde eder. Bu yüzden Nasrettin Hoca fıkralarının çocuksu bir yanı vardır. Gülünç-komik ilişkisi hammadde-mamul madde ilişkisi gibi kurulur: Eşeğin gülünçlüğü sahibini komikleştirir. Binek hayvanı olarak eşeğin atla kontrastı eşek sahibini alt statüye iter (At üzerinde binicinin elde ettiği yükseklik, bir kontrol kombinasyonu geliştirir; binicinin kendi bedenini, atın bedenini ve etrafını kontrolü; binici kendi bedeninde karşılık bulan atın üzengi, dizgin ve eyer takımıyla estetik bir koordinasyon sağlar). Eşekte insanın ayakları yerde sürünür. Alçaklık-yükseklik metaforunun bayağı-seçkin anlamı at ve eşekte kendiliğinden mevzilenmiştir.  Nasrettin Hoca bu yüzden halktan biridir. Don Kişot’un seyisi ve yol arkadaşı Sanço Panza bu yüzden eşeklik eder. Eşeğin adları ironiktir: Kadife, Zarife... İnsan zalimliğini bu ironi içinde görünmez de kılabilir.

Peki eşek metaforu asıl ilhamını eşeğin hangi özelliğinden alıyor?

“Çalış baban gibi eşek olma.”

Virgülü isteyen istediği yere koysun, eşek için bir şey fark etmiyor. Eşek çok çalıştığı halde, hem de insandan daha çok çalıştığı halde eşek olmaktan kurtulamaz. Aksine, eşek tam da çok çalıştığı için eşektir. Yani yukarıdaki ifade eşek olmamak için (eşek gibi çalışmamak için) çalış anlamını gizlemektedir. Çünkü eşek tözünü çalışmaktan ama alt sınıflar gibi komut alarak çalıştırılmaktan alan bir varlıktır. Güdülmesi, başında birinin durması gerekir. Eşeğin başında kim durur? Kendisine en yakın yoksul köylü, sokak aralarında dolaşan seyyar satıcı, hamallığı eşeğine yaptıran eşekbaşı, kısaca alt sınıf.

Baş ol da istersen eşekbaşı ol.

Alt sınıf(2) toplum içindeki kendi modelini eşeğin karşısında dispozitif olarak yeniden üretir. Ağır beden işçiliği her zaman statünün en aşağılarında yer aldığı için böyledir. Eşek metaforunu üretmek zorundadır, çünkü kendisini karşısında üstün hissedeceği başka bir varlık yoktur. Çünkü vasıfsızdır. Çünkü bu işi herkes yapabilir, eşek bile. Usta, vasıfsız işçi gibi yük taşımamak için usta olur. Ustayı sosyal statünün biraz yukarılarına yükselten hem biraz daha fazla para kazanması, hem de daha hafif iş yapmasıdır; elinin altında kendisine yük taşıyacak işçilerin hazır olması itibarını da artırır.

Ağır işlerde çalışan işçilerin bedeni de, çalışma hayatı dışında statüyü düzenleyen bakış tarafından tanınabilir (teşhis edilebilir) hale getirilir. Aşırı kas gücü gerektiren bu alt sınıf bedenleri yine de fitness salonlarında kas yapmış insanların atletik bedenine benzemez. Kabadır. Daha doğrusu bedeni kaba algılayan bakış, kişiyi yaptığı işe uygun formda çoktan tasnif etmiştir. A priori denilen öncelik bedenin elinden bakışa geçmiştir bile. Takım elbise de giyse bu beden duruşuyla kendini ele verir. ‘Eşeğe altın semer de taksalar yine eşektir.’ Eşek adıyla anılan birçok varlığın bilerek kabalığı ve ıskartalığı öne çıkarılmıştır: eşek arısı, eşek dikeni, eşek zeytini, eşek turpu, eşek marulu vb.

Alt sınıf eşek gibi çalışmaz sadece, eşek metaforunu hazmettiği için de çalışır. Birincisinde benzeyenken, ikincisinde benzetilendir. İkincisinde sadece faaliyetiyle değil, varlığıyla da eşekleşmiştir. Birincisi durumken, ikincisi nedenselliktir. Alt sınıf eşekleşirken eşek de insanileşerek alt sınıfın daha da altında bir sınıf olarak tasnif edilir. Metafor hakaret gücünü eşeğin bu trans halinden alır, insanın eşeğe bu antropomorfist bakışı kendisini de eşekleştirir.


Belki de kast sistemine ihtiyacı olan toplum en alttakini eşek üzerinden metaforik olarak gösteriyordur. Sanıldığı gibi sınıfların keskin ayrımlarla yapılandığı toplumlar çelişkilerin uzlaşmaz (antogonist) olduğu toplumlar değildir. Kast sistemi en alttakinin varlığı dolayısıyla diğer sınıfları kendi aralarında uzlaştırır. Düşme korkusu üsttekiyle eşitlik dürtüsünü her zaman bastırır. En alttakinin varlığı  diğer sınıflara kendileriyle böbürlenmeyi kademeli olarak telkin eder. Hem "eşitlik" alt sınıfın üst sınıfla eşitliği değil, bu tür toplumlarda her sınıfın kendi arasındaki hakkaniyet olarak anlaşılmaya daha elverişlidir. 

 
Japonya’da feodal kast sisteminin en altında bulunan Burakuminler, mezar bekçiliği, mezbahacılık, temizlikçilik gibi en pis işleri yaparlar; diğer kastlar bu tür işlerden dinsel inançlarını (Budizm, Şintoizm) ve sınıf prestijlerini korumak için imtina etmişlerdir. 1800’lerin sonlarına doğru yeni tüccar sınıfının palazlanmasıyla kastlar arası geçiş yasağı gevşemesine rağmen Burakuminlerin bir üst sınıfa geçme yasağı asla değişmemiştir. Günümüz Japon toplumunda Burakuminler hâlâ bir kast konumundadırlar ve en berbat işleri yapmakta ve horlanmaktadırlar. Onlar Japonya’nın “eşek”leridir. Deprem sonrası Fukuşima’daki nükleer sızıntıyı temizlemek için çalışan işçiler en alttaki Burakuminlerdir.

Hindistan’daki paryalara dokunmak bile üst sınıftakileri kirletirmiş. Bu yüzden onlara ironik biçimde dokunulmazlar adı verilmiş. Toplumda parya olduktan sonra diğer sınıflar kendilerini üst sınıf olarak tanımlayabilirlerdi.

İşçi sınıfını genel “proletarya” adı altında birleştirmek belki geçmişte iyi niyetli siyasi bir projeydi. Şimdi bütün dünyada göçmen işçiler vardır ki, beden işçiliği artık etnik bir karakter kazanmıştır. Mesela Türkiye’de Kürtlerin işçileşmesinden değil, alt proleterlerin Kürtleşmesinden söz etmek gerekir.

Eşek metaforu Ortadoğu toplumlarının küçük ötekisidir.


Ortadoğu’da insanların çalışmaya övgü düzmesi ikiyüzlücedir. Çalışma(3) kutsallaştırıldığı halde, bedendeki çalışma izleri; nasır, ellerin iriliği, omurganın duruşu, iskeletin asimetrisi vb makbul değildir. Bir monolog sesine de dönüşen çalış komutu, çalış ve aşağıya düşme, ya da aşağıdan kurtulmak için çalış demektir.  Tarih de doğrular: Teknoloji bedensel çalışmanın sosyal statüsünü giderek aşağılara indirmiştir.

Eşek alt sınıf insanı gibi çalışır. Alt sınıf eşeğe bakınca kendi parodisini (abartılı taklit) görür. Eşeğin varlığı yabancılaştırma efekti gibi, insanımızda brechtvari bir etkiyle düşünmesine sebep olabilecek uyarıcıyı değil, aynı bünye içinde hegelvari efendi köle diyalektiğini başlatır. İnsanımız eşek karşısında efendi olur, öte yandan eşek tıpkı kendisidir, köle olur. Çalışır çabalar ama eşek olmaktan kurtulamaz. Kendi başarısız kaderini eşeğin hayvan oluşunda hicveder. Eşek oradadır ve varlığıyla sahibini taklit ediyordur.

Çok eskidir bunun tarihi.

Lisede okurken edebiyat kitabında Şeyhi’nin (4) Harname’sini okumuştuk: “Bir eşek var idi zaif u nizâr” diye başlıyordu. Şeyhi öküze imrenen çalışmadan özgürce çayırda semirmek isteyen eşeği alegoriyle anlatmıştır. Şimdi elimde tamamı 126 beyit olan eserin 88 beyitlik bölümü var(5); eseri yeniden okuyunca bağlam yerine oturuyor…  Bir gün sahibi iyilik yapar ve eşeği palanını indirerek çayıra salar. Eşek orada ne sırtında palanı ne yük derdi, ne yuları olan semirmiş öküzleri görür. Şiir şöyle gelişir: Eşek öküzlere bakar, tefekküre dalar ve kendi kendine konuşur: “ki biriz bunlarunla hilkatde/ elde ayakda şekl ü suretde” (öküzlerle yaratılışta aynıyız/ elimizin ayağımızın şekli aynı).
Öyle ya nedir bunları ayrıcalıklı kılan, boynuzları mı? Eşek işin içinden çıkamaz ve çevrede ferasetiyle tanınan eşeklerin pirine başvurur. Eşeklerin piri ona öküzlerin ekinde çalıştıklarını ve ekin yediklerini söyler ve bizim işimiz yük taşımak, öküzlere özenme diye de öğüt verir. Ama eşek söz dinlemez ve tarladaki ekinleri afiyetle yer, yerken de hem keyiflenir hem geçmişine ilenir, yani anırır: “(…)Unutma ki seslerin en çirkini  merkeplerin sesidir.” (Kur’an Lokman Sûresi, 19. ayet).(6) Bunu duyan tarlanın sahibi: “yüreği soğumadı söğmeğ ile / olımadı eşeği döğmeğ ile” (eşeğe küfretmesi, dövmesi yüreğini soğutmadığı için); eşeğin kuyruğunu ve kulağını keser. Eşek acı içinde oradan kaçar, birden karşısına çıkan eşeklerin piri ne olduğunu sorar. Eşek cevabını verir: “bâtıl isteyü hakdan ayrıldım/boynuz umdum kulaktan ayrıldım.”

Şeyhi’ye göre eşek eşektir. Eğer eşek başka bir varlığa özenip de onun gibi olmak isterse eşeklik eder. Eşek tam da bu noktada metaforik bir kavram olur. Yük taşımak istemediği, yürüyecek takatinin kalmadığı, bir mola verip dinlenmek üzere durduğu anda, iş aksar ve eşek inatçı sayılır. Mecalsiz eşeğin dinlenme inatçılığı, insanın ne olursa olsun eşeği çalıştırma inatçılığı tarafından örtbas edilir. Eşek sadece yükü değil, insani bir kavram olan inatçılık yaftasını da bütün olumsuzlayıcı vurgusuyla beraber sırtında taşır. Eşeğin hem çektiği bedensel eziyet hem de bu bedensel eziyetin canına tak ettiği sırada yaşadığı kaytarma hali metaforlaşarak alt sınıf insanını tanımlayan bir özellik olur. Grev yapan, mola zamanını uzatan işçi eşek oğlu eşektir.

İnsanın hayvana komutu ile hayvanın itaat edişi arasında sanki algısal bir senkron varmış gibi görünür. Bu yanılsama şöyle işler. Eşek kendisine yapılan eziyete karşılık veremez; yükü taşıyamadığı zaman durduğunda yediği sopadan kaçar, dolayısıyla yeniden yürümüş olur. Ama insan nezdinde sanki sopaya itaat etmiş, verilen ceza yüzünden yürüyormuş gibi görünür. Oysa sopadan kaçtığı için yürür (peşindeki sopa acıyan yerlerine yetişemesin diye). Hayvanlardaki bu algı sisteminin olumlu versiyonunu etolojinin kurucusu Konrad Lorenz köpek eğitimi için anlatır: “(Köpek eğitiminde) en önemlisinin ‘otur’ (veya ‘çök’) komutu olduğu kanısındayım (…) Tam da ‘otur’ komutundan ötürü, ‘gel’ komutunun çok farklı bir duygusal anlamı vardır: Köpek o anda gelmek zorunda değildir, gelmesi için ona izin verilmiştir.”(7)   İnsan eşeği “görev”ini yerine getirtme misyonuyla cezalandırır. Cezayla ona sürekli görevini hatırlatır. İnsan bunu eşekle arasına doğal bir hiyerarşi kurarak gerçekleştirir.  Eşeğin itaati dilsizdir. Köle insanın, serfin, yabancı yerlerden gelen yoksul ırgatın da çalışırken dili yoktur, eşek gibidir. Eşeğin yaptığı işin sonunda alacağı bir ödül yoktur. Ödül, sahibinin dinlenmeye çekildiği sırada bir süre yük taşımaktan kurtulmasıdır. Ama bu kez de urganla bir yere bağlandığı için yük taşımak bağlı olmaktan kurtulmak anlamına gelir. Eşeğin tüm yaşamı bir kısırdöngüden ibarettir.

Bir yazar hayvanlar üzerinden kurguladığı alegorinin anlaşılması için metaforlara güvenir. Ama metafor, bir sözcüğün gerçek nesnesinden, gerçek bağlamından başka bir nesne başka bir bağlam için de kullanabilme yetisini aslı için de geliştirir. Mesela Çingene sözcüğünü, Çingene olmayanlar için de kullanıyorsak sözcüğün çağrışımını nesnesinden koparmışız demektir, metafor tekrar nesnesiyle ilişkiye girdiğinde nesnesini de değiştirir.(8)

 İnsan yabani ya da evcil hayvanlarla ilişkisinde, gözleminde hayvanları artık kendisi olamayacak biçimde yeniden anlamlandırır. Fizyolojik eşekle antropomorfist eşek aynı değildir. Aynı olmadığını söylemekle eşeğin hakikatini aradığımız sanılmasın. Hayır biz insanın hakikatini arıyoruz ve biz kendi hakikatimize kavuşunca eşek de kavuşacaktır… Eşeğin naif varlığı metaforla başka bir dünyaya sürgün edilmiştir. Nominalist isme metafor bulaşınca asla varlığın saf hali diye bir orijin kalmaz, bu talep de edilmez. Eşek sözcüğü metaforlaşıp yeniden hayvan eşeğe döndüğünde artık eski eşek yoktur. Metafor hayvanı da yeniden yapılandırır. Sözcüğün anlamını yine bu karmaşa içinde çözmek, yeniden anlamlandırmak gerekir. Mesela bazı yabani hayvanlar (özellikle etoburlar) ve bazı sevimli hayvanlar (ki sevimlilik sembolün yarattığı bir dönüttür de) sembolleştirilir: aslan, kartal, kurt, koala, panda vb. Hayvanın metaforik anlamı sembolle daha da güçlenir. Oysa metaforik anlamı hakaret anlamı taşıyan hayvanlar kolay kolay sembolize edilmez. Ediliyorsa bunda bir ironi vardır. İroninin sarsıcılığı, şaşırtıcılığı, düşünmeye sevk eden alaycılığı iş başındadır.(9) Ya da radikal bir itiraz devrededir; metafora karşı yeni bir metafor üretilmek isteniyordur! 

Şeyhi şaşmaz biçimde Ortadoğu’ya ait eşek metaforunu kullanıyor. İnsan eziyetiyle, köleden beter ettiği, hakaretiyle yaşamın en dibine sürdüğü eşekten, bir de metafor yoluyla eşeğe benzeyen insanı üretmiştir. Şeyhi bu metaforu hiç değiştirmiyor. Çünkü metafor kolay kolay değişmez, tutucudur. Metaforun tutuculuğu, yani anlamı nesnesinden koparıp ötede (meta=öte) hapsetmesi toplumsal sistemi de tutuculaştırır. Mesela eşek eşektir ifadesi. Sözcük kendisiyle tanımlanıyormuş gibi görünür. İki sesteş sözcük arasında özdeşlik kurulur. Ama dikkat edilirse sözcüklerden biri metafordur. Biri tanımlayan, diğeri tanımlanan. Hangisinin hangisi olduğunun önemi yok. Eşek, insanın ona biçtiği eşeklikle irtibat halindedir. Yaradılışı gereği eşek, kaderi eşek ve buna rıza göstermediği için eşek. Metafor tam da bu kırılma anını temsil ediyor: eşek iken eşekliğini bilmediği anı. Ve insan onu yeniden eşek yapıyor: en basitinden dayakla. Metaforla eşeğin artık masum olmayan karakteri, alt sınıfa bulaşıyor. Aynı tutuculuk (‘eşeksin sen eşek kal’) orada işlev kazanıyor: ‘İşçisin sen işçi kal!’


Eşek metaforu, bütün metaforlar gibi nesnesinden ayrılarak bir anlam kazansa da, nesnesine geri dönüşte bu hakaretamiz anlamı da peşinden sürükler. Metaforun yaygınlığına göre artık bu kazanılmış anlamla salt nesne anlamı arasında bir ayrım yapmak nerdeyse imkânsızdır. Ama bu ayrım gereklidir. Çünkü metafor sözcüğün düz anlamından (yani somut anlamından) sonra gelir. Sözcüğün somut resimsel görüntüsü yeni ifadeye transfer olur, sözcük başka bir boyutta başka bir ilişkinin aracısı olur; ama bu transfer ancak sözcük somut köküne bağlı kalınırsa yapılabilir; sözcüğün bonservisi hâlâ somut anlamının elindedir. ‘Akşam yediğim kuru fasulyeyi hazmedemedim…’   ‘Senin bana yaptığını hazmedemiyorum…’ Soru şu: Neden birinci cümledeki hazmetmek değil de ikinci cümledeki hazmetmek metafor? Çünkü bu öğrenme hiyerarşisiyle ilgilidir. İnsanoğlu somuttan soyuta öğrenir. Ama soyuttan tekrar somuta döndüğünde somutu soyuta bulaşmış halde bulur.  Eşek eşektir demek toprak topraktır demekle aynı değildir. Eşek sözcüğü insana tahvil edildiğinde aşağılanma sürecini tamamlar ve hayvanın kendi adı olan bu sözcük yeniden aslına döndüğünde artık o saflığını elde edemez. Mesela bir Nazi’nin bir Yahudi’ye ‘Sen Yahudi’sin’ demesi Yahudi’nin de kendisini öyle kabul ettiği ortak bir dilin ifadesi değildir. ‘Yahudi’ bir Nazi’nin dilinde muhatabını zan altında bırakan suçlayıcı bir sözcüktür; sözcüğün tanımlayıcılığıyla suçlayıcılığı aynı fonetik etkiye sahiptir. Kuran’da her iki metaforu bir araya getiren bir ayet anlattığımız hususa cuk oturuyor: “Tevrat’la yükümlü tutulup da (Yahudiler) onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin (eşeğin) durumu gibidir…”(Cum’a 5. ayet)(10) Yahudilerin benzetildiği eşek, gerçek eşek değil metafor eşektir. Dolayısıyla mecaz da metafora tabidir.

Eşek metafor sayesinde hem evcil hayvanlar alemindeki yeriyle hem de insanlar arasındaki “çalışma” konumu dolayısıyla adeta sınıfsal bir statü edinmiştir; itibarsızlığın dibinde bir statü. Evcil hayvanlar içinde eşeğin ötede bir yeri vardır, hep uzağa itilmiştir (bugün bile resmi kurumlar eşeği çiftlik havanı kategorisinde saymamaktadır).

Ortadoğu alt sınıflarının eşekle kurdukları cinsel ilişkiyi meşrulaştıran da yine bu eşek metaforudur. Dinsel muhafazakârlığın cinsel kirliliği eril olana değil dişil olana yükleyen geleneksel algısı burada da iş başındadır. Hayvanla kurulan cinsel ilişki başlı başına sosyal bir anomaliyken, birincil olarak hayvanla kurdukları ilişkiden değil de kaçamak cinsel ilişkiden ötürü oluşan bildik suçluluk duygusu ortadan kalkar, suç eşeğin sırtına yıkılır.  Suçluluk duygusunun suç olarak ötekine yansıtılmasının adıdır kirlenme (Tıpkı fahişeyle kurulan ilişkide olduğu gibi. Fahişe hep uzaktadır. Fahişe metaforu onunla ilişkide olan erkeği aklamaya yarar. Erkeğin fahişeye verdiği ücret kendi aldığı hazzın karşılığı değildir sadece, bu ilişkide fahişe tek taraflı kirlilik sorumluluğunu da kendisi üstlendiği için bu ücreti hak eder).   Hem bir “suç” ne kadar yaygınsa o kadar meşrudur. Eşek düzmenin suçluluğa ve utanca dönüşmesi muhtemelen kırsal yaşamdan kopmayla, şehir yaşamının başlamasıyla olur. Ama Ortadoğu’da bir araya gelen kafadarların malûm anı ortaklığıyla hallerine gülüp geçmeleri suçluluk ya da utanç duymalarından daha olasıdır.

Hayvanlarla kurulan cinsel ilişki herhalde hayvanların evcilleştirme tarihi kadar eskidir. Tabi elimizde kaynak diye gösterebileceğimiz itiraflar yok, davalar ve hukuki metinler var. Hıristiyanlığın İncil’de anlatılan bir öyküden yola çıkılarak eşeğe daha sempatik yaklaştığı iddia edilebilir. Hiç değilse imgesel olarak böyledir. Çünkü Hz. İsa Yeruşalim’e (Kudüs) eşek üzerinde girer(11). Burada biraz duralım:

Burada duralım ve Nietzsche’yi hatırlayalım… Zerdüşt bir gün eşeğe tapan insanlar görür. Kimler yoktur ki aralarında:
“İki kral, emekli papa, uğursuz büyücü, gönüllü dilenci, gezgin ve gölge, yaşlı falcı, ruhça vicdanlı kişi ve en çirkin insan- hepsi çocuklar gibi, sofu kocakarılar gibi diz çökmüşler, eşeğe tapıyorlardı.”(12)
Neden tapıyorlardı eşeğe?.. Nietzsche bunu açıkça söylemez ama seküler yaşamdaki eziyet edilen eşeğin ve Hz. İsa’nın kutsiyet kazandırdığı eşeğin karşıtlığı bu tapınmaya ironik bir ikilem katar.
“O yükümüzü taşır, uşak kılığına girer, yüreği sabırlıdır, hiç Hayır demez; ve Tanrı’sını seven her kişi onu döver.” Eşek ‘YİA!’(13) diye bağırır.
Nurullah Ataç, horozun ötüşünü ‘Kukurikuuu!’ diye çeviren birisine çeviri adabı öğretirken “Türkiye’de horozlar ‘üüürüüü!’ diye öter” demişti vaktiyle. Aynı çeviri mantığıyla Türkçede eşeğin bağırışı ‘Aİ!.. Aİ!..’ olmalıydı. Ama ‘YİA!’ Almanca evet anlamına gelen ‘ja’ sözcüğüyle sesteş, Nietzsche eşeğin anırmasının bir onaylama (‘evet’) olduğunu göstermek istiyor. Çeviri doğru! Nietzsche’nin alegorisinde eşek zaten ‘evet’ dediği için eşek; adı geçen insanlar da ona ancak insanüstü (üst insanın zıttı) bir varlık bu haline ‘evet’ diyebileceği için tapıyorlar. Bunun ‘emek en yüce değerdir’ diyen sendikal versiyonunu hepimiz biliyoruz. Reel sosyalist sistemin metafizik bir kavram haline getirdiği proletaryaya da aynı şekilde tapıldığını… Eşeğin kendine yapılanı onaylaması üzerinden, kötülüğün bütün vebalini üstlenen kurbanı, mükemmel iyi olarak tanıdıkları için eşeğe tapan insanlar… Aslında burada birbirinden habersiz iki ironi var: Bir tarafta eşeğin kendini olumlaması, diğer tarafta eşeğe yaptıklarının eşek tarafından onaylandığını gören insanların kendilerini olumlamaları. Ancak gerçek ironiyi iki durum arasında alegorik bağ kuran Nietzsche veriyor bize. Bu ironiyle Kenya’da 8 Haziran 2013’de kutlanan Eşeğe Saygı Günü (‘Heshimu Punda’) arasında bir paralellik kurulabilir sanırım. Eşekler Kenya’da önemli bir ekonomik işgücü kaynağı, toplam 600 bin eşek çok ağır koşullar altında çalışıyor. Cinsine ve yaşadığı bölgeye göre 20-30 yıl olan eşeğin ömrü Kenya’da ortalama 3 yıla düşmüş. Kim akıl ettiyse o gün boynuna çiçeklerden çelenkler takılmış eşekler, yol kenarlarına dizilen insanların arasından bir geçitle yürütülüyor, o gün veterinerler bedavadan bakımlarını yapıyor, insanlar başlarını okşuyor falan… Ekonomik kaygı (yerellik) ve hayvanseverlik (globallik) ikilemi eşeği bir günlük de olsa bir tapınç nesnesine dönüştürmüş. Tabi buradaki hayvanseverlik henüz en ilkel döneminde: Eşeği saygı duyun çünkü yararlı, bu kendi çıkarınıza… Yukarıda biraz önce söylediğimiz paralelliğin kısmi olduğu görülüyor. Avrupa’nın eşeği Kenya’nın eşeğinden farklı çünkü.

Nietzsche eşeği, muhtemelen İncil’deki İsa’nın bindiği eşeğin alegorik çağrışımıyla yeniden kurguluyor. Bu çağrışımın üç ayağı var: 1. Eşek kutsaldır, çünkü ona İsa binmiştir, yük taşır, sabreder, hep evet der; 2. Eşek kendisine yapılan hakarete de evet der, yükü taşıyamadığı zaman içine düştüğü mecalsizlik onun “eşeklik” halinin başlangıcıdır, dayağa evet der; 3. İnsan da eşek gibidir, ideal insanın sembolü İsa aslında eşektir.

“Suçsuzluk nedir bilmemen senin suçsuzluğundur.”(14)

Eşek kendi cezasını dünyaya geliş suçunun bedeli olarak çeker; kendini suçlu hissettiği için ceza çektiğini düşünmez, aksine sürekli ceza çektiği için suçlu olduğunu düşünür. Çektiği eziyet ödediği kefaret gibidir. Ve bu kefaret hiç bitmez. Çünkü eşek suçsuzluğu bilmez. Soru şudur: Suçsuzluğu bilmemek masum bir şey midir?

Zerdüşt birden eşeğe tapanların arasına dalar ve onları sorgular. İçlerinde burada ele aldığımız konuya en yakın cevabı Ruhça Vicdanlı Kişi verir:

 “Ben belki Tanrı’ya inanmam: fakat şurası su götürmez ki, Tanrı en çok bu şekilde inanca layıkmış gelir bana.”(15) İsa Tanrı’nın eşeğidir (Nietzsche’nin alegorisi), İsa’nın eşeği bildiğimiz hayvan eşektir. Buna göre:


  • ALEGORİ:                                                                           
Eşek (Tanrı’nın eşeği İsa)                                                  
İnsanlar (Eşeğe tapıyor)                                
                                                                                                                   
  • GERÇEK:                                       
Eşek (Hayvan)                                  
İnsanlar (Eşeğe eziyet ediyor)             
                                                                                                                
  • METAFOR:
Eşek (Alt sınıf; de-
vamlı alt sınıfın da
altında olan sınıf) 
İnsanlar (eşek me-
taforunu diğer in-
sanlar üzerinde kul-
lanarak kendi eşek-
liğini unutmaya ça- 
balıyor.)

“Bir eşek trajik olabilir mi?-Ne taşıyabildiği, ne de üstünden atabildiği bir yükün altında ezilen biri?.. Filozofun durumu.”(16)

Nietzsche’nin bu sözü 1888 yılında yazdığı Putların Alacakaranlığı’ndan. Bundan yaklaşık bir yıl sonra Torino’da sahibi tarafından kırbaçlanan bir atın boynuna sarılacak ve ağlayacaktır. Bu Nietsche’nin filozof olarak hikâyesinin finalidir. Bundan sonra akıl hastanesinde geçirdiği on yıl boyunca hiçbir eser yazmamış, hiçbir entelektüel faaliyette bulunmamıştır. Trajik tanımına uygun. Ama asıl trajedi o an atla özdeşleşen Nietzsche’nin metafor eşekle gerçek atı da özdeşleştirmesidir; metaforlaşmış ironik eşek gözünün önünde acı çeken trajik at olmuştur. Bu krizin devamında annesine, “Anne ben ne aptalım,” dediği rivayet edilir. Öykü bu sözle bütünlüğe kavuşur, Nietzsche bu sözle benliğini yeniden kurmuş gibi olur. Ve bu söz Nietzsche’nin hikâyesini bitirir. Macar yönetmen Bela Tarr, Torino Atı filminin başında dış sesle Nietzsche’nin bu bilinen hikâyesini duyurduktan sonra bize kırbaçlanan atın ve sahibinin hikâyesini anlatır; izbe bir kır evinde birbirinin aynıymış gibi geçen 6 yoksul günü. At, yemekten içmekten kesilir, dışarıda hiç dinmeyen soğuk bir fırtına vardır. Filmin ağır temposu ve kameranın aynı şeyleri defalarca göstermesinden sembolik bir dil keşfedip birçok yorum yapılabilir tabi, ama yönetmenin asıl niyeti dili olmayan bir yaşamı bize hissettirmektir. Atın yaşamını da. Filmde sadece bir sahne hariç hemen hiç diyalog yoktur. Ama bu diyalog sahnesi bize ilginç bir metafor örneği verir. Zaten sahnenin konumuzla bağlantısını bu diyalogun birden nasıl metafora evrildiğiyle kuracağız. Filmin ortalarında kapı çalar, komşuları bir adam palinka (sert bir Macar içkisi) almak için uğramıştır.  Masaya otururlar. Ev sahibi: “Neden inmedin kasabaya?” diye sorar. Misafir fırtınanın her tarafı darmaduman ettiğini söyler. “Her yer mahvoldu,” der. Ev sahibi, “Neden mahvolsun ki?” diye sorar. Misafir sözün bundan sonrasında fırtına, darmaduman ve mahvolmak sözcüklerinin somut ilişkisini sosyal metafora dönüştürür: “Çünkü her şey yıkık dökük halde, her şeyin bozulmuş duruma getirildiğini söyleyebilirim. Çünkü bu sözde masum insan yardımı denilen şeyden meydana gelen alelade bir afet değil. Tam aksine tüm bunlar insanın kendi hükmünün; kendi hükmünü kendi benliğinden önde tutması ile alakalı…” Misafir konuşmasını hiç durmadan monolog gibi sürdürür. Anlattıkları soyuttur, dakikalarca konuşur. En sonunda ev sahibi müdahale eder, konuşmayı “Geç bunları hepsi saçmalık.” diyerek bitirir.

Gerçeği olduğu gibi kabullenmek anlamanın tezahürü gibidir.  

Deleuze, Nietzsche’nin eşek metaforunu konu ettiği ilgili kitabının(17) son bölümünde önce bir varlık tanımlaması sonra da radikal bir soru sorar:

“Olumlamanın kendisi varlıktır, varlık yalnızca bütün gücüyle olumlamadır(…) Olumlamanın kendisi hangi anlamda varlıktır?
“Olumlamanın kendisinden başka nesnesi yoktur. Ama tam da, kendi kendisinin nesnesi olduğu ölçüde varlıktır. Olumlama nesnesi olarak olumlama: Varlık budur. Kendinde ve ilk olumlama olarak, o oluştur. Fakat, oluşu varlığa yükselten ya da oluştan varlığı çıkaran başka bir olumlamanın nesnesi olduğu ölçüde de varlıktır. İşte bu yüzden bütün gücüyle olumlama, ikilidir: Olumlama olumlanır. Birinci olumlama (oluş) varlıktır, ama ancak ikinci olumlamanın nesnesi olarak böyledir.”(18)

Peki varlık nasıl olumlanır? Ama burada hangi anlamda olumlamak diye ikinci bir soru sormak gerekir. Eşek dövülebilen binek ve yük hayvanıdır. Bu bir gerçeği olduğu gibi kabullenmek anlamında olumlamadır. Bu olumlamayı hayatın başka alanlarında insan için üreten bir metafor sistemi de vardır. Olumlama bir aklama değil yaygınlaşma biçimidir. 


Başka bir olumlama çeşidi deminkinin tersidir, yüceltme ve sevimlileştirmedir: Amerika Demokrat Parti’nin sembolü eşektir; ünlü Sam Amca’nın çizeri karikatürist Thomas Nast’ın ta 1870’lerde çizdiği eşek Demokrat Parti’nin siyasi sembolü olmuştur… Ama hayvanlarla cinsel ilişki açısından kimse kimseden daha namuslu değildir.(19)

Ortadoğu’da eşekler baştan talihsizdir. Ortadoğu’da hadisler yaşamı düzenleyen hukuki içtihatlar olduğu için en önemli hadis kaynağı sayılan Buhari’den yapacağımız alıntılar yol gösterici olabilir. Önce garip bir çelişkiden söz etmeliyim. Buhari’nin sağken kendi yazdığı, yayınladığı bir tek kitabı yoktur. Buhari’nin Hz. Muhammet’in sözlerini derlemeye başlaması Hz. Muhammet’in ölümünden en az 200 yıl sonraya rastlar, yani o sıralarda sahabelerin hepsi rahmetli olmuştur. Sahih-i Buhari’nin orijinali elimize ulaşmamıştır. Bunun hadisleri spekülatif bilgi haline sokan iki anlamı var: Birincisi Buhari’nin adıyla anılan kitabı zaten Buhari yazılı hale getirmediği için adı geçen eserde orijinallik de aranamaz. İkincisi Buhari’nin öğrencilerinden Ebu Abdullah el-Fiebri, Buhari’nin addedilen el-Camiu’s-Sahih’i Buhari’den iki defa dinlemiş ve güya günümüze ulaşmasını sağlamıştır (dikkat edelim, iki defa dinlemiş ve ezberlemiş?!… Burada metinlerin orijinalliği değil, dıdısından dıdısına dolaşan bilginin bir elde toplanırken aynı zamanda kendini meşrulaştırması, yaygınlaştırması, kökleştirmesi bizce daha önemli). Muhaddis Ali b. Muhammed el-Yununi 1200’lü yıllarda birçok tarihten, birçok kaynaktan gelen nüshaları bir araya getirip içlerinden seçim yaparak bir metin oluşturmuş. Günümüzdeki Buhari metinleri buna dayanarak hazırlanmış. İlk ne zaman? 1300’lü yıllarda… Yani Buhari’den 500 yıl sonra!.. Bunun insan zekasını ilgilendiren en önemli menfi sonucu şu: Hafızlar aracılığıyla ezbere dayalı bilginin yaratıcı bilgiden daha makbul oluşu, tekrara dayalı bilgiyi kütlenin beyninde asırlardır aşılamayan bir paradigma haline getirir. Bu, tekrarı; yani muhafazakârlığın en önemli kaynağını açıklıyor.  Geçelim. Hadislerin orijinal olup olmamasının, eşeğin bu topraklarda gördüğü zulüm açısından hiçbir önemi yok. Önemli olan dini kaynakların ve uygulamaların bu zulüm için meşru bir zemin hazırlamaları:

“Merkebin anırmasını işittiğinizde de şeytan (ın şerrin) den Allah`a sığınınız (ve: Eûzü bi`llâhi mine`ş-şeytâni`r-racîm, deyiniz). Çünkü merkep şeytan görmüş (de öyle anırmış) dır.”  Hadis no:1363(20)

“Şöyle demiştir: Nebiyy-i Ekrem salla`llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: İmamdan evvel başını (secdeden) kaldıran her hanginiz, acabâ şundan korkmaz mı ki, Allâhu Teâlâ, başını eşek başına -yâhud sûretini, eşek sûretine- çevirsin?” Hadis no: 400

“Rivâyete göre, Nebî Salla`llahu aleyhi ve sellem zamânında Abdullah adlı bir kimse vardı. (Halk arasında) hımâr (=eşek) lâkabiyle anılırdı. Resûlu`llah Salla`llahu aleyhi ve sellem`i (ara sıra) güldürürdü...” Hadis no:2086

"Resulullah (sav) buyurdular ki: "Biriniz sütresiz olarak namaz kılarsa (önünden geçtiği takdirde) şunlar namazını bozar: Eşek, domuz, yahudi, mecusi, kadın...”(21) Hadis no:2732

Şeriat uygulamalarında eti yenen ve sütü içilen inek, koyun, keçi gibi hayvanlarla cinsel ilişkinin cezası ağırdır, değişik sayılarda kırbaç cezası verilir. Hayvanın eti murdar kabul edilir ve kesilip yakılır. Bunun sebebi cinsel tabunun hayvan üzerinde yeniden imgelenmesidir. Erkeğin spermi muhayyilede hayvanın sütü ve etiyle metabolize olur. Bu yüzden eti ve sütü helal olan hayvanlarla (koyun, keçi, inek) cinsel ilişki haramdır. Eti haram olan hayvanlarla cinsel ilişki helal sayılmasa da nerdeyse caizdir. “Eğer eti mekruh olan at, eşek ve katır gibi binek olarak kullanılan hayvanlardan olursa o hayvanı kesmezler. O şahsın devamlı olarak kınanmaması için hayvanı başka bir şehre sürerler ve orada satarlar.”(22)  Yani eşek düzene ceza yok, eşek de sürgünle paçayı kurtarıyor. Nedensellik sıralamasında tersi gibi görünse de belki de hayvanın mekruh oluşuna yol açan onunla kurulan cinsel ilişkidir. Öte yandan Turan Dursun Din Bu 3 kitabında hayvanlarla cinsel ilişkiye müsamaha gösteren birçok eski ve muteber din adamının görüşlerini derlemiştir. İşte bunlardan birkaçı:
“Kur'an'da, hayvanla cinsel birleşime ve bu ilişkinin "zina" olduğuna, suçlusuna "hadd (ceza)" uygulanacağına ilişkin bir ayet, bir hüküm bulunmamakta. Buna ilişkin bir hadis de yoktur. Çünkü hayvanla cinsel ilişkide bulunmuş olana, Peygamberin "zina haddi (zina cezası)" uyguladığına ilişkin bir hadis, aktarılagelmiş değildir. (Bkz. Abdurrahman el Cezîrî, Kitabu’l-Fıkh Ale’l-Mezâhibi'l-Erbaa, 5/149.)”


“Fahruddin Râzî, "hayvanla cinsel ilişki"nin "zina" kapsamına girmediği, onun için bu ilişkiden dolayı "hadd" uygulanamayacağı, yalnızca "ta'zir (azarlama)” cezasının verilebileceği yolundaki görüşe, İmam Malik, îmam Sevrî ve İmam Ahmed îbn Hanbel'in de katıldığını yazar. (Bkz. F. Râzî, 23/133.)” (23)


Birbiriyle çelişik hadisler de vardır.(24)

Bütün bunlar dönemin anlayışına ve yorumuna kalmıştır. Eşekle cinsel ilişki mantıken yasak olsa bile bu konuda dini kaynaklara başvurularak katı bir yasak getirilmediği de açıktır. Müsamaha gösterilmiştir, görmezden gelinmiştir. Aslında bir şeyin yasak olmasıyla yaygın olması arasında hiçbir çelişki de yoktur. Hatta yasağın yaygın ihlali, yasağın kabulüdür. Çünkü yaygın ihlalde suç şikâyetle gerçekleşir. Eğer bir yasağı toplum ihlal ediyorsa, yasağın müeyyidesi ancak şikâyetle vücut bulur. Yani suçun yasadan kaynaklanan bağımsız bir varlığı yoktur, varlığı ancak şikâyetle doğrulanır, şikâyete tabidir. Diyelim zanlı herkesin bildiği bir şeyi yasa-koyucunun dışında gözden ırak bir yerde yapıyor; yaptığı şey yasak olsa bile kendini gizlemesi (buradaki gizleme, desteğini kimse bilmesin diye geliştirilen ketum bir mizaçtan almıyor, yaptığı şeyin çocuklar ve kadınlar nezdinde görülme olasılığına karşı dikkat telkin eden teşhirci pozisyonuna düşme kaygısından alıyor) bırak yasağı çiğnemeyi, yasağı çiğnerken gösterdiği itina olarak kendisine meşruiyet bile kazandırıyor.

Yaygın yasa ihlali bir başka ana-yasağın gölgesinde gerçekleşir. Bunun anlamı yaygın yasa ihlalinin diğer korkulan yasağı güvenceye almasıdır. Hukukta bir yasak diğer yasağı güvenceye alıyormuş gibi görünse de bu her zaman böyle değildir. Toplum hayatı ihlallerle doludur. Kimse kendini toplu halde suçlu hissetmez (toplumun total olarak kendini suçlu hissetmesi; keşke böyle bir şey olsa)… Ortadoğu’da eşekle cinsel ilişki daha önemli bir yasağı, zina yasağını emniyete aldığı için meşrudur. Evli ve çocuk sahibi yetişkin erkekler toplumda iktidar yaş evresini oluştururlar. Eşekle cinsel ilişki ergenin paradoksal olarak nefsine sahip çıkma göstergesidir de, böylelikle ergenler iktidarı elinde bulunduran erkeklerin cinsel sahasına girmemiş olurlar. Böylelikle daha büyük günah olan zina ve flört yasağına riayet etmiş de olurlar. Doğal kadın erkek ilişkisi yasaklanınca eşekle kurulan seks anomalisi normalize edilir. Eşekle düzüşmesini bitiren birbiriyle sevişemeyen insanlar bir takım soyut kavramlarla, simgelerle, kutsal değerlerle sevişirler. Toplum sapıtır.

Eşekle cinsel ilişki metafor olarak eşeği de cinselleştirir. Ama asıl eşekle ilişkiye giren erkeğin bedenini yapılandırır! Eşekle ayakta yapılan şipşak seks (ki başka bir pozisyon mümkün değildir, bunu hayvan gibi yapmak zorundadır) tecavüzün de prototipidir. Bedeninin sadece tenasül kısmıyla zevk alan hazır bir form yaratır. Kişi teorik olarak bilse bile beden flört, kur gibi becerileri edinemez. Hadi Tecavüzü bir tarafa bıraktık, eşekten geçen bu alışkanlık fahişeyle seksi, özellikle ucuz fahişelerin uzman kesildiği hızlı, acele, iş bitirici bir ilişki haline getirir. Hatırlatalım, bir dönem İstanbul’unda bazı umumi tuvaletler geneleve dönüştürülmüştü: ayakta, şipşak. Evlenince eşekten zevceye intikal eden seks aynı tarzda devam eder, sevişmesiz, okşamasız ve erken boşalmayla. Peki eşekle seks sadece erkeğin bedenini mi yapılandırır? Bu anomalide hiç payı olmadığı halde belki de en çok kadını yapılandırır. Ergen erkeğin eşeğe duyduğu kösnül maskaralık hem kendi yaşıtı kadını dışarıda bırakan hem de eşekle kadın arasındaki farkı silen bir durum yaratır. Kadın şöyle düşünür: ‘Erkek eşeği de arzulayabildiği halde kadın olarak benim yerim ne?’ ‘Erkeğin eşekle seks kariyerinden sonra güzel ve değerli olduğumu nasıl anlayacağım?’ Erkeğin eşekle seks yaptığını duyan kadın kendini aşağılar… Kadın ergen erkeğin eşekle oyalanması sırasında boşta kalarak iffetini korur. Kadın kendini değersizleştirirken iffet değer kazanır. Çünkü iffet ileride evlenecek erkeğin sahip çıkacağı, kadına emanet edilmiş değerdir.

Kolombiya’nın kuzeyinde Cartegana denilen bölgede eşekle cinsel ilişki alenen yapılan ve alenen konuşulan bir ritüel gibidir. İzlediğim belgeselde, yeniyetme çocuklar milli olmanın, henüz ergenliğe ilk adım atmanın başarısını eşekte tadarlar, kendilerinden övgüyle söz ettikleri, kadınların yanında bile rahatlıkla konuştukları bir konudur bu. Ergenler eşekle cinsel ilişkinin kendi penislerinin büyüttüklerine inanıyorlardı; daha da önemlisi bu işi yaptıklarında penislerinin yeterli büyüklüğe ulaştığı onaylanmış oluyordu.  Erkeklerin eşekle aşk yapmaları hakkında ne düşündüğü bir yerli kadına sorulduğunda (ev kadınıydı ve kucağında küçük bir çocuk vardı) kadın şu cevabı verdi: “Hayatlarında bir kadın olmadığı sürece istedikleri eşekle yapabilirler. Ama bir kadın olduğunda onlar olmamalıdır.” Burada kadının endişesine eşlik eden şey kıskançlık değil, kendini aşağılama kapasitesinin sınırıdır. Erkeğin eşek üzerinde yaptığı cinsel kariyer, kadının evlilikle yaptığı erkeğin hayatından eşeği çıkarmasıyla gelen kariyerle bütünleşiyor ve toplum düzeni sağlanıyor.  Kadının sözlerinin gizli bir anlamı daha var: Erkeklerin eşek seçeneği boldur, ama evlenmek için sadece bir kadını seçerler; bununla avunabilirim… Orta yaşlı bir adam kadınların ve çocukların da olduğu bir ortamda kadın eşek kıyaslamasını yapıyor: “Kadın daha iyi çünkü aletini emebilir, eşek bunu yapamaz.”(25)


Bir arkadaşım Erdekli köylülerin işe yaramaz eşeklerden daha mutedil bir şekilde kurtulduklarını anlattı. Eşeği ormanın uzak bir yerine götürüp terk ediyorlarmış…  Ama insanın yüreğini ferahlatan asıl bilgi, son yıllarda eşek sahiplerinin köylü kadınlar olması. Bağına bahçesine eşekle gidip gelen kadınlar. İnsan aklını o tarafa doğru çevirince gözüne güzel görüntüler geliyor.

  
“Bütün soruların cevapları bir köpeğin bakışlarında gizlidir.” der ya Kafka, Ortadoğu toplumlarında ise soruların cevapları bir eşeğin güzel mahzun gözlerinde gizlidir.
  
'Buraya işeyen eşektir.'



(1)   Eşeği sahibinin dediği yere bağla da varsın kurt yesin. (atasözü)
(2)   Tarihin bütün dönemlerini kapsasın diye “alt sınıf” tabirini kullanıyoruz.
(3)   Soyut bir sözcüktür ‘çalışmak.’ Üzerindeki anlam belirsizliği çalış emir kipiyle anlamını kazanmaktadır.
(4)   Doğum tarihi bilinmeyen Şeyhi’nin ölümü 1431 kabul edilmektedir.
(5)   Üçüncü Harname, Ord. Prof.Dr. Hayrullah Şanzumi (yazar müstear ad kullanmış), s.92-99, Mefkûre Yay. 1. Baskı, İstanbul 2006
(6)   Kur’an, Türk Diyanet Vakfı Yay. Ank. 2002, s. 403

(7)   Konrad Lorenz, Ve İnsan Köpekle Tanıştı, Cumhuriyet Kitapları, Çev. Evrim Tevfik Güney, 1. Baskı Mart 2007, İstanbul, s. 46
(8)   Sırf bu metafor yüzünden Romanlara çingene denilmesi hakaret sayılarak hukuki men karakteri kazanmış, sözcük etnik bir isimlendirme olmaktan çıkıp sıfat haline gelmiştir.  Oysa yasak metaforun hakaret gücünü daha da ağırlaştırmıştır.
(9)   Buradan eşeği amblemi yapan Türkiye Hayvan Partisine ve ülkesinin en çok cefa çeken hayvanı ineği amblemi yapan Hollanda Hayvan Patisine selam.
(10)                      Kur’an, Türk Diyanet Vakfı Yay. Ank.2002, s.553
(11)                      “Ve şakirtler gittiler, İsa’nın kendilerine emrettiği gibi yaptılar. Ve eşekle sıpayı getirdiler. Onların üzerine esvaplarını koydular. Ve İsa üzerine bindi.” (Kitabı Mukaddes, Kitabı Mukaddes Şirketi yayını, Matta Bap 21/7 s.23, İstanbul 1981, benzer metinler için bkz age Luka Bap 19, s. 83… Yuhanne Bap 12, s. 109 )
(12)                      F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, s. 365, Çev. Turan Oflazoğlu, MEB Yayınları, İstanbul 1997
(13)                      age s.366
(14)                      age s.366
(15)                      age s.369
(16)                      F. Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, s.10, çev. Hüseyin Kaytan, tümzamanlaryayıncılık, 2. baskı, İstanbul 2000
(17)                      G. Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, çev. Ferhat Taylan, Norgunk Yayınları, 1. baskı, İst. 2010
(18)                      age s. 234,235
(19)                      “Ortaçağ’ın başında hayvanlarla cinsel ilişki masturbasyonla aynı kefeye konuyordu: Hayvanlar insanoğlundan o kadar farklı görülüyordu ki, bir hayvanla ya da hareketsiz bir nesneyle ilişki kurmak aynı şeydi. Ortaçağ’ın sonunda ise homoseksüellikle bir tutuldu, böylece suçun derecesi, onunla birlikte hem hayvanın hem de insanın cezası arttı… Yasal mevzuat getirildi… Hem hayvan hem insan asılır ve yakılırdı… 1550’de ırgat Jacques Gion bir inekle ilişkide bulunurken yakalandı. ‘İbretlik’ bir ceza verildi ona: Gion, emellerine ulaşmak için üzerine çıktığı çalı çırpılarla ve inekle birlikte köy meydanında yakıldı. Bu tür vakalarda genellikle büyük boy evcil hayvanların adı ikinci kişi olarak geçer: Eşekler, katırlar, kısraklar ve inekler. Keçi ya da koyun gibi daha küçük hayvanlara davalarda daha az rastlanır, büyük ihtimalle küçükbaş hayvanlar çocukların ve kadınların sorumluluğunda olduğu için.” (Sara F. Matthews-Griecon, Bedenin Tarihi 1. cilt, hazırlayanlar: Alain Corbin, Jean Jacques Courtine, Georges Vigrello, çev. Saadet Özen, YKY, İst. 1. baskı Mayıs 2008 s. 171,172)
(20)                      İnternetten www.ihya.org Sahih Buhari Hadisleri
(21)                      http://www.abna.ir/data.asp?lang=10&id=386229
(22)                      http://hadis.ihya.org/kutubusitte/konu/377.html
(23)                      Turan Dursun Din Bu  
      (24)      “Hadis:
            İbn Abbas'tan, şöyle dediği aktarılır:
            "Hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimseye zina cezası uygulanmaz."
            (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu’l-Hudûd/30, hadis no: 4465; Tirmizî, Kitabul-
            Hudûd/23, hadis no: 1455.)
            Hadis:
            "Hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimse öldürülmeli"

             Aynı İbn Abbas'tan, Peygamberin şöyle dediği de aktarılır:
             "Hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimseyi öldürün! Onunla birlikte,
              hayvanı da öldürün!" (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu'l-Hudûd/30, hadis no:
              4464.)

Sahih Buhari’nin topladığı birçok hadis günümüz baskılarından çıkarılmıştır. Aşağıda Almancasını aktardığım hadis Türkçesinde yoktur. İlgili hadisin kısaca meali şudur: Kadınları regl olan erkekler ahırdaki dişi genç hayvanlarla cinsel ilişki kurabilirler.
“Ibn Sharib erzählt, Ib Abdul Talib habe gesagt: Immer wenn seine Frauen sich in ihrer monatliche Reinigung (d.h. Menstruation) befanden, sah ich den Gesandten Allahs (sws) des öfteren in der Nähe seiner Kamelherde. Dort pflegte er liebevollen Umgang mit den weiblichen Tieren, wandte sich aber mitunter auch den Jungtieren beiderlei Geschlechts zu. (Sahih Al-Buchari Bd. 2, Nr. 357)” http://www.pi-news.net/2007/05/im-namen-allahs-sex-mit-nutztieren-in-ordnung/

Keza İran’ın dini önderi İmam Humeyni koyun, inek, deve gibi hayvanların cinsel ilişki sonrası öldürülmesini ve etinin kendi köyünde değil uzak bir köyde satılmasını buyurmaktadır:
Ein Mann kann Geschlechtsverkehr mit Tieren wie Schafen, Kühen, Kamelen haben. Jedoch sollte er das Tier töten, nachdem er seinen Orgasmus hatte. Er sollte nicht das Fleisch an die Leute in seinem eigenen Dorf verkaufen; jedoch das Fleisch ins nächste Dorf zu verkaufen ist erlaubt.? (Zitat aus Tahrirolvasyleh, von Ayatollah Ruhollah Khomeini; Band 4 Darol Elm, Ghom, Iran, 1990) )” http://www.pi-news.net/2007/05/im-namen-allahs-sex-mit-nutztieren-in-ordnung/






 

                                      

15 Aralık 2013 Pazar

Nezaket ve İncelik





Eşanlamlı sözcükler arasında nüans yaratanlar her zaman ilgimi çeker.


Zizek’in aktardığı şu metin üzerinde biraz oynamak istiyorum…

“Delphine Seyrig ‘Baisers Voles’te genç sevgilisine nezaket ile incelik arasındaki farkı izah eder: “Tut ki kazara bir kadının duşun altında çırılçıplak olduğu bir banyoya giriyorsun. Nezaket hemen kapıyı kapatıp, ‘Pardon Madam!’ demeni gerektirir; incelik ise hemen kapıyı kapatıp, ‘Pardon Mösyö!’ demeyi.” İnsanın, duşun altındaki insanın gerçek cinsiyetini ayırt edecek kadarını bile görmediği numarası yaparak gerçek inceliği sergilediği nokta ancak ikincisidir.” (1)

Eşanlamlı sözcükler arasında bizi ayrım yapmaya sevk eden şey sadece hakikat arayışı değildir, kendi tarafımızı belirlemektir; daha doğrusu göstermek. Delphine Seyrig nezaketle incelik arasında yaptığı ayrımda incelik tarafını tutar, tabi Zizek de… yalnız Zizek inceliğin aslında bir “numara” olduğunu sözcüğe üstlendirir. Bu üstlenme gereklidir, çünkü madama mösyö diyen incelik sahibi, bir görme engelliden başka türlü nasıl ayırt edilecektir?

İncelikteki bu “numara”yı erkek bilir ama kendisine ‘mösyö’ denilen kadının bildiğini nasıl varsayacağız? Çünkü incelik birisi için yapılır, kavram ayrıştırması için değil. Üstelik eğer bilmiyorsa incelik diye yapılan “numara”nın tam tersine kabalık diye anlaşılmamasının garantisi ne? Kadının kendisine ‘Mösyö’ diyen bir adamın inceliğine güveneceği ipucu nerede?

Öte yandan adam bir ahmak da olabilir.

Bu bilmecenin ipucuna başka bir bağlantıyla varılabilir: Kadınlar üzerinden gerçekleşen nezaket ve incelik aslında erkekler arasındaki dengeyi gözeten jestlerdir. Banyodaki çıplak kadın birinin karısıdır, kızıdır, kardeşidir, sevgilisidir vb… Doğuya doğru gittikçe, kadının iffetini koruyan adamın inceliğinden çok, adamın kadının etrafını çevreleyen erkeklere karşı inceliğinin kanıtı daha güçlü görünürdü… Mesela ‘Pardon Mösyö’ yerine ‘Pardon bacım!’ Tuhaf ama erkeklerin kadına gösterdiği inceliğin nihai adresi erkeklerdir. Hemcinslerini kızdırmamak, işkillendirmemek üzerine kuruludur.

Nezaket göstererek kadının varlığıyla arasına görünür yüceltici bir mesafe koyan erkek, incelikle kadındaki dişilik darasını alır.

Duşun altındaki çıplak kadının kazara içeri giren adama ‘Sırtımı lifler misiniz…’ demesi ve adamın kadının ricasına icabet etmesi insanlığın gerçek incelik mertebesi olacaktır. Elbette pornografinin bu inceliğe çoktan ulaştığını söyleyebileceklere bir sözüm var: abartmayın…

Sözü nereye getirecektim:



İnsan sevdiğine yalan söyleyerek incelik gösterebilir…


Sevdiğin birinin yalanını görmek ve yüzüne vurmamak da bir inceliktir tabi…
Evet, insan sevdiğine yalan söyleyebilir. Doğru söylemesi onu kıracaksa… Ama yaptığı bir şey sevdiğini zaten kıracaksa, başlı başına onu yapması bir sorun, yalan söylemesi ayrıca ikinci sorundur…

Bu durumda ahmaklıkla incelik arasındaki fark, nezaketle incelik arasındaki farktan daha azdır…

Ve uzatacaktım bu konuyu… Bitti. Çabuk bitti...



(1) http://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&ved=0CDIQFjAA&url=http%3A%2F%2Fwww.radikal.com.tr%2Fhayat%2Fwikileaks_caginda_terbiye-1037924&ei=3X6tUoviEKWAywOyqICAAw&usg=AFQjCNFKPyYoqupgkQ4Qav9Z_6kvTBMDgg&sig2=3O2iPleP_6O6UT1brippvw&bvm=bv.57967247,d.bGQ&cad=rja

7 Kasım 2013 Perşembe

Özel Yaşam








Öğrenciler kız erkek aynı evde kalsınlar mı diye bir anket yapılsa herhalde yüzde seksen doksan oranında hayır kalmasınlar sonucu çıkar. Ama insanların özel yaşamına müdahale edilmeli mi diye başka bir anket yapılsa deminkinden daha yüksek bir oranda yine hayır sonucu çıkar. Peki bu çelişkiyi nasıl açıklarız?

Türkiye’deki konut sorunuyla.

Türkiye ekonomisi konut inşaatına dayanır. Sonradan görme muhafazakâr burjuvanın zenginliğini ifade edeceği, göğsünü gere gere bak bunlar benim diye gösterebileceği nesnel varlıktır konut. Bir tane yetmez, on tane elli tane konut. Fazlalıkları kiraya verir ve kendine kısmen de olsa başkasının özel yaşamına burnunu sokma hakkı tanır. Özellikle bekâr öğrencilere karşı ahlâk muhafızı kesilir. Kiracı evliler de bundan muaf değildir, çünkü ev sahibi üst dairede veya bitişik evde oturur, kavgayı gürültüyü gireni çıkanı dikizler. İnsanların kiradan kurtulup ev sahibi olma dürtülerinin ardında özel yaşama kavuşma arzuları yatar. Türkiye’de özel yaşamın özel mülkiyetle Batı’dan daha sıkı bir ilişkisi olmasının ekonomik boyutu budur. Diğer boyutu bekâra ev yok dolayısıyla evlinin özel yaşamından endişelenmesine mahal yok konformizmidir. Yani burada bekârın cinsel yaşamı evli olanın özel hayatına müdahale gibi algılanır. Mülk sahibi olmakla eş sahibi olmanın kombinasyonuyla meşrulaşan özel yaşam gerçekte tüzel bir yaşamdır.

Oysa özel yaşama müdahalenin hukuki veya sosyolojik bir gerekçesi olamaz. Saçmadır: Nasıl evli birisine siz neden sevişmiyorsunuz bakim diye sorulamıyorsa, bekâr iki kişiye de siz niye sevişiyorsunuz bakim diye sorulamaz.

Yazık bize ki enerjimizi malûm nedenlerden ötürü deli saçması konulara harcıyoruz. Artık bu tür sorunları ortaya atan tarafın fikrini tartışmak yerine kıt zekâsını kanıtlamak gerekir. Aptallara oynayan biri nihayetinde kendisi de aptaldır. Okuyucuları aptal olan bir yazarın kendine ayırdığı bir zekâsının olamayacağı gibi…

Adam sabah ülkeden ayrılmadan özel yaşama müdahale ederim, gerekirse yasa çıkarırım diyor, akşam Finlandiya’da özel yaşama müdahale etmeyiz diyor. Kurnaz mı? Evet kurnaz. Bu haliyle bile bariz çelişkiyi kurnazlık diye kim olumlar? Aptallar. Yalan mı söylüyor? Evet yalan söylüyor. Yalan söyleyerek kendini aşağılamıyor mu? Evet aşağılıyor. Kendini böylece aşağılık duruma düşüren bir adam aptal değil midir? Evet aptaldır!..

Aptal biri tarafından yönetilmekten, onu vaktiyle desteklemiş olmaktan utanmıyor musunuz?

"Evet utanıyorum." (Nazlı Ilıcak) 

Aşağıdaki olası diyalog bu aptallığın seviyesini de gösteriyor:
-         Yapımıza ters… Türk aile yapısına ters…
-         Bırak şimdi yapıyı falan… İki kişinin sevişmesi sana niye ters?
-       Sen kızın evlenmeden sevişse hoş karşılar mısın ( ortaokul münazara seviyesinde kalmış mantığa dikkat)?
-    Diyelim karşılamam. Bu durumda hoşnutsuzluğumu kızıma söylerim. Başkasının kızına neden karışayım?

29 Ekim 2013 Salı

Kerata Sevgisi

K.’ye bu ülkedeki sevgisizliği anlatırken büyüklerin küçüklere gösterdiği ‘kerata sevgisini’ örnek verdim.

Kerata sevgisinde azarlama ve teselli iç içedir. Önce azarlama… çocuk Büyüğün sesinin şiddetine boyun eğmiştir bir kere, anında kendini suçlu hisseder, tırsar ve kuyruğunu kısar… Korkuya ait bu beden formunun muhakkak oluşması gerek… Bundan sonra teselli devreye girer, Büyük korkunun kaynağının kendisi olduğunu unutturacak bir manevrayla yapar bunu, suçu çocuğa sahiplettirir… Çocuğun korkudan kurtulması için ara bir evredir bu… Sonra Büyük okşamayla vurma karışımı çocuğun ensesine, omzuna birkaç şaplak atar, ‘Seni kerata’ der ‘Bir daha yapma…’ Hiyerarşik bir sevgidir bu. Kadınla erkek arasında da vardır. K. Söylediklerimi çabucak kabul etti. Bu kadar çabuk kabul görmem hızımı kesti…


Haylaz biraz daha rahat bırakılan, yaramazlığıyla benimsenmiş çocuk… aslında yaftalar çocuğu terbiye etmek için değil, öyle kabul etmek için de konuluyor, ama yetişkinler dünyasının neresinde olduğunu belirlemek esas… Haylaz, kerataya göre daha ileri bir yaş evresine denk geliyor… Uzatılabilir tabi.

Son Aşk




Adam: “Hayatın kendisini sevmeyiz aslında… Mekânları, hayvanları, insanları, hatıraları, yemeği, edebiyatı, müziği seversin. Ve bazen içinde ne kadar sevgi varsa vermene ihtiyacı olan biriyle tanışırsın. Ve o kişiyi kaybedersen diğer her şey de duracak sanırsın. Ama her şey kaldığı yerden devam eder. Giraudoux der ki: ‘Etrafınızda bir sürü kişi olsa da sadece bir kişiyi özleyebilirsiniz.’ Bu insanlar fazlalık gibidirler. Görüşlerinizi gölgelerler, anlamsız bir kalabalıktırlar. Onlar… Onlar istenmeyen dikkat dağınıklığıdır. Sen de kendi başına unutmaya çalışırsın. Ama yalnızlık seni sadece bitirir…”

Kadın ve erkek aşka eşit ölçüde ortak değildir aslında arada hep nüans vardır. Biri diğerine göre daha az sevildiğini hisseder. Bir iki davranış belli eder bunu.  Kadın sevilmediğini hissettiğinde varlığını dayatır, erkek sevgisi kadın tarafından reddedildiğinde… Birbirlerini belki de en çok sevdikleri karanlık dönemler gelir, ikisi de ışığını karşı tarafa kapatır, bir şey göstermez… Adam birkaç  hamle yapar ama kadın tarafından hep reddedilir, kadına öyle gelir ki adamın sevgisi artık merhamettendir, pişmanlıktandır. Tanımlama zamanı başlamıştır, “herkes” devreye girer: Bu “herkes” bir şarkıdır, bir şiirdir, bir dostun tavsiyesidir. “Herkes”in her zamanki gibi tekliğe tahammülü yoktur, aşk zamanla  “herkes”e benzer.  Aşkı bitiren “herkes” bu kez de terapist olarak devrededir… Kim ki bu karanlık dönemden aşkın zaferiyle çıkar, ne mutlu onlara…

7 Eylül 2013 Cumartesi

İnsanın Naif Kendini Beğenmişliği

Kopernik
Darwin
Marx
Freud




‘İNSANIN NAİF KANDİNİ BEĞENMİŞLİĞİ’

Freud yazılarının birinde insanın ‘naif kendini beğenmişliği’(1) diye bir söz kullanır. İnsanın kendini beğenmişliği Hıristiyanlıkta kibir denilen yedi ölümcül günahın en kötüsüyken (2), Freud “naif” sıfatıyla bu günahın üzerine yumuşatıcı dökmüş.


Freud, genel insanın kendini beğenmişliğini münferit insanın kendini beğenmişliğinden ayırmasa bunu yapamazdı. İnsan münferit olarak kibirliyse, ‘kibir’ sözcüğü kendi başına bu durumu hem açıklamaya hem de kınamaya yeter. Ama insanın tür olarak kibri gizlidir; insan kibrin bilinen tanımını diğer canlı türlerine karşı akıl gücünden gelen bir hak olarak yaşadığı için kendi aleyhine kullanmaz. İnsan kendi türünden bir aidiyet yaratır. Kibir bu aidiyetin içinde.

Peki münferit insan için söylediğimiz kötü sıfatları, genel insan için de söylersek anlamda ne gibi değişiklik olur? Bir insana kibirli olduğunu söylerken, genel insandan tecrit ederek söylemiş oluruz. İnsan, fedakârlık, alçakgönüllülük vb birleştirici erdemlere dayanarak genel insan olurken, tersine kibirlilik, bencillik insanı tam da bu yüzden münferit kılar. Freud münferit insan için rahatlıkla söylediğimiz kibir sözcüğünü genel insan için söylerken sözcüğün olumsuzlayıcı anlamı desteğini nereden alır? Çünkü münferit insana kibirli olduğunu söylediğimizde ölçü genel insandır. Eğer genel insana kibirli olduğunu bir kutsal metin söyleseydi ölçü Tanrı olurdu. Freud’un ölçüsü nedir?

Kibrin Hıristiyan öğretisinde olduğu gibi gerçekte de yedi günahtan biri olup olmaması yazının konusu değil… Freud naif kendini beğenmişlik derken, münferit insan için söylenen bu sözün olumsuz vurgusunu genel insana yöneltmiş oluyor. Bunu yaparken Tanrı gibi davranmıyor elbette. Peki ne gibi davranıyor? Biz bir sözcüğün anlam gücünü (burada olumsuzluk gücü) sözcüğün genel geçer, toplumdaki iletişim gücünden alırız. Eğer bir şey hakkında olumsuz bir söz söyleyeceksek, olumsuzluk ifade eden sözcük kullanırız. Ve sözcüğün vurgu gücünü de tedavüldeki değeri belirler.  Kibir de bunlardan biridir. Sözcüklerin dinî bir içerik de taşımaları kastettiğim durumda sözcüğün olumsuzlayıcı gücünden bir şey eksiltmez. Freud da bundan yararlanıyor. Ama genel insana kibirli derken (dayanağı Tanrı olmadığına göre) durduğu yer itibarıyla kendisinin de sözgelimi elitist kibre duçar olmaması mümkün mü?

Freud kibri genel insana yüklerken ‘Ya tuz kokmuşsa?’ (işte sana İncil’de geçen bir söz daha) diyor.


Gerçeğe dair çığır açan düşünce hamleleri tek tek büyük düşünürlerin eseridir. Büyük düşünürlerin ortaya çıkardığı gerçekler, bu yeni gerçeklerden bihaber olan toplumun cehaletini de tazeler.  

Genel insanın cehaletiyle münferit insanın cehaleti arasındaki fark sözcüğün olumsuzlama anlamından bir şey götürmez. Freud bir düşünür olarak, sözcüğün münferit olumsuzlamasını insanın genel olumsuzlamasına çevirir. Ama bunu yaparken ne olur ne olmaz bir ihtiyat payı bırakır: ‘naif kendini beğenmişlik…’

Genel insan cehaleti naiftir.

Cehalet bilgisizlik değildir. İnandığını bilmektir. Herkes şifahen ya da yazılı bu bilme atmosferiyle iletişimdedir.

Yeni-doğru bilgi bu bilme atmosferine dışarıdan gelir. Geliş yöntemi bakımından “dışarıdan” addedilir. Münzevinin biri düşünür, tefekküre dalar, bilinenlerin aksine ‘gerçek budur’ diye birden ortaya çıkar. Huzursuz eder.

Yeni-doğru bilgi karşısında insanların çoğu inandığını bilmekten, bildiğine inanmaya geçer. Cehalet sözcüğü başlangıçta inandığını bilenlerin dışındaki bilmeyenleri olumsuzlarken, yeni-doğru bilgi bildiğine inanan genel bir cühela doğurur. Sözcük olumsuzlayan anlamını yitirmeden nesnesini değiştirebilir.

Cehalet yeni-doğru bilgi karşısında cehalet olmaktan çıkar, bildiğinde direten muhafazakâr bir katılık haline gelir, üstüne gidilirse zıvanadan da çıkar, tehlikeli olur,  dolayısıyla naifliğini de yitirir.

Bireyin cahilliğiyle toplumun cahilliği farklıdır.

Yeni-doğru bilgi cahillikten kurtaracakken vurduğu sarsıcı darbeyle çoğunluğu naifliğinden de eder. İnsanoğlu yeni-doğru bilgi karşısında ikna edilmeyen, tarafgir, sinsi, güçlüden yana (kendi bilgisinin çoğunlukçu karakterinden yana) bir tavır sergileyerek hissedilebilir bir kamuoyu oluşturur. Her insan kamuoyu üzerinden hissettiği kendi olma durumunu güven, güç duygusu sayesinde peşinen kazanır. İnsanın birey olarak kendisiyle toplum arasında imgesel bütünlüğü cehaletle kurulur ve ayrışır. Tabi bu “cahil” tavrı birkaç kuşak sonra tarih olduğunda, yani şimdiki zamandan artık yaşayanlarının olmadığı uzak geçmişe doğru bakıldıkça yeniden naif bir karakter kazanır.  Naifliğin tüketilmez paradoksudur bu.

İnsanın naif kendini beğenmişliği ile, belli bir entelektüel mesafeden insanın naifliğini keşfedip beğenmek arasındaki git gel başka bir paradoksun güzergâhıdır. İnsanoğlu naifliği en başta tarih sayesinde hak eder. İnsanın vaktiyle yaptığı şey tarih sayesinde yapmak zorunda kaldığı şey olur. Çünkü zaten öyle olmuştur. Öyle olması, öyle olmasını meydana getiren koşulları da meşrulaştırır. Olan şey, hem olduğu, yani artık müdahale edilemediği için, hem de hesap sorulacak kimse kalmadığı için kendiliğinden bir neden sonuç ilişkisi kurularak naifleşir.


İnsanın naif kendini beğenmişliği daha soru sorulmadan cevabın hazır oluşuna da dayanır. Bir tür reflekstir, ifadeyi otomatiğe bağlamaktır. Ortaya cevval olmayan yaygın bir hazırcevap davranışı çıkar, bunu insana en başta din verir. Din insanın kendisini evren içinde Tanrı tarafından seçilmiş ve atanmış olarak görmesini sağlar.

Tanrı inancı iki türlü narsisistiktir: Birincisi insanı diğer bütün canlılardan üstün kılmıştır, bu genel insan narsisizmidir. İkincisi Tanrı her şeyi görüp işittiği için kendisine seslenen, dua eden, aklına getiren kulunu takip eder, bütün kozmik işlerini ve diğer insanları bir kenara bırakıp onunla ilgilenir. 


Freud insanın ‘naif kendini beğenmişliği’ diye başlayan sözünü “bilimden gelen iki ana darbeye boyun eğmek zorunda kaldı.”(3) diye devam ettirir.

İlk darbeyi Kopernik vurur. Kopernik o zamana kadar Dünya’yı evrenin merkezi kabul eden insanoğluna kozmik sistemin küçücük bir parçasında yaşadığını gösterir.

Kopernik’in hipotezi bilim çevreleri tarafından kabul edildi. Ama hemen değil, yaklaşık 100 yıl sonra. Yani Kopernik’in ilk elden darbe vurduğu insanlardan kimse hayatta değilken.

Sonraki zamanlarda din kitapları yeniden yorumlandı. Kutsal metinler Kopernik’in hipotezine uyumlu hale getirildi.

Kutsal kitapların orijinal metinleri orijinal anlam içermez. Yazı yorumdur.

Tek tek insanlar Kopernik’in hipotezini benimserken bir iç çatışma sürecinden geçerek, ya da bizzat kendileri bu modeli deneyimleyerek ikna olmadılar. İkna süreci çok daha basit bir yoldan gerçekleşti: İtimat ettiler. İngilizcede (confident ve trust sözcükleri arasında) yapılmış ayrımı biz de eşanlamlı kullanılan güven ve itimat sözcükleri arasında tekrarlayalım. İtimat duymaya bir şeyin doğruluğunun nesnel yollardan garanti edilmesinin sonucunda ulaşılır. Güven duygusu daha çok ikili ilişkilerde oluşan psikolojik bir inançtır. Aslında her iki duygu da insanın olası iç çatışmasına son verir, bir enerji tasarrufudur. Kuduz aşısının bizi kuduz olmaktan koruyacağına itimat ederiz. Köpeğinin kuduz aşısı olduğunu söyleyen komşumuza güveniriz.

Toplum güven duygusunu itimada dönüştürecek kurumları meydana getirir.

İnsanoğlu Kopernik’in doğru söylediğini bildiren üniversite çevresine itimat etti.

Daha da önemlisi insanoğlu Kopernik’le kutsal metinlerin hemfikir olduğunu söyleyen ilahiyatçılara güvendi.

Oysa ki Kopernik’in asıl vurucu darbesi, Dünya’nın evrenin merkezi olmadığını söylemesi değildi, hipotezinin kendinden sonraki bilim insanı Galileo’nun evren modeliyle bütünleşmesi, ancak böylelikle anlaşılırlık kazanması ve “Galileci uzaya göre evrenin bir merkezi olmasının ne anlama geldiğini görmenin zorlaşmasıdır.”(4) Kopernik’ten sonra evren merkezsizdir artık!


İkinci darbe Darwin’den geldi: “İkinci darbe biyolojik araştırmaların insanoğlunun yaratılmışlar arasındaki sözde ayrıcalıklı konumunu bozduğunda ve onun hayvanlar aleminden gelen kökenini ve söküp atılamaz hayvan doğasını kanıtladığında geldi.” (5)


Kendi başlangıcını kendi tamamlanmışlığında bulamayan bir köksüzlük…

Bütün İbrahimî dinler Darwin’in teorisini reddettiler.

James D. Watson ve Francis Crick tarafından 1953 yılında DNA’nın keşfiyle evrim teorisinin ispatı diye bir sorun ortadan kalktı.

Batılı okullar Darwin teorisinin doğruluğunu kabul ettiler, ders kitaplarına koydular.

İngiliz kilisesi 2008 yılında yanıldığını kabul ederek resmi bir dille Darwin’den özür diledi.

Yeni entelektüel Müslümanlar Darwin teorisiyle Kuran’ı uzlaştırmak için insanın ilk atası Adem ve Havva’nın özel kişilere takılan özel adlar değil birer metafor olarak düşünülebileceğini söylemeye başladılar. Evrim teorisinin ilk kez 9. yüzyılda Müslüman bilim adamı El-Cahız tarafından ortaya atıldığını iddia ettiler.

Oysa ki, Darwin’i evrim teorisinin zirvesine oturtan, onun araştırmalarını özgünleştiren, onu Lamarc, Wallace, El-Cahız vb’den ayıran şey, tezini evrimin tamamen olumsal olmasına dayandırmasıydı. Dünya’da belirli bir varolma düzeni yoktu, sanıldığı gibi türleri koruyan; bazılarının yaşamasına, bazılarının yok olmasına neden olan tek elden yönetilen etik bir kural yoktu; her şey tesadüfü işaret ediyordu!

Darwin ve yeni genetik bulgular insanın ‘naif kendini beğenmişliğine’ darbe vurmaya devam ediyor…

Freud insanoğluna vurulan üçüncü darbenin kendisinden (psikanalizden) geldiğini söylemiş. “Ama insan kendini beğenmişliği egoya kendi evinde bile patron olmadığını ama aklında bilinçdışı olarak neler olup bittiğini sınırlı bilgisiyle kendisini yetindirmesi gerektiğini kanıtlamaya çalışan şimdiki ruhbilimsel araştırmalardan gelen üçüncü ve en yaralayıcı darbesine katlanacak.” (6)

Ama biz kronolojik sıralamaya sadık kalırsak üçüncü darbenin Marx’tan geldiğini söylemek istiyoruz, yukarıdaki yazılanlar bu iddianın girizgâhı olarak okunabilir. Yani Freud’un vurduğu darbe, içeriğinden hiçbir şey kaybetmeden dördüncü sırada yerini alabilir.

Ne tesadüftür ki, bu üç düşünürün (Darwin, Marx, Freud) mezarları aralarında birkaç kilometre mesafeyle Londra’dadır. Onları imgelemde bir araya getirirken mezar (mekân) yakınlıkları zahmetimizi hafifletiyor. Marx ve Freud’un mezarları; ironiye mahal verir biçimde vatansız, sürgün, göçebe yaşamlarına alternatif olarak aynı yerde mukim ve muhkemdir. Marx, Darwin ve Freud'un mezar yakınlıklarına Kopernik'in düşüncelerinin İngiltere’de yayılmasını da eklersek kurguladığımız hemşerilik halkası tamamlanmış olacak. (7)


Kopernik’in darbesi algısaldır, gördüğüne inanan insanı hedefler, Darwin çoğunluğun inandığına inanan insanı hedefler.

Marx’ın en az iki darbesi vardır: Birincisi üretim araçları sahibi ve yanında insan çalıştıran kişi hangi hayrı işlerse işlesin hırsızdır; bunu artı değer teorisiyle kanıtlar ve toplumun itibar ettiği insanları hedefler. İkincisi, insanoğlu kendi yarattığı ekonomi politika tarafından belirlendiği için absürt bir varlıktır, insanlar arasındaki ilişki metalar arasındaki ilişkidir. İnsanoğlu meta temelli sistemi göremediği için kendi absürt varlığını da anlayamaz. Marx absürt insanı hedefler.

Büyük düşünürlerin çoğu insandaki irrasyonal bir durumu sorun yapıp yola çıkarken, Marx’ın derdi kökten biçimde absürt insandır.

Absürt kavramı ile irrasyonel kavramı arasındaki fark… Düşündüğümüz konu bu iki kavram arasında en az bir farkı zorunlu kılıyor.

Absürt; bir durum, bir olay, bir nesnellikten elde edilmez. Mesela aykırı fizik olaylarını absürt kavramının içine alamayız. Pozitif bilimlerde anlayamadığımız, ya da elimizdeki geçerli modelle çelişen olgular vardır sadece. Başta aykırı olan olgular yeni bir modelle (hipotezle)  rasyonellik kazanır.

Durduk yerde gökten taş yağması fiziksel olay olarak absürt değildir. Ama insanların bunu Tanrı’nın cezası olarak görmeleri ve bu inançla toplumsallaşmaları absürddür.


Absürde etmek, toplumsal sistemleri kavrama yöntemidir. Bir başka deyişle insanî yaşam sistemleri rasyonel oldukları için toplumsaldır. Absürde eden, bu insani birlikteliği toplumsal kılan bağı saçma görür. Absürde bakış soyutlamayla elde edilir. Bu bakışla herkesin normal, rasyonel saydığı işleyiş, rutin birden saçma hale gelir. Marx, ekonomi politiği absürde eden  ilk düşünürdür!

Absürt türseldir, irrasyonel ise zamansal…

Absürde eden bakış, bir sistemin bütününü saçma görür; herkes kendisini o berbat, yabancılaşmış ilişkiler içinde normalize etmişken. Toplumun irrasyonel yanlarını gören bakış ise kendini sistemin sadece aksayan yanlarını iyileştirmeyle sınırlar.

Meselâ trafik kazalarının yaklaşık yüzde 99’u insan faktörlüdür. Bunun aşırı hız, hatalı sollama, sarhoşluk gibi irrasyonel davranışlardan kaynaklı nedenleri vardır. Bir takım tedbirlerle bu oran aşağıya indirilebilir elbette. Ama bütün çevre ve trafik sorunlarının baş müsebbibi insanın otomobil tutkusu absürttür. Meselâ mesai saati başlangıcı ve bitimi sırasında İstanbul trafiğinde otomobilin ortalama hızı 13km/h iken işe ve eve hızlı gideceğim diye altına Ferrari çekmek absürttür.
.  

Marx’ın Hegel’den aldığı ve henüz genç yaşta yazdığı El Yazmaları ve Alman İdeolojisi’nde kullanıp ileri yaşlarda yazdığı eserlerinde vazgeçtiği yabancılaşma (entfremdung) kavramı, absürt kavramı açısından oldukça vaatkârdır. Yabancılaşma sözcüğü, sanki insanın henüz yabancılaşmadığı naif bir milat varmış gibi aldatıcı bir çağrışım yapıyor. Yabancılaşma, hem tarihsel insanın, hem de doğumdan ölüme bireysel insanın yaşadığı versiyonu bol bir süreç. Yabancılaşma, ancak yabancılaştığımızın farkına varırsak berhava edilebilir.

Marx  kapitalizmi (daha geniş anlamıyla ekonomi politiği) meta üzerinden absürde eder. Metalar arası alışverişte eşitlik sağlayan değişim değeri, temel bir eşitsizliği, metada tecessüm eden somut emeğin sömürülen kısmını (artı değer) gizler. Metalar arası ilişkide herkes hırsızlığa aracılık eder. On Emir’in ‘çalmayacaksın’ komutunun kapitalizmde hiçbir geçerliği yoktur.

On Emir’in sekizincisidir: “Çalmayacaksın!”

‘Hırsız çalar.’  Hırsız suçludur ve bu yaftayı yiyen kişi genel insandan ayrı bir yerdedir. Sözcüğün suçlayıcı ve cezalandırıcı gücü aynı anda kullanılır; aşağılayıcıdır. Emir herkes için emirdir, hırsıza karşı hırsız için de. Diyelim hırsız, hırsızlık çetesinde, ya da hırsız mahallesinde oturuyor, bu kez ‘arkadaşın olan hırsızdan çalmayacaksın!’ Sözcüğün sunduğu olanakla bir hırsız diğer hırsızı hırsızlıkla itham edebilir. Mafya toplumun meşru kurallarından bir sapmayken mafya filmlerinde ihanet, yalan, çalma gibi davranışların ağır şekilde cezalandırılması bize çekici gelir. Bunun nedeni bu ahlaki kuralların mikro düzeyde (mafya içinde) işler oluşudur. Bunu görürüz, hissederiz.

‘İnsan çalar.’ Bu söz bütün insani dengeleri bozuyor.

Marx’a göre en azından insanların bir kısmı çalıyor. Üstelik bu insanlar harcıalem hırsız tanımına girmedikleri gibi toplumun itibar gören kişileri. Heyhat, çaldıkça da itibar kazanıyorlar. Marx da herkes gibi hırsız sözcüğünü olumsuzlayıcı anlamda kullanıyor, ama sözcüğün nesnesini değiştiriyor, anlamına bir derinlik katıyor. Marx’ın ekonomi görüşü hukuka ve yaygın düşünceye dönüşmediği için çalan muteberler bundan zerrece etkilenmiş görünmüyor.

Artı değer bir çalma biçimidir. Ama bu çalma biçiminde hırsızlık yasalarda tanımı yapılmış gözlemlenebilen mekanik figürlerden kalkılarak teşhis edilemez. Artı değer teorisini Marx metayı mahreç alarak anlatır. Ve mükemmel bir soyutlama modeliyle anlatır. İşçi ve patron arasında yaşanan bu çalma ilişkisi tam da imgelemde görsel olarak canlandırılan genel geçer hırsız tanımına uymadığı ve gönüllülük esasına göre gerçekleştiği için çalanla çalınan somut olarak görünmez.  ‘Patron hırsız mı?’ ‘Haşa, o işçiye iş veriyor, karnını doyuruyor…’ Hakikaten de bir patronun insanlara iş vermesi onu herkesin gözünde hayırhah kılan öncelikli vasfıdır. Patron veya devlet iş vermese kim nerede çalışacaktır?

İş yapmayı bir patronun varlığına dayandıran bilinç absürttür.

Aklı Havada (Up In The Air) filminde Georges Clooney’in ilginç bir işi vardır. İşi şirketlerin gözden çıkardığı elemanlarına kovulduklarını bildirmektir. Clooney bu işi yapan bir şirkette çalışır ve işi gereği Amerika’nın her bir yerine seyahat eder. İlgili şirkete gider ve bir odada ilgili elemana işten kovulduğunu nazik bir üslupla anlatır. Önünde duran cv dosyasına bakarak kovulan elemanın bundan sonraki yaşamında neler yapabileceğine dair tavsiyelerde bulunur. Bir nevi yaşam koçluğu da üstlenir. Kovulan eleman ilk öfkesini Clooney’den çıkarır. Böyle bir iş tuhaftır ama rasyoneldir. Şirket hem kovar, hem de kovma işlemine direkt bulaşmamış olur. Çalışma barışı kaldığı yerden devam eder…

Şöyle bir düşününce hepimiz tuhaf işler yapıyoruz. Tuhaf ama rasyonel. Çünkü çalışma kutsanmış.  Münferit olarak rasyonel ama Marx’ın eleştirdiği ekonomi politik bütünselliğinde absürt.

İnsan çalışma hayatıyla kibirlenir. Ama bilim adamları bizi dünyanın ekolojik felakete sürüklendiği konusunda uyarıyor. Buna yol açan tam da kutsanan bu çalışma hayatımız değil mi? İnsanın yararlı bir işi yok artık. Çağımız teknolojisinin üretkenlik seviyesiyle insanın temel ihtiyaçları için gerekli (iyi bir planlamayla) çalışma süresi hesaplanabilir (Marks buna emek gücünün yeniden üretimi için gerekli süre adını verir). Yaşam temel ihtiyaçlar üzerine sektörleşirse günlük çalışma süresinin bir saati aşacağını sanmam. Birçok işkolu gereksizdir, insanın iktidar, imrendirme, özenme gibi arzularına dayanan birçok işkolu...


İşçinin çalışma istemiyle sömürülmesi aynı eylemde çakışır. Cümleyi daha ileri götürelim: İşçinin karnını doyurma istemiyle çalışma istemi sömürülmesiyle çakışır. Elbette sömürülmek bir istem olamaz. Ve işçi sömürüldüğünü bilmeme eğilimindedir. O zaman cümleyi şöyle devam ettireceğiz:  İşçinin sömürülmesi bilmeme istemiyle çakışır.

Meta absürttür. Çünkü kendisinden başka bir şeydir. Değişim değeri, metanın karakteridir ama kendisinden başka bir şey olmasını sağlayan iksirdir de, metanın içinde somut emek vardır, soyut emek vardır ve bu sayede başka metalara çevrilebilir.
      

Metanın değişim değeri meta fetişizminin de nedenidir. İnsanoğlu meta üretimini yönettiğini sanır, metanın fetiş karakteri insanın içine işler, insan sahip olduğu metayı teşhir ederek kendini gerçekleştirir. İnsanın ontolojik sorununu meta üzerinden halletmesi absürttür.


Marx’ın yanına Freud’u koymayı daha önce Erich Fromm denemişti. Şimdi başka türlü yeniden denemek gerekiyor. Biz neden Marx’ın yanına Marksistleri koyuyoruz da (böyle bir soyağacı, böyle zorunlu epistemolojik bir silsile mi var?) Freud’u, koymuyoruz?.. Aslında Sadece Freud’u mu?.. Nietzsche’yi, M. Foucault’u, Derrida’yı…


    

(1) S. Freud, Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları, Payel Yayınevi, İstanbul Ocak 1998, Çev. Dr. Emre Kapkın, Ayşen Kapkın, s.286

(2) Yedi ölümcül günahın en kötüsünün kibir olup olmadığı tartışılabilir tabi, ama konumuz açısından kibir diğer “günah”ların habercisi gibi duruyor.   İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilk maddesi de insandaki kibre seslenir. Şeytan kibirli olduğu için şeytandır… Tabi kibir kavramını dinî metinleri referans alarak değil, sözlük anlamıyla, kişiliğin olumsuz bir durumu olarak düşündüğümü belirteyim.
(3) S. Freud, age, s.286
(4) Richard Rorty, Freud ve Ahlâk Düşüncesi, ETHOS Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, Sayı 3 Temmuz 2010, Çev. Banu Tümkaya
(5) S. Freud, age, s. 286
(6) S. Freud, age, s. 286
(7) Kopernik’in düşüncelerinin ilk önce İngiltere’de rağbet gördüğünü Ali Dündar’a borçluyum.