22 Mayıs 2016 Pazar

Doğu Tipi Komplo Teorisi Üzerine Bir Taslak




Komplo teorisi Batı kökenli.

Aydınlanma Çağı düşünürlerinin mukadderatın karşısına koyduğu olayları nesnel sebepleriyle açıklama tarzı, komplo teorisinin sebeplendiği bir mirastır.  Fransız Devrimi Aydınlanma Çağının ulaştığı bir evreyse, komplo teorisi de bu evrenin sonunda bir kısım insanlar için makul bir sebep bulma arayışıdır diyebiliriz. Bu anlamda komplo teorisi geçmişi yeniden kuran bir ideoloji.

Başlangıçta ihtiyaç belli, bir takım kötü olayları, sosyal sarsıntıları bir takım gizemli örgütlere mal ederek ele avuca gelen ama aynı zamanda yatıştırıcı da olan iradi bir sebep oluşturmak. Örgüt ne kadar gizemli olursa sebep de o kadar yol gösterici. Paradoksal bir açıklama tarzıdır bu:  Sebep ve gizem aynı anlama gelir (1) ve gerçek arayışı döngüsel olarak gizemin hipnoz etkisinden çıkamaz. Çıkamaz derken çıkmak istemez, gizem her daim muhafaza edilir. Komplo teorisi bu hileli tavrıyla hipotezden ayrılır. Mesela ayaklanmaların, devrimlerin, savaşların, ihanetlerin müsebbibi diye Yahudiler üzerinden kurgulanan komplo teorileri nihayetinde Yahudi katliamları için bir komplo olur. Bunu tarihte çokça gördük.

Daha yakın tarihli Kennedy cinayeti, 11 Eylül gibi olayları ele alan komplo teorileri doğrudan devleti ya da devletin içinde güçlü bir grubu ima eder. Bunu Batı kökenli komplo teorilerinin dönüşümünde yeni bir basamak kabul etmek gerekir. Çünkü her iki olayda da olayın boyutu ile failleri arasındaki orantısızlık bir sebep kaymasına yol açtı. Nasıl olurdu da basit bir Küba göçmeni (Lee Harvey Oswald) koskoca J. F. Kennedy’i vururdu? Nasıl olurdu da birkaç Afganlı koskoca İkiz Kuleleri yerle bir ederdi? Olayın görünen faillerinin ardında daha güçlü failler keşfetmek, üstelik bu failleri bizzat kendi ulusu içinde görmek gücün yerel karakterini zaafa uğratmamış oluyordu. Komplo teorisyeni içeriden nifak soksa da bu Batı’nın mutlak gücünü doğrulamaya yarıyordu. Batı tipi komplo teorileri faili kendi içlerinde ararken Doğu tipi komplo teorilerinin faili zaten Batı’dır. Ama mekân birliği her iki teorinin aynı karakterde olduğunu göstermez, iddiamız bu. ‘Paranoyak olduğum takip edilmediğim anlamına gelmez.’ sözünü Batılı komplo teorisyeni için söylersek, Doğulu komplo teorisyeni için söylenecek söz şu olurdu: ‘Gerçekte takip edildiğin paranoyak olmadığın anlamına gelmez.’

Komplo teorisiyle paranoya arasında çoğu zaman kurulan koşutluğun işe yaramayacağı bir noktadayız; mantık basit: sıradan insanların yapabileceği büyük eylemler daha büyük kaosa yol açardı, oysa sıradan eylemcilerin ardındaki tanımlanabilir (gerçek güç olduğu için tanımlanabilir) güçler tekinsiz de olsa algıya açık bir düzen sunar. Paranoyada bireyin dış bir kumpasın hedefi olmakla önemsendiğini hissetmesi korkuyla kamufle edilmiş bir dürtüyken, komplo teorisinde bireyin güçlü bir yapıya karşı belâgatle kendini yüceltmesi gerçeğe olan tutkuyla kamufle edilmiş bir irade beyanıdır.   Ama bu kısa yazının konusu Batı tarzı komplo teorilerinin peşinden koşmak değil. Doğu’nun Batı’dan ithal ettiği komplo teorileri nasıl işliyor ona bakmak.

Geçenlerde bir arkadaşımın Nur cemaatinden biriyle Türkiye ve Ortadoğu sorunlarını tartışmasına tanık oldum. İkisi de yorulmuştu ama bırakmıyorlardı ki biri son sözü söylesin. En sonunda cemaatçi şahıs, arkadaşımın basiretini bağlayacak bir lâf etti, “Sen de biliyorsun, her şey ABD emperyalizmi ve Batı’nın başının altından çıkıyor.” dedi. Arkadaşım onaylayıcı bir şekilde başını salladı. Ne alâ, iki taraf da birbirini olumladı. Bu söz güya tartışılan nesnel sorunların asıl müsebbibini göstermiş ve tartışmaya son noktayı koymuştu. Doğu’nun sağ ve sol entelektüellerinin birbirinden bağımsız olarak saldırdıkları ‘ABD emperyalizmi ve Batı’, sorunun kaynağı olmasıyla değil, iki tartışmacının kendi aralarındaki sorunu halletmek için dillendirdikleri harcıalem bir mutabakat formülü olmasıyla ilginçti. Diyelim ABD emperyalizmi ve Batı yaşadığımız sorunların baş müsebbibi gerçekten, yine de bu söz nesnel değeri kastedilerek değil mutabakat değeri dolayısıyla söylenmiş olurdu. Yani sorunların sebebi diye gösterilen olgu, mutabakatın sebebi haline geliyordu(sebeplenmek).

Aklıma burada Bronislaw Malinowski’nin bizzat yerinde yaşayarak araştırdığı Trobriand takımadaları yerlilerinin inanış şekilleri geliyor. Trobriand yerlilerinin inançlarını Doğulu komplo teorileriyle kıyaslamaya değer. Bronislaw Malinowski bizzat yerinde yaşayarak araştırdığı Trobriand takımadaları yerlilerinin ölüm ister doğal yolla, ister cinayetle, ister kazayla gelsin bunun ille de büyü yoluyla gerçekleştiğine inandıklarını anlatır. Mesela bir ayağı çukurda ihtiyar bir yerli son anlarında bile ölümden değil, kendisine büyü yapılmasından korkarmış. Ölümün mukadderatı önkabulüne karşıt devamlı tetikte riskli bir oyun. Ölümü hayatı sonlandıran bir sebep olarak görmektense, ölüme sebep olacak büyüden son raddeye kadar kaçınmak. Yerlileri ölümün sebebini yanlış bilgiye dayandırdıkları için suçlayamayız. Çünkü büyü bütün ilkelliğine rağmen modern insanın bildiği ölüm sebeplerini es geçerken cehaletten başka bir mazerete sahip. Malinowski her etnologda olması gereken bir mütevazılıkla yerlilerin ilkelliğini hoş görüyor ama yerlilerin bu bilmeme halini sürdürmelerinin sosyal yapıyı bir arada tutan ilmeklerine dikkat etmiyor. Oysa büyü, yüzyıllardır bilgiye kapalı mutaassıp bir inançla değil, ölümün sebeplerini dışarıda konumlandıran folklorik kurumsallığıyla ayakta durur; modern insanın görüşü gibi bünye ‘ölüme doğru varlık’ı (Heidegger) temsil etmez. Bünye derken bunu hem yerlinin bedeni hem de kabile ahalisi diye düşünmek gerekir. Ölümün kötücül etkilerine büyü üzerinden karşı koyuş sadece hayatı savunmak anlamına gelmiyor, iyi büyücüler sayesinde kötülük sosyal yapının dışında da tutuluyor. Trobriand yerlilerinin büyü diye inandıkları şey onların iç barışını koruyan şey aynı zamanda, kötü büyü oralarda bir yerde,  yerli büyücüler onların sihrini bozmaya çalışıyor ve hayatın ritmik akışı huzur yerine geçiyor. Bu haliyle huzur büyünün kanıtı zaten…  Trobriand yerlilerinin kıyaslamaya konu olacak ahvali kısaca bu.
Gelelim Doğu komplo teorilerine.

Batı, Doğu entelektüellerinin Büyük Ötekisi’dir.

Büyük Öteki’yi burada hem emsal alınan hem de imtina edilen bir kerteriz noktası olarak düşünmeliyiz. Özellikle dil bilen ve Batı’ya gidip gelen kırgın entelektüellerde görürüz bunu, Batılılar tarafından kaale alınmadıklarını hissederler ve öfkelidirler. Bu kaale alınmama hissinde kendilerini aşağılamanın payı daha fazladır aslında (kendileriyle yüzleşmeye varamayan kronik bir alınganlık). Hayranlık ve hayal kırıklığının karışımı garip bir kompleksle yerli halka sığınırlar. Çoğu zaman yanlış biçimde sıla özlemi diye adlandırılan bu duygunun uzakta kalan yurt acısıyla (bir şeyleri geride bırakma, yitirme acısı) bir ilgisi yok. Batı’dan gelen ilim irfan görmüş, metropolde yaşamış ama umduğunu bulamamış Doğu entelektüellerinin kendi hayran kitlesini yerli halkta arama mecburiyetiyle karışık bir duygudan söz ediyorum. Bunun bir tür milliyetçiliğe dönüşmesi kaçınılmaz elbette. Tarihte milliyetçiliğin öncülerinin bu tip batı kültüründen gelen insanlar arasından çıkması da tesadüf değil. Küskünlüklerle, suçluluk duygularıyla dolu nazlı bir ilişkidir bu. İşte Doğu entelektüelinin komplo teorisine eğiliminin psikolojik alt yapısı. Teorik alt yapısı  Lenin’in emperyalizm öğretisinin 3. Dünyacı yorumlarıyla zaten hazır. Emperyalizm (Batı), tıpkı Trobriand yerlilerinin kara büyüsü gibi kötülüğü temsil eder, sorunlar onun vasıtasıyla hep dışarıdan gelir. Yeniye hazır olmayan her tür modern değişime kuşkuyla bakan yerli halkın Batı’ya karşı kendiliğinden soğuk duruşu hem sol, hem de sağ entelektüelin kendi lehine çevirmek istediği bir zemin sunar. Sağ ve solun birbirlerini tam da Batı işbirlikçiliğiyle suçladıkları noktadır burası. Ama ortada turistler haricinde işgalci diye gösterilebilecek Batılı olmadığı için Batı düşmanlığı sürekli iç politikaya tahvil edilir, uzlaşma ve çatışma zemini olarak. Doğu tipi komplo teorisinin sosyal zemini de budur. Komploculuğuyla aşırı iradileştirilmiş bir Batı, dışarıdaki kötü olarak Büyük Öteki haline gelir. Ama Batıyı Batı yapan değerler kendi içinde bütünlük arz etmeyen, birbiriyle çatışan, tartışan, farklı öğretiler, farklı ekoller olmasına rağmen Doğulu entelektüelin ‘Batı’ sözcüğünü yekpare bir yapının adı olarak kullanması hiç şüphesiz metonimik bir indirgemedir. Doğulu ‘Batı’ sözcüğünü metonimik indirgemeyle kullandı diye Batı yekpare olmaz. Ama böyle bir bakış Doğulu entelektüeli yekpareleştirir. Komplo teorisinin bir tür plasebo etkisidir bu.
  
Komplo teorisi bir yerelleşme aracıdır. Komplocu Batı gizemli bir şekilde orada bir yerdedir. Tabi bu yazıda Batı kaynaklı komploları yok saymak gibi bir çabanın içinde olduğum iddia edilemez, hatta Batı’nın kendilerine isnat edilen komploların çok daha fazlasından sorumlu olduklarını söyleyebilirim. Ama bu durum Doğu tipi komplo teorisinin hem kendini aklamaya hem de “kirli” bir uzlaşmaya yönelik niyetini ortadan kaldırmaz.

Komplo teorisi “doğru” olsa bile ortaya çıkan gerçekliğin sebep sonuç ilişkisini tersinden kurduğu için komplonun malzemesi olmaktan da kurtulamaz.   Komplocunun komplo eyleminin beklentisine bir de olası komplo teorilerini dahil ettiğini düşünelim...  Dahil etmediği ne malûm, değil mi? Çünkü alıcısı çok, komplo teorisi insana bir iktidar duygusu da verdiği için bilgi hızla geometrik olarak saadet zinciri misali yayılmaya müsait. Bu durumda enformasyon akışı kendiliğinden komplonun propagandasına da dönüşürdü.  Çünkü komplonun amacı insanların temayüllerini manipüle edilebilir bir tuzağa çekmektir. Yani zaten insanların bir duruma gebe yatkınlığı komplonun öncelikli argümanıdır da. İnsanların komplo teorisine yatkınlığı karışık kuruşuk işlerden, gizemden hoşlanmalarından kaynaklanmıyor. Komplo teorisi olay karşısında iki arada bir derede kalan entelektüele kaza bela riski olmayan üst bir bakış sağlıyor, al sana Nietzscheci anlamda kestirmeden ‘güç istenci’… Demek istediğim komplo teorisi, yapılan komplonun doğal bir uzantısı değil, ama komplo teorisi komployu gerçekleştiren “Büyük Öteki”yi varsaydığı için bu “güç” onun sayesinde olduğundan daha da güçlü görünüyor. Yani komplo teorisi komplonun kendisi oluyor, buna da “Batı kökenli” komplonun yan getirisi diyelim.



(1) Pierre Bayard, Agatha Christie'nin başyapıtı Roger Ackroyd'u Kim Öldürdü üzerine yazdığı Agatha Chiristie'nin Büyük Yanılgısı (Doğan Kitap, 2003) adlı kitabında 'okuyucunun körleşmesi' diye bir tabir kullanır. Katilin son ana kadar belli olmamasıyla, katilin maktulü öldürme sebebinin son ana kadar açıklığa kavuşmaması birbirine paralel ilerlerken bu körlüğü sağlayan şey yazarın sayfalar boyunca edebiyat yapması, yani duygu üretmesidir. Sonunda, düğüm çözülünce, öldürme sebebinin tam da içinde yer aldığımız gizemin korunması olduğunu anlarız. Komplo teorisi bunun fazlasını vaat eder: Komplo teorisi dilden dile yayılıp anonimleştikçe (telif hakkı yoktur) herkese kendi gizemini üretme inisiyatifi de tanır. Olayın belli bir modelde sunulan gizemi, anlatıcının kendine kattığı gizemden umduğu şeydir: Diğerini cezbetmek.







8 Mayıs 2016 Pazar

Annem



Kadınların bir kısmının Ayhan Işıkçı, bir kısmının Göksel Arsoycu olduğu zamanlardı. Sanıyorum Batılılaşma eğilimini Göksel Arsoy gibi muhacirler karşılıyordu... sarışın ve açık renk gözler, hem tenezzül etmiş hem yolunun üstündeymiş gibi uğramış gelgeç bakışlar… geride kalan hayranlık ve imrenme... gerçek bir duygu değildir bu, bir tortu. Ama insanlar bunu bilmezler. Bu etkiyi hemen yanındakini kıskandırmak gibi başka bir etkiyle yansıttıkları için belki (haddini bildirme... düşün bakalım... batılılaşma macerasında fotoğraf olarak Atatürk’ün  antropolojik rolü?)…

Görele’nin Kumyalı Mahallesi’nin sahiline götürürdü annem beni yaz akşamları, komşu kadınlar da olurdu ve onların çocukları. Filmin görüntüsü karanlığın içinde şavkıyınca biz çocuklar da oyunu bırakır annelerimizin dizleri dibine ilişiverirdik. Uzaktaydı yazlık sinema. Ne kadar uzakta? Sesleri duyamayacağımız kadar uzak ama görüntüyü görebileceğimiz kadar yakın. Belki de sinema sahibinin karışamayacağı kadar uzak, ya da meşakkatin bedavacılığı bastırdığı kadar. Meşakkat diyorum çünkü görüntüyle aramızdaki ses eşiğinin dışında bir engel daha vardı. Sinemanın duvarı beyaz perdeyi ikiye bölüyordu. Dikey mi yatay mı? Dikey galiba, kadrajın görünmeyen yarısı gestalt psikolojisiyle kafanın içinde tamamlanıyordu, diyaloglar da öyle: Sesler rüzgâra karışırdı, bir cümle içinde iki sözcük ya anlaşılırdı ya anlaşılmazdı. Annem bu yüzden diğer kadınlarla iletişim halindeydi habire, herkes ne anlıyorsa diğerine aktarıyordu, semantik işçisi gibi çalışıyordu mahalle kadınları, biz çocuklar da onlardan ne kaparsak artık. Efekt onlardı… Uykum gelirdi ve üşürdüm. Uyku halinin beni sokulganlaştırdığı ama üşümenin beni ayılttığı gelgit içinde beyaz perdeye bakardım, şimdi hayal edince kendimi görüyorum, yüzümdeki ışık oyunlarını ve yatışmış dalgaların hemen yanı başımda çıkardığı sesleri. Kumyalı sahili çakıldı… çakıl sesleri… annemin saçımı okşayan elleri…

Dün gece Mai ve Siyah’ın son sayfalarını okurken, kitap yavaşça elimden kaydı, Ahmet Cemil aynen şöyle diyordu: “ Anne müsaade eder misin? Senin dizine yatayım… Haniya bir vakitler beni nasıl dizine yatırır da saçlarımı okşardın? İşte öyle yatayım, beni yine öyle, güya sekiz-on yaşında bir çocuk gibi okşa…” (Bütün kitabı Osmanlıca ağdalı deyişlerle dolduran Halit Ziya tam da bu anda neden bu kadar Türkçe yazmıştı acaba? Ana-dil işte...)


12 Nisan 2016 Salı

Tuhaf Bir Sansür






Çok ilginç şeyler oluyor!
RTÜK Fransız şarkıcı İmany’nin tütsü gibi içinize yayılan şuh sesiyle söylediği (abartıyorum çünkü ben de haber üzerine ilk kez dinledim bu şarkıyı, şarkının üzerimdeki etkisi birazdan bahsedeceğim RTÜK yasaklamasına uysun istiyorum) don’t be so shy şarkısında geçen İngilizce ifadeleri “Kıyafetlerini çıkar... Sıcaklığımı hissediyor musun?” diye Türkçeye çevirerek klibi yayınlayan kanallara ceza kesmiş…
Bana kalırsa cezanın söze dökülemeyen başka bir neden var. Sansür kurulu sansürleme gerekçesini açıklarken kendisine de sansür uygulamış: Dile gelemeyenin gerçekliği üzerinden!
Buradaki sansür, adı geçen şarkının sözlerine uygulanan sansür değil sadece, asıl sansür dile gelemeyeni gizlemeye yarıyor… Bunu klibi izlerken fark ettim, bir baktım mekânda peri bacaları var, otomobilin plakası 34 bilmem ne, bu klip Türkiye’de çekilmiş, sarışın hatunu şarkıcı İmany sanmıştım, meğer orijinal İmany zenciymiş. İzlediğim klip şarkının Türkiye versiyonu için çekilmiş ve klipte oynayan sarışın hatun Hayal Köseoğlu’ymuş… Dile gelemeyen şu: İngilizce söylense de Türkiye’de çekilen ve Türk oyuncuların oynadığı klip şarkıyı yerelleştirmiş… Sansürle yeniden icat edilen yerellik tam da böylesi bir yerelleşme korkusu… Şarkı Ağustos 2015'te  çıkmış, ama Türkiye’de çekilen klip versiyonu yeni. Sansür kafasını harekete geçiren saik de bu olsa gerek. Şarkıyı elbette yine İmany söylüyor ama hikâyesi (sözleri) klibin mekânı ve oyuncusu yüzünden yerelleşmiş gibi görünüyor. Sosyoloji tabiriyle ilginç bir kültürlenme modeli. Sansür derken, sansürü harekete geçiren şey bu melezleşmeye tepki… ve bunu tehdit olarak algılayan ama açıklayamayan bir RTÜK. Sansür, dile gelemeyen bu gerçeği sansürlüyor aslında, ama sansürün (ya da cezanın) gerekçesi açıklanırken eski malûm dil kullanılıyor. Yeni olan bu. Yoksa sansür harcıalem bir şey...Bir de şarkıda üçüncü bir şahıs niyetine 'Üzerindekileri çıkar' diyenin kadın olması, ama yerel bir kadın olması, baştan çıkarıcı... erkekleri değil, daha çok kadınları baştan çıkarıcı... Devrimci! :) işin garibi bunu ben de anlatamıyorum şu anda... Şarkıyı dinleyelim.

10 Nisan 2016 Pazar

Yakalamaç Oyununun Mantığı




Sözcükten başlayalım. ‘Yakalamaç’ sözcüğü TDK sözlüğünde yer almıyor, yazım kılavuzlarında da. Hatta 12 ciltlik Tarama Sözlüğü’ne baktım, ‘yakalamaç’ sözcüğü yok. Ama çocuklar kullanıyor, hatırlıyorum çocukluğumda biz de söylerdik. Hem  –(e)ç, -i(ç) yapım ekiyle türemiş bir yığın sözcük var: Güleç, kıraç, kulaç (kol-aç), tıkaç, çekiç (“çeküç” Ebu Hayyan’ın Kitabü-l İdrak 1312), saklambaç, dolambaç, kaldıraç, yırtmaç vb. Neden olmasın? Fazla sözcük göz çıkarmaz. Buradan yetkililere sesleniyoruz diyelim ve geçelim.

Bütün dünyada oynanan evrensel bir oyun yakalamaç. Ta bebeklikten geliyor; çocuk için emeklemek ya da yürümek değil, yakalamak amaçtır da ondan (yürümek yakalamanın yan etkisidir).

Yakalamaç bütün oyunların temelidir diyebilir miyiz?..

Teneffüs zili çalar çalmaz başlıyor, azıcık bir açık alan yetiyor, nesnesiz, yalın bir oyun. Kural çok basit… Ama bu basit oyunu izninizle biraz karmaşık hale sokmak istiyorum. Hayır yeni bir kural getirmeyeceğim. Sözcükler üzerinde oynayacağım sadece. Kusura bakmayın ama bu da bir oyun. Şöyle:  Bir an kuralı tersine çevirdiğimizi düşünelim, yani kovalayan değil kaçan ebe olsun! Hadi gözümüzün önüne getirelim. Oluyor mu? Olmuyor. Hadi bir daha deneyelim…  Demek istediğim kaçan oyunun kurbanıyken onu yakalamak isteyenler oyunu yönlendiren, tuzaklar kuran, kıstıran tarafta olsunlar.  Olmuyor değil mi? Hayır oyun böyle yürümüyor, zevki kalmıyor. Diğerini yakalamaya çalışmanın zevkli bir tarafı yok, bu yüzden ebe bir oyunda en düşük statüye verilen ad. Ebeyi motive eden dürtü bu düşük statü zaten, ebeliği diğerine geçirme olanağı. Yani ebe diğerini yakalamaz sadece, ebelikten de kurtulur.

Oysa hayatın ciddi bölümlerinde ebeler yer değiştirmiştir, hayal gücümüzle bile tersine çeviremeyiz.  Mesela avda kaçan hayvan ebe durumuna düşüyor. Köpeklerin kendi aralarında oynadıkları kovalamaca oyunu da insanlarınkinin tersidir, kaçan ebedir. Kölelik dönemlerinde sırf zevk için yapılan sürek avında ormanın derinliklerine kaçması için bırakılan köle “ebe”dir. Neden ebelik bu durumlarda kaçanın üzerine kalıyor? Cevabı basit. Çünkü bu durumlarda oyun tek taraflı oynanıyor. Kaçan “ebe” oynamıyor, paçayı kurtarmaya çalışıyor, işin oyun kısmı ise kovalayanlara ait.

Yakalamaç oyununda kaçanın cazip tarafta olmasının nedenini şimdi söyleyebiliriz: İlgi odağı olma. Diğerinin yöneldiği, peşinden koştuğu kişi olma… bir varoluş biçimi bu. Hayatta gerçekleşmesi kolay olmayan bir şey, oyun yanılsamasıyla bedene istikrar kazandırıyor. Ama ben bu istikrarın da kırılmaya uğradığı bir yapılanmadan söz etmek istiyorum asıl.

Malûm ikili öğretim yapan okullarda teneffüs çok kısa, on dakika kadar. Tuvalete gitme, kantinden bir şeyler alma, öğretmen geciktirmesi, ya da dersin uzaması derken bu süre daha da kısalabiliyor. Bu kısacık sürede bir oyun kurgusu yapmak zor. İçeri giriş zili çalınca oyun bozuluyor haliyle. Kabul edelim ki en büyük oyunbozandır içeri giriş zili. Çocuklarla hemfikirim, Cemal Süreya’nın ‘Her ölüm erken ölümdür’üne nazire her içeri giriş zili erken zildir. Ama bir öğretmen olarak çocukların aleyhine olmayan ilginç bir şey gözlemledim, oyunun bu bozulması garip biçimde oyunun süresi haline de gelmişti. Demek istediğim çocuklar oyunlarını kendiliğinden bu süreye göre yapılanmış biçimde oynuyorlardı. Yakalamaç oyununun versiyonlarından Yerden Yüksek Oyununun sonlarına doğru birden herkesin ebe olmak için yarışması garipti, ‘beni de, beni de!’ diye bağrışıyorlardı. Ve zil çalınca oyun bu kez de içeri kim birinci girecek yarışına dönüyordu.


Bahçede son kalan 4. sınıftan bir çocuk ip atlıyor. Hep aynı çocuk, yalnız takılıyor… İpi elinden aldım, denedim: İpin çerçevelediği boyutta devinmek, bir hareketi tekrar tekrar yapmanın bir maharet olması (öğrenmenin ölçüsü bu)… bu değil sadece, burada ipin belirlediği mekânın hem oyunun kuralı hem de oyuncunun yuvası olması (ipin hareketleriyle oluşan sınır içinde) ilginç. Ayak yere vurduktan sonra yükselme ve aşağı inme arasında geçen süre bir uçuş yanılsaması da yaratıyor; çünkü ipi çeviren kol, kanat gibi hareket ediyor ve bu sırada oluşan rüzgâr kulakta vınlıyor. Ama ipin çizdiği sınır, uçuşu bir kafesin içine alıyor sanki, bu aynı zamanda özgürlük düşüncesine (oyun) karşı bir tedbir… Ne dedim ben şimdi?




 


14 Şubat 2016 Pazar

On Saniye



Metro hareket edince bakışım yere kayıyor ve metronun çıkardığı sese göre değişen başka bir zaman işlemeye başlıyor. Kulak zamanı. Sanki metronun kendisi saat haline geliyor.

Metro durdu ve pencereden dışarı baktım.

İki temizlik işçisi. Birinin elinde küreyici (boşalttığı çöp kovasının dibini kazımak için), diğerinin elinde paspas ve dezenfekte edici fısfıs. Aynı elbiselerin içinde aynı işi yapıyor gibi görünseler de (en azından adlandırmada: ‘temizlik işçisi’) ellerinde taşıdıkları malzeme farklı işbölümünü gösteriyor. Ama onlar görülme bilinciyle de hareket ediyorlar. Görülme bilinci varlık testiyle tazelenir.

Varlık testi…  Herkeste olur bu, kalabalığa bakarsın ve illaki birileriyle göz göze gelirsin.  

Küreyici çömelmiş, dikkati çöp kovasının içinde. Paspasçı avare. Ona bu avareliği veren sırasını beklemesi. Yani diğerini beklemesi. İki temizlik işçisi arasında “bekleme” eylemi üzerine kurulmuş bir hiyerarşi var. Küreyici işini bitiriyor ve paspasçıya yapacağı işi tarif ediyor; pasif görülmeden aktif görülmeye geçiş… hani futbol sahalarında olur ya, bir futbolcu takım arkadaşına nerede duracağını, topu nereye atacağını tarif eder, durduk yerde arkadaşıyla arasında yapay bir hiyerarşi yaratır. 

Karar merci küreyici. Bunu anlıyorum... Dünyada sistemi ayakta tutan ezenlerin güçlü ezilenlerin güçsüz olması değil, ezilenlerin hiyerarşiyi kendi aralarında üretmeye yatkın olmalarıdır.


Küreyici yavaş adımlarla öbür çöp kovasına doğru yürüyor, metro hareket ediyor. Küreyicinin hızıyla metronun hızının eşit olduğu çok kısa bir an gerçekleşiyor. Bakış bunu algılıyor ve kaybediyor.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Vazgeçmek



“Vazgeçmek, acıdan sonra verilen sözdür.” Andrzej Zulawski’nin Possesion (1981) filminden…

Tabi bir söyleyiş olarak vazgeçmeyle, sözü edilmeden içten içe bir süreç olarak işleyen vazgeçmenin birbirinden ayrı tutulabileceğini hesaplamamış bir söz. Bu söylemekle yapmak arasındaki fark değil… ‘Vazgeçiyorum’ diye söylemenin de bir “yapmak” (icraat) olduğu durum, sessizce vazgeçmenin bir “yapmak” olduğu durumla arasındaki farkı gizliyor. Oysa biri meydan okuyor (intikamdan besleniyor ve birinci tekil şahıs), diğeri sönerek yavaşça gerçekleşiyor (dışarıdan tanımlanıyor, üçüncü tekil şahısla). Birincide 'vazgeçmek' verdiği söze sadık kalmakken (mesela 'senden vazgeçiyorum... sigaradan vazgeçiyorum' sözüne), diğerinde hevesin kalmamasıdır.

Bu arada, film berbat...

27 Ocak 2016 Çarşamba

Rönesasani



Fotoğraftakiler müze salonunda buzdolabı değil, çıplak heykellerin üzerindeki örtü!

17 milyar euroluk anlaşma için İtalya Başbakanı Matteo Renzi İran Devlet Başkanı Hasan Ruhani’ye jest yapmış, Roma’daki çıplak heykelleri tesettüre sokmuş.

Almancada 'unterwürfigkeit' sözcüğü kullanıma göre insana alçakgönüllülükle yaltakçılık arasında salınan bir esneklik tanır. Öte yandan bu sözcük bir indirgemedir de. Bu örtme eylemi gerçekten de alçakgönüllülüğü değil, ancak diğerinin seviyesine inilerek kurulabilen bir iletişimi gösteriyor. Tayyip Erdoğan’ın oğlunun düğününde eğilip gelinin elini öpmeye çalışan Berlusconi’nin de böyle bir kültürel indirgemeyi birebir ifade eden ‘Ah Berlusconi ne kadar da Ortadoğululara benziyorsun dedirten’ bir vücut manevrası vardı. Tabi Garibaldi İtalya’nın birliğini sağladı diye Roma ve Floransa’nın kültürel geleneğini sürdürmek bu zatların omuzlarında yük değil. Tarihte sadece belli kentlerde yaşanan kültürel aydınlanmanın tüm ülkeye mal edilmesi gibi tuhaf yanılsamalara İtalyanlar da sahip. Mesela Floransa rönesansı yaşarken Sicilya yontma taş devrini yaşıyordu…

Muhalif kanattaki Cumhuriyet Senatosu Başkan Yardımcısı Maurizio Gasparri ne güzel de demiş: “Bu bir kültürel fahişeliktir.”


Buraya kadar indirgenenin düştüğü durum... Peki indirgenilen Hasan Ruhani’nin düştüğü durum ne? Cebindeki 17 milyar euroya rağmen gerçek Roma’yı göremiyor, tesettürü görüyor, gözün çıksa daha iyi...

26 Ocak 2016 Salı

The Good Lie



Okula gittiğim ilk günün sonunda babam beni almaya gelmedi, ya okul erken dağılmıştı, ya da babamın işi çıkmıştı. Okul evden uzaktı, beş buçuk yaşındaki bir çocuk için epey bir uzak. Babamın gelmeyeceğine inandım, belki de evimi tek başıma bulacağımı sandım, hatırlamıyorum. Hatırladığım şey bir başıma yola düşmem ve hiçbir yerin bana tanıdık gelmemesi, nasıl akıl ettiysem soldan tepeye tırmandım, dar bir sokaktan... sonra bir merdiven başında durdum ana caddeye doğru baktım, bunları yazarken her şey gözümün önünde, babam sokağın köşesinde, iniş aşağı nasıl da koşuyorum, ona sarılırken nasıl da ağlıyorum… Benim ilk kavuşmam buydu… Randevulaşan iki kişinin kavuşması gibi değil… yitik iki kişinin kavuşması gibi… Bazen olur; vapur iskelesinde, durakta, iki kişi birbirini görür ve sarılırlar, çığlık atarlar, kadınlarda olur daha çok (çünkü şu dünyada çığlık onların hakkıdır), durur izlerim. Filmlerde bedenim titrer… Güzel film..

18 Ocak 2016 Pazartesi

Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok!




Kadın kendi acısının ciddiyetinden emin değil, söze dökmeye değer mi acaba?.. Ama yine de onu doktora getiren bir şey var, üstesinden gelemediği bir şey.

“Acı çeken o kadar çok insan var ki… Onlar gerçek travmalar yaşamışlar, bana gelince dolabıma tonlarca giysi yığmak ve bankada hep ekside bir hesabımın olması, sizi bir hiç için rahatsız ediyormuşum gibi geliyor… Söyleyecek ilginç hiçbir şeyim yok, bunun hiç yararı yok. Gerçek sorunları olanlarla kendimi karşılaştırınca utanıyorum.”

Sözü dolandırıyor gibi. Ama bir taraftan da bu sözler kadının şimdiye kadar doktora başvurmakta gecikmesinin gerekçesi. Konuya giriş yaptığını sanıyor, oysa birazdan sözünü edeceği acıdan ayrı bir acı açıkladığı. Kadın farkında olmasa da birbirinden özerk acılara bölünmüş, birbirinden ayrı periyodlarda  acı çekiyor, ama acısının kıymeti konusunda şüpheleri var, başkasına anlatmaya değer olup olmadığını bilmiyor. Asıl önemlisi bu tereddüdün başlı başına bir acı çekme biçimi olduğunu ve acısını dönüştürdüğünü de bilmiyor.

Devam ediyor: “Ben parasını har vurup harman savuran bir kadınım ve alışveriş ederken kendime hâkim olamıyorum, o kadar! Aynı zamanda, o kadar boş, gelip geçici şeyler için o kadar para harcadığım için kendimi suçlu hissediyorum… Hatta bazen o kadar parayı harcadıktan sonra eve dönünce oturup ağlıyorum, midem bulanıyor…”


Kadının asıl trajedisi gerçek bir trajediye sahip olmaması sanki, bu onun kendine bakışta elindeki tek kozu, normal olmadığını bilmek, normalleşmenin tek yolu. Yine de sözünün sonunda trajik bir etki yaratmak için bir dahiliye doktoruna söylenebilecek sözü söylüyor: ‘midem bulanıyor.’

Kadının bilinci bu kadar kendine açıkken doktora ihtiyacı ne?

Bilinçdışı bir muğlaklık arıyor olmasın, acaba doktorun elinde böyle bir teşhis var mı?

Kadın önce kendisi yaratıyor bu muğlaklığı… Doktora başvurmasının sebebi, kontrolsüzce alışveriş etmesi mi, yoksa alışveriş sonrası yaşadığı suçluluk duygusunun ağır etkileri mi? Çünkü bu ağır etkiler beğenerek aldığı giysilerin sevincini burnundan getiriyor. Suçluluk duygusuyla kontrolsüzce alışveriş arasında bir kopukluk olmalı. Sigarayla kanser arasında da bir öngörü kopukluğu vardır ama bu kopukluk insan üzerinde patolojik bir etki bırakmaz. Çünkü uzak bir ihtimaldir bu, o zamana daha çok vardır. Oysa alışveriş ve suçluluk duygusu arasındaki boşluk çok sürmüyor, belki de hemen başlıyor. O zaman buradaki soru şu: suçluluk duygusu alışveriş esnasında neden öngörülemez durumda, buna yol açan ne? Patolojik olanın suçluluk duygusu değil, bunu unutturan sebep olduğuna yoğunlaşırsak…


Sistem bize kendimizi çirkin hissettirecek bir döngü yaratıyor ve bizi bundan kurtaracak çağrıyı sürekli kulağımıza fısıldıyor. Buna doktora gitmek de dahil…   

16 Ocak 2016 Cumartesi

Gezgin Monolog










Videoyu yayınlayanlar adını ‘Diyalog’ koymuşlar. İroni burada başlıyor zaten. Plastik sandalyelerde oturan etrafı çembere almış militanların duruşuna bakalım önce: Dizler bitişik nizam, eller önde kenetli, omuzlar büzülmüş ve vücut itaat gereği hafifçe öne doğru eğik; sanki kadınlarla erkekler haremlik selamlık ayrılmışlar. Bu bir diyalog dinleyicisi değil, monolog dinleyicisi. Abdullah Öcalan volta atarken Sakine Cansız hiç de sakin olmayan bir vaziyette sorulara cevap veriyor, sorgulanıyor…

Konuşmanın başında Apo şöyle bir laf ediyor:

“Kadının mütevaziliği, kadının bence hoşgörüsü, kadının fedakârlığı ile izah edilebilir. Bir çırpıda, o evliliğin vardı, onu bozmak kadar özverilisin.”

Abdullah Öcalan Türkçeyi kötü kullanıyor. Zorunlulukları yok, kimse onlara Allahın dağında Türkçe resmi dildir demiyor. Ama Abdullah’ın en iyi konuştuğu dil Türkçe, Sakine’nin de öyle. Hani sömürgeci devlete karşı onun dilini kasten bozarak konuşmak diye bir eylem olsa neyse; bir Kızılderili düşünün ki mücadelesinin bir parçası olarak kasten İngilizceyi yarım yamalak konuşsun. Olmuyor… Geçelim bunu Türkçeyi kötü de konuşsa biz anlamaya çalışalım. Ne demek istiyor acaba?

Evliliği bozmak mı özveri? Bozuk bir evliliği sürdürmek mi?.. Yoksa kocasını sevdiği halde sırf dava için mi bozdu evliliğini?.. Bunu bilmiyoruz, bu konuya girilmiyor. Abdullah devam ediyor:

“Bizim yaptığımız eleştirinin çok ilginç bir yanı var, onu göreceksin.” diyerek başka bir mecraya giriyor. Ama dikkat edelim tek adam Abdullah kendisinden “biz” diye söz ediyor. Bu “biz”in hem somut hem de soyut bir referansı var: Orada oturmuş dinleyen militanlar “biz”, bir de ‘sen’in dışındaki herkes olarak yalnızlaştırıcı etkisiyle “biz.”

Abdullah Ortadoğu toplumlarında bildik eleştirme yöntemini kullanıyor: önce övgü, sonra sövgü:
“Benden daha cesaretli hatta gözüpeksin.” diyor.  Ve ekliyor, “Son kitabında da, neydi ismi? ‘Kavgam?.. Yaşamım Bir Kavgaydı…’”

Sakine düzeltiyor:

“Hep Kavgaydı Yaşamım.”

Abdullah kitabın adını bilmiyor. Unuttuğundan belki, ama unutmasını kendi aleyhine değil Sakine’nin aleyhine kullanıyor. Umursamazlığını gösteriyor. Doğru mu söyledim, umursamazlığını mı? Bir numara bu; önemsizleştirmek için umursamazmış gibi davranıyor.

“Yine de sağlamsın istediğin yere gidebilirsin. Biz harbi insanlarız.” Nedir sorun hâlâ bilmiyoruz. ‘Sağlamsın, istediğin yere gidebilirsin.’ Bir de pekiştiriyor özgürlük vaadini, bizde yamuk olmaz, ‘Biz harbi insanlarız.’ diye.

Abdullah: “Özgürsün değil mi eskiye göre en azından?”

Sakine: “Başkanım arayışım da kavgam da özgürlüktür.”

A: “Keşke o kavga dilini tam sisteme kavuşturup yürütebilsen seni TANRIÇA bile yapabilirdik.”

“Biz” denilen bu örgütün bazı kadınları tanrıça yapma gibi bir melekesi var. Bu sahneyi otoriter bir moda ajansı küratörünün çalışan bir mankeniyle konuşması olarak yer değiştirebiliriz. ‘Özel hayatına dikkat edip, sistemli çalışsaydın seni şimdi tanrıça bile yapabilirdik.’

A: “Direngen bir kız…”

‘Bir kız…’ burada bir gençleştirme operasyonu... bir iltifat yok, bir küçümseme var.
Sakine söze karışıyor ve başkanına hak veriyor, sisteme ulaşamadığını söylüyor. Daha devam edecekken Abdullah sözünü kesiyor:

A: “Tabi sen gerçekten sisteme ulaşsaydın çok ünlü bir kişi olman içten bile değil. Bu cesaretin, bu fedakârlığın seni benden yüz kat güçlendirirdi.”

Tanrıça olmak, ünlü kişi olmak, güçlü olmak PKK militanının alter egosu. Ama hala sorunun ne olduğunu bilmiyoruz. Nedir bu sisteme ulaşmak?

A: “Aslında ben sizin kadar çalışamam. Ben bu işleri sizin yüzde biriniz kadar bile yapamam. Ama az mı çalıştım? –Hayır. Nedir mukayese edersek benimkiyle sizinki?..”

Sakine tam burada araya giriyor, lafı Başkanının ağzından alıyor, onu yüceltiyor:

S: “Başkanım sizde tümüyle bir sistem var.”

A: “Sistem ve halka halkaya ekleniyor değil mi?”

S: “Süreklilik var Başkanım, her biri diğerini tamamlıyor. Her biri yeni bir halka yaratıyor.”

A: “Daha kaba bir örnek verirsek, kurduğum binanın yüzüncü katını inşa ediyorum şimdi, temel o kadar sağlam…”

Ve nihayet asıl soruna geliyor, Sakine Cansız'ın içeri düşmesine ve içerde yürüttüğü mücadeleye... Sakine Cansız'a güvenlik güçleri "Canavar Kız" lakabını takmışlar. Güvenlik güçleri hazır ellerindeyken isteseler bu canavar kızı  bir askerin potini altında başını ezerek öldürebilirlerdi. Neden öldürmemişlerdi acaba? Abdullah'a göre güvenlik güçleri de akıllıydı, öldürseler Sakine de Mazlum Korkmaz gibi, Zilan gibi kahraman olurdu.

A: "Senin çok daha acımasız, fakat T.C.'ye çok büyük yarar getirecek biçimde öldürülmen gerekiyordu.İşte bunun biçimini buldular, ben hemen gördüm tabi. Görür görmez seni anladım, diğerini de anladım. T.C. beni en temiz yüreklerimden neden vurmak istedi? İşte soru işaretleri, sanırım bu çözümleme temelinde çarpıcı bazı cevaplara ulaşabilirsiniz. Küçük bir olay mıydı? Değil. Senin o zaman adın da duyulmuş. Zindan pratiğinde tabi epey direnmişsin, haklı olarak daha da fazla başarmak istiyorsun. Değil mi? Çok net ortaya çıkıyor. (Dış ses olarak araya gireyim… Konu ölüm… Ölümün bereketi… Başkan henüz ölmemiş militanının ölmesi halinde ortaya çıkacak ihtimalleri konuşuyor… Sanki her militan kendi ölümüne yatırım yapıyor, ama sağ kalırsa gösterdiği her direniş adının daha çok duyulmasını sağlayacak. Eğer T.C. bu şöhreti kullanırsa çok tehlikeli. Kim için tehlikeli? Abdullah için tabi ki. Dikkat edelim: Burada alıntıladığım sözlere değil sadece, Abdullah’ın ses tonuna da: ‘Senin o zaman adın da duyulmuş. Zindan pratiğinde tabi epey direnmişsin, haklı olarak daha da fazla başarmak istiyorsun. Değil mi? Çok net ortaya çıkıyor.’ Bir militanın direnişi örgütü için, kendi onuru için mi? yoksa adını duyurmak, başarı kazanmak için mi? Sanki survivor yapıyorlar ve Sakine'nin reytingi Abdullah'ı aşmış...)

O zamanlar Marx’ı aştığını henüz söylememiş olan Başkan, Marx’tan bir alıntı yapıyor:

A: “Meşhurdur, Napolyon için Marx’ın bir sözü var, kulaklarınıza küpe olsun; diyor, ‘Fransa’yı peşkeş çekmek için, bütün Fransızları hırsızladı, çaldı.’”


Abdullah kitabı okumuş olabilir. Ama Napolyon Bonapart’la Louis Bonapart’ı birbirine karıştırıyor. Dikkat ediyorum ikinci kez ‘Napolyon… İmparatorluk kurdu’ falan deyince konuyu karıştırmadığı, konuyu bilmediğini anlıyorum. Marx’ın Louis Bonapart’ın 18. Brumaire’ine yeniden baktım, motomot Abdullah’ın alıntıladığı söze rastlamadım. Ama benzer sözler var (age. Sol yay. S. 64-65, Ankara, 2002).
kafasında tarihsel zemin olmadığı için binaların katlarını kaçak çıkıyor. Sistem bu.

A: "Romanda bunları çok iyi işleyeceksiniz," diyor.

Abdullah sadece Marx'ı değil, Jdanov'u da aşmış.

A: "Benim için bir kadın yaratmak veya bir kadın özgürlüğü geliştirmek başlı başına bir sevda... Bir özgür kadın, bir güzel kadın yaratmayı da o kadar yürütüyorum."

Bakıyorum Sakine'ye montunu boğazına kadar kapatmış, elleri vücuduna yapışık... Özgür mü?.. Atmaca yetiştiricisi, atmacasını salıverdiğinde izlediği şey özgürlük değildir, atmacanın uçması ve itaatle yuvasına dönmesidir.


Bu adam nasıl lider olmuş düşünmek lazım. Abdullah’ı anlamak için değil sadece, bir halkı anlamak için… Sakineleri, Sırrı Süreyyaları anlamak için...


20 Aralık 2015 Pazar

Resim ve Fotoğraf

                                                        Fotoğraf: Tevfik İleri


Bu fotoğrafın kurgu olduğunu düşünelim. Bu “uygunsuz” an fotoğrafçı tarafından yaratılmış olsun. Zayıf bir ihtimal ama belki. Bilmiyorum. Yine de fotoğrafçı bize bunun bir kurgu olduğunu belli etmek istemiyor, bizim eğilimimizin tesadüften yana olduğunun farkında. Demek istediğim fotoğraf kurgu olsa bile bu kurguyu fantastik olmaktan kurtarıp gerçeğe yaklaştıran şey bunun zamanın ruhuna öğretici bir şekilde göndermede bulunması. Burada sözünü ettiğim zayıf ihtimalin muhtemel olanı ıskartaya çıkaran bir zıpçıktılığı yok. Diyelim ki bu bir resim sergisi değil fotoğraf sergisi olsun, adı geçen fotoğrafçının açtığı  sergide bu fotoğraf da yer alsın ve bambaşka üç tesettürlü kadın bu fotoğraf sergisini izliyor olsun (hiç de zayıf bir ihtimal değil). 

Yazıya böyle bir giriş yaparken fotoğrafta kurgusal yaratıcılıkla tesadüf arasındaki ilişkiyi hafife aldığım sanılmasın. Eğer fotoğrafta tesadüfi çakışmayı (olumsallık; başka kanallarda birikmiş sosyal eğilimlerin çakışması) görecek fotoğrafçı bakışı yoksa ne tesadüfler heba olur. Bu fotoğrafta resimdeki çıplak kadının vücudunun sağa doğru eğimi ve tesettürlü kadınların boy sırasına dizilmişler gibi uzundan kısaya sağa doğru eğimi dışarıdan bakışı o malûm noktaya bir ahenkle yönlendiriyor. Bakış latin harflerin okuma adabına uygun biçimde soldan sağa gözlemliyor...   Picasso’nun ressam (kendisi) için söylediği fotoğrafçı için de geçerlidir: İyi bir fotoğrafçı ‘aramaz, bulur.’

Fotoğrafçı Tevfik İleri bulmuş. Onun bulduğunda ne var, biz de onu bulalım.

Bu üç kadında fotoğrafın sağladığı atmosfer gereği iç içe geçmiş farklı içerikte birkaç tesettür birden var. Birincisi kadınların giysilerinin karakteri olarak tesettür, buna doğal tesettür diyelim. İkincisi fotoğrafçının onları arkadan çekerek yüzlerinin görünmemesini sağlayan tesettür, buna sansürel tesettür diyelim. Üçüncüsü her üç kadının giysilerinin birbirinden farklı olmalarının getirdiği bizzat şerî referansı itlaf eden tesettür. Buna tesettüre karşı tesettür diyelim. Dördüncüsü nü’nün kazandırdığı tesettür (nü ile nü’yü izleyen kadınların kontrastından ötürü), buna ne diyelim?

Burada iki ayrı bakış kontrastı farklı içerikte kuruyor. Resmi seyreden kadınlar ve resmi seyreden kadınları seyreden fotoğraf. Resimle fotoğrafı bağdaştıran bakış (fotoğrafın ilginç olduğunu gören bakış… daha öncesinde fotoğrafın verdiği saf mesaj: bu ilginç çünkü fotoğrafını çektim). Ama bu bakış beri zamanı (geçmiş zamandan farklı) içeriğe davet edemiyorsa eksiktir. Nedir bu beri zaman?

Bu üç tesettürlü kadını resim sergisine getiren zaman; bu üç kadın, evleriyle resim sergi salonu arasındaki mesafeyi aşıp buraya gelmişler, buluşmuşlar, vasıtaya binmişler, yürümüşler. Burada olmayı kendileri seçmişler. Mesela 100 yıl önce bu olmazdı, 100 yıl önce resim sergisi olabilirdi ama Osmanlı topraklarında nü’lerin sergilenmemesi bir yana bu sergilerde kadınlar zaten olmazdı… Bu üç kadın pişti olmamaya özen göstermişler; giysilerinin tesettür içeriğinden renklerinin, kumaşlarının, desenlerinin, modellerinin farklı farklı olmaları sayesinde başka bir içerik daha yaratmışlar. Yaratmışlar deyişim sözün gelişi, aslında partiye katılan, davete icabet eden, yaya caddesinde afili yürüyen çağ kadınını taklit etmişler.

Bakış bir kişinin kendi üzerindeki giysi parçalarının uyumundan yanındaki arkadaşlarının giysileriyle uyumuna nasıl sıçrar? Bu iki ayrı içeriği nasıl bağdaştırır? Yani bir tek kişiyi görmekle grup halinde görmenin görülen açısından birbiriyle uzlaşan iki ayrı talebe karşılık gelmesi. Bir taraftan apayrı görülmek, diğer taraftan da bu apayrılığın tecride yol açabilecek aşırılığını (sivriliğini) grup halinde görülerek dengelemek. Grup halinde olmak o kadar baskın ki, bedenleri birbirine yapışık… onları bu kadar yanaşık düzene getiren dürtü çıplaklık karşısında (çıplaklığın kadın bedeninin bir olanağı olarak yüze vurması dolayısıyla) duydukları tedirginlik. Eşarpları ayrı ayrı renkte ve hepsi parlıyor, ama ayrı ayrı görünmek için giydikleri bu eşarplar, tesettür olarak onları aynı kılıyor ve çıplaklık karşısında daha da aynı kılıyor. Andersen’in sözlerini şöyle okuyalım kadınların ağzından: ‘Aaa kadın çıplak!’ Kadınların çıplak kadınlara bakmaları kendi çıplaklıklarının itirafı olduğu için... dikkat edin söz ünlemini yadırgama olduğu için değil, itiraf olduğu için hak ediyor. Ve ben bu resme baktığımda, ve biraz daha baktığımda kendimi şu çıplak resmi izleyen kadınları gizlice izlermiş gibi hissediyorum, bu haliyle onların tesettüre girmiş bedenlerini çıplaklığın bir ikrarı olarak görüyorum.

Resmin fotoğrafa göre çıplaklık karşısında daha “eski” olmasından kaynaklanmayan bir ısınma turu sağladığı açık. Resim “sanat” olmasından ötürü (fotoğrafa göre daha sanat) elde etmiyor bunu, resim insan bedenini çarpıttığı için (ya da çarpıtma dolayısıyla daha az gerçek olduğu için) veriyor bu duyguyu. Fotoğrafa bakınca hemen çıplaklık gören göz, resme bakınca ressam önbilgisiyle resmi görüyor. Ama bu eğitilmiş ve görgülü bir bakış için geçerli. Sonradan görme bakış için bu durum bir kamuflaj sağlıyor. Bu da üstü örtülü biçimde bakışın tarihini sunuyor.

Şu tesettürlüler biz görmezden gelsek daha çabuk değişecekler.




13 Aralık 2015 Pazar

Poyraz Yürüyüşü



Bugün Gümüşdere’den Kısırkaya’ya yürüdüm, yokuş yukarı hızlı hızlı. Sanıyorum yokuşun belindeki son binaya kadar neredeyse koşar adım, benim için hedef orası, binaları geride bırakmak. Ondan sonra yavaşladım, üstelik yokuş giderek azalırken. Bunu şimdi fark ediyorum...


Yolun en sevdiğim kısmı son binayı geçtikten sonra, imardan kurtulmuş ferah alan...  yarım kilometre kadar. Yanımdan hafriyat taşıyan bir kamyon geçer ve uzaklaştıkça sesi azalırken bakışlarım rahatlar, çünkü dışarıdan ses mekân algımı daraltıyor.

Terledim de. Poyrazı yedikçe tenimde serin kurşuni dokunuşlar hissettim. 

Tepeyi aştım, uzun çok uzun yoldan gelmiş gibi uzakta gemileri gördüm, evlerin kiremitlerini. 

İki adam kazılmış toprakta yayılan tavukların kümesini tamir ediyorlardı, biri tanıdık. Yanlarından geçerken selam vereyim dedim, o tarafa baktım, iyice işe dalmışlar, 'Tam olarak ne yapıyorlar bu adamlar?' kümesin etrafına tel çekiyorlardı. 

Araba yolunun paralelindeki kestirme sokağa saptım, doğrusu buydu… bir yerlerden yola su sızmıştı, ıslak kısımlara basmamak için dikkatimi yola verdim, uzun adım, kısa adım, duraksama ve sıçrama... bunun meskun bir mahalde yürürken beni zararsızlaştırdığını düşündüm, boş konuşmuyorum, bakışlarımı başına buyruk halden kurtardı.  Sokağın sonu... evinin bahçesinde ( alçak duvarıyla bir geminin kıç tarafına benzeyen evinin bahçesinde) çamaşır asan Y.’ye selâm verdim,   beni duymadı. Karısına sesleniyordu: “Bu akşam 'İlişki Durumu Karışık'ı izleyecek misin?” Ve beni gördü: “Ne yaparsın Hocam,” dedi elindeki çorapları göstererek “bekârlık...” Güldüm, biraz da sesli güldüm, abarttım yani. Esprisini taltif ettiğimi gösterdim. Sanıyorum bir ilişki biçimi bu. Eve kadar başka da kimseyi görmedim. Bazen ıssız olur buralar, kimseyi göremezsiniz. Dünden beri bir kedi dadandı kapıya, ona peynir verdim… Bunları yazmasam bugün hiçbir şey olmamış gibiydi ve aslında hiçbir şey olmadı. Yazı, 'Ne yaptın?' veya 'Ne oldu?' sorusunu bertaraf ediyor.


8 Aralık 2015 Salı

Gülmek mi Zor Ağlamak mı?




 

Bu plak yenı çıkmış henüz.
Henüz ortada Ferdi yok, Necla Nazır da boşta. 
Sene 72 veya 73 yazı, bıçkın solcuyuz ama Orhan'la nerede ayrıldığımızı bilmiyoruz, benim favorim Âşık Mahzunİ, teyzeoğlu ısrarla Orhan Gencebay güzellemesi yapıyor , bak diyor bana adam devrimci ‘Hor Görme Garibi’ diyor.

Samsun’da teyzeoğlunun gittiği berberdeyiz, berber de devrimci ve Orhan hastası, malûm Orhan Samsunlu, mahallenın çocuğu. Berber Mithat eğilmiş enseye çalışıyor makasla, ince iş yapıyor, makas şakırtısı ve pikapta Orhan, parçanın ikinci yarısında Orhan abi ‘Gülmek mi Zor Ağlamak mı?’ derken, işte tam onu derken bakışlarımız sanki dikkatimizi bir şey çekmiş gibi usulca dışarıya kayıyor, hayat yavaş çekimde plak 45’lık devridaimde akıyor… 

O zamanlar berberler plak dinleme yeriydi, yeni plaklar sinemada ve berberlerde çalınırdı, işin raconu buydu... düşün şimdi plak çalıyor, biri şöyle bir uğramış, koltukta oturan müşterinin kıyısından aynada kendine bakıyor, saçını düzeltiyor ve bu erkek dünyasında nasıl beceriyorsa beceriyor yüzüne aşk mayası çalmış halde dışarı adımını atıyor, hülyalı bakışlarla bir süre başka biri oluyor... Kafam bir yerlere gidip geliyor bazen…

6 Aralık 2015 Pazar

Hayatın Son Numarası



Ankara'daki Barış Mitingi’nde 102 kişinin katledildiği eylemde canlı bombacıların bindiği taksi şoförünün ifadesinden ilginç bir ayrıntı:
“Taksi ücreti 28 lira tuttu, yanımda oturan kişi 50 lira uzattı. 20 lira para üstü verdim ancak 2 lirayı almak için beklediğini görünce 2 lirayı da bozuk para kutusundan çıkartarak verdim” dedi. Canlı bombalar, 13 dakika sonra kendilerini patlatmışlar.
Daha önce Brecht'in bir film sahnesi üzerine yazdıklarını okumuştum; filmi görmedim ama sahne gözümde canlanmıştı, yüksek bir binanın üst katından atlayarak intihar eden genç bir adamın atlamadan önce saatini kolundan çıkarışı... Ankara intihar bombacısı para üstünü beklerken belki de sadaka ile bahşiş arasındaki farkı bilen titiz bir Müslüman gibi davrandı. Ama izin verin cesediyle etrafa saçılan cebindeki paranın sebil olduğunu düşünecek kadar da ahmak olsun. Oysa intihara giden birinin para üstünü beklemesinin çiş yaptıktan sonra fermuarını çekmesinden farklı bir özelliği yok. Bunun anlamı şu: hayat o kadar baskın ki, onu yaşamaktan vazgeçene bile son numarasını yapıyor. İntihar bombacısının bunu fark edecek ironisi olsa son anda kafası aydınlanacaktı…

21 Kasım 2015 Cumartesi

Yetersiz Bakiye



Duraktaki kadının hali dikkatimi çekti. 


Otobüs durağa yanaşınca anons: ‘Nalbant Çeşme’. Söylenince nalbant neyse de sanki çeşme hâlâ ayaktaymış gibi anlaşılıyor, göz bir çeşme kalıntısı arıyor. Yolun kenarında, musluksuz, bir duvar kalıntısı gibi. Şimdi bir oto yıkamacının, bir pizzacının ve yukarıda lüks bir kuaför salonunun olduğu yerde vaktiyle bir de nalbant varmış. Hayal etmek zor… Yaşlı bir adamdan dinlemiştim, gençliğinde köyünden Sarıyer’e katırlarla odun taşırmış, o zaman yol yokmuş, bu binalar da. Tam tepenin zirvesinde bir nalbant olması akla yatkın, hayvanların soluklanması için bir mola yeri de. Yaşlı adamlar böyle konuşunca eskiyi mi özlüyorlar yoksa bugünkü halimize şükretmemiz için bize telkinde mi bulunuyorlar anlayamazsınız. Galiba şaşırmamızı istiyorlar; eminim öyledir, vaktiyle çektikleri çilenin dinleyen üzerinde uyaracağı etkinin empati değil şaşkınlık olması işlerine gelir. Şaşkınlık=canlılık... Ne olursa olsun, durağın öyküsünün aşağıda anlatacaklarıma bir katlısı yok. Ama ben ‘Nalbant Çeşme’ anonsunu duyunca etrafa bakarım, ne de olsa İstanbul’da duyduğum en güzel durak ismi bu.


Ve duraktaki kadının hali dikkatimi çekti. Çantasını eliyle askısından tutmuştu, omuzda taşımak için büyük, yolculuk için küçük sayılanlardan. Sanki günübirlik bir yolculuğa çıkmış. Daha çok hava alanlarında gördüm galiba bu çantalardan... ama filmlerde.   Çantasını tuttuğu tarafta omzu aşırı biçimde aşağı çökmüştü. Bedenin simetrisini bozan bu çanta tutuşları belki de sürekli çanta taşımaktan zaten deformasyona uğramış bedeni kamufle de ediyordu. Tam da burada bir benzetme geliyor aklıma: Kocasının zoruyla çarşafa giren kadın farkında olmadan çarşafın türev etkisine boyun eğer, artık çarşaf kadının mutsuzluğunu gizliyordur, mutsuzluğuna sebep olan şey mutsuzluğunu koruyordur; buna olumsuzlamanın olumsuzlanması değil, olumsuzlanmanın olumlanması denir… Konu duraktaki kadın ama daldan dala atlamayı severim.


Çantasını tutuşunda kadının hayal kırıklığını gördüm, bir şeyleri yoluna koyamamıştı ve geldiği yere geri dönüyordu. Bu kadar. Ben onun hikâyesini sonlandırmışken kadın oturduğum ön koltukta bir anda gözlerimin önünde yeniden belirdi. Kadının hikâyesini sonlandırışım aslında bakışımın kadın üzerinde ne kadar kaldığının bir başka ifadesi. Terk ediyordum onu. Ama burada genel bir laf edeyim, kadın ilgi çekiciyse hikâye de uzuyordu. Bunu diğer kadınlara haksızlık olmasın diye bir nebze mahcubiyetle söylüyorum. Af edersiniz, yazıda ‘Bir nebze mahcubiyet’ sözü, sözü aynen tekrar etmekten başka nasıl anlatılır bilmiyorum, itirafa saygı duyun.

Oysa hikâye kaldığı yerden devam ediyordu. Önce akbil cihazından o malum ses duyuldu:

“Yetersiz bakiye!”

Pardon, bir şeyi atladım. Kadının hareketleri çok yavaştı, donuk. Hayal kırıklığıyla uyumlu sayılırdı gerçi ama hareketlerindeki donukluk gözlerinde yoktu, dalgın değildi. Gözlerinde yaptığı her şeyi takip eden ihtiyatlı bir dikkat vardı; hani görmek için değil kendisini gözetleyenleri savuşturmak için bakan insanlar vardır, üzerinde gezinen bakışlarla göz göze gelmekten çekinmeyen bir dikkat huzmesi. Aynen öyle. Ve onunla göz göze gelince bitirdiğim hikâye kaldığı yerden devam etti. Olan şuydu:

Kadın akbilini cihaza hemen okutmadı, akbili elinde miydi, yoksa çantasından sonradan mı çıkardı fark edemedim. Normali durakta bekleyen bir yolcunun akbilini elinde hazır tutmasıdır. ‘Yetersiz bakiye!’ sinyalinden sonra kadın sanki yedek bir akbili varmış gibi çantasını karıştırdı ve sanki bulamayınca yüzünü “biz” yolculara döndü. İşte o anda önde tekli  koltukta oturan benimle göz göze geldi. Ama bana bir şey söylemedi. Zaten kimse bana kolay kolay ‘Fazla akbiliniz var mı?’ diye sormaz. Savcı bakışı var bende. Bunu Uzunköprü’de bir köfteci söylemişti (adam bu sözüyle tüm hayatımı özetledi iyi mi).

Standart sorudur bu: ‘Fazla akbiliniz var mı?’ Ama bu soru standart bir davranışın peşinden gelir: Sanıyorum herkes (hadi herkes demeyeyim), otobüse binmeden akbilinde kontür olup olmadığını bilir. Ama akbilini cihaza basar ve o ‘Yetersiz bakiye!’ sözünü duyurur. Neden?

‘Yetersiz bakiye!’ uyarısı bir duyurudur aynı zamanda, otobüsün içindeki yolcuların üzerinde karar anını yaratır, yardım edip etmeyeceklerini belirledikleri anı… bu an otobüsteki yolcuların akbili olmayan yolcuyu gözlemlemek için kazandıkları zaman anlamına da gelir. Akbili olmayan yolcu kasten bu etkiyi yaratır, insanların yüzlerine baktığında işi kolaylaşır, kime yöneleceğini bilir. Ama asıl etki sosyolojik: kimse başkasının yardımına muhtaç görünmeyi sevmez, bu yüzden ‘Yetersiz bakiye!’den parasızlığı değil, unutkanlığı veya ihmalkârlığı çağrıştıran bir etki yapması beklenir. ‘Yetersiz bakiye!’ sözü akbili olmayan yolcuyla diğer yolcuların arasına giren illüzyon sestir. Dikkat dağıtır.

Kadın benimle göz göze geldi ve beni es geçti. Şoförün arkasındaki koltukta oturan orta yaşlı kadına “Sizde var mı?” dedi. Duyulur duyulmaz bir sesle söyledi bunu. Bazıları yüksek sesle söyler, ‘Fazla akbiliniz var mı?..’ Ya ortaya, ya da birine söylerken kaçamak bakışlarla diğerlerini sorusuna ortak ederek. Akbillerini vermeyecek yolcular kendi hallerindeymiş gibi bir tavır takınırlar, duymazdan gelirler, ‘Yetersiz bakiye!’ sözünü duydukları anda, bazılarının yüzünde bir seğirme olur, kararsızlık, yardım edeceği kişiyi seçme anı falan… Soru ve karşıdan gelecek cevap net olmasına rağmen o kadar çok olasılık vardır ki… Durun birkaç tanesini sıralayayım. İnsanları tanımak eğlenceli bir iştir. Daha eğlencelisi bana benzediklerini keşfetmek. 

Bazen daha sorulmadan akbilimi uzatırım, içimden gelir. Malûm harici basmalarda bir akbilin fiyatı 2,15 lira. Çoğunlukla para almam. Para uzatanlar ya bütün para uzatırlar, ya 2 lira, ya 2,50 veya 3 lira. Fazlalığı cebime atmaktansa 2 liraya yuvarlamayı tercih ederim. Ama  2 lira uzatanlar bana itici gelir, bonkörlük hakkımı elimden alırlar, onlar kendi hesaplarını çoktan yapmışlardır. Tamam teşekkür ederler, ama bu teşekkür sadece akbilimi vermem yerine geçer, on beş kuruşun teşekkürü arada kaynar, hatta bir tek teşekkür bu on beş kuruşluk alacağı örtbas etmeye yarar. Peki neden yaparım bu yardımı? Diyelim otobüste kimse beni tanımıyor, buna rağmen bu yardımla otobüsteki yolcular hakkımda cömert, hayırsever, bonkör gibi sıfatları bana yakıştırabilirler. Çevremizde “iyi” tanınmak için onca lüzumsuz masrafa göre hiç de pahalı sayılmayacak bir yöntem değil mi, maliyeti 2,15 lira. Hem o insanların daha sonra beni görüp hatırlamaları da mümkün.

Sanıyorum diğer yolcuların akbilini vermeme tavrının nedenlerinden ikisi şu: Uzatılan parayı almak, iyilik için para almamak gibi bir emsal varken, yapılan jesti küçültüyor. İkincisi, birinin parayı uzatması, diğerinin almaması, parayı uzatanın ısrar etmesi, sonunda birinin dediği olsa bile arada geçen bu gereksiz enerji kaybı ortada sevilecek bir duygu bırakmıyor…

Orta yaşlı kadın akbilini uzattı. Akbili olmayan kadın akbili basıp orta yaşlı kadına verdi, cüzdanını çıkardı kolundaki çantanın ağırlığıyla bana doğru eğildi, yan gözle baktım, görmek istediğim bu değildi ama gördüm, cüzdanı boştu. Orta yaşlı kadın ‘lütfen’ dedi, parayı kabul etmeyeceğim demekti bu. Bence kadının parasız olduğunu baştan anlamıştı. 

Akbili olmayan kadınla göz göze geldik, cüzdanını çantasına koyarken gülümsüyordu, bu gülümseme orta yaşlı kadına gülümsemesinin son kalıntısıydı, başımı eğdim ve selamlaşıyormuş gibi gülümsemesine  karşılık verdim.


Yukarıda açıklamaya çalıştım ama kimseyi kandırmak istemem, akbilinde kontürü olmayan insanların bunu bildikleri halde neden  akbil cihazına söylettirdikleri hâlâ muamma benim için. Bunun tek tek insanların değil genel bir davranış olması gizemli geliyor bana. Cihazın önceden tasarlanmış psikolojik bir işlevi olmamasına rağmen, insanların cihaz üzerinden kendi psikolojilerini üretmeleri... 









29 Ekim 2015 Perşembe

Korna Çalmak


Dolmuş şoförü korna çalıyor ve önümüzdeki otomobil hareket ediyor. Aslında trafik normal seyrinde ilerliyor, korna çalmanın harekete hiçbir katkısı yok, ama şoförümüz kornasıyla trafik akışkanlığı arasında bir bağ kurmuş, iradi bir bağ… Üşenmedim düt düt’lerine dikkat ettim...   bence kornayı öyle bir ayarlıyor ki,  öndeki arabanın korna uyarısını alışıyla hareket olanağı aynı ana denk geliyor... herkes alışmış buna... minibüs şoför mahallinin topoğrafyası da teşvik edici; otomobiller alçakta, o yüksekte; trafiği güdüyor... böyle bir yanılsama şehirdeki korna seslerinin yoğunluğunu açıklayabilir.. herkes bir diğerini güdüyor.. paylaşılmış yanılsama…

13 Ekim 2015 Salı

Diktatör Paradoksu



Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö'yü ağırlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, görüşme sonrasında ortak basın toplantısı gerçekleştirdi. Yabancı bir gazetecinin sorduğu "Halk sizden korkuyor. 'Diktatör' olduğunuzu söyleyenler var. Ne diyorsunuz?" sorusuna "Diktatörün olduğu bir ülkede herhalde böyle bir soru soramazsınız.” dedi. 

Bu bir diyalog mu, yoksa retorik bir soru üzerinde saltanat sürmek mi? Konuşma bir soru-cevap şeklinde, diyalog haliyle değil de monolog olarak yeniden kurulsa yeridir, o zaman şöyle bir cümle çıkar: ‘Benim diktatör olduğumu söyleyenler var, diktatörün olduğu bir ülkede bunu kim söyleyebilir ki?’

Buna hazırcevap bir retorik olarak bakmayalım sadece. Bir klişe bu elbette ve klişelerde cevvallik arayanlar bunu abartılı bir iltifat için yaparlar. Cumhurbaşkanı benzer bir soruya daha önce de aynı şekilde cevap vermişti. Hatırlıyorum. Başka ülkelerin devlet başkanlarına da benzer sorular sorulmuş, benzer cevaplar verilmiştir. Burada patinaj yapmayalım. Ama bu klişenin konuşanları aşan ilginç bir mantığı var, bir söz oyunu bu ve oyun böyle kurgulanınca cevap veren konuşmanın akışını kesmiş oluyor. Bakın konuşmaya tek taraflı son veriyor demiyorum, konuyu bitiriyor. Müsamerede son sözü söyleyip galip gelmek gibi. Nakavt.

Elimde Michael Clark’ın ‘Paradokslar Kitabı’ var, daha önce okuduğum bölümleri şöyle bir karıştırdım yukarıdaki paradoksa birebir uyan bir paradoks yok. Ama öncelikle yukarıdaki konuşmanın bir paradoks olduğunu açıklamam gerekiyor. Şunu hemen baştan belirteyim, paradokslar bizi çözümsüzlüğe itmez, paradoksa ilişkin soracağımız soru böyle birbiriyle çatışkılı iki önermenin nasıl bir arada bulunabildiği değil, nasıl kafamızı karıştırdığıdır. Algımız nasıl birinden diğerini seçmeye eğilimliyken hep aynı çıkmaza düşer? Bu önermeler içinde belli bir kavramı aklımızda bir kerteriz olarak, bir sabite olarak tutarız ve bunun farkına varmayız, sorun tam da buradadır oysa.

Mesela ‘Hovarda Paradoksu’: Yaptığınız kötü bir şeyden utanmak, utanmazca davranmaktan iyidir. Ama utanç duymaktan ötürü kendinizi iyi hissederseniz, bu, utanç duygunuza gölge düşürür… Utanmazca bir iş yapmakla bir duygu olarak utanç eşleşince sanki ortaya bir erdem çıkacakmış gibi bir formüle dayandırırsanız önermeyi  paradokstan kurtulamazsınız. Burada paradoksu güçlendiren, sırf erdem adına kendi utancı için teyakkuzda olan özbilincin bu “iyi” sayılabilecek aynı utancın ayağını kaydırmasıdır. Ama utanç zaten özbilinçle deneyimlenebilen bir duygu değil. Utancınızı bizzat kendiniz analiz etmeye kalktığınızda utanç olmaktan çıkıyor, yani utancınızı ele almaya utanmadığınızda ve üstelik bu utancı duyduğunuz için “iyi” tarafta olduğunuzu size telkin eden uyanık bir tarafınız varsa. Yani utanç bu durumda duyduğunuz şey değil, yendiğiniz şey oluyor. Bir süreçten geçtiğimiz halde kavramın da aynı kaldığını düşünüyoruz.

Yukarıdaki diyalogun paradoksu şurada: Ortada bir diktatör varsa ona diktatör diyemezsiniz. Eğer ona diktatör diyebiliyorsanız ortada diktatör yoktur… Ama bu mantık tam da yakındığı şeyi talep etmez mi? Şimdi birinci tekil şahısla devam ettirelim mantığı: 'Benim diktatör olduğumu söyleyin ki, diktatör olmadığım anlaşılsın…' Saçma. Bu mantık kendini diktatörlükten feragat üzerine mi kuruyor, yoksa lafı ben diktatör sözcüğünün içini dolduracak her şeyi yaparken siz de varın bana “diktatör” diyerek kendinizi özgür hissedin demeye mi getiriyor?.. Bence feragatin narsisistik bir yatırıma dönüştüğü kurgusal bir eşik burası. Burada “diktatör” sözcüğünün kötü izlenimi üzerinde uzlaşılmış gibi görünüyor. Ya diktatör olmaktan ve bu sözcüğün kendisi hakkında kullanılmasından gizlice haz alan biri varsa karşımızda?.. Yani paradoksun bütün yükünü 'diktatör' sözcüğünü dile getirene yıkarak. Öyle ya, eğer ortada bir diktatör olsaydı 'diktatör' sözcüğü korku yüzünden bu sözcüğü kullananın ağzından çıkamazdı. Bu durumda paradoks şöyle olur: Eğer 'diktatör' diyorsanız, ortada sizi korkutacak kadar bir diktatör yoktur, eğer demiyorsanız bu zaten diktatörün hem olduğunu gösterebilir hem de olmadığını... Her halükârda paradoks 'diktatör' diyenin değil, diktatörlükten hoşlanan ve olamayan (korkuyu hep yeniden üretmek zorunda olan) diktatörün paradoksudur. Bir devlet başkanına 'diktatör' diyebilme gücü devlet başkanının saldığı korkunun yetersizliğiyle açıklanabilir tabi, ama rasyonel olan söyleyenin cesaretiyle açıklamaktır.

İletişim kanallarına konulan sansür yüzünden, diktatörlük, 'diktatör' diyenlerin cesaretlerinden kamuoyunun haberdar olamadığı durumla ilgilidir ki, devlet başkanının bu monologu zaman zaman  dış bir soruyla diyalog kılığında görünür... Yani gerçek-diğeri’nin cesaretini dolayımlaştıracak güçtür diktatör, cesareti gösteren yoktur burada, vekaleten dile getiren vardır. Yani,  tam da bu çatlak seslerin olmadığı ortamın kendisi olarak diktatörlük.

Ama yine de gizli bir paradoks her şeye yön veriyor: Hiçbir diktatör günümüzde ‘diktatör’ sözcüğünün tasarrufuna sahip değil. Ben diktatörüm diyemiyor. ‘Diktatör’ sözcüğünün kötü izlenimi üzerinde uzlaşmak zorunda: Bir diktatör, ben diktatörüm dediği zaman diktatör olamaz, diktatör olduğu zaman ben diktatörüm diyemez… Cumhurbaşkanı kendisi dışında dilin evrimiyle gelişen paradoksa tabi, asalakça...Yoruldum.